8. bölüm · Gecenin Sesi

8. BölümUnuttuğun Yerdeyim

𝒮ü𝓂𝑒𝓎𝓎𝑒 𝓔𝓴𝓮𝓻

Kutay'ın Ağzından;
Ev sessizdi.
Öyle sıradan bir sessizlik değildi bu.

Duvarların bile sustuğu, saatin tik taklarının odanın içinde yankılandığı, dışarıdaki dünyanın yavaş yavaş uykuya çekildiği bir geceydi.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Ben ise hâlâ uyumuyordum.
Odamın ışığını açmamıştım. Perdeler yarı açıktı. Sokak lambasının solgun ışığı duvarın bir köşesine vuruyordu.
Yatağın kenarında oturmuş, ellerimi birbirine kenetlemiş halde karşımdaki boşluğa bakıyordum.
Beste gitmişti.
Ama söyledikleri hâlâ odadaydı.
"Biraz daha anlat."
Benden kendimi anlatmamı istemişti.
Garipti.
Çünkü ben yıllardır kendimden kaçarken, ilk defa biri bana dönüp "Kimsin?" diye sormuştu.
Ve ben...
Cevabını bilmiyordum.
Belki de insanın kendisini tanıması, başkalarının onu tanımasından çok daha zordu.
Başımı geriye yasladım.
Gözlerimi kapattım.
"Ben kimim?"
diye fısıldadım kendi kendime.
Sonra içimden bir cevap yükseldi.
"Sustuğu için güçlü sanılan biriyim."
Gözlerimi açtım.
Pencereye baktım.
Dışarıda birkaç araba geçiyordu.
Herkes kendi hayatının içindeydi.
Kimse benim bu odada, gecenin bir yarısında kendimi sorguladığımı bilmiyordu.
Belki de benim bütün hayatım buydu.
İnsanların bilmediği şeylerden oluşuyordu.
Kimsenin görmediği yaralar.
Kimsenin duymadığı cümleler.
Kimsenin fark etmediği korkular.
Ve kimsenin bilmediği bir çocuk.
Hâlâ içimde yaşayan o çocuk...
Bazen onu susturmaya çalışıyordum.
Ama sustukça daha çok konuşuyordu.
Ben çocukken her şeyin daha kolay olduğunu sanırdım.
İnsan büyüyünce istediği her şeyi yapabilir sanıyordum.
Sonra büyüdüm.
Ve özgürlüğün her zaman istediğini yapmak olmadığını öğrendim.
Bazen özgürlük, istemediğin şeylere "hayır" diyebilmekti.
Bazen birinin seni üzmesine izin vermemekti.
Bazen de...
Gitmesi gereken birinin gitmesine izin verebilmekti.
Ben bunların hiçbirini zamanında öğrenemedim.
Her şeyi geç öğrendim.
İnsanları geç tanıdım.
Kendimi daha da geç tanıdım.
Sevmeyi bile yanlış yerlerden öğrendim.
Ve belki de bu yüzden hâlâ bazı geceler çocukluğuma dönüyorum.
Çünkü insan geçmişini ne kadar geride bıraktığını düşünürse düşünsün, bazı geceler o geçmiş kapısını çalıyor.
"Kaçtığını sandığın şey, bazen sadece seni bekliyordur."
Benim geçmişim de beni bekliyordu.
Ayağa kalktım.
Mutfağa gittim.
Bir bardak su doldurdum.
Ama içmedim.
Tezgâha yaslanıp karanlık mutfağa baktım.
Evde benden başka kimse yoktu.
Böyle gecelerde evin sessizliği daha fazla konuşuyordu.
Çünkü gündüzleri susturduğum her şey gece ortaya çıkıyordu.
Telefonumu çıkardım.
Ekranı açtım.
Beste'nin konuşması hâlâ aklımdaydı.
"Biraz daha anlat."
Acaba gerçekten bilmek istiyor muydu?
Benim gibi birini tanımak kolay değildi.
Çünkü ben kendimi bile bazen anlayamıyordum.
Bir gün insanlardan uzaklaşmak istiyordum.
Ertesi gün birinin yanımda olmasını diliyordum.
Birine güvenmek istiyordum.
Ama güvenmeye başladığım anda korkuyordum.
Birini özlüyordum.
Sonra özlediğimi kendime bile itiraf etmiyordum.
"Benim en büyük çelişkim, insanlara ihtiyaç duymadığımı söylerken birinin 'buradayım' demesini beklememdi."
Belki de bütün mesele buydu.
Ben yalnızlığı seçtiğimi sanıyordum.
Aslında yalnızlığa alışmıştım.
Arada çok büyük bir fark vardı.
Tekrar odama döndüm.
Pencerenin önüne oturdum.
Gökyüzüne baktım.
Ay görünüyordu.
Ve nedense yine Beste geldi aklıma.
Ay ışığı.
Ona bu ismi neden verdiğimi düşündüm.
Belki de onun ışığından çok, karanlığını görmüştüm.
İnsan birini gerçekten tanıdığında sadece güzel taraflarını görmüyor.
Korkularını da görüyor.
Kırıldığı yerleri de.
Sakladığı tarafları da.
Ve bütün bunlara rağmen yanında kalmak istiyorsa...
İşte o zaman hissettiğinin adı değişiyor.
Ben Beste'nin sadece gülen hâlini sevmedim.
Sessizliğini de sevdim.
Sinirlenmesini de.
İnatçılığını da.
Kimseye belli etmeden kırılmasını da.
Bazen kendisini herkesten saklamasını da.
Çünkü ben onda kendime benzeyen bir şey gördüm.
Belki de insan en çok kendinden bir parça bulduğu insanı unutamıyordu.
"Bazı insanları sevmemizin nedeni bize iyi gelmeleri değil; bizi, kendimizin bile tanımadığı bir yerimizden tanımalarıdır."
Beste beni o yerimden tanımıştı.
Belki farkında değildi.
Ama tanımıştı.
Yatağa uzandım.
Tavana bakmaya başladım.
Bir süre hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Olmadı.
Ben hiçbir zaman düşüncelerimi susturamadım.
Sadece onları insanlardan saklayabildim.
Kafamın içinde sürekli konuşan bir taraf vardı.
Geçmişi sorgulayan.
Yaptığım hataları tekrar tekrar önüme koyan.
"Söylemeseydin."
"Gitmeseydin."
"Biraz daha kalsaydın."
"Biraz daha cesur olsaydın."
"Bunu yapmasaydın."
"Şunu söyleseydin."
Bazen insanın en acımasız düşmanı geçmişi değil, kendi zihnidir.
Ben kendi zihnimle yıllardır savaşıyorum.
Ve çoğu gece...
Kaybediyorum.
"İnsan bazen geçmişiyle değil, geçmişte yapamadıklarıyla savaşır."
Benim savaşım da buydu.
Yaptıklarım kadar yapamadıklarım vardı.
Söyleyemediğim sözler.
Tutamadığım eller.
Dönemediğim yollar.
Ve zamanında söyleyemediğim bir sürü "kal".
Telefonumu tekrar elime aldım.
Beste'nin adını gördüm.
Mesaj yazmak istedim.
"Uyudun mu?"
Yazdım.
Sildim.
"İyi geceler."
Sildim.
Sonra hiçbir şey yazmadım.
Çünkü bazı geceler insanın söylemek istediği şey "iyi geceler" değildir.
"Keşke burada olsaydın."
Ama bunu yazmadım.
Çünkü bazı duygular mesajlara sığmayacak kadar ağırdı.
Telefonu masaya bıraktım.
Sonra kendime kızdım.
Ben neden hep böyleydim?
Neden söylemek istediğim şeyleri söylemiyordum?
Neden hissettiğim şeyleri saklıyordum?
Cevabı biliyordum.
Çünkü birine duygularını verdiğinde, ona seni incitebileceği bir yer de vermiş oluyorsun.
Ben de kimseye o kadar yaklaşmak istemedim.
Ama sonra Beste geldi.
Ve insanın kaçtığı şeyin bazen tam olarak ihtiyaç duyduğu şey olduğunu öğrendim.
Kalkıp aynanın karşısına geçtim.
Uzun süre kendime baktım.
Karşımdaki kişi yabancı gibi geldi.
"Sen kimsin?"
dedim.
Cevap yoktu.
"Ne istiyorsun?"
Yine sessizlik.
Sonra içimden bir cevap geçti.
"Bir kere olsun kaybetmekten korkmadan birini sevmek istiyorum."
İşte gerçek buydu.
Ben güçlü değildim.
Ben korkuyordum.
Hem de sandığımdan çok daha fazla.
Beste'yi kaybetmekten korkuyordum.
Ama sadece onu değil.
Kendimi onun yanında bulduktan sonra tekrar kaybetmekten korkuyordum.
Çünkü insan yıllarca kendisini bir yerde sakladıysa, onu bulduğunda bir daha kaybetmek istemiyor.
Ben kendimi onun yanında bulmuştum.
Bunu ona söyleyebilir miydim?
Bilmiyordum.
Ama kendime söyleyebilirdim.
"Ben seni seviyorum."
dedim aynadaki Kutay'a.
Sesim çok kısık çıktı.
Sanki biri duyacakmış gibi.
Sonra tekrar söyledim.
"Ben seni seviyorum."
Bu kez daha net.
Ama ardından başka bir cümle geldi.
"Ve bundan korkuyorsun."
Başımı eğdim.
"Evet."
Çünkü sevgi beni mutlu etmekten çok korkutuyordu.
Ama ilk defa korktuğum şeyden kaçmak istemiyordum.
"Korkunun bittiği yerde cesaret başlamaz; insan korkusuna rağmen kalmayı seçtiğinde cesur olur."
Ben kalmayı seçmek istiyordum.
Saat ilerliyordu.
Dışarıdaki sokak neredeyse tamamen sessizleşmişti.
Pencereyi açtım.
Gece havası yüzüme vurdu.
Derin bir nefes aldım.
Belki de yıllardır ilk kez geleceği düşünürken sadece geçmişi görmüyordum.
İlk defa önümde başka bir ihtimal vardı.
Beste.
Belki yanımda olacaktı.
Belki olmayacaktı.
Belki beni anlayacaktı.
Belki benden nefret edecekti.
Bilmiyordum.
Ama artık bir şeyi biliyordum:
Ben onun hayatına girip her şeyi düzeltmek istemiyordum.
Onun kahramanı olmak istemiyordum.
Sadece yanında gerçek hâlimle durmak istiyordum.
Korkularımla.
Hatalarımla.
Geçmişimle.
Sessizliğimle.
Ve ilk defa...
maskesiz.
Çünkü insan sevdiği kişinin karşısında kusursuz olmak zorunda değildi.
Gerçek olmak yeterliydi.
Belki Beste beni olduğum gibi kabul ederdi.
Belki etmezdi.
Ama en azından bu kez ona kendimden başka birini göstermeyecektim.
Perdeyi kapattım.
Odaya döndüm.
Yatağa uzandım.
Gözlerimi kapatmadan önce son kez telefona baktım.
Mesaj yoktu.
Ama garip bir şekilde üzülmedim.
Çünkü bazı cevaplar mesajla gelmez.
Bazıları sabahın ilk ışığıyla gelir.
Bazıları bir bakışla.
Bazıları bir sarılmayla.
Bazılarıysa...
Yıllarca bekledikten sonra tek bir cümleyle.
Ben o cümleyi bekliyordum.
Ve o gece, uykuya dalmadan önce içimden sadece şunu geçirdim:
"Ben hayatım boyunca insanların beni bırakmasından korktum. Belki de artık öğrenmem gereken şey, kalan birine güvenebilmek."
“Sen beni unuttuğun yerde bıraktın; ben ise seni hatırladığım yerde bekledim.”
Çok şey yaşamıştım.
Benim hayatım zordu.
Şimdi bu zorluğa Besteyi de sürüklüyordum.
Yıllarca korktum.
Ama korkunun ecele faydası yoktu.
Besteyi kaybedemezdim..

Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Ama bu kez uyuyamadım.
Çünkü geçmiş, insanın peşinden gelmek için bazen bir kapıya ihtiyaç duymaz.
Bir koku yeter.
Bir ses.
Bir kelime.
Bazen de sadece bir gece.
Benim için o gece, çocukluğumdu.
Ve ne zaman kendimi anlatmaya çalışsam, dönüp dolaşıp aynı yere geliyordum.
Çocukluğuma.
Belki de bugün olduğum Kutay'ın başladığı yer orasıydı.
Yatağın kenarına oturdum.
Odamın karanlığına baktım.
Sonra yıllardır kimseye anlatmadığım şeyleri kendi kendime anlatmaya başladım.
Ben çocukken sessiz bir çocuktum.
Ama bunun nedeni uslu olmam değildi.
Evde fazla konuşmanın iyi bir şey olmadığını öğrenmiştim.
Bazı evlerde çocuklar kahkahalarıyla hatırlanır.
Bizim evde ise sessizlikle.
Kapıların sert kapanışları...
Koridorda yankılanan ayak sesleri...
Bir odanın diğer odadan duyulmayan konuşmaları...
Ve akşamları herkesin birbirinden uzak oturması...
Bunlar benim çocukluğumdu.
Ben daha küçükken insanların yüzlerine bakarak ruh hâllerini anlamayı öğrendim.
Bir kapı biraz sert kapandıysa bir şeylerin ters olduğunu anlardım.
Bir ses biraz yükseldiyse odamdan çıkmazdım.
Birinin yüzü asıksa konuşmazdım.
Çünkü çocukken insan bazı şeylerin neden olduğunu anlamaz.
Sadece nasıl davranması gerektiğini öğrenir.
Ben de öğrendim.
Sessiz ol.
Fazla soru sorma.
Kimseyi kızdırma.
Bir şey olursa odana git.
Ve en önemlisi...
Kendini belli etme.
Belki bugün neden duygularımı bu kadar sakladığımı merak edenler olur.
Cevabı burada.
Ben duygularımı saklamayı sonradan öğrenmedim.
Ben bununla büyüdüm.
Çocukken geceleri uyuyamazdım.
Yatağımda uzanıp tavana bakardım.
Evde herkes uyuyor mu diye dinlerdim.
Bazen saatlerce.
Çünkü uyumadan önce evin tamamen sessizleşmesini beklerdim.
Sessizlik benim için huzur değildi.
Sessizlik, birazdan ne olacağını bilmemekti.
Bir gece yine yatağımda yatıyordum.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Camdan süzülen yağmur damlalarını izliyordum.
O gece evde bir tartışma çıkmıştı.
Ne hakkında olduğunu bugün bile tam hatırlamıyorum.
Ama sesleri hatırlıyorum.
Bazı şeyleri insanın zihni siler.
Sesleri silmez.
O gece yorganı başımın üzerine çekmiştim.
Kulaklarımı kapatmıştım.
Ama sesler yine de geliyordu.
İşte o zaman ilk defa kendime söz verdim.
Bir gün büyüdüğümde...
Kimsenin yanında böyle hissetmeyecektim.
Kimsenin bana kendimi küçük hissettirmesine izin vermeyecektim.
Kimseye muhtaç olmayacaktım.
O zamanlar bunun güçlü olmak olduğunu sanıyordum.
Meğer yalnızlaşmakmış.
“Çocukken verdiğimiz bazı sözleri büyüdüğümüzde bile taşırız; çünkü onları aklımız değil, korkularımız ezberler.”
Benim korkularım da ezberlemişti.
Yıllar geçti.
Ben büyüdüm.
Ama o geceki çocuk büyümedi.
Sadece yüzü değişti.
Sesini değiştirdi.
Daha az ağlamayı öğrendi.
Daha çok susmayı öğrendi.
Ve kimseye ihtiyacı olmadığını söylemeye başladı.
Okulda çok fazla arkadaşım olmadı.
Olmasını da istemedim.
Birileri yanıma geldiğinde önce onları izledim.
Ne kadar kalacaklar?
Ne kadar samimiler?
Bir gün gidecekler mi?
Bana gerçekten güveniyorlar mı?
Yoksa sadece yanımda olmaları işlerine geldiği için mi buradalar?
Bunları düşünmekten insanlarla yakınlaşamaz oldum.
Bir süre sonra yalnızlık normal gelmeye başladı.
Hatta bazen hoşuma bile gidiyordu.
Çünkü yalnızken kimseyi kaybetme ihtimalin yoktu.
Kimseyi kaybetmek için önce birine sahip olmak gerekiyordu.
Ben sahip olmamayı seçtim.
Sonra Beste çıktı karşıma.
Ve bütün kurallarım bozuldu.
Onu ilk gördüğümde ne hissettiğimi bugün bile tam olarak anlatamam.
Çünkü bazı insanları ilk gördüğünde tanımazsın.
Ama onlarda bir şey tanıdık gelir.
Sanki yıllardır bir yerlerde görmüşsündür.
Sanki daha önce sesini duymuşsundur.
Sanki onun sessizliği bile sana bir şey anlatıyordur.
Beste öyleydi.
O gün bana hiçbir şey söylemedi.
Ama gözleri çok şey söyledi.
Ben bunu fark ettim.
Çünkü ben gözlere bakmayı öğrenmiştim.
Onun gözlerinde korku vardı.
Ama yalnızca korku değildi.
Bir yardım isteği de yoktu.
Daha çok...
Kimsenin fark etmesini istemediği bir kırgınlık vardı.
Ben o kırgınlığı tanıyordum.
Çünkü kendi gözlerimde de yıllardır aynı şey vardı.
O gün yanına yaklaşmadım.
Sadece uzaktan baktım.
Çünkü onun da benim gibi olduğunu düşündüm.
Yaklaşınca kaçacak insanlardan biri.
O yüzden bekledim.
Sonra günler geçti.
Onu birkaç kez daha gördüm.
Her seferinde aynı şeyi fark ettim.
İnsanların arasında olsa bile yalnızdı.
Gülüyordu.
Ama gerçekten mutlu değildi.
Konuşuyordu.
Ama söylediklerinin yarısını içinde tutuyordu.
Ve ben...
Onu her gördüğümde biraz daha merak ediyordum.
Bir insan neden sürekli kendisini saklar?
Neden herkesin yanında başka, yalnız kaldığında başka olur?
Neden gözleri dolduğunda başını kaldırır?
Neden biri "İyi misin?" dediğinde hemen gülümser?
Ben bunların cevaplarını biliyordum.
Çünkü ben de aynısını yapıyordum.
Bir gün onu ağlarken gördüm.
İşte o gün her şey değişti.
Yanına gitmedim.
Hemen teselli etmedim.
"Ne oldu?" diye sormadım.
Çünkü bazı sorular, yarası açık bir insana dokunmak gibidir.
Sadece biraz uzağında durdum.
O beni fark etmedi.
Başını ellerinin arasına almıştı.
Sessizce ağlıyordu.
Ve o an çocukluğumu hatırladım.
Yorganın altında saklanan o küçük çocuğu.
Kimsenin gelmesini bekleyen ama geldiğinde de ne söyleyeceğini bilmeyen çocuğu.
İşte o yüzden yanına gittim.
Yanına oturdum.
Hiçbir şey söylemedim.
O da bana bakmadı.
Dakikalarca öylece oturduk.
Sonra çok küçük bir sesle:
"Gitmeyecek misin?"
diye sordu.
Ben de:
"Hayır."
dedim.
Nedenini bilmiyordum.
Sadece gitmek istemiyordum.
O gece ona söylediğim ilk gerçek cümle belki de buydu.
"Gitmeyeceğim."
Ve şimdi yıllar sonra anlıyorum...
Ben o sözü sadece ona değil, içimdeki o küçük çocuğa da söylemişim.
“Bazen birine verdiğin söz, aslında yıllardır kendine vermeyi beklediğin sözdür.”
Ama hayat her zaman verdiğin sözleri kolayca tutmana izin vermiyor.
Bir süre sonra her şey değişti.
Beste uzaklaştı.
Ben de uzaklaştım.
Neden olduğunu anlatmak kolay değil.
Çünkü bazen insanlar birbirlerinden tek bir olay yüzünden uzaklaşmaz.
Bir sürü küçük şey üst üste gelir.
Bir yanlış anlaşılma.
Bir korku.
Bir suskunluk.
Bir türlü söylenemeyen cümle.
Ve sonunda iki insan aynı yerde dururken bile birbirine ulaşamaz hâle gelir.
Bizim de böyle oldu.
Ben konuşmadım.
O sormadı.
Ben bekledim.
O unuttu.
Ya da...
Unutmak zorunda kaldı.
Bunu hâlâ bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Ben onu hiçbir zaman gerçekten unutmadım.
Hayatıma başka insanlar girdi.
Başka günler yaşadım.
Başka sokaklardan geçtim.
Başka şarkılar dinledim.
Ama bazı şeyler değişmedi.
Mesela bir yağmur yağdığında o geceyi hatırladım.
Birinin gözleri dolduğunda Beste'yi düşündüm.
Birisi "Gitmeyeceğim." dediğinde, o sözü hatırladım.
Ve yıllar sonra onu yeniden gördüğümde...
İçimde yıllardır kapalı duran bir kapı açıldı.
İşte şimdi neden korktuğumu daha iyi anlıyorum.
Ben sadece Beste'yi kaybetmekten korkmuyorum.
Onun geçmişini yeniden yaşatmakten korkuyorum.
Çünkü benim geçmişim karanlıktı.
Ve ben onun hayatına girerken kendi karanlığımı da beraberimde getiriyordum.
Belki de bu yüzden bazen ondan uzak durmaya çalışıyorum.
Çünkü onu sevmenin, onu korumak anlamına geldiğini düşünüyorum.
Ama sonra fark ediyorum...
Belki de benim karar vermem gerekmiyor.
Belki Beste benim karanlığımı görmekten korkmuyor.
Belki benim yerime neyin iyi olduğuna karar vermemeliyim.
Belki ona sadece gerçeği anlatmalıyım.
Ve seçimi ona bırakmalıyım.
Çünkü sevgi bazen birinin elini tutmak değildir.
Bazen elini tutup, gitmek isterse elini bırakabilecek kadar sevmektir.
Saatin kaç olduğunu bilmiyordum.
Telefonumu elime aldım.
Ekranda Beste'nin adı hâlâ duruyordu.
Mesaj kutusunu açtım.
Uzun süre hiçbir şey yazmadım.
Sonra tek bir cümle yazdım:
"Sana geçmişimi anlatmaktan korkuyorum."
Gönderdim.
Cevabı uzun sürmedi.
"Ben de kendi geçmişimden korkuyorum."
Ekrana baktım.
Sonra ikinci mesaj geldi.
"Belki de bu yüzden birbirimizi anlıyoruz."
Gözlerimi kapattım.
Haklıydı.
Belki de biz birbirimizin yaralarını iyileştirmek için karşılaşmamıştık.
Belki sadece...
Yaralarımızı saklamadan yan yana durmayı öğrenmek için karşılaşmıştık.
Telefonu göğsüme koydum.
Ve içimden sessizce geçirdim:
“Geçmiş beni ben yapan şeylerin hepsi değildi; ama bugün olduğum kişiye dönüşmemde en büyük pay onundu.”
Sonra bir düşünce daha geldi.
Belki artık geçmişimi saklamamalıydım.
Ama tamamını da bu gece anlatmayacaktım.
Çünkü bazı gerçekler bir anda söylenmez.
Bazı gerçekler...
insanın kalbine yavaşça bırakılır.
Ve benim Beste'ye anlatacağım en büyük gerçek...
Henüz anlatılmamıştı.

Ve belki de en çok korktuğum şey buydu.
Çünkü bazı gerçekleri saklamak, onları söylemekten daha kolaydır.
İnsan bir sırrı içinde taşıdıkça ona alışıyor.
Onunla yaşamayı öğreniyor.
Hatta bir süre sonra o sır, insanın bir parçasıymış gibi geliyor.
Benim de yıllardır taşıdığım bir şey vardı.
Kimsenin bilmediği.
Beste'nin bile.
Ve şimdi ona yaklaşırken, o sırrın ağırlığını daha fazla hissediyordum.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Odamda birkaç adım attım.
Sonra tekrar durdum.
Kendime aynı soruyu sordum:
"Ne zamana kadar saklayacaksın?"
Cevap yoktu.
Çünkü ben bu sorunun cevabını yıllardır bilmiyordum.
Çocukluğumdan kalan bir alışkanlığım vardı.
Ne zaman çok düşünsem, odamın penceresini açardım.
Soğuk hava yüzüme vurunca düşüncelerim biraz olsun sakinleşirdi.
Pencereyi açtım.
Gece çok sessizdi.
Sokak lambasının altında kimse yoktu.
Uzaktaki bir binanın birkaç penceresinde ışık yanıyordu.
Herkes kendi hayatının içindeydi.
Kim bilir kaç kişi benim gibi uyuyamıyordu?
Kim bilir kaç kişi geçmişini düşünüyordu?
Kim bilir kaç kişi, söyleyemediği bir cümleyi içinde taşıyordu?
Belki de insanları birbirine bağlayan şey mutlulukları değil, kimseye anlatamadıkları acılarıydı.
Başımı gökyüzüne kaldırdım.
"Ben neden böyle oldum?"
diye sordum kendime.
Sonra cevap yine içimden geldi.
"Çünkü küçükken kendini korumayı, büyüdüğünde ise kendini sevmeyi öğrenemedin."
İşte en büyük gerçeğim buydu.
Kendimi korumayı çok iyi biliyordum.
Ama kendime iyi davranmayı bilmiyordum.
Bir hata yaptığımda kendimi affetmiyordum.
Birini kırdığımda günlerce düşünüyordum.
Birini kaybettiğimde kendimi suçluyordum.
Bir şey yolunda gitmediğinde ilk olarak kendimde bir kusur arıyordum.
Sanki bütün dünyanın yükünü omuzlarıma almıştım.
Ve kimse bana o yükü bırakabileceğimi söylememişti.
Çocukken bir defterim vardı.
Kimse bilmezdi.
Mavi kapaklı, eski bir defter.
Annem bir gün almıştı.
İçine okulda yaptığım şeyleri yazmamı istemişti.
Ben ise o defteri başka bir şey için kullandım.
Konuşamadığım şeyleri yazmak için.
İlk sayfaya şunu yazmıştım:
"Bugün yine sustum."
Sonra altına:
"Çünkü konuşursam ağlarım."
O zamanlar neden ağlamaktan bu kadar korktuğumu bilmiyordum.
Şimdi biliyorum.
Çünkü ağlamak benim için zayıflık değildi.
Ağlamak, kontrolü kaybetmekti.
Ve ben kontrolü kaybetmekten korkuyordum.
Çünkü hayatımda bazı şeyler kontrolümün dışında olduğunda neler olduğunu çok erken öğrenmiştim.
O yüzden ağlamadım.
Kızdım.
Sustum.
Uzaklaştım.
Ve her seferinde biraz daha kendime kapandım.
Defterin sayfaları zamanla doldu.
Ama bir gün onu bıraktım.
Çünkü yazdıklarımı okuduğumda kendimden korkmaya başladım.
Bir çocuğun bu kadar şeyi içinde taşıması normal değildi.
Ama ben normal olup olmadığını düşünemeyecek kadar küçüktüm.
Sadece dayanıyordum.
"Bazı çocuklar büyümez; sadece yaşadıkları şeylere dayanabilecek kadar büyür."
Ben de öyle büyüdüm.
Defter hâlâ bende.
Yıllardır saklıyorum.
Neden sakladığımı bilmiyorum.
Belki geçmişimi kaybetmek istemediğim için.
Belki de bir gün o sayfaları okuyup kendime şunu söylemek için:
"Bak, atlattın."
Ama henüz o cümleyi söyleyemedim.
Çünkü insan bazı şeyleri atlattığını düşünürken bile, bir kelimeyle yeniden o günlere dönebiliyor.
Benim için o kelime...
Beste'ydi.
Onu yeniden gördüğüm gün, yıllar önce kapattığım bütün odaların kapıları aynı anda açıldı.
Unuttuğumu sandığım şeyleri hatırladım.
Sesleri.
Yüzleri.
O günleri.
Ve en kötüsü...
Kendimi.
Çünkü ben geçmişimi unutmaya çalışırken kendimin bir parçasını da orada bırakmıştım.
Telefonum tekrar titredi.
Beste yazmıştı.
"Uyuyor musun?"
Gülümsedim.
"Hayır."
"Tahmin etmiştim."
"Neden?"
"Sen geceleri fazla düşünüyorsun."
Bir süre ekrana baktım.
Beni gerçekten tanımaya başlamıştı.
Bu güzel bir şey olmalıydı.
Ama içimde garip bir korku vardı.
Çünkü bir insan seni tanımaya başladığında, sakladığın şeylerin ortaya çıkma ihtimali de artıyordu.
"Belki de fazla düşünmüyorum."
diye yazdım.
Cevabı geldi:
"O zaman neden hâlâ uyanıksın?"
Gülümsedim.
"Geçmiş yüzünden."
Bu kez cevap vermesi uzun sürdü.
Sonunda:
"Geçmişinde ne var?"
Telefon elimde donup kaldı.
İşte o soru.
Kaçtığım soru.
Yıllardır beklediğim ama gelmesinden korktuğum soru.
Parmaklarımı ekrana götürdüm.
Yazdım.
Sildim.
Tekrar yazdım.
Sonunda sadece:
"Çok şey."
gönderdim.
Beste hemen cevap verdi.
"Biliyorum."
Kaşlarımı çattım.
"Neyi biliyorsun?"
"Gözlerinden."
Bir süre hiçbir şey yazamadım.
Sonra istemsizce gülümsedim.
Çünkü yıllar önce ben onun gözlerindeki kırgınlığı görmüştüm.
Şimdi o da benimkini görüyordu.
"Sana bir şey anlatacağım."
yazdım.
"Dinliyorum."
Derin bir nefes aldım.
"Babamla ilgili..."
Cümleyi tamamlayamadım.
Telefonu bıraktım.
Sonra yeniden aldım.
"Babamla aram hiçbir zaman iyi olmadı."
Gönderdim.
Bir süre bekledim.
Beste cevap vermedi.
Beni sıkıştırmadı.
İşte tam olarak bundan korkuyordum.
Biri beni gerçekten dinlediğinde, susacak bahanem kalmıyordu.
Devam ettim.
"Çocukken onun sesini duyduğumda odama kapanırdım."
"Neden?"
"Çünkü kızgın olduğunda evdeki herkes susardı."
Bir süre sonra:
"Sen de mi?"
"Ben özellikle."
"Neden?"
"Çünkü çocukken insan kendisini suçlamaya daha yatkın oluyor."
Bir an durdum.
Sonra devam ettim.
"Bazen bir şeylerin benim yüzümden olduğunu düşünürdüm."
"Ama değildi."
"Şimdi biliyorum."
"O zaman bilmiyordun."
"Hayır."
Telefonu elimde sıktım.
Bir süre sonra şunu yazdım:
"Ben çocukken bir şey olduğunda ilk düşündüğüm şey 'Ne yaptım?' olurdu."
Beste'nin cevabı çok kısa oldu.
"Çok üzgünüm."
Bu kez gözlerimi kapattım.
Yıllardır kimsenin bana söylemediği kadar basit bir cümleydi.
Ama nedense içimde bir yere dokundu.
Çünkü bazı acılar çözüm istemez.
Sadece birinin onları gördüğünü bilmek ister.
"Annem?"
Beste'nin mesajını görünce sustum.
Annem...
Bu kelime bile içimde farklı bir ağırlık oluşturuyordu.
"Annem hep güçlü görünmeye çalıştı."
yazdım.
"Ama ben onun da korktuğunu biliyordum."
"Seni koruyamadı mı?"
Bu soru içimi acıttı.
Uzun süre cevap vermedim.
Sonunda:
"Belki elinden geleni yaptı."
"Ama?"
"Ama bazen bir çocuğun ihtiyacı olan şey sadece hayatta kalmak değildir."
Gözlerim doldu.
"Bazen bir çocuğun 'korkma, ben buradayım' diyen birine ihtiyacı vardır."
Bir süre sonra Beste yazdı:
"Senin bunu duymaya ihtiyacın vardı."
Ekrana baktım.
Sonra fısıldadım:
"Evet."
Belki de hayatım boyunca aradığım şey buydu.
Biri bana bir kere bile...
"Korkma, buradayım."
desin istemiştim.
O gece ilk kez geçmişimin bazı parçalarını bir başkasına anlatıyordum.
Ve garip olan şuydu:
Anlattıkça küçülmüyordum.
Aksine hafifliyordum.
Belki de insanın geçmişini paylaşması, yaşananları değiştirmiyordu.
Ama geçmişin ağırlığını iki kişinin taşımasını sağlıyordu.
"Bazı acılar anlatılınca geçmez; ama insan artık onları tek başına taşımadığı için daha az ağır gelir."
Bunu ilk defa hissediyordum.
Beste'ye her şeyi anlatmadım.
Henüz.
Ama ilk defa kapının aralığını açtım.
Ve o kapının ardında karanlık olduğunu gördüğünde bile gitmedi.
Sadece:
"Buradayım."
yazdı.
Telefon ekranına bakarken gözlerim doldu.
Çünkü yıllardır beklediğim cümle buydu.
Ben çocukken duymak istediğim cümle.
Yıllar sonra Beste söylemişti.
Ve belki de hayatın en garip tarafı buydu.
İnsan bazen çocukken alamadığı bir şeyi, yıllar sonra hiç beklemediği birinden alıyordu.
Telefonu kapattım.
Yatağa uzandım.
Ama bu kez zihnimde yalnızca geçmiş yoktu.
Bir ihtimal de vardı.
Belki yarın ona daha fazlasını anlatacaktım.
Belki o zaman bana kızacaktı.
Belki bazı şeyleri affetmeyecekti.
Ama artık biliyordum.
Gerçeklerden kaçmak beni yıllarca korumamıştı.
Sadece beni yalnız bırakmıştı.
Ve ben artık yalnız kalmak istemiyordum.
Gözlerimi kapatırken son kez düşündüm:
Benim geçmişim karanlıktı.
Ama karanlıkta doğan herkes karanlık olmak zorunda değildi.
Ben de değildim.
Belki hatalarım vardı.
Belki kırılmıştım.
Belki hâlâ korkuyordum.
Ama ilk defa geçmişimin beni yönetmesine izin vermek istemiyordum.
Çünkü artık bir seçimim vardı.
Geçmişte yaşananları değiştiremezdim.
Ama gelecekte nasıl biri olacağımı seçebilirdim.
Ve o gece kendime ilk defa bir söz verdim:
"Ben babamın sesiyle susan çocuk olmayacağım."
Bir süre sonra gözlerim ağırlaştı.
Telefonum yatağın kenarındaydı.
Ekranda son mesaj hâlâ duruyordu.
"Buradayım."
Gülümsedim.
Ve uyumadan önce içimden tek bir cümle geçti:
"Belki de bazı insanlar hayatımıza geçmişimizi unutturmak için değil, geçmişin artık geleceğimizi belirlemek zorunda olmadığını öğretmek için gelir."
Ben o gece bunu ilk defa anladım.
Ama bilmediğim bir şey vardı.
Beste'nin geçmişi hakkında henüz bilmediğim çok daha büyük bir gerçek vardı.
Ve o gerçek ortaya çıktığında...
benim anlattığım bütün geçmiş, hikâyenin yalnızca başlangıcı olacaktı.
Beste herşeye rağmen yanımdaydı..
Ondan gizlediğim herşeye rağmen;
Ona anlatamadığım şeylere rağmen.
Ve belki de en çok bundan korkuyordum.
Çünkü insanın yanında kalan birine yalan söylemek, giden birine yalan söylemekten çok daha ağırdı.
Giden zaten seni tanımıyordu.
Ama kalan...
Kalan her şeyi görmeye başlıyordu.
Sessizliğini.
Korkularını.
Bakışlarını.
Sakladığın yaralarını.
Ve ben artık Beste'nin beni görmeye başladığını hissediyordum.
Sadece insanların gördüğü Kutay'ı değil.

Benim yıllardır sakladığım Kutay'ı.
O gece bir süre daha konuşmadık.
Telefonun diğer ucunda onun nefesini duyuyordum.
Bazen bir insanla konuşmadan da yakın olabilirdin.
Bunu Beste'yle öğrendim.
Sessizlik artık beni rahatsız etmiyordu.
Çünkü ilk defa sessizliğin içinde yalnız değildim.
"Kutay?"
"Evet?"
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii."
"Geçmişinde benden sakladığın bir şey var, değil mi?"
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Gözlerimi kapattım.
İşte o soru.
Kaçtığım soru.
"Var."
demek kolaydı.
Ama ne olduğunu söylemek...
O kadar kolay değildi.
"Var."
dedim sonunda.
"Ne?"
"Henüz anlatmaya hazır olmadığım bir şey."
Uzun bir sessizlik oldu.
Benden açıklama beklemedi.
Sadece:
"Tamam."
dedi.
Şaşırdım.
"Bu kadar mı?"
"Ne yapmamı istiyorsun?"
"Bilmem."
"Kutay, herkesin anlatamadığı şeyler olabilir."
Sesi sakindi.
"Ben seni anlatmak istemediğin bir şeyi anlatmaya zorlamayacağım."
O an boğazım düğümlendi.
Çünkü yıllardır ilk kez biri bana susma hakkı tanıyordu.
Ama aynı zamanda...
Benden vazgeçmiyordu.
"Teşekkür ederim."
dedim.
"Ne için?"
"Beni zorlamadığın için."
"Ben seni zorlamak istemiyorum."
Bir an sustu.
"Ben seni anlamak istiyorum."
Başımı eğdim.
İşte insanın en çok korktuğu şey bazen tam olarak budur.
Birinin seni değiştirmeden anlamak istemesi.
Telefonu kapattıktan sonra uzun süre karanlıkta oturdum.
Sonra çekmecemi açtım.
Elim doğrudan en alta gitti.
Eski defterimi çıkardım.
Mavi kapaklı olanı.
Yıllardır kimsenin görmediği defteri.
Kapağını açtım.
İlk sayfalarda çocukluğum vardı.
Küçük harflerle yazılmış cümleler.
Bazıları yarım.
Bazıları okunmayacak kadar silik.
Bazılarının üzerine defalarca çizgi çekilmiş.
Bir sayfada durdum.
Yıllar önce yazdığım bir cümle vardı:
"Bir gün buradan gideceğim."
Altında başka bir cümle:
"Ama nereye gideceğimi bilmiyorum."
O zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
Şimdi biliyordum.
Ben aslında evden gitmek istemiyordum.
Kendimden gitmek istiyordum.
Çünkü insan bazen bulunduğu yerden değil, kendisinden kaçmak ister.
Ama nereye gidersen git...
Kendini yanında götürüyorsun.
Ben de götürdüm.
Sayfaları çevirdim.
Bir yerde durdum.
Tarih.
Yıllar önce.
O gece.
Beste'yle ilk karşılaştığım gece.
Kalbim hızlandı.
Sayfanın tamamını okumadım.
Sadece ilk satıra baktım.
"Bugün bir kız gördüm."
Altında:
"Ağlıyordu."
Bir sonraki satır:
"Yanına oturdum."
Sonra:
"Gitmeyeceğim dedim."
Ve en son...
Uzun süre bakmaya cesaret edemediğim cümle.
"Ama ona neden orada olduğumu söylemedim."
Defteri kapattım.
İşte sır buydu.
Beste'nin bilmediği şey...
Ben o gece orada tesadüfen değildim.
Onu görmek için gitmemiştim.
Ama orada olmamın bir nedeni vardı.
Ve o neden, yıllardır peşimden geliyordu.
Ayağa kalktım.
Odamda birkaç adım attım.
Sonra durdum.
"Artık anlatmalısın."
dedim kendime.
Ama içimde başka bir ses:
"Henüz değil."
diyordu.
Çünkü korkuyordum.
Beste gerçeği öğrendiğinde her şeyi farklı görecekti.
Belki benim ona yaklaşmamı bile yanlış anlayacaktı.
Belki yıllardır sakladığım şey, onun gözünde beni bambaşka birine dönüştürecekti.
Ben ise onun gözünde bir canavar olmak istemiyordum.
Ama gerçeklerin kötü tarafı buydu.
Gerçek, senin nasıl görünmek istediğini umursamazdı.
Ertesi gün Beste'yle buluştuğumuzda yüzündeki ifadeden bir şeylerin değiştiğini anladım.
Bana bakıyordu.
Ama eskisi gibi değil.
Sanki beni çözmeye çalışıyordu.
"Ne oldu?"
dedim.
"Hiç."
"Yüzünden hiç olmadığı belli."
Gülümsedi.
"Sen de her şeyi fark etmek zorunda mısın?"
"Alışkanlık."
"Ne zamandır?"
"Çocukluğumdan beri."
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra:
"Çocukluğunu gerçekten anlatmak ister misin?"
diye sordu.
Bu kez kaçmadım.
"İsterim."
"Ne zaman?"
"Bugün."
Gözlerinde şaşkınlık gördüm.
"Gerçekten mi?"
Başımı salladım.
"Bugün sana geçmişimin bir kısmını anlatacağım."
"Bir kısmını?"
"Evet."
"Neden tamamını değil?"
Gözlerimi ondan kaçırdım.
"Çünkü bazı şeyleri anlatabilmek için önce insanın kendi kendine itiraf etmesi gerekiyor."
Beste sustu.
Ben devam ettim.
"Ve ben hâlâ bazı şeyleri kendime itiraf edemedim."
Birlikte yürümeye başladık.
Hava serindi.
Ellerimi cebime soktum.
Beste yanımda sessizce yürüyordu.
Bir süre sonra:
"Sen çocukken mutlu muydun?"
diye sordu.
Bu soru basitti.
Ama cevabı değildi.
"Arada."
"Arada mı?"
"Evet."
"Nasıl yani?"
"Çocukken insan mutlu olduğunu bile bilmiyor."
Gülümsedim.
"Bir topun peşinden koşmak."
"Yağmurda ıslanmak."
"Gece geç saate kadar oyun oynamak."
"Birinin sana 'aferin' demesi."
"Annenin saçını okşaması."
"Bunlar o zamanlar sıradan geliyor."
"Sonra büyüyorsun."
"Ve o sıradan şeylerin aslında hayatının en güzel parçaları olduğunu anlıyorsun."
Beste bana baktı.
"Senin neyin kaldı?"
"Ne?"
"Çocukluğundan."
Bir süre düşündüm.
"Bir fotoğraf."
"Başka?"
"Bir defter."
"Başka?"
"Bir söz."
"Ne sözü?"
Yutkundum.
"Bir gün her şeyin biteceğine dair verdiğim söz."
"Her şeyin?"
"Acının."
Beste sustu.
Ben de devam ettim.
"Çocukken kendime söz vermiştim."
"Ne zaman büyürsem..."
"Kimseyi benim yaşadığım gibi yaşatmayacağım."
Beste'nin yüzündeki ifade değişti.
"Sen bu yüzden mi insanları korumaya çalışıyorsun?"
"Belki."
"Belki mi?"
"Çünkü bazen insan başkalarını korurken aslında çocukluğundaki kendisini korumaya çalışıyor."
Yolun kenarında durduk.
Beste bana döndü.
"Kutay."
"Evet?"
"Sen kendini çok suçluyorsun."
"Belki."
"Yine 'belki'."
Gülümsedim.
"Kesin cevapları sevmiyorum."
"Neden?"
"Çünkü hayat bana kesin cevapların çoğu zaman yanlış olduğunu öğretti."
Bir süre bana baktı.
Sonra yavaşça:
"Ben senden korkmuyorum."
dedi.
İçimde bir şey sustu.
"Ben kendimden korkuyorum."
dedim.
"Neden?"
"Çünkü sana alışıyorum."
Beste'nin yüzündeki ifade değişti.
"Bu kötü bir şey mi?"
"Benim için..."
Başımı eğdim.
"Çok tehlikeli."
"Neden?"
"Çünkü birine alıştığında onun yokluğunu da öğrenmek zorunda kalıyorsun."
Beste bir adım yaklaştı.
"Belki de bu kez yokluğu öğrenmek zorunda kalmazsın."
Başımı kaldırdım.
Bana bakıyordu.
Ve o an...
Yıllardır kendime söyleyemediğim bir şeyi düşündüm:
Belki bazı insanlar kaybedilmek için değil, kalınmayı, öğrenmek için gelir.
Ama artık biliyordum.
Benim geçmişim sessizce geri dönmüştü.
Ve bu kez...
yalnızca beni değil, Beste'yi de bulmuştu...

Ama bu kez… yalnızca beni değil, Beste’yi de bulmuştu.
Telefonu avucumun içinde sıktım. Ekrandaki o cümleye bakarken içimde yıllardır susturduğum bütün korkular yeniden konuşmaya başladı. Çünkü geçmiş bazen geri dönmezdi; insanın hayatında yarım bıraktığı ne varsa onu tamamlamak için gelirdi. Beste yanımdaydı ve ben ilk defa geçmişimden değil, onu geçmişimden koruyamamaktan korkuyordum. Ona bakınca içimden tek bir şey geçiyordu: “Bazı insanları kaybetmekten korkarsın, bazılarını ise kaybetmemek için kendinden vazgeçmeye razı olursun.” Ben hangisini yapacağımı bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu kez kaçamayacağımdı. Çünkü yıllardır sakladığım her şey, sessizce kapının önünde bekliyordu. “Saklanan her gerçek, zamanı geldiğinde kendine bir yol bulur.” Ve benim gerçeğim de yolunu bulmuştu. Beste elimi tuttuğunda ona baktım. Belki de hayat bana ilk defa bir seçim sunuyordu: Ya geçmişin arkasına saklanacaktım ya da geçmişin karşısında durup ilk defa kendim olacaktım. İçimden sessizce geçirdim: “İnsan geçmişini değiştiremez; ama geçmişinin kendisini değiştirmesine izin verip vermeyeceğine karar verebilir.” Ben artık korkularımın çocuğu olmak istemiyordum. Ve o an, yıllardır kaçtığım gerçeğe doğru ilk adımımı attım. Çünkü bazı geceler insanın hayatını bitirmez… bazı geceler, insanın gerçek hikâyesini başlatır....
🌃🌙

“Geçmiş, insanın arkasında bıraktığı bir yol değildir her zaman. Bazen insan nereye giderse gitsin, o yolun izlerini içinde taşır. Ben de yıllarca geçmişimden kaçtım; ama kaçtıkça kendime daha çok yaklaştım.”
“Bazı insanlar hayatımıza tesadüfen girmez. Kırıldığımız yerden tutup bizi yeniden ayağa kaldırmak için gelirler. Belki de Beste, benim karanlığımı aydınlatmak için değil, karanlıkta da yürüyebileceğimi öğretmek için karşıma çıkmıştı.”
“Ve belki büyümek, geçmişi unutmak değildi. Yaşadıklarına rağmen hâlâ sevebilmek, güvenebilmek ve kalabilmekti. Ben yıllarca gitmeyi öğrendim. Şimdi ise ilk defa kalmayı öğreniyordum..

Eve geldiğimde saat gece yarısını geçmişti.
Kapıyı sessizce kapattım.
Ev karanlıktı.
Her zamanki gibi.
Ayakkabılarımı çıkardım ve koridorda birkaç saniye öylece durdum. Çocukluğumdan beri sevmediğim bir şeydi bu sessizlik. Eskiden sessizlik olduğunda kötü bir şey olacak sanırdım.
Şimdi ise sessizlik olduğunda kötü şeylerin hatırlanmasından korkuyordum.
Odamın kapısını açtım.
Işığı yakmadım.
Pencerenin önüne geçip dışarı baktım.
Sokak lambasının altında bomboş bir yol vardı.
Bir zamanlar bana sonsuz gibi gelen o yollar, şimdi ne kadar kısa görünüyordu.
Belki de büyümek buydu.
Çocukken kaçamayacağını düşündüğün şeylerin, yıllar sonra aslında sadece birkaç adım uzağında olduğunu fark etmek.
Yatağın kenarına oturdum.
Ellerimi birbirine kenetledim.
Sonra kendi kendime konuşmaya başladım.
"Ben aslında ne zaman değiştim?"
Cevabı hemen bulamadım.
Belki tek bir gün değildi.
İnsan bir gecede başka biri olmuyordu.
Biraz biraz eksiliyordu.
Biraz biraz susuyordu.
Biraz biraz vazgeçiyordu.
Sonra bir sabah uyanıyor ve aynadaki kişinin kendisi olduğunu fark etmekte zorlanıyordu.
Ben de böyle olmuştum.
Çocukken çok soru sorardım.
"Bu neden oldu?"
"Babam neden kızdı?"
"Annem neden ağlıyor?"
"Ben ne yaptım?"
Sonra bir süre sonra soru sormayı bıraktım.
Çünkü bazı soruların cevaplarını öğrenmek, bilmemekten daha çok acıtıyordu.
Bir çocuğun bazı şeyleri anlamaması gerekir.
Ama ben anlamak zorunda kaldım.
İnsanların neden değiştiğini...
Neden bazen sevdiğin kişinin sana en yakınken bile çok uzak olabildiğini...
Neden bazı evlerde "aile" kelimesinin sıcaklık değil, korku hissettirebildiğini...
Bunları çok erken öğrendim.
Ve öğrendiğim her şey beni biraz daha sessiz yaptı.
"Çocukken öğrendiğimiz bazı korkular, büyüdüğümüzde alışkanlıklarımızın kılığına girer."
Benim korkularım da öyle yaptı.
Kimseye fazla yaklaşmadım.
Kimseye tamamen güvenmedim.
Birisi bana çok yakın olduğunda geri çekildim.
Çünkü içimde hep aynı düşünce vardı:
"Nasıl olsa gidecek."
Bir süre sonra annemin eski bir fotoğrafını bulmuştum.
Fotoğrafta gülümsüyordu.
Gerçekten gülümsüyordu.
Fotoğrafa uzun süre bakmıştım.
Çünkü onu böyle hatırlamıyordum.
Çocukken annemin yüzünde hep bir yorgunluk görürdüm.
Ama o fotoğrafta yorgun değildi.
Gençti.
Mutluydu.
Benim doğmadan önceki hâliydi.
Fotoğrafı elime aldığımda ilk defa şunu düşündüm:
"Ben annemi hep annem olarak tanıdım. Ama o da bir zamanlar sadece kendisi olan bir kızdı."
Belki onun da hayalleri vardı.
Belki onun da korkuları vardı.
Belki o da bazı şeyleri ailesinden öğrendi.
Belki o da susmayı bir yerlerden öğrendi.
Ve belki...
Bazen insan kendisine yapılanı istemeden başkasına da taşıyordu.
Bu düşünce beni korkuttu.
Çünkü bir gün benim de geçmişimdeki insanlara benzeyebileceğimden korktum.
O yüzden kendime bir söz verdim.
Ne yaşarsam yaşayayım, yaşadıklarımı başkasına yaşatmayacağım.
Çekmecemi açtım.
Eski defterimi çıkardım.
Kapağına dokundum.
Parmaklarım titredi.
İçini açtım.
Sayfalar sararmıştı.
İlk sayfalarda çocukluğum vardı.
Sonraki sayfalarda ergenliğim.
Daha ileride ise kimseye anlatmadığım şeyler.
Bir sayfada şu cümle vardı:
"Bugün yine kendimi suçladım."
Altında:
"Çünkü başkasını suçlamak daha kolaydı ama kendimi suçlamak daha tanıdıktı."
O cümleyi okuyunca gözlerimi kapattım.
Ne kadar küçükmüşüm.
Ve ne kadar büyük bir yük taşımışım.
İnsan çocukken kendisini suçlamaya çok kolay inanıyor.
Çünkü bir çocuğa kötü şeylerin onun suçu olmadığını anlatmazsan, çocuk bir süre sonra bütün kötülüklerin sebebini kendisinde aramaya başlıyor.
Ben de aradım.
Yıllarca.
Defterin başka bir sayfasını açtım.
Bu kez yazım daha büyüktü.
Daha sert.
"Bir daha kimseye güvenmeyeceğim."
Altında:
"Çünkü güvenmek, birinin eline kalbini vermek ve onun ne yapacağını beklemekmiş."
Bu cümleye baktım.
Sonra istemsizce güldüm.
Çünkü yıllar önce yazdığım bu cümlenin tam tersini şimdi Beste bana öğretiyordu.
Güvenmek, birine kalbini teslim etmek değildi.
Belki de güvenmek, kalbini teslim etmeden de yanında kalabilmekti.
Bir insanın seni kırabileceğini bilip yine de onun iyi niyetine inanabilmekti.
Ben bunu bilmiyordum.
Beste ise bana yavaş yavaş öğretiyordu.
Defteri kapattım.
Başımı yatağın başlığına yasladım.
Sonra çocukluğumdan kalan başka bir anı geldi aklıma.
Küçükken yağmuru çok severdim.
Yağmur başladığında pencerenin önüne otururdum.
Çünkü yağmurun sesi evdeki diğer bütün sesleri bastırırdı.
İnsanların konuşmalarını.
Kapıların kapanmasını.
Ayak seslerini.
Her şeyi.
Yağmur başladığında kendimi güvende hissederdim.
Belki bu yüzden geceleri yağmur yağdığında hâlâ uyuyamam.
Çünkü yağmur bana hem huzuru hem de geçmişi hatırlatır.
Garip değil mi?
İnsanın en sevdiği şeylerden biri, bazen en acı hatırasına dönüşebiliyor.
"Bazı anılar güzel olduğu için değil, içinde kaldığımız kişi artık olmadığımız için acıtır."
Ben çocukluğumdaki Kutay değildim.
Ama onu hâlâ içimde taşıyordum.
Saatime baktım.
Gece iyice ilerlemişti.
Telefonumu elime aldım.
Beste'nin sohbet ekranını açtım.
Son konuşmamız hâlâ duruyordu.
Bir şey yazmak istedim.
"Seni özledim."
Yazdım.
Sonra sildim.
"İyi ki varsın."
Yazdım.
Onu da sildim.
Sonunda hiçbir şey göndermedim.
Çünkü bazen insan hissettiği şeyi söylemekten değil, söyledikten sonra o hissin gerçek olmasından korkuyor.
Ben Beste'ye alışıyordum.
Ve bu benim için yeni bir şeydi.
Çünkü yıllardır kimseyi hayatımın içine bu kadar yaklaştırmamıştım.
Belki de onunla ilgili en büyük korkum onu kaybetmek değildi.
Onu gerçekten sevmeye başladığımı kabul etmekti.
Çünkü kabul ettiğim anda artık kaçacak bir yerim kalmayacaktı.
Pencereye tekrar baktım.
Kendi yansımamı gördüm.
Uzun süre kendime baktım.
Sonra fısıldadım:
"Sen hâlâ o çocuk musun?"
Yansıma cevap vermedi.
Ama ben cevabı biliyordum.
Bir yanım hâlâ o çocuktu.
Hâlâ geceleri sesleri dinliyordu.
Hâlâ birinin gitmesinden korkuyordu.
Hâlâ kendisini suçluyordu.
Ama başka bir yanım artık büyümüştü.
Ve o tarafım ilk defa geçmişe dönüp şunu söylemek istiyordu:
"Artık yeter."
Geçmiş değişmeyecekti.
Bazı insanlar özür dilemeyecekti.
Bazı soruların cevabı hiç gelmeyecekti.
Bazı yaralar tamamen kapanmayacaktı.
Ama hayat yine de devam edecekti.
Ben de edecektim.
Belki de iyileşmek tam olarak buydu.
Her şeyi unutmak değil.
Her şeyi affetmek de değil.
Sadece yaşadıklarının, bundan sonra yaşayacaklarını yönetmesine izin vermemek.
Defteri tekrar açtım.
Son boş sayfaya kalemi koydum.
Uzun süre düşündüm.
Sonra tek bir cümle yazdım:
"Geçmişimi değiştiremedim. Ama geçmişimde kalıp kalmayacağıma artık ben karar vereceğim."
Kalemi bıraktım.
Ve ilk defa...
Defteri kapatırken içimde geçmişe karşı bir özlem değil, bir vedanın sessizliği vardı.
Belki tamamen bitmemişti.
Belki yarın yine aklıma gelecekti.
Belki yine canımı yakacaktı.
Ama artık biliyordum.
Ben geçmişim değildim.
Ben, bütün bunlara rağmen hâlâ burada olan kişiydim.
Ve belki de...
Beste'nin hayatıma girmesinin asıl nedeni buydu.
Bana geçmişimi unutturmak değil.
Kendimi, geçmişimden ibaret sanmayı bırakmamı sağlamak.

Ben Kutaydım;
“Adım Kutay'dı. Belki de ismimdeki ay gibi, ben de hep karanlığın içinde yaşamıştım. Ama ayın ışığı kendisinden değildi; o da karanlığın içinde parlıyordu. Belki ben de öyleydim. Karanlığım vardı ama tamamen karanlık değildim.”
Bir sürü şey yaşamıştım yaşayacaktımda
Hepsi ağır geliyordu taşımakta ben bile zorlanırken.
Ay ışığı nasıl taşıyacaktı?
Çok narin bi kızdı Beste;
Bi o kadar da güçlü,
Çok şey yaşamıştı,
Hala ayaktaydı,
Ağlamaktan sesi kısılmıştı,
Bunca şeye vücudu kaldıramıyordu.
Ona yanında olduğumu söyledim.
Peki ya gerçekleri öğrendikten sonra da yanımda olmak isteyecek miydi?
İçimden bir cümle geçti:
"Bazı insanlar güçlü oldukları için ayakta kalmaz; düşecekleri zaman tutacak bir el buldukları için ayakta kalırlar."
Ben onun o eli olmak istiyordum.
Ama kendimi bile taşıyamazken onu nasıl taşıyacaktım?
Bilmiyordum.
Ama halledicektim.
Yavaş yavaş olsada onu acıtmadan ona gerçekleri söylemeyi anlatmayı başaracaktım...
“Bazı yaralar kapanmaz; insan sadece onlarla yaşamayı değil, onlara rağmen yeniden sevmeyi öğrenir.”🌃💙