Elzem kitap kapağı

7. bölüm / 6

Elzem

yüzük

Vaveyla Yazarı: gul kralicesi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: yüzük

Balo salonunun yüksek tavanlı, kristal avizelerle aydınlatılmış devasa atmosferinde müziğin sesi yavaşça kısıldı. Salondaki tüm iş dünyası, yatırımcılar ve gazeteciler sahneye doğru yönelmişti. Ateş, mikrofona doğru adımladı. Siyah takımı, dik omuzları ve o geçit vermez soğuk duruşuyla sahnede durduğunda salondaki fısıltılar bıçak gibi kesildi. Gözleri bir an bile tereddüt etmeden kalabalığı taradı ve doğrudan salonun ortasında, kırmızı elbisesiyle dimdik duran bana kilitlendi. https://pin.it/7uTSj9NlR

Yüzündeki o zırh gibi duran sertlik, sadece benim görebileceğim o tek bir anlık tonda yumuşadı. "Bu gece buraya sadece şirketimizin yeni dönemini kutlamak için toplanmadık," dedi Ateş. Sesi mikrofondan salona pürüzsüz, derin ve sarsıcı bir tonla yayıldı. "Aynı zamanda geçmişteki bazı hataları telafi etmek ve bir adaleti teslim etmek için buradayız." Salonda meraklı fısıltılar yükseldi. Demir ve Devran Ulusoy’un avukatlarının salonun kenarında gerginlikle kımıldandığını görebiliyordum. Ateş, koruması Erdem’e işaret yaptığında elinde bir kutuda tam uzaktan göremediğim bir şey getirmişti. Kutunun kapağını açıp ışığın altında parıldayan o eşsiz elmas yüzüğü herkese gösterdi.
https://pin.it/4xPCLB11r
Ateş’in dudaklarının kenarında karanlık, zafer kazanmış bir tebessüm belirdi. "Çizim taslakları, ilk tescil başvuruları ve orijinal fikir haklarıyla birlikte tamamen ortağım Rüya’ya aittir. Kendisine verdiğim bir söz vardı. Bu tasarımın asıl sahibinin kim olduğunu tüm sektöre ispatlayacağıma dair."
Salondaki gazetecilerin flaşları bir anda çılgın gibi patlamaya başladı. Fısıltılar bir anda büyük bir uğultuya dönüştü. Ateş, mikrofona doğru hafifçe eğildi. "Rüya," dedi, sesi salondaki tüm o gürültüyü tek kelimede bastırarak. "Sahneye gel lütfen." Herkesin gözü bana döndü. Kalbimin ritmi hızlansa da başımı dik tuttum. Ateş’in sahneden bana bakan o güven dolu gözlerinin eşliğinde adımlarımı attım. Podyumun merdivenlerini çıkıp tam karşısında durdum.
Ateş aramızdaki o resmi ama ağır mesafeyi koruyarak bana doğru bir adım attı. Kutudan o göz alıcı elmas yüzüğü çıkardı. Sol elimi nazikçe ama sarsılmaz bir kavrayışla tuttu. Yüzüğü parmağıma kaydırırken, sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıyla konuştu:
"Sözümü tuttum." Yüzük parmağıma tam oturduğu an, salonda devasa bir alkış koptu. Ateş elimi serbest bıraktı ama yanımda etten bir kalkan gibi durmaya devam etti. Bütün o çalınan emeklerin, şüphelerin ve savaşın ardından o yüzük artık parmağımda sadece bir tasarım değil; Ateş’in bana verdiği sözün ve kazandığımız zaferin mührüydü.
Flaşlar tam anlamıyla çılgın gibi patlıyordu. Sahnedeki o kısa ama sarsıcı açıklamanın ardından, gazetecilerin ve magazin basınının barikatları yıkacakmışçasına öne atılışı salondaki uğultuyu iki katına çıkardı. Kameraların lensleri tamamen parmağımdaki o elmas yüzüğe ve ikimize kilitlenmişti. "Ateş Bey! Rüya Hanım! Yan yana bir fotoğraf alabilir miyiz lütfen?"
"Rüya Hanım, elinizi biraz kaldırır mısınız? Yüzük net görünsün!" Ateş, o her zamanki mesafe koyan, soğuk duruşundan zerre taviz vermeden ama son derece rahat bir tavırla bana doğru yarım adım yaklaştı. Elini, salondaki herkesin, tüm basının ve ekran başındakilerin gözü önünde belime yerleştirdi. Sahiplenici, sarsılmaz ama bir o kadar da doğal bir rahatlıkla beni kendine doğru çekti. Bedenim onun o mermer gibi duran göğsünün hemen yanına kenetlendiğinde, belimdeki elinin sıcaklığı ceketinin kumaşından üzerimdeki elbiseye sızıyordu.

"Rüya Hanım!" diye bağırdı öndeki muhabirlerden biri, mikrofonunu yukarı doğru uzatarak. "Birkaç kelime söylemeyecek misiniz? Neden bu kadar özel bir tasarımı piyasaya sürmek için bu kadar beklediniz? Satışa tam olarak ne zaman çıkacak?" Sorular peş peşe gelirken hafifçe Ateş’e doğru baktım. Bakışları üzerimdeydi; yüzündeki o alışılagelmiş sert Zırh erimiş, yerini nadir görülen, kendinden emin ve son derece karizmatik bir tebessüme bırakmıştı. Elmas yüzüğü taşıyan elimi hafifçe kaldırıp göz önünde tutarak mikrofonlara doğru adım attım. "Bazı tasarımlar sadece altın ve taştan ibaret değildir," dedim, sesim salondaki tüm gürültüyü bastıracak kadar net ve özgüvenli çıkarak. "Arkalarında bir duruş, bir mücadele taşırlar. Doğru zamanı, doğru ellerde doğmayı beklerler. Benim için de bu yüzüğün zamanı tam olarak bu geceydi."
Gazeteciler sorular yağdırmaya devam etti: "Peki ya satış tarihi? Koleksiyon ne zaman mağazalarda yerini alacak?" Ateş belimdeki elini hafifçe sıkılaştırıp beni kendine biraz daha yaklaştırdı. Dudaklarındaki o hafif, çapkın ve zafer kazanmış tebessümü koruyarak mikrofona doğru eğildi. "Çok beklemeniz gerekmeyecek," dedi Ateş, sesi pürüzsüz ve dalga geçer gibi bir özgüvenle salonda yankılanarak. "Tarih bu hafta içinde olabilir. Detayları zaten çok yakın zamanda ilk siz duyacaksınız." Bu cevapla birlikte salonda yeni bir alkış ve haber atlatma telaşı koptu.
Flaşların ve soruların gürültüsü sahne arkasına geçmemize gerek kalmadan, doğrudan salona yayıldı. Ateş, belimdeki elini bir milim bile gevşetmeden, aynı rahatlıkla beni sahnenin merdivenlerinden aşağıya indirdi. Salondaki iş insanlarının, cemiyet hayatının önde gelenlerinin ve yatırımcıların arasından geçerken, herkesin bakışları parmağımdaki elmas yüzüğe ve Ateş’in belimdeki o sahiplenici duruşuna kilitlenmişti. Gecenin en başından beri bizi pür dikkat izleyen Ada’nın ve Erdem’in durduğu masaya doğru adımladık. Ada, üzerindeki şık siyah elbiseyle ve gözlerindeki o devasa gururla bizi bekliyordu. Yanlarına vardığımızda Ateş belimdeki elini yavaşça çekti ama arkamda etten bir kalkan gibi durmaya devam etti.
Ada hiç beklemeden öne atılıp boynuma sarıldı. Sıkıca sarılırken parmağımdaki yüzüğe gözü kaydı ve hemen kulağıma doğru eğilip fısıldadı: "Oha kızım bu ne, kafam kadar? Emeğine sağlık valla. Ama onu bunu boş ver de... Nasıl tuttu sözünü ama aslan eniştem?" Hızla geri çekilip Ada’nın koluna hafifçe vurdum, gözlerimi devirerek fısıltıyla araya girdim: "Ada! Çarparım ağzına!"
Ada kıkırdayarak geri adım attı, hiç istifini bozmadan elindeki içki kadehini hafifçe Ateş’e doğru kaldırdı. Ateş ise aramızdaki bu fısıldaşmayı görmüş, dudaklarının kenarına yerleşen o hafif, karizmatik tebessümle bize bakıyordu.
Ada’nın sözleri kulağımda çınlarken yüzümün hafifçe ısındığını hissettim. Ona attığım sert bakışı zerre umursamayan Ada, kadehini sallayarak pürüzsüz bir pişkinlikle sırıtmaya devam ediyordu. Ateş ise yanımda duruşunu hiç bozmadı. Elini tekrar belimin hemen arkasına, dokunmadan ama varlığını hissettiren o korumacı hizaya yerleştirdi. Dudaklarının kenarındaki o nadir, hafif tebessüm derinleşti. Bakışları Ada’ya kaydı; gözlerinde Ada’nın bu patavatsızlığını içten içe onaylayan, gizli bir memnuniyet vardı. "Teşekkürler Ada," dedi Ateş, sesi o kadar rahat ve kendinden emindi ki, 'enişte' lafını zerre yadırgamadığı her halinden belliydi. "Hak ettiği değeri görmesi gerekiyordu sadece."
Tam o sırada masamıza doğru yönelen adımlarla birlikte cemiyetin ve mücevher sektörünün önde gelen isimleri etrafımızı sarmaya başladı. Salonda biraz önce yaşanan o gövde gösterisinin ardından herkes tasarımı daha yakından görmek, tebrik etmek için sıraya girmişti.
"Rüya Hanım, tebrik ederim! Çizimdeki o detaylar, Gerçekten büyüleyici bir iş," dedi cemiyetin tanınan koleksiyonerlerinden biri, elindeki kadehi hafifçe kaldırarak.
"Teşekkür ederim," dedim, elimi hafifçe kaldırarak yüzüğün ışıkta parıldamasına izin verdim. Sesimdeki o kendinden emin ton artık tamamen oturmuştu. "Ben sadece hayal ettiğim şeyi çizdim. Doğru zamanda, doğru şekilde hak ettiği yere ulaşması gerekiyordu."
Ateş öne doğru küçük bir adım atarak sohbet dahlinde yerini aldı. Kendi içki kadehini hafife alarak davetlilere doğru kaldırdı. "Rüya’nın bu koleksiyondaki tek parçası bu yüzük değil," dedi, sesi davetlilerin odağını bir anda üzerine çekerek. "Bu sadece başlangıçtı. Önümüzdeki günlerde lansmanını yapacağımız tüm koleksiyon, onun bu benzersiz vizyonu üzerine kurulu olacak."
Masadakilerden hayranlık dolu mırıltılar yükselirken, Ateş’in bu cömert ve sarsılmaz desteği salondaki herkesin gözünde bizi bir ortaklıktan çok daha ötesine taşıyordu. Bakışları bana döndüğünde, o soğuk ve mesafeli adamın gözlerinde sadece bana ait olan bir gurur ateşinin yandığını bir kez daha gördüm. Ada ise arkamızdan çaktırmadan kadehini tokuşturup bana göz kırpmakla meşguldü.
•
•
Kalabalığın tebrikleri, bitmek bilmeyen sohbetler ve flaş patlamaları arasında yaklaşık bir buçuk saat su gibi akıp geçti.Salonun loş ışıkları ve ağır parfüm kokusu iyice basmaya başladığında gözlerim Ateş’i aradı. Ancak ne o ne de Erdem birkaç dakikadır etrafta görünmüyordu. İkisi de adeta yer yarılmış içine girmiş gibi ortadan kaybolmuştu. Ateş’in böyle kalabalık ortamlarda aniden gözden kaybolması garip değildi ama bu gece, bu kadar zaferin ortasında nereye gittiğini merak etmekten kendimi alamadım.Ada elindeki boş kadehi yanımızdan geçen garsonun tepsisine bırakıp oflayarak yanıma yanaştı.
"Kızım ben bittim," dedi topuklularının üzerinde hafifçe sallanarak. "İçerisi fırın gibi oldu. Ateş'le Erdem de sır oldu zaten. Gel dışarıya, bahçeye kaçalım. Ben bardan ikimize ferahlatıcı bir şeyler kapıp geliyorum, sen önden geç.""Tamam," dedim, bu boğucu kalabalıktan kaçmaya dünden razıydım. "Masalardan birine geçip seni bekliyorum." Ada bar kısmına doğru süzülürken ben de devasa cam kapılardan bahçenin o serin, hafif rüzgarlı atmosferine çıktım.
Bahçe, salonun gürültüsünden uzak, yüksek palmiyeler ve şık havuz ışıklandırmasıyla oldukça sakindi. İlerideki boş bir masaya doğru yürürken, parmağımdaki o muazzam elmas yüzüğün havuzun ışıklarındaki parıltısını fark ettim. Yüzük o kadar kusursuz görünüyordu ki, gecenin tüm yorgunluğuna değdiğini hissettim .Adayı beklerken tek elimle telefonumu çıkarıp yüzüğü ve arka plandaki havuz ışıklarını açısına alan hızlı bir fotoğraf çekmek istedim.
Telefonu kaldırıp ekranı ayarladım, deklanşöre bastığım an ekranın üst tarafında, tam arkamda beliren gölgeyi fark ettim.Kulağımın hemen arkasından, tanıdık ama bir o kadar da ürpertici, sinsi bir ses fısıldadı: "Çok güzel çıktın..." Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperme yayıldı. Yerimden sıçrayarak hızla arkama döndüm. Kalbim boğazımda atmaya başlarken adımlarımı geriye doğru attım.Karşımda, o her zamanki küstah, karanlık tebessümüyle Devran Ulusoy duruyordu.Yüzümdeki şaşkınlık ve korku o kadar netti ki, Devran ellerini hafifçe iki yana açarak sahte bir kibarlıkla yarım adım geri çekildi.
"Korkutmak istememiştim... Özür dilerim," dedi, sesinde en ufak bir pişmanlık kırıntısı bile olmadan.Öfke ve korku bir anda birbirine karıştı. Göğsüm hızla naikip kalkarken gözlerimin içine kadar hücum eden o hırsla adımımı öne attım."Senin ne işin var burada?" dedim, sesimin titrememesine gayret göstererek ama nefretimi hiç saklamadan. "Hangi hakla karşıma çıkabiliyorsun?"

Devran, yönelttiğim öfke dolu soru karşısında en ufak bir irkilme bile yaşamadı. Yüzüne yayılan o tekinsiz, yayvan tebessümle başını hafifçe yana eğdi. Elindeki kadehi parmaklarının arasında umursamazca salladı. Alkollü değildi; ama tavırları, kaybetmiş bir adamın o korkusuz, tehlikeli rahatlığıyla sarhoş gibiydi. Bana doğru sallana sallana, adeta adımlarını yayarak bir adım atarken dudaklarını büktü. "Cık cık cık..." dedi, sesi o kadar gevşek, kelimeleri uzatarak çıkıyordu ki sinir uçlarıma dokundu. "Hiç yakışıyor mu bu öfke sana Rüya? Hani nerede o podyumdaki asil duruş? 'Bu bir duruş, bu bir mücadele' falan..."Kadehindeki buzların birbirine çarpma sesi kulaklarımda yankılandı.
Bana biraz daha yaklaştı; aramızdaki mesafe tehlikeli bir noktaya geldiğinde o yayvan sırıtışı aniden yüzünde dondu. Gözlerindeki o karanlık, saplantılı bakış zerre kadar sarhoş olmadığını, tam aksine her şeyi ne kadar net bilerek yaptığını hissettirdi."Hangi hakla mı buradayım?" dedi, başını bana doğru iyice eğerek. Sesi bir anda kısaldı, kısık ama her bir kelimesi bıçak gibi keskinleşti. "Bütün hayatımı, şirketimi, ailemi yerle bir etmişsiniz... Gelip parmağındaki o güzel taşı tebrik etmeyeyim mi yani? Aşk olsun." Bakışları yüzümde, dudaklarımda, sonra doğrudan gözlerimde dolaştı.
O gevşek tavrının arkasından buram buram tehdit ve garip bir hayranlık yayılıyordu."O herifi yanına alıp bana yukarıdan bakmak kolay tabii..." dedi, bu kez dudaklarının kenarı tek taraflı kıvrılarak. "Ama bak, o yokken... Bahçede, tek başınayken ne kadar küçücük kalıyorsun. O adam seni koruyabileceğini sanıyor Rüya. Sıkıntı orada. Senin bu güzelliğini, bu hırsını benim kadar kimse bilemez. Ben senin için neleri yakarım, haberin var mı?" Elini kaldırıp yüzüme doğru uzatacakmış gibi hafifçe salladı ama dokunmadı. Sadece o rahat, tehlikeli gülüşüyle yüzüme baktı. "Seni o herife yar etmem," dedi, kelimeleri sündürerek, adeta dalga geçer gibi ama buz gibi bir ciddiyetle. "Önce onun o tavan yapmış özgüvenini kırarım... Sonra da seni oradan alırım. Anladın mı beni? Şimdi git, o çok güvendiğin Ateş'ine söyle... Devran bahçede seni bekliyor desin."
"Defol git Devran, gece gece saçmalayıp canımı sıkma!" Sesimdeki nefret ve kararlılık bahçenin serin havasında yankılanırken, hemen arkamdan gelen hızlı topuk sesleri geceyi böldü. Ada elindeki iki kadehle birlikte bir hışımla yanımızda bitti. Devran’ın o gevşek, tehditkar duruşunu gördüğü an gözlerinden adeta şimşekler çaktı. Kadehleri masaya adeta fırlatır gibi bıraktı ve Devran’ın tam karşısına dikildi. "Sen ne yüzsüz, ne aşağılık bir insansın lan!" diye bağırdı Ada.
"Ulan şirketiniz batmış, hırsızlığınız tescillenmiş, hala gelmiş burada geveliyorsun! Bas git şuradan şerefsiz, ağzını burnunu kırdırtma bana!" Devran, Ada’nın bu sert çıkışı karşısında istifini zerre bozmadı. O gevşek, sinir bozucu gülümsemesi yüzüne biraz daha yayıldı. Başını hafifçe yana eğip Ada’ya yukarıdan aşağıya, acıyormuş gibi baktı. "Bak sen..." dedi Devran, kelimeleri uzatarak, alaycı bir tonla. "Küçük hanımefendi de koruma kesildi başımıza. Sahi Ada... Baban olmayan bir adama baba demek nasıl bir duygu, ha? Söyle de bilelim." Ada’nın yüzü bir anda buz kesti, o gözü karalığının yerini ani bir donakalma aldı. Devran ise tam bir akbaba gibi bu anı kolluyormuşçasına bir adım daha yaklaştı ona.
"Bak cici baban hangi delikte, git araştır istersen," dedi, sesi zehir gibi tıkır tıkır işleyerek. "Yeteneğinin farkına var biraz, git kendi ayaklarının üzerinde dur. Başkalarının gölgesinde parazit gibi yaşamaktan bıkmadın mı?" Ada öfke ve acıdan tir tir titrerken Devran tekrar bana döndü. O yayvan, tekinsiz tavrıyla elini kaldırıp omzuma doğru uzattı. "Sana benden sana bir dost tavsiyesi olsun madem..." Devran’ın parmakları omzuma dokunduğu an, bahçenin karanlığından gürleyen bir ses geceyi bıçak gibi kesti: "Senin o elini kırarım lan it! Çek o elini!" Erdem’in o yeri göğü inleten öfkeli sesiyle birlikte Devran daha ne olduğunu anlayamadan arkadan savruldu. Ben neye uğradığımı şaşırıp dehşetle etrafıma bakındım.
O an fark ettim... Bahçede birkaç dakika önce şampanyalarını yudumlayan, sohbet eden o şık davetlilerin hiçbiri yoktu. Ne ara içeriye çekildiklerini, ortamın nasıl bu kadar hızlı boşaltıldığını anlayamamıştım bile. Bahçenin dört bir köşesini, koyu renk takım elbiseli, kulaklıklı devasa korumalar çoktan abluka altına almıştı. Dışarıyla olan tüm temas bir çemberle kesilmişti. Ve o çemberin tam ortasında, Erdem Devran’ın üzerine yürürken, arkadaki karanlığın içinden Ateş belirdi.
Erdem tek bir hamlede öne fırlayıp Devran’ın ceketinin yakasını devasa elleriyle kavradı. Onu mermer sütuna o kadar sert çarptı ki, taşın üzerindeki sarmaşıklardan yapraklar döküldü. Ada’nın yüzündeki o kırgın ifadeyi gördüğü an Erdem’in gözü tamamen dönmüştü. "Bir daha söyle lan!" diye kükredi Erdem, Devran’ın yüzüne doğru eğilerek. "Tek bir kelime daha et o ağzınla, bir daha söyle bakalım ne oluyor!" Devran yediği darbenin etkisiyle hafifçe öksürdü ama o tekinsiz, gevşek sırıtışını tamamen kaybetmedi. Yakası Erdem’in demir gibi yumruklarının arasında sıkışmışken gözlerini devirip alaycı bir nefes verdi.
"Ne o Erdem?" dedi Devran, sesi hırıltılı ama bir o kadar pişkin çıkarak. "Gerçekler canını mı sıktı? Yalancısı mıyım kızın?" Erdem’in boynundaki damarlar fırladı, diğer elini sıkıp yumruğunu kaldırdığı an arkadaki karanlığın içinden buz gibi, emreden bir ses yükseldi:
Erdem’in boynundaki damarlar sinirden kendini belli ederken elini sıkıp yumruğunu kaldırdığı an arkadaki karanlığın içinden buz gibi bir ses yükseldi: "Erdem. Bırak." Ateş’in sesi bağırmıyordu ama bahçedeki tüm o kaosu tek saniyede durduracak kadar ağır ve katıydı. Erdem dişlerini gıcırdatarak Devran’ın yakasını tiksintiyle bıraktı. Devran üzerini düzeltmeye çalışırken, Ateş adımlarını ağır ağır, karanlığın içinden süzülen bir gölge gibi attı. Koyu lacivert takımının içinde, o her zamanki mesafe koyan, sarsılmaz duruşuyla tam yanımda belirdi. Önce bana baktı. Gözlerinde, zarar görüp görmediğimi tek bir saniyede tartıp biçen, sadece bana özel o keskin ama korumacı kontrol vardı. Bakışları hemen ardından Ada’ya, onun titreyen omuzlarına kaydı.
Ateş, vücudunu tamamen Devran’a döndüğünde, bahçedeki rüzgar bile durmuş gibiydi. Ne bir yumruk kaldırdı ne de sesini yükseltti. Devran’ın o biraz önceki gevşek, sarhoşvari özgüvenini tek hamlede yerle bir eden bir soğukkanlılıkla konuşmaya başladı:
"Sana bir daha onların etrafında dolanmayacaksın demiştim," dedi Ateş, gözlerini Devran’ın gözlerinden bir an bile ayırmadan. "Şimdi o arkandaki korumalar seni insanca dışarı çıkarmadan önce yürümeye başla. Çünkü bir kelime daha edersen, bu gece Ulusoy adından geriye kalan ne varsa tek hamlede silerim."Ateş başını hafifçe yana eğip korumalara tek bir işaret verdi. Etrafımızı saran iri yarı korumalar anında öne atılıp Devran’ın etrafını sardı. Devran, Ateş’in gözlerindeki o şakasız karanlığı gördüğü an, üzerini son bir kez silkeleyip öfkeyle arkasını döndü ve korumaların eşliğinde bahçenin karanlığına doğru sürüklendi. Ateş arkasını dönüp doğrudan bana baktı. Elini belimin arkasına yerleştirdi dokunmadan ama varlığını iliklere kadar hissettirerek. “İyi misiniz?" dedi, sesi ilk kez yumuşayarak.
Devran korumaların arasında bahçenin karanlığına karışıp gözden kaybolduğu an, ortamdaki o ağır gerilim anında dağıldı. Bahçeyi çevreleyen korumalar sessizce eski devriye konumlarına çekilirken, gecenin o piyasa ve güç kokan havası yeniden yerine oturdu. Devran’ın arkasından bakan Ada, gözlerini devirip derin bir nefes verdi. Yüzünde en ufak bir kırılma ya da duygusallık yoktu; aksine, son derece umursamaz bir ifadeyle saçlarını geriye attı. "Salak yemin ederim," dedi Ada, masadaki kadehine uzanıp bir yudum alarak. "Şirketi battı, babası karakolda, gelmiş burada bana laf sokmaya çalışıyor. Ezik herif."
Erdem ise ellerini ceplerine sokmuş, Devran’ın gittiği yöne doğru bakıyordu. Yüzündeki o sert ifade yumuşamamıştı ama olayı tamamen profesyonel bir soğukkanlılıkla kapatmıştı. Ada’nın bu umursamaz tavrını görünce başını hafifçe salladı. "Herifin olayı bu zaten," dedi Erdem, sesi tamamen düz ve mesafeli çıkarak. "Giderayak çamur atmaya çalışıyor. Ciddiye almaya bile değmez." Ateş ise yanımda duruşunu hiç bozmamıştı. Ne bir panik havası vardı ne de fazla duygusal bir yaklaşım. O tamamen hedefine ulaşmış, zaferini kazanmış ve pürüzleri temizlemiş bir adamın rahatlığı içindeydi. Ceketinin önünü tek eliyle düzeltti, ardından bakışlarını bana çevirdi.
Gözlerindeki o soğuk ve keskin kontrol yerli yerindeydi. Bakışları kısa bir an parmağımdaki elmas yüzüğe, sonra doğrudan gözlerime kaydı. "Bir şeyin var mı?" diye sordu Ateş, sesi son derece net, düz ve kendinden emin çıkarak ."Yok," dedim, üstümü hafifçe düzelterek. Yüzümdeki o dik ve hırslı duruşu bir milim bile bozmamıştım. Ateş’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Yüzündeki o zırh gibi duran karizmatik tebessüm geri gelmişti. "Güzel," dedi Ateş, saatine kısa bir bakış atarak. "Gereksiz parazitlerle vakit kaybetmeye gerek yok. İçerideki işimiz bitti, lansmanın ilk ayağı tam istediğimiz gibi gitti." Ateş belimin hemen arkasına, her zamanki sahiplenici mesafesini koruyarak elini hizaladı. "Gidiyoruz," dedi, sesi yeniden o sarsılmaz patron ve stratejist tonuna dönerek. "Bu gecelik bu kadar yeter."
Gala binasının devasa cam kapılarından çıktığımızda, dışarıdaki gazeteci barikatı ve patlayan flaşlar son bir kez etrafımızı sardı. Ateş, kalabalığın gürültüsüne aldırış etmeden beni doğrudan siyah araca yönlendirdi. Korumaların kapıyı açmasıyla birlikte aracın deri koltuklarına geçtik. Kapı kapandığı an, dışarıdaki tüm o patırtı bıçak gibi kesildi. Aracın içi karanlık, serin ve sakindi. Ateş, ceketinin düğmesini çözüp kravatını hafifçe gevşetirken, üzerimdeki o bütün gecenin yorgunluğu ve heyecanı bir anda serbest kaldı. Hiç düşünmeden, içimden gelen o rahatlıkla Ateş’e doğru kayıp kollarımı boynuna doladım. Başımı onun o mermer gibi sağlam göğsüne yaslayıp sıkıca sarıldım.
Ateş bu ani sarılmam karşısında bir an bile duraksamadı. Sol kolunu belime dolayıp beni kendine çekti, diğer eliyle de saçlarımı sahiplenici ve huzur veren bir tavırla okşadı. Bütün gecenin zaferi, stresi ve adrenalin bir anda ikimizin arasında sıcacık bir anıya dönüştü. Tam o sırada, ön taraftan dikiz aynasını hafifçe ayarlayan şoför Sedat’ın sesi arabanın sessizliğini böldü:"Abi kusura bakma, romantikliğinizi bölüyorum ama... Nereye gidiyoruz?" Sedat’ın o son derece ciddi ama zamanlaması bombaymış gibi duran sorusu karşısında kendimi tutamayıp yüksek sesle bir kahkaha attım. Başımı Ateş’in göğsünden kaldırıp gülerek yüzüne baktım.
Ateş ise istifini hiç bozmadan, dudaklarının kenarındaki o hafif, karizmatik tebessümle dikiz aynasından Sedat’a baktı. Beni belimden çekip yanına daha da yakınlaştırdı."Bana gidiyoruz Sedat," dedi Ateş, sesi kendinden emin ve gayet rahat çıkarak. "Erdem’i de ara, Ada’yla gelsinler arkadan. Kutlamaya orada devam ediyoruz.""Emredersiniz abi," diyen Sedat gaza basarken, araba gecenin karanlık sokaklarında süzülmeye başladı.
•
•
Ateş’in boğaza bakan, modern ve devasa villasına vardığımızda gecenin tüm stresi şehir ışıklarının altında geride kalmıştı. Sedat arabayı geniş bahçe girişinde durdurduğunda, hemen arkamızdan Erdem’in siyah aracı da yanaştı.Arabadan indiğimizde Ada çoktan modunu yükseltmişti. Yüksek topuklularının üzerinde hafifçe sallanarak arabadan indi, havaya doğru iki elini açıp bağırdı: "Şampanyalar patlasın! Gece yeni başlıyor!" Erdem onun arkasından inerken gözlerinidevirdi ama yüzünde tutamadığı, hafif bir tebessüm vardı. Kalı yardımcı bir kadın tarafından açıldı ve bizi içeri davet etti. Salona geçtiğimizde devasa camlardan İstanbul’un gecesi ayaklarımızın altına seriliyordu.
Ateş ceketini çıkarıp koltuğun üzerine attı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlayarak mutfak adasına doğru ilerledi. Tezgahın altındaki mahzendem yıllanmış bir şampanya ve kristal kadehleri çıkardı."Erdem, müziği hallet," dedi Ateş. Erdem salonun köşesindeki ses sistemine bağlanıp arkada hafif, ritmik bir jazz seti başlattı. Ateş şampanyayı tek hamlede, pürüzsüzce patlattığında Ada çığlık atarak alkışlamaya başladı. Ada ve ben çoktan mutfak kapısından arka bahçeye geçmiş havuz kenarında oturuyorduk.
Ateş kadehleri doldurup her birimize uzattı. "Evet," dedi Ada kadehini havaya kaldırarak, gözleri fırıl fırıl dönüyordu. "Gecenin zaferine! Ulusoyların moraran yüzlerine ve tabii ki... Tasarımıyla ortalığı kasıp kavuran Rüya ile aslan enişteme!" Gülerek kadehimi Ada’nın kadehine tokuşturdum. "Sana da tebrikler Ada, az kalsın adamın boğazına sarılıyordun bahçede."
"Hak etti ama!" dedi Ada bir dikişte kadehini yarılarken. "Neyse, konuşturup gecemi bozmayın o ezikle." Erdem bir köşede kadehiyle durmuş, Ada’nın bu enerjisine bıyık altından gülerken, Ateş yanıma yanaştı. Kadehini hafifçe kadehime vurdu. Gözlerinin içindeki o derin, sadece bana ait olan gurur ateşi hala ilk anki gibi canlıydı. "Senin başarın," diye fısıldadı Ateş, sesini sadece benim duyabileceğim bir tonda tutarak. "Ben sadece o ışığın önüne geçen kayaları temizledim."
"Gözlerimin önünde bir imparatorluk kurup yıktın bu gece Ateş," dedim, kadehimden bir yudum alıp gözlerinin içine bakarak. "Birlikte yaptık." Saatler ilerledikçe bahçenin havası iyice yumuşadı. Ada ve Erdem mutfakta konuşurken, gecenin serinliğinde koyu bir sohbete dalmışlardı. Ada’nın kahkahaları mutfaktan bahçeye kadar yankılanıyordu. Ateş ile ben ise bahçenin koltuğuna çekilmiştik. Şampanya kadehimi sehpanın üzerine bırakıp elbisemin kuyruğunu düzelttim ve başımı Ateş’in geniş omuzuna yasladım. Ateş kolunu arkamdan dolandırıp beni kendine daha da çekti, parmakları kolumda yavaş ve huzurlu daireler çizmeye başladı. "Yoruldun mu?" diye sordu yavaşça.
"Tatlı bir yorgunluk," dedim gülümseyerek. Parmağımdaki elmas yüzüğe baktım, bahçenin loş ışıklarında hala kusursuzca parıldıyordu. "Her şey gerçekten bitti mi şimdi? Devran..." Ateş’in çene kasları hafifçe sıkılaştı ama sesi son derece sakindi: "Devran bu gece son hamlesini yaptı ve kaybetti. Artık sadece kendi çöküşünü izleyecek. Sen sadece önüne bakacaksın Rüya. Yeni koleksiyona, hayallerine..." Ateş’in bu sarsılmaz güveni, göğsündeki o ritmik kalp atışı bana dünyanın en güvenli yerinde olduğumu hissettiriyordu. Dışarıda boğazın serin rüzgarı eserken, içeride kazandığımız zaferin ve aramızdaki o sarsılmaz gücün sıcaklığıyla gece sabaha doğru süzülüp gitti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.