11. bölüm · Geceyarısı Hanesi
Bölüm 10 : Aşılamayan Kapı
Devasa muhafızın kızıl gözleri, Çukur’un basık gökyüzünü kaplayan bir kâbus gibi üzerimize çöktüğünde zaman yavaşladı. Yaratığın çelikten farksız devasa pençeleri fırtına gibi üzerimize inerken Aethelgard elini havaya kaldırdı; parmak uçlarından yayılan simsiyah, cızırdayan büyü dalgası yaratığın göğsünde patladı. Muhafız acı dolu bir böğürmeyle geriledi ama yıkılmadı.
"Kaitlyn, sağ tarafı!" diye bağırdı Aethelgard. Sesindeki o emreden, sabırsız ton sinirlerimi bozmaya yetmişti.
"Bana ne yapacağımı söyleme!" diye karşılık verdim.
İçimdeki o fokurdayan, tanrısal gücü parmak uçlarıma pompalayarak kemerimden çıkardığım mekanik patlayıcı feneri hazırladım. Muhafız tam Aethelgard’a tekrar hamle yapacakken ileri atıldım, yaratığın eklem yerindeki o döner çarklı mekanizmayı hedef alıp feneri sapladım ve tetiğe bastım.
Kör edici bir kıvılcım patlamasıyla birlikte devasa muhafızın dengesi bozuldu. Metal ve kemik karışımı dev gövdesi yeri sarsarak çökerken, Aethelgard vakit kaybetmeden elindeki son karanlık büyü darbesini yaratığın çekirdeğine sapladı. Muhafız büyük bir gürültüyle cansız bir kül yığınına dönüştü.
Nefes nefese kalmıştım. Aethelgard bana doğru bir adım atıp gözlerini üzerime dikti. Bakışlarında takdir yerine tekinsiz bir hesapçılık vardı. "Güzel," dedi kıyafetindeki tozları tiksintiyle silkeleyerek. "Demek sadece gevezelik etmiyormuşsun."
"Seni hayatta tutan bir geveze," diye mırıldandım gözlerimi devirerek.
Savaşın toz bulutu çekildiğinde, başımı kaldırıp karşıya baktım ve nefesim kesildi.
Çukur’un o kasvetli, kirli ve kükürt kokan kayalıklarının ortasında; ışığı emen kapkara obsidyen surları, altın süslemeleri ve kristal kuleleriyle pırıl pırıl parlayan devasa bir şato yükseliyordu. Dünyanın görüp görebileceği en büyük, en kusursuz ve en görkemli yapıydı burası. Yüzeyinde tek bir çizik bile yoktu. Başımızın üzerinde, herhangi bir yere temas etmeden, hiçbir aksa bağlı kalmadan havada süzülen altın çarklar ve kristal mühürler büyülü bir düzenle dönüyordu.
Burası bildiğim mimari ve mekanik kuralların çok ötesindeydi; metaller birbirine sürtünmüyor, çarklar havada asılı duruyordu. Kadim büyü ile aklımın sınırlarını zorlayan muazzam bir ustalık birleşmişti. Ama tüm bu ihtişama rağmen şatoda çıt çıkmıyordu; devasa bir anıt gibi tamamen terk edilmişti.
Girişteki devasa kapının önüne ulaştığımızda adımlarımı yavaşlattım. Kapı; katman katman dizilmiş, havada asılı duran altın halkalardan ve ortasında cızırdayan mor-mavi bir ışıktan oluşuyordu. Tam merkezinde ise belirgin, yuvarlak ve derin bir yuva boş duruyordu.
Yaklaşıp elimi kapının yüzeyine doğru uzattım, yuvanın etrafındaki kabartmaları dikkatle inceledim. Zihnimdeki o analiz gücü devreye girdiğinde kaşlarımı çattım.
"Bu sıradan bir kilit değil Aethelgard," dedim geri çekilerek. "Burası kadim krallıklardan birine ait özel bir krallık mührü istiyor. O mühür bir anahtar gibi bu yuvaya oturmadan bu havada dönen çarklar asla harekete geçmez."
Aethelgard’ın yüzündeki o kibirli ifade bir anda yerini koyu bir öfkeye bıraktı. Damarlarındaki karanlık büyü hırsla cızırdayarak tehlikeli bir adımla üzerime yürüdü. Aramızdaki mesafeyi neredeyse hiç bırakmayacak şekilde tepemde dikildi; gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu.
"Seni buraya getiren bendim Kaitlyn!" diye kükredi, sesi şatonun yankılanan duvarlarında patlayarak. "Bu yüzden ne yapıp edip o mührü bulmak zorundasın! Seni buraya boşuna mı getirdim ben?"
Geri adım atmak şöyle dursun, başımı kaldırıp bir prensese yakışan o dik ve sarsılmaz duruşumla doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Farkındaysan ben hayatımda ilk defa böyle şeyler görüyorum Aethelgard!" dedim, sesimdeki soylu kararlılık en ufak bir titreme bile barındırmıyordu. "Senin gibi kadim ya da tanrısal büyü güçlerine sahip de değilim. Bu şartlar altında bir prenses olarak buraya kadar gelebilmiş olmam ve bu mekanizmanın mantığını çözebilmem bile mucizeyken bana bağırıp duramazsın!"
Aethelgard dişlerini sıktı, elindeki karanlık aura hafifçe titredi. Öfkesinden kuduruyordu ama gururlu duruşumda ve söylediklerimde haksız bir nokta bulamamanın çaresizliği gözlerine yansıdı.
Hışımla benden uzaklaşıp kapıya yaklaştı ve kendi büyüsüyle zorlamayı denedi. Kapıdan yayılan mavi enerji dalgası onu şiddetle birkaç adım geri savurduğunda, cübbesini silkip nefes nefese bana döndü.
"Kahretsin..." diye tısladı. "Tüm bu yolculuk boşuna mıydı?"
"Bana bağırıp çağırarak vakit kaybetmek yerine beni dinlersen çözümü anlatacağım," dedim pelerinimi düzelterek. Kapının yanındaki sütuna kazınmış sembolleri gösterdim. "Tamamen boşuna değil. Sütunun üzerindeki bu kabartmalar o krallığın simgesini ve izlerini taşıyor. Kaydını zihnime kazıdım. Geri dönüp eski kayıtlardan bu sembolün hangi kadim krallığa ait olduğunu bulacağız."
Aethelgard bir süre bana doğru baktı. Aramızdaki gerilim o kadar yoğundu ki hava sanki elektriklenmişti.
"Pekala," dedi en sonunda, sesi alçak ve tehditkar bir hal alarak. Yüzüme doğru biraz daha eğildi. "Geri dönüyoruz. Ama o krallık mührünü bulduğunda... Beni bir daha sakın böyle bir kapının önünde bekletmeyeceksin."
"Benim de sabrım sınırsız değil, Aethelgard," dedim gözlerimi bir an bile kaçırmadan. "O yüzden önümden yürü."
Arkasını dönüp Çukur'un karanlığına doğru adım atarken ben de peşinden gittim. Onun görmediği o an, sırtımdaki soğuk terin döküldüğünü hissettim. Göğsüm hızla kalkıp inerken içimden geçirdiğim tek bir düşünce vardı:
Ben bu kayıp mührü koskoca dünyada nasıl bulacağım?
