4. bölüm · ELA GÖZLÜM

2.BÖLÜM

Kübra Dikmen

GEÇMİŞİN İZLERİ

Uzun zamam sonra kavuşmak nedir bilir misiniz? Bazı insanlar bilmiyor.

Küçükken bende öyleydim ne yazık ki. Uzun süre kavuşamamanın ne demek olduğunu bilmezdim. Ama artık biliyorum ve bunu iliklerime kadar hissedebiliyorum.

Kavuşmanın aksi bir şey daha var, Geçmişin izleri. Geçmişte neler oldu? Neden biz ayrıldık? Anneme hep yalvardım. Neden benle Atlas'ı ayırıyorsunuz? Dedim. Ama bir faydası olmadı. Söylemedi.

Bunun altında büyük bir iz olmalı.

Yaklaşık olarak bir beş dakikadır birbirimize bakıyoruz ve çıtımız bile çıkmıyor.

Ben bir Atlas'a, bir Arda'ya bakıyorum. Esila ile Mert garip bakışlarını üzerimizde gezdiriyorlar.

“Konuşmayacaksanız konuşayım.” dedi Arda.

“Konuş.” dedi Mert.

Arda boğazını temizleyip, konuşmaya başladı:

-“Neden mal gibi birbirimize bakıyoruz da, bir kişi adam akıllı konuşmuyor?”

Gözlerimle gülümsedim. “Çok haklısın, Arda.” dedim.

“Tabii yenge haklıyım, ama anlayan yok işte.” dedi Arda sırayla hepimize bakıp.

“Şu yemek işinden kurtulalım önce, daha sonra sınıfa çıkar konuşuruz.” dedi Esila.

Hepimiz onaylayarak başımızı salladık.

Kısa bir süre içerisinde yemek işi bitmişti. Beşimiz beraber koridorda ilerliyorduk.

Etrafta pek bir öğrenci yoktu. Sebebini bilmiyorum. En üst kata kadar çıktık. Son kat baya kalabalıktı. Bütün katları toplasan son kat kadar yoğun olmazdı. Etrafta insanlara laf atanlar mı diyeyim? Çete oluşturmuş kızlar mı diyeyim? Yoksa saçma salak hareketler yapan erkek grupları mı?

Ama nedense ben kendimi ait olduğum yerde hissediyorum. Ve bir an önce Atlas’la neden senelerce görüşemedik onu öğrenmek istiyordum.

“Abi bence sınıfa gitmeyelim.” dedi Arda.

“Neden?” diye sordum.

Sınıf neresiydi ki? Ben hangi sınıftayım?

“Atlas…” diye mırıldandım. Dediğim gibi zil çaldı.

“Efendim?” dedi Atlas.

“Ben sınıfımı bilmiyorum.” dedim.

Atlas olduğu yerde durdu. Bana döndü. “Nasıl bilmiyorsun?” diye sordu.

“Bilmiyorum işte. Ben müdürle konuşurken siz aradınız, bu sefer soramadım.” dedim.

Atlas başını salladı ve kolumu tuttu. “Bundan böyle aynı sınıftayız.” dedi. Kaşlarımı çattım.

“Ya değilsek?” diye sordum. Atlas derin bir nefes aldı, “değilsek de artık öyleyiz.” dedi.

Hiç itiraz etmedim. Zaten onunla aynı sınıfta olmak istiyordum, buna itiraz edecek değildim. Koridorda insanların arasında ilerlemeye devam ediyorduk. Koridorun sonunda bir sınıf vardı.

Sınıfın üzerinde yazan yazıya baktım.

“12/A sefiller giremez.” diyordu yazı.

“Sanırım içinden okuyacaktın.” dedi Atlas.

Anlamayarak ona döndüm. “Neyi?” diye sordum.

“Yazıyı.” dedi. Bir yazıya baktım, bir ona. O an bir güncelleme veya bildirim gibi bir şey geldi.

“Aa, evet içimden okuyacaktım.” dedim.

Hafifçe gülümsedi, elinin içindeki elimi sıkıca tuttu.

Bende gülümsedim.

Elini kapıya attı ve kapıyı açtı.

İçeride ders işleniyordu. Hoca bize baktı ve kaşlarını çattı. “Hocam geç kaldık ama girebilir miyiz?” diye sordu Atlas. Hoca oturduğu yerden kalktı, birkaç adım attı ve tahtanın önünde durdu. “Dizilin şuraya.” diye emretti.

Atlas başıyla onayladı ve içeriye girdi.

Elimi tuttuğu için bende tam onun arkasında girdim.

Sınıftakilerin gözlerini üzerimde bulmak zor olmadı.

Sırayla, Mert, Esila ve Arda da girdi.

“Bu kim ya?” diye bir ses işittim.

“Oha lan, Atlas'ın elini tutuyor.” diye bir ses daha.

“Aha, yazıyorum şuraya net manitası.”

“Sessiz olun!” diye bağırdı hoca.

Sınıfta derin bir sessizlik oluştu. Hoca sırayla hepimize göz gezdirdi. En son tekrar bana döndü.

“Kızım, sen yeni öğrenci misin?” diye sordu.

Başımı onaylar gibi salladım. “Evet hocam.” dedim.

“Bu yabanilerle ne işin var?” diye sordu hoca.

Hocanın gözü elime kaydı. Atlas'a döndüm, hocanın gözlerine odaklanmıştı. “O eller ne?” dedi hoca ellerimiz işaret edip.

Elime baktım, Atlas'ın elinden kurtarmaya çalıştım. Çek-

tim ama olmadı. Elimi çok sıkı tutmuştu. “Bırak…” diye mırıldandım. “Neyse kızım sen bir yere geç otur, ben sizinle sonra konuşuruz.” dedi hoca ve en arkada duran boş sıraları işaret etti.

Başımla onayladım. Elimi bir kez daha çektim kurtulmak için. Olmayınca bir kaç adım attım. Ta ki iyice uzaklaş-

ana kadar. Ellerimiz arada köprü gibi açıldı. Arkamdan biri kıs kıs gülüyordu.

“Arda gülme!” diye bağırdı hoca.

“Yavrum, sende bırak kızın elini delirtme insanı!” Hoca tekrar bağırdı ama bu sefer Atlas için.

Atlas boşta olan elini ensesine götürüp ensesini kaşıdı.

“Hocam, özür dilerim ama hiç bırakmak istemiyorum.” dedi.

Hocanın ağzı yarım metre açıldı. Yüzündeki öfke beş kilometre uzaktan belli olabilecek bir hale geldi.

“Yürüyün tutanak tutacağım hepinize!” diye bağırdı kapıyı işaret edip.

“Hocam abartmayın.” dedi Arda. “İkisine tek tutun biz ne alaka?”

“Kes yürü kapıya doğru!” Sesi âdeta okulu inletti.

“Hocam, özür dilerim gerçekten çok özür dilerim, ama ben bu fırsatı kaçıramam.” Atlas’ın gözlerinde hırs vardı. Açık olan kapıyı baktı daha sonra elllerimize. Hafifçe sırıttı ve birdenbire kapıya doğru koşmaya başladı.

Üzerime uygulanan çekme kuvvetiyle sürüklendim âdeta. Ayaktaydım ama öyle hissettim. Bağırış sesleri duyuldu kapıdan. “Allah seni kahretmesin!”

“Hocam yakalayalım mı?”

“Koşun, getirin şu iti bana!” diye emretti hoca.

Erkek öğrenciler hep bu anı bekliyormuş gibi arkamız-

dan koşmaya başladılar.

En alt kata varmıştık bile. Koskoca yedi katlı okulda en alta inmek sadece 2 dakikamız almıştı. Öğrenciler, arkamızdaydı.

“Atlas!” diye bağırdım var gücümle. “Hee!” diye bağırdı o da.

“Neden böyle bir şey yaptın?”

“Konuşacağız çünkü.”

“Ne hakkında?”

“Dilin hakkında.”

“Ne alaka?”

“Çok konuşuyorsun! Bir sus. Lütfen.”

Koşmaya devam ettik. Okulun bahçesindeydik ve arabaları park ettikleri yere doğru ilerliyorduk.

Atlas elini cebine attı koşarken. Araba anahtarı çıkardı. Öğrenciler arkamızdan geliyordu.

Atlas bir, Mercedes-Benz'in önünde durdu. Araba markalarıyla aram iyiydi.

Kapıyı açtığı gibi bana diğer kapıyı işaret etti. Koşup kapıyı açtım ve arabaya bindim. Arabanın kapıları anında kilitlendi. Hızla çalıştı. Ve okulun çıkış kapısına doğru ilerledi.

Kapıda güvenlik vardı. Öğrencilerden bazıları arabaya çok yakındı ama bazıları hemen pes etmişti.

“Abi aç şu kapıyı gözünü seveyim, uğraşmayayım şimdi.” dedi Atlas güvenliğe.

Adam hiçbir şey demedi. Sadece kapıyı açtı ve geri çekildi. Atlas gaza bastı ve kapıdan hızlı bir çıkış yaptı.

Aradan kısa bir süre geçti. Koşmanın ardından nefes almak epey güç olmuştu. Zar zor nefes alıyordum.

Atlas çok hızlı gidiyordu.

“Atlas…” dedim.

“Efendim güzelim?” dedi. Önüne odaklanmıştı ve yüzünde büyük bir tebessüm vardı.

“Sen, neden böyle bir şey yaptın? Derdin neydi?” diye sordum.

“Gökçe, seninle konuşmam gerektiğinden, böyle bir tantana çıkarttım. Hem zaten hocayı pek sevmem, sürekli bana karşı tavırları değişiyor.” dedi tek nefeste.

Bu yeterli bir açıklama mıydı emin değilim ama her ne konuşacaksak hemen konuşalım.

“Sen iyi misin!” diye sordu. Göz devirip cama döndüm. Cevap vermemem onu biraz kızdırdı. “Cevap versene, kızım.” dedi kaşlarını çatıp. Tekrar cevap vermedim.

Mecbur muyum buna? Değilim.

“Gökçe, cevap ver bana. İyi misin, değil misin?”

Dediklerini umursamıyor gibi bir bakış attım cama dönükken.

“Ela gözlüm, iyi misin?” diye sordu bu sefer.

Hiç beklemediğim bir anda geldi. Gözlerimi kırpıştırdım.

Gözleriyle buluştum. “İyiyim, hemde hiç olmayacak kadar.” dedim. İçim kıpır kıpır oldu.

“Seni konuşturacak kelimeleri buldum desene ela gözlüm.” dedi gülerek.

“Atlas…” diye mırıldandım.

“Efendim ela gözlüm?” dedi. Tekrardan önüme döndüm konuşmadan önce. “Ben sana ne diyeyim?” diye sordum.

Kaşlarını çattı ve başını iyice dikleştirdi. Bir eli direksiyondaydı diğer eli viteste.

“Nasıl?” diye sordu.

“Sen bana ela gözlüm diyorsun, peki ya ben sana ne diyeyim?” diye sordum tekrardan.

Kaşlarını yavaşça indirdi. Yola bakmayı bırakıp bana döndü. “Ne istiyorsan.” diye mırıldandı.

Ben küçükken Atlas’a bir şey derdim ve o bundan pek haz etmezdi. Ne zaman desem beni kovalardı. Ama şimdi söyleyebilirim bana kızacağını düşünmüyorum.

“Mavişim.” dedim.

Yüzü birdenbire değişti. Tek kaşı havada bana bakıyordu. Dudakları büzüldü ve konuşmaya başladı:

“Ben o kelimeden pek haz etmem.” dedi. “Çocukken de

böyleydin, sen neyden haz edersin ki?” dedim.

“Ama…” dedi. Bir şey demek için hazırlandı.

“Ama ne?” diye sordum.

“Ama sen söylüyorsan o iş değişir.” dedi. Tekrardan önüne döndü. “Diyebilir miyim?” diye sordum. Elbette anlamıştım ne demek istediğini ama işimi garantiye almak istedim. “Bir şartla,” diye söze girdi. “Bana toplum içerisinde ‘Mavişim’ demeyeceksin. Tamam mı?” dedi.

“Tamam.” dedim ve onaylayarak başımı salladım.

Bir süre ikimizde sesimizi çıkarmadık. İçerisi çok sakindi.

Eğer Arda olsaydı şu an belki gülmekten ölüyor olacaktık. Ama Arda şu an burada değildi.

“Geldik.” diye bir ses geldi Atlas’dan.

Başımı dışarı çevirdim. Sakin bir ormanlık alandaydık. Etrafda tek bir kişi yoktu. Birkaç tane bank vardı ve büyük bir manzara. “Burası neresi?” diye sordum. Daha önce hiç böyle bir yere gitmemiştim.

“Çok güzel değil mi? Haftada iki gün buradayım.” dedi.

Ona döndüm. Bana bakıyordu.

“Güzelmiş.” dedim.

“Beğendiğine sevindim. Hadi in konuşalım.” dedi ve kapısını açtı. “Tamam.” dedim ve kapıyı açıp indim.

İçerden göründüğünden daha güzeldi. Kuş sesleri, rüzgarın sessizliği hepsi bir arada.

Ağaçlar sessizce esen rüzgarın etkisiyle yavaş yavaş sallanıyor. Yanyana dizilmiş altı tane bank. Ve en önemlisi güneşin sıcaklığı.

“Gel şuraya.” dedi Atlas ve en ortadaki banka doğru ilerledi.

Peşinden gittim. Bankın bir ucuna oturdu. Diğer ucuna geçtim. Oturduğum yere baktı, sonra kendini bana doğru çekti. Bende biraz yaklaştım ona. Bir elimi bankın üzerine yerleştirdim diğerini ise dizime.

Elini uzatıp bankın üzerinde duran elimi sıkıca tuttu.

“Artık konuşabiliriz bence.” dedi.

Gözlerimi gözlerine yerleştirdim. “Anlat, Atlas. Neden bizim 12 yıl ayrı kaldığımız biliyorsan anlat.” dedim.

Yutkundu. Sanki bir şey konuşmasına engel oluyordu.

Derin bir nefes aldı ve verdi. “Senin doğum gününden sonra…” dedi ancak sustu.

“Atlas anlatabilecek misin? Kaldırabileceğin bir şey mi?” diye sordum. Gözleri yaşlarla dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı.

“Biz eve dönerken... Kaza yaptık... Boş bir yoldu ve yağmurlu bir havaydı. Ağaca çarptık. Bir çınar ağacına.”

"Siz kaza mı yaptınız? Nasıl oldu? Kimseye bir şey oldu mu?”

Tekrardan sustu. Dudakları büzüldü.

“Annem...” dedi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.

“Annem ağır yaralanmıştı. Hastaneye kaldırdılar, bizi. Bizim pek bir şeyimiz yoktu ama annemin... Tam 10 yıl komada kaldı benim annem.”

“Sonra ne oldu? Nasıl oldu? Düzeldi mi?” diye sordum.

Kalbim güm güm atıyordu. Gözyaşlarım akmaya başla-

dı. Ne kadar, Atlas kadar olmasada benimde gözlerimden yaşlar akıyordu.

“Kalbi durdu…” dedi.

Sanki o an benimde kalbim durdu. Ellerim titremeye başladı.

“Öldü annem.” dedi.

“İlay yenge öldü.” diye mırıldandım.

“Gökçe…”

“Efendim?”

“Ben tam bir yıl boyunca duvarla konuştum. Derdimi ona anlattım. Belki konuşamıyordu ama o beni hiç tereddüt etmeden dinledi. Sen değildin ama o da beni dinledi.”

Benim Allah belamı versin!

Ben onun yanında olamadım, Allah benim belamı ver-

sin!

“Arda durgunlaştı bir yıl boyunca ağzından tek bir espri çıkmadı. Aras abim eşi Burcu ile Almanya’ya taşındı.

Aslı hayattan soğudu. Ev bomboş gibiydi. Evde yaşayan bir sürü insan vardı ama bomboş gibiydi.” dedi.

Ben bunca yıl onun özlemiyle yanarken o acılarla boğ-

uşmuş. Belki hayattan soğumuş.

Kendimi iyice ona yaklaştırdım. Kollarımı açıp kocaman sarıldım. Başımı omzuna yasladım. Ellerini uzatıp belime doladı. Nefesini ensemde hissediyordum.

Kokusunu iyice içime çektim.

Gözyaşlarım üzerinden akıp gidiyordu.

“Atlas, ben çok özür dilerim. Bunca yıl seni bir başına bıraktığım için çok özür dilerim.” diye mırıldandım.

“Özür dilemesi gereken sende değilsin, bende değilim. Özür dilemesi gerekenler, bizi yıllarca ayrı tutanlar.”

“Bir 12 yılımızı daha boşa çıkarmayacağız ela gözlüm.” dedi.

“100 yılım olsun yine sana veririm.” dedim.

Birbirimizden ayrıldık. Önüme döndüm. Güneş daha tepedeydi.

“Atlas…” dedim.

“Efendim?”

“Biz bütün gün ne yapacağız? Okuldan kaçtık ya.” de-

dim.

“Bugünü boş geçirmeyeceğiz. Arda’yı arayacağım, onlarda kaçacak. Bizim yazlığa gideceğiz ve akşama kadar eğleneceğiz, daha fazla acı çekmek istemiyorum” dedi.

Çok iyi bir fikirdi. Hem bu ona da iyi gelecekti.

Okula gitmekten daha mantıklı ve hoş gelmişti.

“Ara hadi Arda’yı.” dedim.

Elini cebine atıp telefonunu çıkardı. WhatsApp uygulamasına girip bir yerlere tıkladı.

Telefonu kulağına götürdü.

“Alo Arda…” diye konuşmaya başladı. Kendimi biraz daha ona yaklaştırdım.

“Efendim abim.” dedi Arda.

“Neredesiniz ve ne yapıyorsunuz?” diye sordu Atlas.

“Abi şu an kantindeyiz.” dedi. “Aslı da yanında mı?” diye sordu Atlas. “Yanımızda.” dedi Arda.

“Tamam ekip tam. Şimdi hepiniz toparlanın ve her hafta düzenli olarak geldiğimiz tepeye gelin.” dedi.

“Abi, babam gebertir bizi.”

“Abiciğim babamın haberi olacak diye bir şey yok. Kaçın ya.” dedi Atlas.

“Abi, Gökçe yanında mı?” diye sordu Arda.

“He yanımda, sanane bundan?” dedi Atlas.

“Abi kıskanmana gerek yok, sadece sordum. Neyse biz bir şekilde kaçarız. Yarım saate oradayız.” dedi Arda ve telefon kapandı. “İt, yüzüme kapattı.” dedi Atlas ve telefonu indirip cebine koydu.

“Atlas, benden başka hiçbir kızla görüştün mü?” diye sordum birdenbire. Aniden ağzımdan çıktı.

Merak ettiğim şeylerin arasındaydı ve ağzımdan çıkmayı başarmıştı.

“Çok.” dedi. Kaşlarımı çattım. Başımı yasladığım omzundan çektim.

Dik dik gözlerine baktım. “Ne demek çok?” dedim öfkeyle.

Gülmeye başladı. “En az üç kızla görüştüm. Hepsinde birbirinden güzeldi ama sonra hemen ayrıldım.” dedi.

Oturduğum yerden kalktım. Trip modunu açmam gerekti.

“Bir daha benle konuşma!” diye bağırdım. Arkamı döndüm tam yürüyecekken kolumdan tutup beni kendine çevirdi.

“Çok çabuk kanıyorsun kızım. Senden başkası haram bana.” dedi. Kanmamıştım. Trip atmam gerekti.

“Bana bir daha şaka yaparsan senin ağzının ortasına bir tane yapıştırırım!” diye bağırdım.

“Öncelikle bu kadar bağırma ses tellerine yazık ve sence bu kadar olay üzerine kendime kız mı ayarlayaca-

ğım?” diye sordu.

Öfkem hafiften yumuşadı. Ama trip modunu kapatacak değildim. “Senden beklerim. Fazla çapkınsın.” dedim yüz vermemeye çalışarak.

“Sende pek bir cilvelisin.” dedi.

Ben kendimi bir kez olsun cilve yaparken görmemiştim. Nereden çıkmıştı bu?

“Şimdi otur yerine, yoksa oturturum.” dedi.

Göz devirdim. Hiç dediğini yapasım gelmedi.

“Oturmuyorum.” dedim. “Sen istedin.” dedi ve eğilip elini bacağıma attı.

Bir elide belime gitti. Beni tekte kucağına aldı.

“Atlas ne yapıyorsun?” dedim şaşkın bakışlarla.

“Oturturum demiştim.” dedi ve banka doğru bir adım attı.

Bank zaten tam dibimizdeydi. Kendisi eğilip oturdu ama beni indirmedi. “İndir hadi, beni.” dedim.

Elini bacaklarımın altından çekti. Şu an tam kucağında oturuyordum. “Atlas, indir.”

“Ben oturtacağımı söyledim, nereye oturacağını değil.” dedi. Bacağından çektiği elimi dizlerimin üzerine koydu.

Belindeki eliyle beni iyice kavradı.

“Ya indirsene,” dedim. Tabii ki bir faydası olmadı.

Etrafta kimsecikler yoktu ama ben utanıyordum ve birazdan Arda gil gelecekti. Bizi bu halde görseler Arda’nın ağzı durmazdım.

“Rahatsız oluyorum.” dedim. “Olmuyorsun, utanıyorsun.” dedi.

“Arda gelip de bizi bu halde görürse susmaz biliyorsun değil mi?” diye sordum. “Biliyorum.” dedi ama hiç keyfini bozmadı.