15. bölüm · Draco malfoy-Ally frensby

BÖLÜM 14: SÖYLENMEYENLER

İlkim nehir Gör

Arkadaslar ilk oncelikle ozur dilerim birkac gundur yogundum o yüzden bolum ayamadim ama suandan itibaren normale geri donuyoruzz🤍🫶🏻✨

Draco, Ally'ye sarıldığını fark ettiğinde geri çekilmesi gerektiğini düşündü.
Ama çekilmedi.
Belki bir saniye.
Belki iki.
Belki de daha uzun.
Zaman durmuş gibiydi.
Ally'nin saçlarından gelen hafif tarçın kokusunu hissedebiliyordu. Kalbinin hızlı atışlarını duyabiliyordu. Ve en kötüsü, bu durumun ona korku vermesi gerekirken, garip bir şekilde güven vermesiydi.
Sonunda geri çekilen kişi Ally oldu.
Yavaşça.
Sanki ani bir hareket yaparsa bu an tamamen yok olacakmış gibi.
Draco hemen arkasını döndü.
"Bu..."
Sesinin neden titrediğini anlayamıyordu.
"Bu hiçbir şey ifade etmiyor."
Ally onu izledi.
Bir yanı gülmek istiyordu.
Çünkü Draco Malfoy, hayatında ilk kez birine sarılmış gibi görünüyordu.
Diğer yanı ise ağlamak.
Çünkü Draco'nun ne kadar yalnız olduğunu ilk kez gerçekten fark etmişti.
"Peki," dedi sessizce.
Draco ona döndü.
"Peki mi?"
"Eğer öyle düşünmek istiyorsan."
Bu cevap Draco'nun hoşuna gitmedi.
Nedense onun itiraz etmesini istemişti.
"Ben sadece..." dedi.
Sonra sustu.
Çünkü neyi açıklamaya çalıştığını bilmiyordu.
Ally gülümsedi.
"Draco."
"Ne?"
"Teşekkür ederim."
Yine.
Yine teşekkür etmişti.
Draco'nun boğazı düğümlendi.
"Ben bir şey yapmadım."
"Yaptın."
Ally birkaç saniye sustu.
"Benim yanıma geldin."
Bu cümle, Draco'nun düşündüğünden daha fazla canını yaktı.
Çünkü doğruydu.
Hogwarts'ın tamamında gidebileceği yüzlerce yer vardı.
Blaise'in yanına gidebilirdi.
Pansy'nin yanına gidebilirdi.
Yalnız kalabilirdi.
Ama gitmemişti.
Ayakları onu Ally'ye getirmişti.
Ve bunun nedenini bilmiyordu.
Ya da biliyordu da kabul etmek istemiyordu.
Aynı anda, Hogwarts'ın başka bir yerinde, Caelum Malfoy tek başına oturuyordu.
Önünde yanan şömineye bakıyordu.
Elinde eski, yıpranmış bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta genç bir Lucius Malfoy vardı.
Yanında Narcissa.
Ve küçük bir çocuk.
Draco.
Yaklaşık altı yaşlarında.
Fotoğraftaki Draco gülüyordu.
Caelum gözlerini kapattı.
Bu fotoğrafı yıllardır saklıyordu.
Çünkü hayatı boyunca bir kardeşi olduğunu biliyordu.
Ama onunla hiç tanışmamıştı.
Ve şimdi tanışmıştı.
Ama Draco'nun gözlerinde gördüğü tek şey nefretti.
"Beklediğim gibi," diye fısıldadı.
Arkasından ayak sesleri duyuldu.
Lucius.
"Uyumadın."
Caelum başını kaldırmadı.
"Sen de."
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Lucius konuştu.
"Sana kızgın."
Caelum hafifçe güldü.
"Olmamalı mı?"
Lucius cevap vermedi.
Çünkü cevap belliydi.
"Eğer ben onun yerinde olsaydım," diye devam etti Caelum, "ben de benden nefret ederdim."
Lucius birkaç saniye sustu.
"Bu senin suçun değil."
Caelum başını kaldırdı.
"Öyle mi?"
İlk kez sesinde öfke vardı.
"Beni on altı yıl boyunca saklayan ben değildim."
Lucius gözlerini kapattı.
Bu cümleye verecek cevabı yoktu.
Ertesi sabah Hogwarts'ta söylentiler yeniden başlamıştı.
Bu kez konu Gölgeler Tarikatı değildi.
Bu kez konu Draco Malfoy'du.
"Bir kardeşi varmış."
"İmkânsız."
"Ben gördüm."
"Gerçekten ona benziyormuş."
Büyük Salon her zamankinden daha gürültülüydü.
Draco, Slytherin masasının en sonunda tek başına oturuyordu.
Önünde üç tane yeşil elma vardı.
Ama hiçbirine dokunmamıştı.
Blaise sessizce yanına geldi.
"Oturabilir miyim?"
Draco omuz silkti.
Blaise oturdu.
Bir süre konuşmadılar.
Sonunda Blaise iç çekti.
"İyi misin?"
Draco istemsizce güldü.
"Herkes neden bana bunu soruyor?"
"Çünkü kötü görünüyorsun."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Draco ilk kez hafifçe gülümsedi.
Blaise devam etti.
"Onu gördüm."
Draco'nun yüzü yeniden gerildi.
"Ve?"
"Üzgün görünüyordu."
"Harika."
"Draco."
"Ne?"
"Belki onun da suçu değildir."
Draco aniden ayağa kalktı.
"Benim suçum mu?"
"Ben öyle demedim."
"Ama düşündün."
Blaise de ayağa kalktı.
"Hayır."
Draco gözlerini kaçırdı.
Çünkü aslında öyle düşünmüyordu.
Ama öfkelenmek daha kolaydı.
Tam o sırada Büyük Salon'un kapıları açıldı.
Ve içeri Caelum girdi.
Salon sessizleşti.
Gerçekten sessizleşti.
Çünkü söylentiler doğruydu.
Platin sarısı saçları.
Solgun teni.
Ve gümüş gözleriyle, uzaktan bakıldığında Draco'nun kendisi gibi görünüyordu.
Caelum birkaç saniye boyunca etrafına baktı.
Sonra Draco'yu gördü.
Ve ona doğru yürümeye başladı.
Draco'nun içindeki her şey kaçmasını söylüyordu.
Ama hareket edemedi.
Caelum birkaç adım önünde durdu.
"Merhaba."
Draco cevap vermedi.
"Eğer istersen..." dedi Caelum dikkatlice, "konuşabiliriz."
Draco güldü.
Yine.
O acı dolu gülüş.
"Neden?"
Caelum şaşırdı.
"Çünkü..."
"Çünkü ne?"
"Çünkü kardeşiz."
Bu kelime.
Bu tek kelime.
Draco'nun içinde bir şeyleri parçaladı.
"Hayır."
Caelum sustu.
"Benim kardeşim yok."
"Draco..."
"Benim. Kardeşim. Yok."
Büyük Salon'daki herkes onları izliyordu.
Ama Draco umursamıyordu.
Çünkü canı yanıyordu.
Ve canı yanan insanlar bazen zalimleşirdi.
"Ben seni tanımıyorum."
Caelum başını eğdi.
"Biliyorum."
"Öyleyse neden buradasın?"
Caelum uzun süre cevap vermedi.
Sonunda başını kaldırdı.
Ve söylediği şey, Draco'nun öfkesini bir anlığına durdurdu.
"Çünkü seni korumam gerekiyor."
Draco kaşlarını çattı.
"Ne?"
Caelum'un yüzü soldu.
Sanki söylememesi gereken bir şey söylemişti.
Tam o anda Büyük Salon'un bütün pencereleri aynı anda patladı.
Camlar her yöne savruldu.
Öğrenciler çığlık attı.
Ve karanlığın içinden, o tanıdık ses yeniden duyuldu.
Bu kez çok daha yakından.
"Artık saklanamazsın, Draco."
Caelum'un yüzündeki tüm renk çekildi.
Çünkü bu sesi tanıyordu.
Ve bundan daha korkunç olan tek şey, Draco'nun onun yüzündeki korkuyu görmesiydi.