9. bölüm · Gecenin Sesi
9. Bölüm Hatırladığım İlk Şey
Bestenin Ağzından;
Zihnimi zorluyorum.
Bişeyler hatırlamaya çalışıyordum.
Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, aklımın içinde sadece birbirine karışmış görüntüler vardı.
Bir sokak...
Bir salıncak...
Güneş ışığı...
Ve bir çocuk sesi.
Gözlerimi kapattım.
“Hatırla...” diye fısıldadım kendime.
“Ne olur hatırla.”
Bir anlığına her şey sessizleşti.
Sonra...
Bir kahkaha duydum.
Çocukça, içten bir kahkahaydı.
O kadar tanıdıktı ki içim ürperdi.
Gözlerimi açtım.
Oda yine aynı odaydı.
Ama kalbim bana başka bir yerde olduğumu söylüyordu.
Ayağa kalkıp masanın başına geçtim. Defteri önüme koydum ve sayfaları yeniden çevirmeye başladım.
Belki de cevap buradaydı.
Belki yıllar önce, hatırlayamayacağımı düşünerek bazı şeyleri kendime yazmıştım.
Sayfaları tek tek inceledim.
Bazılarında yalnızca tarihler vardı.
Bazılarında yarım kalmış cümleler.
Bazılarında ise anlam veremediğim küçük çizimler...
Bir ev.
Bir ağaç.
Bir salıncak.
Ve iki küçük insan.
Parmağımı çizimin üzerinde gezdirdim.
İki çocuk yan yana duruyordu.
Birinin elinde küçük bir oyuncak vardı.
Diğerinin saçında ise...
Kırmızı bir toka.
Bir anda başım ağrımaya başladı.
Elimi şakağıma götürdüm.
Ve görüntü geri geldi.
Bu kez daha netti.
Ben küçüktüm.
Çok küçüktüm.
Bir bahçede oturuyordum.
Dizlerimde küçük bir yara vardı ve ağlıyordum.
Yanıma biri oturdu.
“Üzülme.”
Başımı kaldırdım.
Bir çocuktu.
Elinde mavi bir oyuncak araba vardı.
“Bak, bunu sana vereceğim.”
Burnumu çektim.
“Niye?”
“Çünkü sen ağlayınca ben de üzülüyorum.”
Çocuk oyuncağı avucuma bıraktı.
Sonra gülümsedi.
“Artık ağlama, tamam mı?”
Görüntü bir anda kayboldu.
Gözlerimi açtığımda elim hâlâ havadaydı.
Nefesimi tuttum.
Mavi oyuncak araba...
O ayrıntıyı hatırlıyordum.
Ama çocuğun yüzünü hâlâ göremiyordum.
Neden?
Tam o sırada defterin arasından küçük bir kâğıt yere düştü.
Eğilip aldım.
Kâğıt eskiydi.
Kenarları sararmıştı.
Üzerinde sadece birkaç kelime vardı.
“Bunu sakla. Bir gün hatırlarsan ne demek olduğunu anlayacaksın.”
Altında ise tek bir harf vardı.
K.
Kâğıdı elimde sıkıca tuttum.
K.
Kutay mı?
Yoksa sadece bir tesadüf müydü?
Bilmiyordum.
Ama içimdeki bir ses bunun tesadüf olmadığını söylüyordu.
O gece ilk kez geçmişimin kapısına bu kadar yaklaşmıştım.
Ve artık kapının ardında ne olduğunu öğrenmek istiyordum.
Tam defteri kapatacakken telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Gelen mesajın kimden olduğunu gördüğüm anda bütün düşüncelerim sustu.
Kutay.
Mesaj yalnızca birkaç kelimeydi:
“Bir şey hatırladın mı, Ay Işığı?”
Telefon elimden düşecek gibi oldu.
Çünkü ona hiçbir şey anlatmamıştım.
Ama o...
Sanki neyi hatırlamaya çalıştığımı biliyordu.
Telefonu elimde öylece tuttum.
Ekrandaki mesaja tekrar baktım.
“Bir şey hatırladın mı, Ay Işığı?”
Kalbim hızlandı.
Bu kadarını nasıl bilebilirdi?
Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Ne yazacağımı bilmiyordum.
Sonunda tek bir cümle yazdım.
“Neyi hatırlamamı bekliyorsun?”
Mesajı gönderdikten sonra pişman oldum.
Cevabını beklemek istemiyordum.
Ama birkaç saniye sonra ekran yeniden aydınlandı.
“Bilmiyorsan söylemem.”
Kaşlarımı çattım.
“Neden?”
Bu kez cevap biraz daha geç geldi.
“Çünkü bazı şeyleri benim anlatmam doğru değil.”
Telefonu masaya bıraktım.
Sinirlenmiştim.
Kutay'ın her zamanki gibi yarım cümlelerle konuşmasına, bildiği şeyleri söylememesine sinirlenmiştim.
Telefonu tekrar elime aldım.
“Sen benden ne saklıyorsun?”
Uzun süre cevap gelmedi.
Tam telefonu bırakacakken mesaj geldi.
“Senden değil, senden kalan bir şeyden.”
Kalbim duracak gibi oldu.
Senden kalan bir şey...
Ne demekti bu?
Deftere baktım.
Az önce bulduğum küçük kâğıt hâlâ önümdeydi.
K.
Bir anda içimde garip bir his oluştu.
Belki de cevap Kutay'ın kendisinde değildi.
Belki cevap...
Çocukluğumdaydı.
“Beni çocukken tanıyor muydun?”
Gönderdikten sonra birkaç saniye geçti.
Sonra ekranın üstünde üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Yine kayboldu.
Sanki Kutay da ne söyleyeceğine karar veremiyordu.
Sonunda mesaj geldi.
“Evet.”
Tek kelime.
Ama o tek kelime, yıllardır hatırlamadığım bir hayatın kapısını yüzüme açmış gibiydi.
Boğazım düğümlendi.
“Ne kadar zamandır?”
Cevabı hemen geldi.
“Senin hatırlayabildiğinden daha uzun.”
Gözlerim doldu.
Telefonu göğsüme bastırdım.
Neden ağladığımı bilmiyordum.
Belki yıllardır unuttuğum birini bulduğum için.
Belki de onu bulduğum halde neden kaybettiğimi bilmediğim için.
Bir süre sonra tekrar yazdım.
“O çocuk sen miydin?”
Bu kez cevap çok uzun sürdü.
Dakikalar geçti.
Sonunda telefonum titredi.
Mesajı açtım.
“Hangi çocuk?”
Donup kaldım.
Sinirle yazdım:
“Mavi oyuncak arabası olan çocuk.”
Bu kez cevap saniyeler içinde geldi.
“Demek onu da hatırladın...”
Elim ağzıma gitti.
Demek doğruydu.
O çocuk Kutay'dı.
Gözlerimi kapattım.
Ve yıllardır kapalı duran başka bir anı daha zihnimin içinde belirdi.
Bir park.
Eski, paslanmış bir salıncak.
Ben ağlıyordum.
Kutay yanımda oturuyordu.
Elinde o mavi oyuncak araba vardı.
Ve bana bir söz veriyordu.
“Ne olursa olsun seni bulacağım.”
Gözlerimi açtığımda yanaklarım ıslanmıştı.
Ama bu kez ağlamıyordum.
Hatırlıyordum.
Ve ilk defa geçmişimin sadece acılardan oluşmadığını fark ediyordum.
Çünkü o geçmişte...
Bir zamanlar beni gerçekten bekleyen biri vardı.
Kutay.
Ama aklıma başka bir soru geldi.
Eğer Kutay beni yıllardır hatırlıyorsa...
Neden şimdi geri dönmüştü?
Ve daha önemlisi...
Beni neden yıllarca yalnız bırakmıştı?
Telefon ekranına uzun süre baktım.
Sorumu göndermiştim.
“Beni neden yıllarca yalnız bıraktın?”
Cevap gelmiyordu.
Bir dakika...
İki dakika...
Üç dakika...
Her geçen saniye içimdeki merak biraz daha büyüyordu.
Tam telefonu masaya bırakacaktım ki ekran yeniden aydınlandı.
Kutay yazmıştı.
“Çünkü seni yalnız bırakmak istemedim.”
Kaşlarımı çattım.
Bu ne demekti?
Hemen cevap verdim.
“Ama bıraktın.”
Bu kez mesajı gördü.
Uzun süre yazmadı.
Sonra yalnızca:
“Mecbur kaldım.”
Mecbur.
Bu kelime zihnimde yankılandı.
“Neye mecbur kaldın?”
Cevap yok.
“Kutay?”
Yine yok.
Telefonu masaya bırakıp ayağa kalktım.
Sinirlenmiştim.
Yıllardır hayatımda olmayan birinin şimdi çıkıp karşıma geçmişten parçalar bırakmasına ve her seferinde en önemli yerde susmasına artık dayanamıyordum.
Pencereye doğru yürüdüm.
Dışarı baktım.
Sokak hâlâ sessizdi.
Ama zihnim hiç olmadığı kadar gürültülüydü.
Birden çocukluğumdan başka bir görüntü geldi.
Bu kez park değildi.
Bir evdi.
Eski bir ev.
Koridorda koşuyordum.
Arkamdan biri bağırıyordu.
“Beste!”
Ses Kutay'ın değildi.
Daha büyük birinin sesiydi.
Korkmuştum.
Bunu hissedebiliyordum.
Sonra bir kapı...
Kapanan bir kapı...
Ve Kutay'ın sesi.
“Korkma, buradayım!”
Görüntü bir anda kayboldu.
Gözlerimi açtım.
Nefes nefese kalmıştım.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.
“Ne oldu o gün?” diye fısıldadım.
Hatırlayamıyordum.
Ama artık bunun sıradan bir çocukluk anısı olmadığını biliyordum.
Telefonum yeniden titredi.
Kutay.
Mesajı açtım.
“O günü hatırlamaya çalışma.”
Bir an hiçbir şey anlamadım.
Sonra ikinci mesaj geldi.
“Henüz değil.”
Kaşlarım çatıldı.
“Neden?”
Cevabı kısa sürdü.
“Çünkü hatırladığın son şey, en çok canını acıtacak olan şey olabilir.”
Telefon elimden kaydı.
Yatağın üzerine düştü.
Bir süre hiçbir şey yapamadım.
Kutay beni korumaya mı çalışıyordu?
Yoksa geçmişte yaptığı bir şeyin ortaya çıkmasından mı korkuyordu?
Bilmiyordum.
Ama artık bir şeyden emindim.
Benim geçmişimde sadece unutulmuş güzel anılar yoktu.
Bir şey olmuştu.
Öyle büyük bir şey ki...
Ben onu unutmuş, Kutay ise yıllarca hatırlamıştı.
Masaya geri döndüm.
Defteri açtım.
Bu kez sayfaları rastgele çevirmedim.
17 Ekim yazan sayfayı tekrar buldum.
Altındaki cümleye baktım.
“Bugün yine onunla konuştum.”
Karalanmış bölümlere dikkatlice baktım.
Daha önce fark etmediğim bir şey vardı.
Karalanan yazının altında birkaç harf görünüyordu.
Parmağımla kâğıdı hafifçe ışığa tuttum.
Harfleri tek tek okumaya çalıştım.
“G...”
Sonra...
“e...”
Ve son olarak...
“ç...”
Bir kelime oluşuyordu.
Geç...
Nefesimi tuttum.
Sayfanın arkasına baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Tam defteri kapatacaktım ki aradan küçük bir fotoğraf düştü.
Fotoğrafı elime aldım.
Eskiydi.
Kenarları yıpranmıştı.
Fotoğrafta iki çocuk vardı.
Biri bendim.
Diğeri...
Kutay'dı.
Ama fotoğrafın arkasında yazan tarih beni asıl şaşırtan şey oldu.
17 Ekim.
Fotoğrafı elimde sımsıkı tuttum.
Ve o an fark ettim.
Ben Kutay'ı hatırlamaya başlamamıştım.
Ben aslında yıllardır unutmaya çalıştığım bir günü hatırlamaya başlamıştım.
Hatırladığım bi kaç bişey vardı.
Ama artık normale dönmem gerektiğini fark ettim.
Günlerdir sadece geçmişimle ilgileniyordum.
Bi an rüyayı okulumu kendi hayatımı daha doğrusu geleceğimi unuttuğumu fark ettim.
Belki de biraz durmam gerekiyordu.
Her sorunun cevabını aynı anda bulamazdım.
Hem hayatımda cevap bekleyen tek şey geçmiş değildi.
Mesela yarınki matematik sınavı da cevap bekliyordu.
Ve açıkçası geçmişimden daha korkunçtu.
Telefonumu elime alıp Rüya'ya mesaj attım.
Ben:
Yarın matematik sınavı vardı değil mi?
Mesajı görmesi sadece birkaç saniye sürdü.
Rüya:
Beste...
Ben:
Ne?
Rüya:
Sen gerçekten yaşamıyorsun.
Ben:
Neden?
Rüya:
Çünkü sınav bugün.
Telefonu elimden düşürdüm.
“Şaka yapıyor olmalı.”
Hemen tekrar yazdım.
Ben:
Dalga geçiyorsun.
Rüya:
Keşke.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra yatağa uzandım.
“Ben bittim.”
Tam o sırada Rüya tekrar yazdı.
Rüya:
Çalıştın mı?
Ben:
Hayır.
Rüya:
Ben de.
Ben:
O zaman neden bu kadar sakinsin?
Rüya:
Çünkü cahilliğim huzur veriyor.
İstemeden kahkaha attım.
Belki de gerçekten ihtiyacım olan şey buydu.
Biraz gülmek.
Biraz hiçbir şey düşünmemek.
Ertesi gün okulda Rüya'yla sınav kâğıtlarımızın başında oturuyorduk.
Öğretmen kâğıtları dağıttı.
Rüya kâğıda baktı.
Sonra bana baktı.
Tekrar kâğıda baktı.
“Beste.”
“Efendim?”
“Ben hiçbir şey bilmiyorum.”
“Ben de.”
“Senin sorunun cevabı ne?”
“Daha soruyu okumadım.”
“Ben okudum.”
“E?”
“Anlamadım.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
“Sus.”
“Tamam.”
İki dakika sonra Rüya tekrar kulağıma eğildi.
“Beste.”
“Ne?”
“Kalemin var mı?”
“Var.”
“Uçlu kalem mi?”
“Evet.”
“Ucu var mı?”
“Rüya, kalem bu. Tabii ki ucu var.”
“Benimkinin yok.”
“E o zaman neden sınava girdin?”
“Umut.”
Başımı önüme eğip gülmeye başladım.
Öğretmen bize doğru baktı.
“Rüya, Beste, bir sorun mu var?”
Rüya hiç düşünmeden cevap verdi:
“Hocam, bilgi paylaşımı yapıyoruz.”
Öğretmen kaşlarını kaldırdı.
“Ne bilgisi?”
Rüya bana baktı.
Ben ona baktım.
Sonra Rüya:
“Hayat bilgisi.”
Sınıfın birkaç yerinden kahkaha yükseldi.
Öğretmen başını iki yana salladı.
“İkiniz de sınavdan sonra benimle konuşacaksınız.”
Rüya bana doğru eğildi.
“Bence kaçalım.”
“Bence sen tek başına kaç.”
“Arkadaşlık böyle bir şey mi?”
“Evet.”“
Rüya birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra sanki söylediklerimi gerçekten düşünüyormuş gibi başını salladı.
“Tamam.”
“Ne tamam?”
“Beni satabileceğini artık biliyorum.”
“Sen az önce kaçalım demedin mi?”
“Dedim.”
“E ben de tek başına kaç dedim.”
Rüya elini kalbinin üzerine koydu.
“İşte gerçek dostluk böyle bir şey mi?”
“Evet.”
“Kalbimi kırdın.”
“Daha sınava bile başlamadık.”
“Bazı vedalar için sınava gerek yoktur.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Rüya'nın en kötü anlarda bile saçma bir şey bulup beni güldürebilmesine bazen gerçekten hayran kalıyordum.
Öğretmen bize doğru baktı.
“İkiniz konuşmayı bitirdiniz mi?”
Rüya hemen önüne döndü.
“Evet hocam.”
“Güzel. O zaman sınava başlayabilirsiniz.”
Sınıf bir anda sessizleşti.
Öğretmen kâğıtları dağıtmaya başladı. Kâğıt önümde durduğunda derin bir nefes aldım. Kalemimi elime aldım ve ilk soruya baktım.
Sonra ikinci soruya.
Sonra üçüncüye.
Hiçbir şey anlamadım.
Bir süre kâğıda baktım.
Sanki yeterince uzun bakarsam sorular kendi kendine cevaplanacakmış gibi.
Yan tarafımdan hafif bir hareket geldi. Rüya da kâğıdına bakıyordu. Göz ucuyla ona baktığımda kalemini havada tutmuş, yüzünü buruşturmuştu.
Fısıldadım.
“Ne yapıyorsun?”
Başını bana çevirmeden cevap verdi.
“Düşünüyorum.”
“Ne düşünüyorsun?”
“Hayatımı.”
“Rüya, matematik sınavındayız.”
“Farkındayım.”
“E o zaman?”
“Matematiğin hayatımı ne kadar mahvettiğini düşünüyorum.”
Gülmemek için başımı önüme eğdim.
Öğretmen hemen başını kaldırdı.
“Beste?”
Başımı kaldırdım.
“Efendim hocam?”
“Bir sorun mu var?”
“Yok hocam.”
Rüya hiç düşünmeden araya girdi.
“Hocam, Beste biraz duygusal.”
Sınıftan birkaç kişi güldü.
Öğretmen gözlüğünün üzerinden Rüya'ya baktı.
“Rüya.”
“Efendim hocam?”
“Sen de sus.”
“Tabii hocam.”
Önüne döndü.
Bir dakika boyunca gerçekten sessiz kaldı.
Sonra kalemi yere düştü.
Eğilip kalemini aldı. Bana doğru dönüp fısıldadı.
“Bu bir işaret.”
“Ne işareti?”
“Evren sınava girmemizi istemiyor.”
“Rüya, soruları çöz.”
“Evreni dinlemiyorum diyorsun yani?”
“Evet.”
“Peki.”
Önüne döndü.
Birkaç dakika sonra tekrar bana baktı.
“Beste?”
“Ne var?”
“Silgin var mı?”
“Var.”
“Benimkini versene.”
Silgimi uzattım.
Elinden düşürdü.
İkimiz de aynı anda yere baktık.
Sonra birbirimize baktık.
Rüya kısık sesle konuştu.
“Bence bugün gerçekten kaçmalıyız.”
Bu kez kendimi tutamadım ve gülmeye başladım.
Öğretmen de sonunda dayanamadı.
“Rüya, sınavdan sonra benimle konuşacaksın.”
Rüya başını öne eğdi.
“Tamam hocam.”
Sonra bana doğru eğilip fısıldadı.
“Bak, sonunda beni özel olarak çağırıyor.”
“Çünkü başına bela oldun.”
“Demek ki beni fark etti.”
“Rüya…”
“Efendim?”
“Sus.”
“Tamam.”
Bu kez gerçekten sustu.
En azından birkaç dakika.
Zil çaldığında bütün sınıftan aynı anda derin bir nefes yükseldi. Sanki hepimiz aynı anda büyük bir yükten kurtulmuştuk.
Rüya kâğıdını teslim edip yanıma geldi.
“Nasıl geçti?”
“Bilmiyorum.”
“Kaç bekliyorsun?”
“On.”
Rüya ciddi ciddi düşündü.
“Ben beş.”
“Niye?”
“Beş bile fazla olabilir.”
Gülmeye başladım.
“Sen kendine hiç güvenmiyorsun.”
“Güveniyorum. Sadece matematiğe güvenmiyorum.”
Koridora çıktık.
Rüya koluma girdi.
“Bugün kantine gidiyoruz.”
“Niye?”
“Çünkü sınavdan sağ çıktık.”
“Daha sonuçlar açıklanmadı.”
“Sonuçları düşünürsek tekrar ölürüz.”
Haklıydı.
Birlikte kantine indik.
Sırada beklerken Rüya bir anda cebini karıştırdı.
“Bir sorun var.”
“Ne oldu?”
“Param yok.”
Ona baktım.
“Ne kadar?”
“Üç lira.”
“Üç lirayla ne alacaksın?”
Rüya birkaç saniye düşündü.
“Hayal kırıklığı.”
Kahkaha attım.
Kantindeki birkaç kişi bize dönüp baktı.
Rüya da gülmeye başladı.
O an fark ettim.
Uzun zamandır ilk defa içimdeki ağırlığı düşünmüyordum.
Ne geçmiş aklımdaydı ne fotoğraf ne de 17 Ekim.
Sadece Rüya'nın saçmalıklarına gülüyordum.
Belki de insanın bazen ihtiyacı olan şey buydu.
Bütün soruların cevaplarını bulmak değil…
Bir süreliğine soruları unutabilmek.
Kantinden çıktıktan sonra bahçeye geçtik. Hava serindi. Güneş bulutların arasından kendini göstermeye çalışıyordu.
Rüya banklardan birine oturdu.
Ben de yanına oturdum.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Rüya bana baktı.
“Bugün daha iyisin.”
“Nasıl yani?”
“Bilmiyorum. Yüzün daha sakin.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra hafifçe gülümsedim.
“Belki de biraz normale dönmeye ihtiyacım vardı.”
Rüya başını salladı.
“Bazen insan sürekli bir şeyleri çözmeye çalışınca kendini unutuyor.”
Ona baktım.
Rüya'nın böyle cümleler kurmasını beklemiyordum.
“Bu kadar anlamlı konuşabildiğini bilmiyordum.”
“Ben de bilmiyordum.”
İkimiz de güldük.
Sonra başımı gökyüzüne kaldırdım.
Belki geçmişimi tamamen unutamazdım.
Belki 17 Ekim'in ne anlama geldiğini bir gün öğrenmek zorunda kalacaktım.
Belki Kutay'ın bildiği şeyler vardı.
Ama bugün bunların hiçbirini çözmek zorunda değildim.
Bugün sadece Beste olabilirdim.
Bir arkadaşın yanında gülebilen, sınavdan korkan, kantinde ne yiyeceğini düşünen sıradan bir kız…
Ve belki de yıllardır ilk defa bunun ne kadar güzel bir şey olduğunu anlıyordum.
Çünkü insan bazen geçmişinden kaçarken geleceğini de kaçırabiliyordu.
Ben artık kaçmak istemiyordum.
Geçmişim bir gün karşıma çıkarsa onunla yüzleşecektim.
Ama o gün gelene kadar…
Hayatımı yaşamaya devam edecektim.
Rüya ayağa kalktı.
“Haydi.”
“Nereye?”
“Derse.”
“Daha zil çalmadı.”
“Biliyorum.”
“E o zaman?”
Rüya omuz silkti.
“Ben erken gidip öğretmenin gözüne gireceğim.”
“Sen mi?”
“Evet.”
“Senin planların beni korkutuyor.”
“Benim planlarım genelde beni de korkutuyor.”
Gülerek peşinden gittim.
Ve o gün hiçbir gizem çözülmedi.
Hiçbir geçmiş kapıyı çalmadı.
Hiçbir cevap karşıma çıkmadı.
Ama belki de o günün en güzel tarafı buydu.
Çünkü bazı günler hayatımızı değiştirmek için gelmez.
Bazı günler sadece bize şunu hatırlatır.
"Herşey Yolunda olmasa bile, hayatın içinde hala gülünebilecek bir yer vardı";))🤍
Rüya'nın peşinden sınıfa doğru yürüdüm.
“Bir dakika,” dedim.
Durdu.
“Ne oldu?”
“Sen gerçekten öğretmenin gözüne girmeye mi çalışacaksın?”
“Evet.”
“Az önce sınav sırasında öğretmen sana sus dedi.”
“Geçmişte kaldı.”
“Beş dakika önce oldu.”
“Geçmişte kalması için beş dakika yeter.”
Başımı iki yana salladım.
“Senin mantığını gerçekten anlamıyorum.”
“Anlamana gerek yok. Ben de anlamıyorum.”
Sınıfa girdiğimizde herkes kendi arasında konuşuyordu. Öğretmen henüz gelmemişti. Rüya hemen sırasına oturup çantasından bir şey çıkardı.
“Ne yapıyorsun?”
“Notlarımı düzenliyorum.”
Elindeki kâğıtlara baktım.
“Bunlar not değil.”
“Ne?”
“Geçen haftaki alışveriş listen.”
Bir an sustu.
Kâğıda baktı.
Sonra bana baktı.
“Demek matematik notlarım bunlar değilmiş.”
Gülmeye başladım.
“Sen gerçekten ders çalışmıyor musun?”
“Çalışıyorum.”
“Neye?”
“Hayata.”
“Rüya…”
“Efendim?”
“Bazen seni ciddiye almaya çalışıyorum.”
“Çok güzel. Sonuç?”
“Pişmanlık.”
Gülerek sırama oturdum.
Ders başladığında bu kez gerçekten sessiz kalmaya çalıştık. En azından öğretmen sınıftan çıkana kadar.
Zil çaldığında herkes bir anda ayağa kalktı.
Rüya hemen yanıma geldi.
“Bahçeye çıkalım.”
“Olur.”
“Bir de sana bir şey anlatacağım.”
“Ne?”
“Dün annem bana odamı toplamamı söyledi.”
“E?”
“Toplamadım.”
“Sonra?”
“Bugün tekrar söyledi.”
“Yine mi toplamadın?”
“Hayır.”
“Ne yaptın?”
“Yatağın altına attım.”
“Her şeyi mi?”
“Evet.”
“Rüya, bu temizlik değil.”
“Biliyorum.”
“E o zaman?”
“Gözden uzak olan gönülden de uzaktır.”
“Bu atasözünün böyle kullanılacağını hiç düşünmemiştim.”
“Ben yeni bir çağ başlatıyorum.”
Bahçeye çıktığımızda hava biraz daha ısınmıştı. Güneş yüzümüze vuruyordu. Rüya gözlerini kısarak gökyüzüne baktı.
“Bugün hava güzel.”
“Evet.”
“Böyle havalarda insanın ders çalışası geliyor.”
“Senin ders çalışasın ne zaman geliyor?”
“Hiç.”
“Tamam.”
“Ben sadece teorik olarak söyledim.”
Bir bankın üzerine oturduk.
Bir süre okulun bahçesindeki insanları izledik. Birkaç öğrenci top oynuyor, bazıları kantinden aldıkları yiyecekleri paylaşarak gülüyordu.
Her şey sıradandı.
Ve nedense bu sıradanlık bana çok iyi geliyordu.
Rüya bir anda bana döndü.
“Bir şey soracağım.”
“Yine ne oldu?”
“Son günlerde gerçekten iyi misin?”
Gülümsemem biraz durdu.
“İyiyim.”
“Gerçekten?”
Bir süre düşündüm.
“Daha iyiyim.”
Rüya başını salladı.
“Bu daha doğru.”
“Niye?”
“Çünkü insan bir anda iyi olmaz.”
Sözleri içimde bir yere dokundu.
“Sen ne zamandan beri böyle konuşuyorsun?”
“Ben hep böyleydim.”
“Hayır.”
“Belki sen fark etmiyordun.”
Gülümsedim.
“Belki.”
Rüya başını omzuma yasladı.
“Ne olursa olsun, her şeyi tek başına düşünmek zorunda değilsin.”
Bir an sessiz kaldım.
Ona dönüp baktım.
“Biliyorum.”
“Güzel.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Sonra başını kaldırıp ciddi bir ifadeyle ekledi:
“Ama matematik konusunda sana yardım edemem.”
Kahkaha attım.
“Niye?”
“Çünkü benim de yardıma ihtiyacım var.”
“Az önce duygusal bir konuşma yapıyordun.”
“İnsan her konuda iyi olmak zorunda değil.”
“Sen hiçbir konuda iyi değilsin.”
“Arkadaşlığımız burada bitmiştir.”
“Beş dakika önce de bitmişti.”
“Doğru.”
Yine gülmeye başladık.
Okul çıkışında birlikte kapıya kadar yürüdük.
Rüya otobüs durağına gidecekti. Ben ise biraz yürüyerek eve gitmeye karar vermiştim.
“Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Rüya birkaç adım attıktan sonra geri döndü.
“Beste!”
“Ne?”
“Yarın kahvaltı yap.”
“Niye?”
“Sabahları hiçbir şey yemiyorsun.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Arkadaşınım. Fark ediyorum.”
“Tamam.”
“Ciddiyim.”
“Tamam Rüya.”
“Yoksa sana zorla tost yediririm.”
“Sen gerçekten tehdit mi ediyorsun?”
“Evet.”
“Peki.”
Gülümseyerek uzaklaştı.
Arkasından bakarken yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Bazen insanın hayatına giren bazı insanlar, geçmişindeki bütün karanlığı silemezdi.
Ama karanlığın içinde bir ışık yakabilirdi.
Rüya benim için biraz öyleydi.
Her şeyi bilmiyordu.
Geçmişimin bütün ayrıntılarını anlamıyordu.
Ama yanımda durmayı biliyordu.
Ben de bunun yeterli olduğunu düşünüyordum.
Telefonum cebimde titredi.
Ekrana baktım.
Bir mesaj vardı.
Bilinmeyen Numara.
Kalbim bir an hızlandı.
Mesajı açtım.
Bugün güldüğünü gördüm.
Kaşlarımı çattım.
Etrafıma baktım.
Sokak normaldi.
İnsanlar evlerine gidiyor, arabalar geçiyor, karşıdaki dükkânın önünde birkaç kişi konuşuyordu.
Tekrar telefona baktım.
Numara görünmüyordu.
Bir mesaj daha geldi.
Böyle kal.
Kaşlarımı çattım.
Kimdi bu?
Bir an Kutay aklıma geldi.
Ama hemen vazgeçtim.
Kutay bana mesaj attığında numarasını görüyordum.
Hem bu mesaj onun tarzına benzemiyordu.
Telefonu kapattım.
Cevap yazmadım.
Belki yanlış numaraydı.
Belki biri başka birine göndereceği mesajı bana göndermişti.
Bunu düşünerek yürümeye devam ettim.
Eve geldiğimde çantamı odama bıraktım.
Annem salondan seslendi.
“Geldin mi?”
“Geldim.”
“Nasıl geçti okul?”
“Güzeldi.”
“Bir sorun yok mu?”
“Yok.”
Bu kelimeyi söylerken içimde garip bir his oluştu.
Uzun zamandır ilk defa gerçekten “yok” diyebiliyordum.
Çünkü o gün okulda hiçbir şey olmamıştı.
Rüya'yla gülmüş, derslere girmiş, sınava girmiş ve eve dönmüştüm.
Belki de hayat gerçekten normale dönüyordu.
Odama geçip üzerimi değiştirdim.
Çantamı açtım.
Defterlerimi masanın üzerine koyarken eski fotoğraf yeniden elime geldi.
Bir süre ona baktım.
Fotoğrafta iki çocuk vardı.
Biri bendim.
Diğeri Kutay.
Fotoğrafın arkasındaki tarih hâlâ aynıydı.
17 Ekim.
Fotoğrafı masanın üzerine bıraktım.
Eskiden olsa saatlerce ona bakar, o günü hatırlamaya çalışırdım.
Bu kez yapmadım.
Çekmeceyi açtım.
Fotoğrafı içine koydum.
Çekmeceyi kapattım.
“Yeter.”
Kendi kendime söyledim.
“Bugünlük yeter.”
Sonra yatağıma uzandım.
Telefonumu elime aldım.
Rüya'dan mesaj gelmişti.
Rüya:
Yarın tost alıyorum.
Altına bir mesaj daha:
Sen de yiyeceksin.
Gülümsedim.
Ben:
Emir mi?
Cevabı hemen geldi.
Evet.
Kraliçe Rüya emrediyor.
Kahkaha attım.
Ben:
Sen çok saçmasın.
Ama seviyorsun.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra yazdım.
Evet.
Gönder tuşuna bastığımda içimde garip bir huzur vardı.
Belki de hayatımda ilk defa bir şeyleri zorlamadan bırakmayı öğreniyordum.
Geçmişi hemen hatırlamak zorunda değildim.
Kutay'ın bütün bildiklerini hemen öğrenmek zorunda değildim.
17 Ekim'in neden hayatımda bu kadar büyük bir yer kapladığını bugün çözmek zorunda değildim.
Bazı cevapların zamanı vardı.
Benim de yaşanacak günlerim.
Ertesi sabah okulda Rüya beni gerçekten elinde tostla bekliyordu.
Beni görür görmez tostu havaya kaldırdı.
“Al.”
“Gerçekten aldın mı?”
“Tabii.”
“Sen şaka yapıyorsun sanmıştım.”
“Ben söz verdiğim zaman tutarım.”
Tostu aldım.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Birlikte yürümeye başladık.
Bir süre sonra Rüya bana baktı.
“Bugün bir gariplik var.”
“Neymiş?”
“Gülüyorsun.”
“Ben hep gülüyorum.”
“Hayır. Gerçekten gülüyorsun.”
Bir an sustum.
Sonra küçük bir tebessüm ettim.
“Belki de artık biraz yaşamaya başlamışımdır.”
Rüya'nın yüzündeki gülümseme yavaşladı.
“Bence sen zaten yaşıyordun.”
“Nasıl?”
“Bazen insan nefes alırken bile kendini yaşamıyor gibi hisseder.”
Sözleri karşısında sustum.
Rüya devam etti.
“Sen bir süredir öyleydin.”
Başımı öne eğdim.
Belki haklıydı.
Belki insanın geçmişi, geleceğini çalarken fark ettirmeden bugününü de elinden alıyordu.
Ama artık geri almak istiyordum.
Gülüşlerimi.
Arkadaşlıklarımı.
Okul günlerimi.
Küçük mutluluklarımı.
Normal olmanın verdiği o huzuru.
Sınıfa girdiğimizde Rüya çantasını sıraya bıraktı.
Sonra bana döndü.
“Bugün ne yapıyoruz?”
“Ders.”
“Yanlış.”
“Ne?”
“Hayatta kalıyoruz.”
Gülerek başımı salladım.
“Tamam. Hayatta kalıyoruz.”
Ve gerçekten de o gün öyle yaptık.
Derslerde sıkıldık.
Teneffüslerde güldük.
Kantinde son kalan çikolatayı paylaşamadığımız için kavga ettik.
Rüya bana küstü.
Ben ona küstüm.
Beş dakika sonra ikimiz de neden küstüğümüzü unuttuk.
Öğle arasında bahçede oturup gelecekle ilgili saçma hayaller kurduk.
Bir gün başka şehirlerde yaşayacağımızı söyledik.
Sonra aynı şehirde yaşamaya karar verdik.
Sonra beraber bir ev tutacağımızı söyledik.
Beş dakika sonra Rüya kira fiyatlarını hesaplayıp bundan vazgeçti.
“Biz aç kalırız,” dedi.
“Daha taşınmadık bile.”
“Ben gerçekçiyim.”
“Sen parasızsın.”
“Arada fark var.”
O gün çok güldüm.
Gerçekten çok.
Ve eve dönerken fark ettim ki geçmiş aklıma hiç gelmemişti.
Bu beni korkutmadı.
Tam tersine mutlu etti.
Çünkü geçmişi hatırlamamak artık kaçmak gibi gelmiyordu.
Sadece yaşamak gibi geliyordu.
Fakat gece yatağıma uzandığımda telefonum yeniden titredi.
Ekrana baktım.
Aynı bilinmeyen numara.
Bu kez yalnızca tek bir cümle vardı.
Normal günlerini seviyorsun, değil mi?
Kalbim bir anda hızlandı.
Mesajın altına bir yenisi geldi.
Bazen en normal günler, fırtınadan önceki sessizliktir.
Telefonu elimden indirdim.
Odanın sessizliği bir anda ağırlaştı.
Bir süre hiçbir şey yapmadım.
Sonra mesajları sildim.
Telefonu yatağımın kenarına bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Kendime bir söz verdim.
Bu kez korkmayacaktım.
Çünkü geçmiş ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, ben artık yalnız değildim.
Ve belki de en önemlisi…
Geçmişimi hatırlamaya başlamış olabilirdim ama artık geçmişte yaşamayacaktım.
Çünkü insanın bazı yaraları kapanmazdı.
Sadece insan, onlarla yaşamayı öğrenirdi.
Ben de öğrenmeye yeni başlıyordum...')
