6. bölüm · Geceyarısı Hanesi
Bölüm 6 :Altın Kafesteki Kül
Kaitlyn, odasının ağır ahşap kapısını arkasından kapatıp sürgüyü çektiği an, sırtını ahşaba yaslayıp yavaşça yere çöktü. Bacakları artık onu taşımıyordu. Kasabanın o dar çıkmaz sokağında, anka dövmeli adamın palasından kaçarken duyduğu o çiğ korku, sarayın ölümcül sessizliğinde yankılanmaya devam ediyordu. Ellerine baktı; titriyordu. Parmaklarının arasında,surlardan bulaşan taş tozu ve tırnaklarının arasına girmiş kasaba çamuru vardı.
Oysa bu oda pürüzsüz ipek örtüleri, tütsü kokuları ve krallığın sahte huzuruyla doluydu. Dışarıda insanlar Kül Vebası'ndan kırılırken, o bu lüksün içinde hapis gibiydi. Hızla üstündeki çamurlu kıyafetleri çıkarıp yatağının altındaki gizli bölmeye, Sarah ile buldukları o panzehir belgelerinin yanına sakladı. En sade elbiselerinden birini giyip ellerini yıkadı. Sakinleşmeli ve aşağıya inmeliydi. Kapının sürgüsünü yavaşça çekip koridora adım attığında, kütüphane nöbetinden dönen saray muhafızı Marcus ile karşılaştı. Marcus, mızrağını aceleyle dik konuma getirirken gözlerini mahmurlukla açmaya çalışıyordu. Kaitlyn’in yorgun ve hırpalanmış halini görünce şüpheyle kaşlarını çattı.
"Prenses Kaitlyn?" dedi Marcus, sesindeki uyku sersemliğini gizlemeye çalışarak. "Bir sorun mu var? Kütüphanede devriye gezerken birden ağır bir uyku bastırdı, neden uyuya kaldığımı hiç anlamıyorum... Ayrıca siz ne zaman odanıza geçtiniz? Ben kütüphanenin orada nöbetteydim ama..."
Kaitlyn kalbinin hızla çarptığını hissetti ama yüzündeki soğukkanlı ifadeyi bozmadı. Dışarı sızabilmek için kütüphanedeki o bitki çayına gizlice uyku ilacı karıştırdığı anı hatırlayarak hafifçe gülümsedi.
"Sadece çok yorgundum, Marcus," dedi sesini oldukça sakin tutarak. "Kütüphanede kitabımı okurken senin orada nöbette uyuyakaldığını fark ettim. Seni rahatsız etmek istemedim, o yüzden sessizce yanından geçip odama geldim ve dinlendim."
Marcus’un yüzü suçluluk duygusuyla kızardı, hemen başını öne eğdi.
"Bağışlayın prensesim, kütüphane nöbetinde böyle bir şey olmamalıydı. Kral babanız bunu duyarsa—"
"Endişelenme Marcus, aramızda kalacak," diyerek muhafızın sözünü kesti Kaitlyn ve merdivenlere doğru yöneldi. "Ama bir daha tekrarlanmasın."
Büyük bir tehlikeyi atlatmanın verdiği rahatlamayla aşağıya, sarayın uçsuz bucaksız gül bahçesine indi. Akşamüstünün kızıl ışıkları altında ailesi masanın etrafındaydı. Abisi Arthur, masanın bir kenarında her zamanki gibi kalın bir tarih kitabına gömülmüş, çevresindeki konuşmalara neredeyse hiç kulak asmadan sayfaları çeviriyordu. Annesi zarif gümüş çaydanlığı kaldırırken neşeyle konuştu.
"Kaitlyn, tatlım, duymadın galiba? Bu akşam komşu krallıkta çok önemli bir davet var. Yedi krallığın hükümdarları ve soyluları bir araya gelecek. Bizim için, tüm diyar için büyük bir ziyafet hazırlatmışlar. Hazırlıklara başlasan iyi olur."
Halk dışarıda acı çekerken, sınırın hemen ötesinde yedi büyük krallığın katılacağı şatafatlı bir balo düzenleniyordu. Çay saati biter bitmez Kaitlyn, bahçenin gölgeli çardaklarına doğru yürüyen, krallığın en genç ve en yetenekli şövalyesi olan büyük abisi Edward’ın peşinden gitti. Onu yalnız yakalamak, babasına soru sormaktan çok daha güvenliydi.
"Edward!" diye seslendi, sesini etraftaki hizmetçilerin duyamayacağı kadar alçak tutarak.
Edward durdu, heybetli zırhının içinden kız kardeşine dönüp gülümsedi.
"Hâlâ hazırlanmadın mı, küçük prenses? Bu geceki elbiseni görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Yedi krallığın gözü üzerimizde olacak."
Kaitlyn etrafı kolaçan edip abisine doğru bir adım daha yaklaştı.
"Edward, daveti boş ver. Sana bir şey sormam gerek."
Edward onun ciddi yüz ifadesini görünce kaşlarını çattı, elini kılıcının kabzasından çekip ciddileşti.
"Ne oldu? Yine hangi gizemli hikayenin peşindesin?"
"Bugün... kasaba sınırında muhafızların çok garip davrandığını gördüm," diye fısıldadı Kaitlyn, abisinin keskin gözlerinin içine bakarak. "Sanki bir şeyi gizliyorlar. Sarayda kimse konuşmuyor ama kasabada yayılan tuhaf bir hastalık mı var? Kül Vebası diyorlar... Doğru mu bu, Edward?"
Edward’ın yüzündeki o neşeli, korumacı şövalye ifadesi bir anda silindi. Gözlerinde ani bir korku ve şüphe şimşeği çaktı. Adeta bir refleksle kız kardeşinin omuzlarını sıkıca kavradı ve sesini iyice kıstı:
"Sen bunu nereden duydun? Kim anlattı sana bunları?"
"Kulaklarımla duydum!" diyerek omuzlarını abisinin zırhlı ellerinden kurtarmaya çalıştı Kaitlyn. "Doğru dürüst cevap ver bana. Gerçekten dışarıda bir salgın mı var?"
"Kaitlyn, bu kelimeyi bir daha saray içinde sakın ağzına alma! Hele ki babamın yanında!" Edward’ın sesi neredeyse bir tehdit gibiydi, etrafa panikle bir bakış attı. "Bunlar bizim karışacağımız işler değil. Krallığın asayiş ve devlet meseleleri."
"Yani doğru..." dedi Kaitlyn, kalbi göğüs kafesini döverken. "İnsanlar dışarıda ölüyor, babam ve sen her şeyi biliyoruz ama buradaki şatafatlı masalarda çay içip yedi krallığı ağırlayacağınız baloları planlıyorsunuz, öyle mi? Bu mu senin şövalyelik onurun?"
Edward derin bir nefes alıp arkasını döndü, çenesini sıktı.
"Bizim görevimiz krallığın düzenini ve tacı korumak, Kaitlyn. Gerçek her zaman halkın bilmesi gereken bir şey değildir. Bu akşam o davete geleceksin ve yüzünde en ufak bir endişe kırıntısı bile olmayacak. Kendini tehlikeye atacak sorulardan uzak dur. Yoksa bu sefer seni ben bile koruyamam."
Herkes gerçeği biliyor ve herkes susuyor, diye düşündü Kaitlyn, abisinin sert ve zırh şıkırtılarıyla uzaklaşan arkasından bakarken. İçindeki korku, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Hızla tekrar odasına çıktı. Ancak yalnız kalıp plan yapacak vakti yoktu; kapısı sertçe tıkırdatıldı ve içeriye ellerinde kat kat parıltılı kumaşlar, inciler ve parfümlerle saray görevlileri girdi. Baş nedime Martha, ellerini çırparak kızları yönlendirdi:
"Acele edin kızlar, zaman daralıyor! Yedi krallığın katılacağı bu büyük gecede prensesimizin saçları diyarın en parlak incileriyle süslenecek."
Kaitlyn bir kukla gibi aynanın karşısına oturtuldu. Martha saçlarını sertçe tararken, Kaitlyn acıyla irkildi.
"Biraz daha yavaş olamaz mısın, Martha?" diye çıkıştı.
"Bağışlayın prensesim ama geç kalırsak kral babanızın öfkesini biliyorsunuz," dedi Martha, aynadaki yansımasına bakarak. "Hem bu gece göz kamaştırmalısınız. Yedi büyük krallığın tüm soyluları orada olacak, krallığımızın ihtişamını görmeliler."
Kaitlyn aynadaki süslü yansımasına nefretle baktı. Bu şatafatlı elbiseyle davete gitmek zorundaydı ama bu durum aslında onun için kusursuz bir kılıftı. Herkes baloda onun göz kamaştırıcı kıyafetiyle dans ettiğini düşünürken, saraydaki tüm korumalar, muhafızlar ve kraliyet ailesi yedi krallığın daveti için yola çıkıp sarayı bomboş bırakacaktı. Geride kalan Leonardo için asıl görev o zaman başlayacaktı. Kaitlyn, gitmeden önce belgeleri gizlice Leonardo'ya ulaştırmanın bir yolunu bulmalıydı. Kendisi davette dikkatleri üzerine çekerken, Leonardo sarayda kimsenin olmamasını fırsat bilip o gizli belgelerle saray eczacısının odasına sızacak, panzehirleri tek tek bulup çantasını dolduracaktı.
Görevliler onun korse bağlarını arkadan sertçe sıkarken, Kaitlyn derin bir nefes almaya çalıştı.
"Martha, bu korse çok sıkı! Nefes alamıyorum," diye soludu.
"Zarafetin bir bedeli vardır, Kaitlyn hanımefendi," dedi Martha kibirli bir gülümsemeyle. "Şimdi kollarınızı kaldırın, elbiseyi giydiriyoruz."
Kaitlyn acıyla nefes alıyor ama gözlerini aynadaki yansımasından ayırmıyordu. Üzerindeki bu ağır, süslü elbise artık bir saray nişanesi değil, yedi krallığın gözü önünde halkını kurtarmak için kuşanacağı bir zırhtı. İçinden büyük bir kararlılıkla mırıldandı: İstediğiniz kadar saklayın, istediğiniz kadar kutlama yapın. Ben o davette gözünüzü boyarken Leonardo da o ilaçları oradan alacaktır.
O ilaçları o insanlara ulaştıracağım çünkü onlar da bizim gibi birer insan.
Edward Ashbourne
