BÖLÜM-22

Vaveyla Yazarı: IRMAK İLKDOĞAN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: BÖLÜM-22

༺𓃦༻

BİR BUÇUK YIL ÖNCE - KARLI BİR GÜN

METEHAN

Kar o sabah hiç durmadan yağıyordu.

Askerî birliğin avlusuna gece boyunca biriken kar, sabahın ilk saatlerinde yeniden beyaza bürünmüş; araçların tekerlek izlerini, nöbet kulübelerinin çevresindeki ayak izlerini ve duvar diplerine savrulan kuru dalları örtmüştü.

Hava öyle soğuktu ki nefes aldığımda ciğerlerime dolan hava bile canımı yakıyordu.

Yakalarımı kaldırmış, ellerimi montumun ceplerine sokmuş, eğitim alanından koğuşlara doğru yürüyordum. Birkaç saat önce biten eğitim yüzünden omuzlarım ağrıyordu. Üstelik Batur sabahın köründe hepimizi ayağa kaldırmış, sanki düşman sınır kapısına dayanmış gibi eğitim yaptırmıştı.

Kendi kendime söyleniyordum.

Bir gün şu adamı uyurken yakalayacağım.
Sabahın beşinde insan uyandırılır mı?

Tam köşeyi döneceğim sırada duvarın kenarından belli belirsiz bir ses geldi.

Önce rüzgâr sandım.

Sonra durdum.

Ses yeniden duyuldu.

İncecik, güçsüz bir sesti.

Başımı duvara çevirdim.

Ne yani?

Birkaç adım attım. Duvarın dibinde biriken karın arasında, eski bir tahta kasanın hemen yanında küçücük bir şey kıpırdıyordu.

Yaklaştığımda olduğum yerde kaldım.

Bir yavru köpekti.

Henüz çok küçüktü. Siyahımsı tüyleri karla ıslanmış, kulakları başına yapışmıştı. Küçücük bedeni soğuktan titriyordu. Ön patilerini birbirine yaklaştırmış, başını olabildiğince gövdesine gömmüştü.
Gözlerini kaldırıp bana baktı.

O an içimde bir şey koptu.

Ulan...

Dizlerimin üzerine çöktüm.

Sen nereden çıktın böyle?

Yavru başını kaldırmaya çalıştı ama boynunu bile doğru düzgün tutamıyordu. Bana bakarken incecik bir ses çıkardı.

Elimi uzattım.

Önce korktu. Birkaç santim geri çekilmeye çalıştı fakat gücü yetmedi. Ardından başını ön patilerinin arasına sakladı.

Elimi geri çektim.

Tamam, tamam. Korkma.

Sesimi alçalttım.

Bir şey yapmayacağım sana.

Montumun fermuarını açıp çıkardım. Soğuk bir
anda üzerime çöktü ama umurumda değildi.

Montu karın üzerine serdim, sonra yavruyu iki elimle dikkatlice kaldırdım.

O kadar hafifti ki bir an daha sıkı tutmam gerektiğini düşündüm.

Sanki biraz gevşetsem kollarımın arasından kayıp gidecekti.

Yavru başını kolumun içine soktu.

Titremesi hemen geçmedi. Küçük bedeni hâlâ soğuktan sarsılıyordu.

Montumu etrafına sardım.

Hah, şöyle.

Başını okşadım.

Sen nereden geldin bakalım? Kimin başına bela olacaksın?

Yavru gözlerini kaldırdı.

Bir kulağı hafifçe oynadı.

Gülümsedim.

Bana bakma öyle. Daha sabah kahvaltısı bile
yapmadım. Bir de seni mi doyuracağım?

Kucağımda hafifçe kıpırdandı.

Tamam, tamam. Şaka yaptım.

Başını göğsüme yasladı.

O an yüzümdeki gülümseme kayboldu.

Bunca karın, soğuğun ve sessizliğin içinde küçücük bir canlı, tanımadığı bir insanın kollarına sığınmıştı.

İnsan bazen en büyük emanetlerini nerede
bulacağını bilmiyordu.

Ben de bilmiyordum.

Tek bildiğim, onu o duvarın dibinde bırakamayacağımdı.

Ayağa kalktım. Montumun kenarlarını biraz daha kapattım ve koğuşların bulunduğu binaya doğru yürümeye başladım.

Koridora girdiğimde birkaç asker selam verdi.

Günaydın, komutanım.

Başımı salladım.

Günaydın.

Bir başka asker kucağımdaki şişkinliğe baktı.

Komutanım, o ne?

Yeni personel.

Çocuk önce yüzüme, sonra montuma baktı.

Komutanım?

Sorgu sual yok, asker. Görev başında.

Gülmemek için kendini zor tuttuğunu gördüm.

Emredersiniz, komutanım.

Yürümeye devam ettim.

Tam koridorun diğer ucuna ulaşmıştım ki karşıdan Altay geldi.

Elinde dosyalar vardı. Her zamanki gibi ciddi görünüyordu. Yürürken önündeki evraklara göz gezdiriyor, muhtemelen günün programını kafasında sıralıyordu.

Yanından geçecektim.

Birden durdu.

Ben iki adım daha attıktan sonra arkamdaki sessizliği fark ettim.

Başımı çevirdim.

Altay bana bakıyordu.

Sonra kollarımdaki montu inceledi.

Kaşlarından biri havaya kalktı.

Metehan.

İçimden bir ses, yakalandığımı söyledi.

Komutanım.

Altay dosyaları kolunun altına sıkıştırdı.

Ne saklıyorsun?

Hiçbir şey, komutanım.

Bakışları montuma indi.

Hiçbir şey mi?

Emredersiniz.

Altay başını hafifçe yana eğdi.

Metehan.

Komutanım?

Montun nefes alıyor.

İstemeden güldüm.

Hava soğuk, komutanım.

Ben de onu görüyorum. Montunun içindeki ne?

Bir an ona baktım.

Sonra derin bir nefes alıp montun önünü yavaşça

açtım.

Küçücük baş dışarı uzandı.

Yavru önce bana, ardından Altay'a baktı.

Altay'ın yüzündeki ifade değişti.

Dosyaları kolunun altından çıkardı, yanındaki pencerenin önüne bıraktı ve eğildi.

Alman kurdu ha?

Gururla başımı salladım.

Evet, komutanım.

Nereden buldun bunu?

Duvarın dibinde. Tek başınaydı. Soğuktan titriyordu.

Altay bir süre yavruyu inceledi.

Sonra elini uzatıp başını okşadı.

Yavru önce gözlerini kırpıştırdı. Ardından burnunu Altay'ın parmaklarına yaklaştırdı.

Altay hafifçe gülümsedi.

Daha çok küçük.

Bırakamadım, komutanım.

Bu kez sesim şaka yapmıyordu.

Altay bunu anlamış olacak ki bir süre cevap vermedi.

Yavrunun kulağının arkasını kaşıdı.

Anlaşıldı.

Bir umutla yüzüne baktım.

Komutanım...

Söyle.

Koğuşta kalamaz mı?

Altay'ın eli yavrunun başında durdu.

Başını kaldırıp bana baktı.

Metehan, orası askerî koğuş.

Biliyorum, komutanım.

Burası hayvan barınağı değil.

Onu da biliyorum.

O zaman neyi soruyorsun?

Bir an durdum.

Sonra kucağımdaki yavruya baktım.

Bir denesek mi, komutanım?

Altay dudaklarını birbirine bastırdı. Gülmemek için uğraştığı belliydi.

Kimi ikna etmeye çalışıyorsun sen?

Sizi, komutanım.

Beni ikna ettin diyelim. Diğerlerini ne yapacaksın?

Onları da ikna ederiz.

Ya izin vermezlerse?

Yavru o sırada montun içinden başını çıkarıp Altay'ın elini burnuyla dürttü.

Altay yeniden başını okşadı.

Bir de kendine adam bulmuş.

Komutanım, bence beni sevdi.

Daha iki dakikadır tanışıyorsunuz.

Bazı bağlar ilk görüşte kurulur, komutanım.

Altay başını iki yana salladı.

Seninle uğraşılmaz.

Tam yeniden yürümek üzereydi ki koridorun diğer ucundan tok bir ses yükseldi.

Neyi deneyeceksin, Yüzbaşı Metehan?

İkimiz de aynı anda döndük.

Koridorun başında bir general duruyordu.

Üzerindeki üniforma kusursuzdu. Yanında iki subay vardı. Belli ki karargâha geçiyordu ama bizi görünce durmuştu.

Altay anında toparlandı.

Ben de kucağımdaki yavruyu düşürmemek için montumu bir elimle tutarken hazır ola geçtim.

Komutanım!

General gözlerini önce Altay'a, ardından bana çevirdi.

Sonra bakışları montun içinden çıkan küçük başta durdu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Ardından kaşlarını kaldırdı.

Bana mı anlatacaksınız yoksa köpeğe mi?

Altay'ın ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

Ben boğazımı temizledim.

Komutanım, müsaadenizle durumu arz etmek istiyorum.

General elini hafifçe kaldırdı.

Anlat.

Yavruyu biraz daha dikkatli tuttum.

Komutanım, sabah eğitiminden dönerken birliğin dış duvarının kenarında buldum. Henüz yavru.

Soğuktan titriyordu. Etrafta annesi ya da başka bir köpek yoktu. Kendi başına bırakılmış görünüyordu.

General başını hafifçe yana eğdi.

Veteriner kontrolünden geçti mi?

Hayır, komutanım. Daha yeni buldum.

Peki, ne istiyorsun?

Bir an duraksadım.

Sonra doğrudan cevap verdim.

Ona bir yuva vermek istiyorum, komutanım.

Koridor sessizleşti.

General kollarımdaki yavruya baktı.

Küçük köpek, sanki konuşulanları anlamış gibi başını montun dışına çıkardı.

Generalin yüzündeki sertlik bir nebze yumuşadı.

Askerî koğuşta kalması uygun olmaz. Bakımı, sağlığı ve güvenliği düşünülmeli.

İçimdeki umut yeniden sönecek gibi oldu.

Ama general sözünü tamamlamamıştı.

Veteriner kontrolü yaptırın. Uygun bir yer ayarlayın. Bakımından da siz sorumlu olun. Bir canı kurtarmak güzel şeydir, Yüzbaşı. Ama onu yaşatmak, kurtarmak kadar sorumluluk ister.

Gözlerim parladı.

Emredersiniz, komutanım!

General Altay'a döndü.

Demirtaş, gerekli düzenlemeleri takip edin.

Emredersiniz, komutanım.

General yeniden bana baktı.

Bir de...

Hazır ola daha sıkı geçtim.

Emredin, komutanım!

Generalin bakışları yavruya kaydı.

İsmi var mı?

Ağzımı açtım.

Sonra kapattım.

Altay bana yan gözle baktı.

General bekliyordu.

Henüz yok, komutanım.

Demek hâlâ düşünüyorsun.

Evet, komutanım.

General hafifçe gülümsedi.

Çok bekletme. Birinin ismini taşımak da ona ait olmanın ilk adımlarından biridir.

Ardından yanındaki subaylarla yürümeye devam etti.

Biz de selam verdik.

General köşeyi dönüp gözden kaybolduğunda

Komutanım...

Altay dosyalarını yeniden aldı.

Efendim, Yüzbaşı?

İzin çıktı.

Ben de duydum.

Köpeğimiz olacak.

Altay durdu.

Bana döndü.

Bir dakika. Benim köpeğim değil, senin sorumluluğun.

Emredersiniz, komutanım.

Veteriner kontrolü yapılacak. Beslenmesi düzenlenecek. Kaldığı yer uygun olacak. Eğitim programın da aksamayacak.

Emredersiniz.

Ve birliğin düzenini bozmayacak.

Asla, komutanım.

Altay bir süre yüzüme baktı.

Sonra kollarımdaki yavruya uzandı ve parmağını burnunun önünde tuttu.

Yavru burnuyla parmağına dokundu.

Altay'ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Peki, isim verdin mi?

Başımı salladım.

Hayır, komutanım. Ama bir isim düşündüm.

Nedir?

Yavruyu biraz yukarı kaldırıp gözlerine baktım.

O küçücük gözlerde korku vardı ama korkunun altında inatçı bir yaşam isteği de hissediliyordu.

Börü.

Altay başını hafifçe eğdi.

Börü mü?

Evet, komutanım.

Neden?

Bir an düşündüm.

Çünkü yalnızca bir köpek olmasın istiyorum.

Bizimle büyüsün. Bizimle yürüsün. Birliğin bir parçası olsun. Güçlü olsun.

Yavrunun başını okşadım.

Bir gün korkmadan koşsun istiyorum.

Altay gözlerini benden ayırmadı.

Sonra başını salladı.

Güzel isim.

İçimdeki sevinç yüzüme yayıldı.

Öyle mi, komutanım?

Öyle. Ama şimdi o güzel ismin hakkını vereceksin. Haydi, önce veteriner.

Yürümeye başladı.

Ben de peşinden gittim.

Montumun içinde Börü yeniden kıpırdandı.

Başını dışarı çıkardı.

Koridorun penceresinden içeri süzülen kış güneşi tüylerinin üzerine vuruyordu.

O gün onun adını koyduğumda, bir buçuk yıl sonra aynı köpeği kollarımda tutup adını haykıracağımı bilmiyordum.

Onunla geçireceğim eğitimleri, sabah koşularını, şakaları, geceleri aynı nöbet alanında bekleyişlerimizi bilmiyordum.

Bana her baktığında kuyruğunu sallayacağını, sesimi yüzlerce sesin arasından tanıyacağını, en zor anlarımda yanıma geleceğini bilmiyordum.

Sadece bir yavruyu kardan almıştım.

Oysa farkında olmadan kendime bir kardeş bulmuştum.

Ve Börü, o gün birliğin kapısından içeri girdiğinde henüz kimse bilmiyordu:

Bir gün bu timin en sessiz vedası, onun adıyla anılacaktı.

GÜNÜMÜZ;

ALTAY

ALTAY

Alexander elimizden kaçmıştı.

Bütün planımızı bozmuş, beş çobanı kurtarmış olmamıza rağmen geride kapanmayan bir hesap bırakmıştı. Karatay Ovası'ndaki eski yapının çevresinde yaptığımız son kontrollerin ardından köye doğru ilerlemeye başlamıştık.

Kar yeniden şiddetlenmişti.

Atların toynakları karı eziyor, rüzgâr yüzümüze ince buz parçaları savuruyordu. Az önce yaşanan çatışmanın sesleri geride kalmıştı ama kimsenin zihni oradan ayrılmamıştı.

Batur atını yanıma sürdü.

Bir süre hiçbir şey söylemeden aynı hızda ilerledik.

Sonra gözlerim istemsizce birkaç metre ilerimize kaydı.

Metehan oradaydı.

Börü'yü kucağında taşıyordu.

Başını eğmişti. Kollarını onun çevresinde kapatmış, sanki rüzgârın bile Börü ye dokunmasına izin vermek istemiyormuş gibi yürüyordu.

Doğuhan hemen yanındaydı.

Bir eliyle atının dizginlerini tutuyor, diğer eliyle Metehan'ın omzuna zaman zaman dokunuyordu.

Konuşmak istiyor ama hangi kelimenin arkadaşının acısına dokunmadan ona ulaşabileceğini bilmiyordu.

Doğuhan'ı yıllardır tanıyordum.

En zor anlarda bile bir cümle bulurdu. Bazen saçma bir şaka yapar, bazen hepimizi güldürür, bazen de birinin öfkesini üzerine çekerek onu kendine getirirdi.

Ama şimdi susuyordu.

Çünkü bazı acıların karşısında insanın bildiği bütün kelimeler anlamını kaybediyordu.

Biraz geride Çağatay, Umay, Bora ve Borahan yürüyordu. Beş çoban onların yanındaydı. Çobanlardan yaşlı olanı birkaç kez Metehan'a bakmış, sonra gözlerini önüne çevirmişti.

En arkada Kan Timi'nin diğer üyeleri geliyordu.

Kimse konuşmuyordu.

Sanki hepimiz aynı anda aynı şeyi düşünüyorduk.

Biraz önce görev tamamlanmıştı.

Beş insan hayata, ailelerine ve evlerine dönüyordu.

Ama biz, kendi evimize dönerken içimizden birini geride bırakmıştık.

Batur'un sesi sessizliği böldü.

Altay.

Gözlerimi ondan ayırmadım.

Dinliyorum.

Alexander'ı bulacağız.

Cevap vermedim.

Batur devam etti.

Kaçtı diye bu işin peşini bırakacak değiliz.

Başımı hafifçe çevirdim.

Bırakmayacağız.

Onu bulduğumuzda...

Batur.

Sözünü kestim.

Bana baktı.

Bu iş artık yalnızca Alexander meselesi değil.

Bakışlarım yeniden Metehan'a kaydı.

Bunu hepimiz biliyoruz.

Batur'un çenesi gerildi.

Bir süre sonra başını salladı.

Biliyoruz.

Yolumuza devam ettik.

Metehan'ın Börü'yü kucağında taşıyan ellerine baktım. Parmakları, soğuk yüzünden kızarmıştı. Buna rağmen bir an bile kollarını gevşetmiyordu.

Bir buçuk yıl önce de böyle taşımıştı onu.

O günü hatırladım.

Metehan'ın montunun içinden küçücük bir başın çıktığı o sabahı...

Koğuşların bulunduğu koridorda önüme dikilip bana bir yavru bulduğunu söylediğinde gözlerindeki heyecanı...

Generalin karşısında neredeyse nefes almadan izin istediği anı...

Ve ilk kez Börü adını söylediğinde yüzüne yayılan o gülümsemeyi.

O zamanlar Börü bir yavruydu.

Metehan'ın avuçlarına sığacak kadar küçüktü.

Şimdi ise Metehan'ın kollarında sessizce yatıyordu.

İnsan bazı hatıraları unutmak istese bile unutamazdı.

Çünkü hatıralar bazen zihinde değil, insanın göğsünde yaşardı.

Ve bazıları, her nefeste yeniden acıtırdı.

Köyün ilk evleri göründüğünde Hıdır Ağa'nın bizi beklediğini fark ettim.

Beyaz sakalının uçlarına kar tutunmuştu. Yanında birkaç köylü daha vardı. Biz yaklaştıkça yüzündeki umutlu ifade değişti.

Önce kurtarılan çobanları gördü.

Ardından Metehan'ın kollarına baktı.

Bir şey söylemedi.

Sadece başını eğdi.

Atlardan indik.

Batur yanıma geldi. Omzunu benimkine hafifçe dokundurdu.

Geldik.

Başımı salladım.

Evet.

Ama içimden başka bir cümle geçiyordu.

Hepimiz geldik, Batur.

Ama hepimiz dönmedik.

KÖY : "BİR DOSTUN VEDASI"

ALTAY

Çobanlar köy meydanına adım attığı anda ortalık hareketlendi.

Bir kadın kalabalığın arasından koşarak çıktı.

Oğlum!

Genç çobanlardan birine sarıldı.

Adam annesinin kollarında bir süre dimdik durdu.

Sanki yaşadığı her şeyi içine gömmeye çalışıyordu.

Sonra omuzları çözüldü ve annesine sarıldı.

Bir başka çobanın küçük kızı babasının beline sarıldı.

Baba, gittin sandım!

Adam dizlerinin üzerine çöktü, kızını kucağına aldı.

Geldim kızım. Geldim.

Kadınlar ağlıyor, çocuklar babalarının ellerini tutuyor, yaşlılar kurtarılan insanlara dokunarak gerçekten orada olduklarından emin olmaya çalışıyordu.

Biraz önce ölüm korkusuyla bekleyen bu insanların yüzlerine şimdi yeniden hayat geliyordu.

Hıdır Ağa'nın gözleri dolmuştu.

Çobanların ailelerine kavuşmasını izliyordu.

Ben de izliyordum.

Görevimizin en güzel tarafı buydu.

Bir evin kapısının yeniden açılması...

Bir annenin oğluna sarılması...

Bir çocuğun babasının sesini tekrar duyması...

Bazen bütün yorgunluğun karşılığı yalnızca buydu.

Ama bu defa sevincin ortasında bir boşluk vardı.

Metehan meydanın kenarına doğru ilerledi.

Börü'yü taşıdığı kolları yavaşça aşağı indi.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Onu karın üzerine dikkatlice bıraktı.

Ardından kendisi de yanına diz çöktü.

Bir süre hiçbir şey yapmadı.

Sadece baktı.

Börü'nün başını avuçlarının arasına aldı.

Parmaklarıyla kulaklarını düzeltti. Başına yapışan birkaç kar tanesini temizledi.

Sonra elini yüzüne koydu.

Buz gibiydi.

Metehan'ın gözleri kapandı.

İçinden gelen derin bir nefes, dudaklarının arasından titreyerek çıktı.

Hadi be oğlum...

Sesi o kadar kısıktı ki yanına yaklaşmasaydım duyamayacaktım.

Kalk artık.

Bir an bekledi.

Sanki Börü'nün birazdan başını kaldıracağını, kuyruğunu sallayacağını ve her zamanki gibi ona yaklaşacağını düşünüyordu.

Ama Börü kıpırdamadı.

Metehan elini çekmedi.

Ben ağır adımlarla yanına gittim.

Dizlerinin üzerine çöktüm.

Metehan.

Başını kaldırdı.

Gözleri kurumuştu.

Ağlamaktan yorulmuş, yüzündeki bütün ifade silinmişti. Bana öyle baktı ki bir an karşımdaki kişinin Metehan olduğundan emin olmakta zorlandım.

Sonra dudakları aralandı.

Komutanım...

Başımı hafifçe salladım.

Başka bir şey söyleyemedim.

Metehan'ın hayvanlar konusunda ne kadar hassas olduğunu biliyordum. Küçükken evinde baktığı hayvanları, Börü'yü ilk bulduğu günü, onunla kurduğu bağı anlatmıştı bana.

Ama hiçbir hikâye, şu an önümde duran gerçeğin ağırlığını anlatmaya yetmezdi.

Elimi omzuna koydum.

Sıktım.

Metehan'ın omuzları bir an gerildi.

Sonra başını yeniden Börü ye

çevirdi.

Ben onu bulmuştum, komutanım.

Boğazımdaki düğüm büyüdü.

Biliyorum.

Duvarın dibindeydi. Kar yağıyordu. Çok küçüktü.

Yutkundu.

Titriyordu.

Parmaklarını Börü'nün başında gezdirdi.

Montuma sarmıştım. Bana bakmıştı. Sonra sizin yanınıza gitmiştik.

Gözleri bir anlığına uzaklara daldı.

Adını ben koymuştum.

Başımı eğdim.

Börü demiştin.

Metehan dudaklarını birbirine bastırdı.

Bana bir kere bile ihanet etmedi, komutanım.

Sesi titremeye başladı.

Ben nereye gittiysem geldi. Ne zaman çağırdıysam geldi. Bazen kızdım, bazen bağırdım ama o...

Cümlesi yarım kaldı.

Nefes almaya çalıştı.

O hep geldi.

Elimi omzundan çekmedim.

Çünkü ona söyleyebileceğim hiçbir sözün, içinde açılan boşluğu dolduramayacağını biliyordum.

Arkamızdan ayak sesleri duyuldu.

Hıdır Ağa elinde bembeyaz bir örtüyle yaklaştı.

Yüzü üzgündü.

Metehan'ın karşısına diz çöktü.

Örtüyü karın üzerine, Börü'nün yanına dikkatlice serdi.

Sonra Metehan'a baktı.

Getir oğul.

Metehan başını kaldırdı.

Hıdır Ağa'nın sesi yumuşacıktı.

Birlikte saralım.

Metehan bir süre örtüye baktı.

Sanki örtünün ne anlama geldiğini kabul edemiyordu.

Sonra Börü'nün başına eğildi.

İki eliyle onu dikkatlice kaldırdı.

Bir an kucağında tuttu.

Yüzünü Börü'nün başına yaklaştırdı.

Eve gidiyoruz, oğlum.

Sesi duyulduğunda göğsümün ortasına ağır bir şey oturdu.

Hani söz vermiştim sana?

Gözlerini kapattı.

Seni eve götürecektim.

Hıdır Ağa bekliyordu.

Metehan sonunda Börü'yü beyaz örtünün üzerine bıraktı.

Ellerini hemen çekemedi.

Önce başını düzeltti.

Sonra ön patilerini yan yana getirdi.

Bir kulağı örtünün kenarında kalmıştı. Onu da dikkatlice içeri aldı.

En son alnındaki küçük ay izine baktı.

Parmağını o izin üzerinde gezdirdi.

Güle güle, Börü.

Sesi neredeyse duyulmuyordu.

Ben seni bulurum, merak etme.

Hıdır Ağa örtünün bir kenarını kaldırdı.

Metehan diğer kenarına uzandı.

Birlikte Börü'nün üzerini örttüler.

Beyaz örtü yavaşça kapandı.

Metehan'ın eli, örtünün üzerinde birkaç saniye daha kaldı.

Sonra parmakları ağır ağır geri çekildi.

O an bir telsiz cızırtısı duyuldu.

Herkesin başı aynı anda sesin geldiği yöne döndü.

Çağatay telsizini çıkardı.

Dinliyorum, komutanım.

Karşıdan gelen sesi duyunca dikleşti.

Emredersiniz, komutanım.

Bir an bekledi.

Sonra başını bana çevirdi.

Albay Vedat Komutanım, komutanım. Sizinle görüşmek istiyor.

Elimi uzattım.

Ver.

Çağatay telsizi bana uzattı.

Aldım.

Emredin, komutanım.

Karşıdan Vedat'ın sesi geldi.

Altay, bilgi için seni dinliyorum.

Derin bir nefes aldım.

Komutanım, görev tamamlandı. Beş çoban sağ olarak kurtarıldı. Bölge kontrol edildi ancak Alexander olay yerinden kaçtı.

Telsizin diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Ardından sert bir ses duyuldu.

Tak!

Vedat'ın elini masaya vurduğunu anlayabiliyordum.

Allah kahretsin!

Arka planda bir sandalye hareket etti.

Vedat'ın sesi yeniden yükseldi.

Turgay! Sungur! Işılay! Üçünüz de beni dinleyin!

Karargâhtaki sesler bir anda kesildi.

Bu adamı bulun! Hangi deliğe saklandıysa, nereye kaçtıysa bulun! Başka kimseye zarar vermeden yerini tespit edin. Elimizdeki bütün bilgileri birleştirin. Bir daha gözümüzün önünden kaybolmasına izin vermeyeceğiz!

Üç ayrı ses art arda yükseldi.

Emredersiniz, komutanım!

Vedat yeniden bana döndü.

Altay, Astsubay Cansu sizi almaya gelecek.
Hazırlıklarınızı yapın. Kan Timi ve Gök Börü Timi, tek parça hâlinde karargâha dönecek. Bu bir emirdir!

Hazır ola geçtim.

Emredersiniz, komutanım.

Vedat'ın sesi bu defa daha ağırdı.

Bir de Batur'a söyle. Emre karşı geldiği için kendisiyle, Metehan'la ve seninle ayrıca görüşeceğim.

Gözlerimi kapatıp kısa bir nefes aldım.

Emredersiniz.

Vedat devam etti.

Kan Timi neden geri dönmedi? Neden talimatıma rağmen bölgeden ayrılmadı?

Cevap vermeden önce örtünün başında duran Metehan'a baktım.

Beyaz örtünün kenarına oturmuştu.

Başını eğmiş, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti.

Bir an duraksadım.

Sonra telsizi ağzıma yaklaştırdım.

Komutanım...

Dinliyorum.

Börü aramızdan ayrıldı.

Karargâhtaki sesler kesildi.

Bu defa Vedat hiçbir şey söylemedi.

Birkaç saniye sonra duyulan nefesi bile telsizden geçiyordu.

Börü mü?

Maalesef, komutanım.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra Vedat'ın sesi, az önceki öfkesinden eser kalmamış hâlde duyuldu.

Metehan'ın kurtardığı köpek mi?

Gözlerimi kapattım.

Evet, komutanım.

Vedat'ın sesi biraz daha alçaldı.

Anlaşıldı.

Bir süre konuşmadı.

Ardından derin bir nefes aldı.

Altay...

Emredin, komutanım.

Metehan'ın moralini düzeltmeye çalışın.

Arkadaşınızın yanında olun. Hepinizin zor bir görevden çıktığını biliyorum. Ama şimdi birbirinize destek olmanız gerekiyor.

Emredersiniz, komutanım.

Karargâhta görüşeceğiz.

Emredersiniz.

Telsizi indirdim.

Bir süre elimde tuttum.

Sonra başımı kaldırıp etrafıma baktım.

Herkes beyaz örtünün çevresinde toplanmıştı.

Batur başını eğmişti.

Doğuhan, Metehan'ın birkaç adım arkasında duruyordu. Gözleri kızarmıştı ama ağlamamak için kendini tutuyordu.

Çağatay'ın çenesi sıkılmıştı.

Umay ellerini birbirine kenetlemiş, örtüden gözlerini ayıramıyordu.

Bora ve Borahan sessizce yan yana durmuştu.

Kan Timi'nin askerleri de çevremizdeydi.

Hiçbiri konuşmuyordu.

Oysa bu timin sessiz kaldığı pek görülmezdi.

Birimizin mutlaka söyleyecek bir sözü olurdu.

Bazen en ciddi anlarda bile saçma bir şaka patlatılır, arkasından kahkahalar yükselirdi.

Ama şimdi...

Sanki birliğin bütün sesi Börü'yle birlikte susmuştu.

Metehan başını kaldırdı.

Komutanım.

Yanına gittim.

Buradayım.

Biraz yanında kalabilir miyim?

Beyaz örtüyü işaret etti.

İçimde bir şey sızladı.

Diz çöküp yanına oturdum.

İstediğin kadar.

Metehan başını salladı.

Bir süre birlikte oturduk.

Kar yağmaya devam ediyordu.

Ve biz, bir dostumuzun son nöbetini tutuyorduk.

SON NÖBET

ALTAY

Zaman ilerliyordu.

Köy meydanındaki hareketlilik yavaş yavaş azalmış, çobanlar ailelerinin yanına çekilmişti. Hıdır Ağa'nın evlerinden birinden ince bir duman yükseliyordu. Bir kadın, kapısının önünde durmuş, bize bakıyordu.

Börü'nün etrafında ise kimse ayrılmak istemiyordu.

Sonunda herkesin kendi vedasını yapabilmesi için sessizce geri çekilmeye karar verdik.

Birer birer yanına gittiler.

Önce Doğuhan yaklaştı.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Beyaz örtünün kenarını düzeltti.

Ulan Börü...

Dudaklarının kenarı titredi.

Şimdi kime kızacağım ben?

Gözlerini sildi.

Metehan'ın bütün saçmalıklarını sana anlatıyordum. Sen de dinliyordun.

Bir an durdu.

Hiçbirini kimseye anlatmadın. Adamlığın da oradan belli zaten.

Güldü.

Ama gülüşü hemen söndü.

Başını eğip örtünün üzerine elini koydu.

Huzurla uyu, kardeşim.

Ayağa kalkarken Metehan'a baktı.

Metehan ona bakmadı.

Doğuhan da zorlamadı.

Sadece arkadaşının omzuna hafifçe dokunup uzaklaştı.

Ardından Çağatay geldi.

Her zamanki rahat tavrından eser yoktu.

Börü'nün başucunda durdu.

Komutanım sana bir isim vermişti, değil mi?

Bir an bana baktı.

Sonra yeniden örtüye döndü.

Yok, yanlış söyledim. Metehan vermişti.

Başını salladı.

Bak, ben bile isim konusunda karıştırıyorum. Sen olsan şimdi havlardın.

Bora'nın başı öne eğildi.

Çağatay yutkundu.

Bizi yarı yolda bırakmadın.

Sesi alçaldı.

Biz de seni unutmayacağız.

Bora ile Borahan yan yana geldiler.

Bora elini örtünün üzerine koydu.

Bizi ne kadar uğraştırdığını bir bilsen...

Borahan hafifçe başını salladı.

Özellikle Doğuhan'ı.

Doğuhan uzaktan onlara baktı.

Normalde hemen karşılık verirdi.

Bu defa vermedi.

Bora'nın yüzü buruştu.

Şimdi bir şaka yapacakmışım gibi geliyor. Sonra sesim çıkmıyor.

Borahan kolunu omzuna attı.

Çünkü o da bizim ailemizdi.

Bora başını eğdi.

Evet.

Umay en son yaklaştı.

Diz çöktü.

Bir süre konuşmadı.

Sonra örtünün kenarını düzeltti.

Seninle fazla zaman geçiremedik, Börü.

Parmakları örtünün üzerinde durdu.

Ama Metehan'ın seni nasıl sevdiğini gördüm.

Gözlerini kapattı.

İnsan bazen bir başkasının sevgisinden tanır birini.

Başını kaldırıp Metehan'a baktı.

Sen onun için yalnızca bir köpek değildin.

Metehan'ın yüzü gerildi.

Umay ayağa kalktı.

İyi yolculuklar, küçük savaşçı.

Herkesin vedası bitince meydanda yeniden sessizlik oluştu.

Benim de söylemem gereken bir şey vardı.

Börü'nün yanına gittim.

Diz çöküp beyaz örtünün önünde durdum.

Parmaklarımı örtünün kenarına koydum.

Bir buçuk yıl önce o küçük yavrunun alnında henüz belirginleşmemiş tüylerin arasından görünen ay biçimindeki işareti hatırladım.

Metehan onu ilk getirdiğinde başını okşamıştım.

O günden sonra Börü'yü defalarca görmüştüm.

Eğitim alanında...

Koğuşların çevresinde...

Timle birlikte yapılan uzun yürüyüşlerde...

Metehan'ın peşinde, kuyruğunu sallayarak koşarken...

Her defasında birliğin parçası olduğunu biraz daha hissettirmişti.

Şimdi ise önümde sessizce yatıyordu.

Başımı eğdim.

İyi bir yoldaştın, Börü.

Sesim güçlükle çıktı.

Bize emanet edilen bir canın ne demek olduğunu hepimize hatırlattın.

Bir an sustum.

Hakkını helal et.

Elimi örtüden çektim.

Ayağa kalktığımda gözlerim dolmuştu.

Ama komutandım.

Birliğin başında durmam gerekiyordu.

Bazen komutan olmak, herkese güçlü görünmek değildi.

Bazen kendi acını bir kenara bırakıp yanındakilerin ayakta kalmasına yardım etmekti.

Bazen de bir şey yapamadan, herkesin acısını paylaşmaktı.

O gün yapabildiğim tek şey buydu.

Yanlarında durmak.

ALTAY

Biraz uzaklaştım.

Umay meydanın kenarında durmuş, karla kaplı dağlara bakıyordu.

Yanına gittiğimde beni fark etmedi.

Başını hafifçe eğmişti. Elleri montunun ceplerindeydi. Rüzgâr saçlarının birkaç tutamını yüzüne savuruyordu.

Bir süre onu izledim.

Sonra seslendim.

Üsteğmenim.

Umay irkildi.

Hızla bana döndü.

Komutanım!

Elini refleksle göğsüne götürdü.

Altay, korkuttun beni!

Gülümsememek için kendimi tuttum.

Fark ettim.

Omzuma vuracakmış gibi elini kaldırdı.

Bileğini nazikçe tuttum.

Umay bana baktı.

Komutanım?

Sakin olun, Üsteğmenim.

Elimi bileğinden çektim.

Umay elini geri aldı.

Ben de sana bir şey söyleyecektim.

Kaşlarımı kaldırdım.

Nedir?

Bir daha sessizce arkamda belirme.

Güldüm.

Emredersiniz.

Umay gözlerini kıstı.

Dalga geçiyorsun.

Biraz.

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

Ama gözlerindeki hüznün kaybolmadığını görebiliyordum.

Nasıl hissediyorsunuz? diye sordum.

Umay bakışlarını yeniden dağlara çevirdi.

Kötü.

Dürüst cevabı beni şaşırtmadı.

Ben de.

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Umay konuştu.

Metehan için endişeleniyorum.

Hepimiz endişeleniyoruz.

Börü onun için çok önemliydi.

Başımı salladım.

Bir buçuk yıl önce bulduğunda da öyleydi. Ama zaman geçtikçe aralarındaki bağ daha da güçlendi.

Umay derin bir nefes aldı.

Onu nasıl teselli edeceğiz?

Bir an düşündüm.

Şimdilik teselli etmeye çalışmayacağız.

Bana döndü.

Nasıl yani?

Yanında olacağız. Konuşmak isterse dinleyeceğiz. Susmak isterse susacağız.

Bakışlarım Börü'nün bulunduğu yere kaydı.

Her acının hemen bir çözümü olmak zorunda değil.

Umay başını yavaşça salladı.

Haklısın.

Sonra bana baktı.

Altay...

Efendim?

Sen iyi misin?

Soruyu beklemiyordum.

Bir an cevap veremedim.

Ardından omuzlarımı hafifçe kaldırdım.

İyiyim.

Umay kaşlarını çattı.

Yalan söylüyorsun.

Gülümsedim.

Komutanına mı yalan söylüyorsun diyeceksin?

Hayır. Komutanım olduğu için değil, seni tanıdığım için söylüyorum.

Bakışlarımız buluştu.

O an söyleyecek bir şey bulamadım.

Umay bir adım yaklaştı.

Sen de üzülüyorsun, Altay. Bunu saklamak

zorunda değilsin.

Gözlerimi ondan kaçırdım.

Birliğin başında durmam gerekiyor.

Duruyorsun zaten.

Sesi yumuşadı.

Ama bunun için taş olman gerekmiyor.

İçimde bir yer sızladı.

Bir süre yalnızca birbirimize baktık.

Sonra hafifçe gülümsedim.

Bazen fazla akıllı oluyorsun, Üsteğmenim.

Umay da gülümsedi.

Bazen de sen fazla inatçı oluyorsun, Yüzbaşı.

Komutan demedin.

Bir daha dersen elimdeki silahı kafana geçiririm.

Kahkaha attım.

Gerçekten attım.

Uzun zamandır ilk kez içimden gelen bir kahkahaydı.

Umay da güldü.

Ama gülüşünün altında hâlâ bir hüzün vardı.

Bir süre sonra elini omzuma koydu.

Hadi. Hazırlanmamız gerekiyor.

Başımı salladım.

Haklısın.

Yan yana yürümeye başladık.

Birbirimize dokunmuyorduk.

Ama adımlarımız aynı hızda ilerliyordu.

Bazen insanın yanında birinin olması için hiçbir şey söylemesine gerek yoktu.

Yalnızca gitmemesi yeterdi.

Bu sırada telsizimden cızırtı geldi elime aldım ve düğmesine bastım .

Telsiz yeniden cızırdadı.

Hava Kuvvetleri, Astsubay Cansu. Komutanım, beş dakika içerisinde köyün arkasındaki açık alana iniş yapacağım. Hazırlıklarınızı tamamlayın.

Telsizi kaldırdım.

Anlaşıldı, Astsubayım. Bekliyoruz.

Umay'a baktım.

Duydunuz.

Emredersiniz, komutanım.

Birliğin bulunduğu alana yürüdüm.

Sesimi yükselttim.

GÖK BÖRÜ! KAN TİMİ!

Herkes aynı anda bana döndü.

BEŞ DAKİKA İÇİNDE AÇIK ALANDA TOPLANIYORUZ!

Cevaplar art arda geldi.

EMREDERSİNİZ, KOMUTANIM!

Birkaç dakika içinde herkes hazırlıklarını tamamladı.

Batur yanıma geldi.

Herkes hazır.

Başımı salladım.

Güzel.

Sonra gözlerim Metehan'ı aradı.

Beyaz örtünün yanında duruyordu.

Doğuhan yanına gitmiş, bir şeyler söylüyordu.

Metehan başını hafifçe salladı.

Ardından yavaşça ayağa kalktı.

Börü'nün olduğu yere son bir kez baktı.

Sonra arkadaşlarının yanına geldi.

Batur'un yüzünde acı bir ifade belirdi.

Hazır mısın, Metehan?

Metehan bir süre cevap vermedi.

Ardından başını salladı.

Hazırım.

Sesi sakindi.

Fazla sakindi.

Batur bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.

Hepimiz açık alana doğru yürüdük.

Umay önden ilerliyordu.

Ben adımlarımı hızlandırıp yanına yetiştim.

Bir süre konuşmadık.

Sonra ona yan gözle baktım.

Ne o, trip mi atıyorsun?

Umay başını bana çevirdi.

Sana mı?

Bana.

Altay, komutan falan demem. Elimdeki silahı kafana geçiririm.

Kahkaha attım.

Biraz önce konuştuğumuz şeyleri çok çabuk unuttun.

Ben unutmadım. Sen fazla rahatladın.

Demek moralin düzeldi.

Umay'ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Senin yüzünden başım ağrıyacak.

O kadar uzun yaşayacağız ki buna alışacaksın.

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz bir an durdum.

Umay da sustu.

İkimiz de Börü'yü düşündük.

Bir daha birlikte yürüyemeyeceğimiz birinin yokluğu, en sıradan cümlelerimizin bile anlamını değiştirmişti.

Umay gözlerini önüme çevirdi.

Umarım, dedi sessizce.

Ben de aynı şekilde cevap verdim.

Umarım.

Açık alana ulaştığımızda Bartu yanıma sokuldu.

Kaşlarını kaldırıp Umay'a baktı, sonra gözlerini bana çevirdi.

Bakışı, Hayırdır? der gibiydi.

Başımı iki yana salladım.

Bir şey yok.

Bartu dudaklarını birbirine bastırdı.

Ben bir şey demedim ki.

Demene gerek yok. Yüzünden okunuyor.

Komutanım, ben sadece...

Bartu.

Emredersiniz.

Arkasını dönüp gitti.

Umay gülümseyerek bana baktı.

Çok iyi anlaşıyorsunuz.

Fazla iyi. O yüzden başıma bela oluyor.

Birlikte hafifçe güldük.

Ama bu defa kahkahamız kısa sürdü.

Çünkü birkaç metre ilerimizde beyaz örtü duruyordu.

Ve hepimiz biliyorduk ki dönüş yolunda o örtüyü yanımızda götüremeyecektik.

༺𓃦༻

ALTAY

Helikopterin sesi uzaktan duyulmaya başladığında köylüler yeniden meydanda toplandı.

Hıdır Ağa ve birkaç yaşlı, ellerinde taşıdıkları üç poşetle bize doğru geldi.

Poşetlerden sıcak ekmek kokusu yayılıyordu.

Hıdır Ağa hepsini bize uzattı.

Yavrularım, alın bunları.

Çağatay bir adım öne çıktı.

Eyvallah, Hıdır Ağa.

Poşetlerden birini aldı.

Ellerine sağlık.

Hıdır Ağa'nın yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.

Yolunuz uzun. Aç kalmayın.

Tam bir şey söyleyecektim ki Çağatay poşetlerden birinin içine baktı.

Kaşları havaya kalktı.

Komutanım...

Ona döndüm.

Ne var, Çağatay?

Bunlar...

Poşetin içinden bir şişe çıkardı.

Ardından başka bir kap.

Ayran, komutanım.

Bora yanına yaklaştı.

Ne ayranı?

Çağatay ikinci kabı gösterdi.

El yapımı.

Borahan üçüncü poşete baktı.

Lavanta da var.

Bora başını uzattı.

Salatalık, domates...

Doğuhan ilk kez o gün yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle konuştu.

Hıdır Ağa bizi göreve mi gönderiyor, pikniğe mi?

Metehan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Herkes bunu gördü.

Kimse bir şey söylemedi ama hepimizin içine küçücük bir rahatlama yayıldı.

Çağatay poşetleri düzenlemeye çalışırken bir şişeyi düşürmemek için telaşlandı.

Bora hemen tuttu.

Dikkat etsene, oğlum.

Çağatay şişeyi göğsüne bastırdı.

Ben dikkat ediyorum. Poşet bana saldırıyor.

Bu defa birkaç kişi gerçekten güldü.

Ben de başımı iki yana salladım.

Çağatay...

Hemen hazır ola geçti.

Emredin, komutanım!

Bir gün seni bir göreve göndereceğim, yanında yalnızca bir poşet olacak. Bakalım onunla nasıl mücadele edeceksin.

Komutanım, düşmanla mücadele ederim ama poşet konusunda garanti veremem.

Kahkahalar yükseldi.

Hatta Metehan bile başını öne eğerek güldü.

Bir anlığına meydandaki hava değişti.

Ölüm sessizliği, yerini hafif bir gülüşe bıraktı.

Hıdır Ağa hepimize baktı.

Gözleri dolmuştu.

Kusura bakmayın, oğullarım. Elimizden ancak bu kadar geliyor.

Elimi kaldırdım.

Estağfurullah, Hıdır Ağa.

Bir adım yaklaştım.

Biz yalnızca görevimizi yaptık. Asıl siz bizi evinizde ağırladınız, bize güvendiniz.

Başımı hafifçe eğdim.

Allah sizden razı olsun.

Hıdır Ağa ellerini göğsünde birleştirdi.

Allah yar ve yardımcınız olsun, evlatlarım.

Sonra sesi yükseldi.

Allah Türk komandosunu korusun!

Sözleri meydanda yankılandı.

Bir an hepimiz hazır ola geçtik.

Ben başımı kaldırdım.

Kan Timi ve Gök Börü Timi aynı anda, bütün güçleriyle karşılık verdi.

ÂMİNNNN!

Sesimiz dağlara çarptı.

Boğazlarımız yırtılırcasına bağırmıştık.

Hıdır Ağa'nın yüzüne bir gülümseme yayıldı.

Yanındaki köylüler de başlarını salladı.

Tam o sırada kalabalığın en arkasında bir hareket gördüm.

Daha önce meydanda görmediğim yaşlı bir adam ağır adımlarla bize doğru geliyordu.

Seksenli yaşlarında görünüyordu
Uzun, ak sakalı göğsüne kadar uzanıyordu. Yüzü çizgilerle doluydu ama gözleri canlıydı. Üzerinde eski usulü andıran, koyu yeşil renkli uzun bir cübbe vardı. Cübbenin kenarları yıpranmıştı. Elindeki ahşap bastonun üzerinde ince ince işlenmiş desenler bulunuyordu.

Yürürken bastonunu kara her bastırışında hafif bir ses çıkıyordu.

Kimse onun kim olduğunu söylemedi.

Ama köylüler bir anda kenara çekildi.

Hıdır Ağa başını eğdi.

Yaşlı adamın önünden geçmesine izin verdiler.

O sırada helikopterin sesi iyice yaklaştı.

Herkes başını gökyüzüne çevirdi.

Cansu'nun kullandığı helikopter, köyün arkasındaki açık alana doğru alçalmaya başlamıştı.

Rüzgâr karları savururken biz yaşlı adama doğru döndük.

Adam bastonuna dayanarak önümüzde durdu.

Yüzümüze tek tek baktı.

Sonra gülümsedi.

Ey Türk ulusunun sivri kılıçları...

Sesi yaşına rağmen berraktı.

Bir adım öne çıktık.

Ben, Batur, Metehan ve diğerleri onun karşısında toplandık.

Cansu da helikopteri güvenli biçimde indirdikten sonra bize doğru yürüdü.

Yaşlı adam bastonunu iki eliyle tuttu.

Gözlerini üzerimizde gezdirdi.

Ve konuşmaya başladı.

Ey Türk ulusunun yiğit evlatları...

Siz bugün bir köyün yolundan geçmediniz yalnızca.

Bir annenin duasından, bir babanın umudundan, bir çocuğun korkusundan geçtiniz.

Bazen insan bir dağın ardına gider, ardında bıraktığı insanların kendisini unutacağını sanır. Oysa bu topraklarda hiçbir iyilik unutulmaz. Bir kapıya bırakılan ekmek de unutulmaz, bir yetimin başına konan el de...

Bir canı soğuktan kurtarmak da unutulmaz.

Yaşlı adamın gözleri bir an Metehan'a kaydı.

Metehan başını kaldırdı.

Dede, beyaz örtünün bulunduğu yöne baktı. Sonra yeniden bize döndü.

Siz silah taşırsınız, evlatlarım. Omuzlarınızda üniforma, yüreğinizde bir yemin vardır. İnsanlar sizi uzaktan gördüklerinde cesaretinizi, yürüyüşünüzü, elinizdeki silahı görürler.

Ama ben size başka bir şey söyleyeyim mi?

Asıl cesaret, kimsenin görmediği yerde belli olur.

Bir insanın kimse bakmazken gösterdiği
merhamette...

Bir askerin, görevi bittiğinde bile geride kalan bir canı unutmamasında...

Bir evladın, kendi korkusunu içine gömüp başkasının korkusuna el uzatmasında...

Bunlarda belli olur.

Bastonunu kara biraz daha sıkı bastırdı.

Bugün içinizde bir acı var. Bunu yüzlerinizden okuyorum. Birinizin yüreğinde öyle bir boşluk açılmış ki, ona ne söylesem dolduramayacağımı biliyorum.

Metehan'ın çenesi gerildi.

Dede ona doğru bir adım attı.

Evladım...

Metehan gözlerini kaldırdı.

Bazı dostlar hayatımıza uzun yıllar kalmak için gelmezler. Bazen bize sadakatin ne olduğunu öğretmek, bazen de merhametin insanın içindeki en güçlü taraf olduğunu hatırlatmak için gelirler.

Bu, onların kıymetini azaltmaz.

Bilakis...

Onlarla geçirdiğimiz her günü daha kıymetli kılar.

Yaşlı adam elini Metehan'ın omzuna koydu.

Sen onu kardan aldığında küçücük bir candı.

Belki o gün onun hayatını kurtardığını düşündün.

Bir an durdu.

Belki de o günden sonra o, senin hayatına dokundu.

Metehan'ın gözleri doldu.

Dede devam etti.

Onunla güldün. Onunla yürüdün. Onunla bir aile oldun. Şimdi onu uğurlarken acı çekiyorsun.

Acı çekmekten utanma, evladım.

Sevdiğin bir canın ardından gözyaşı dökmek seni zayıf yapmaz.

İnsan, merhamet ettiği için küçülmez.

Bir canı sevdiği için eksilmez.

Sevdiğinin yokluğunu hissettiği için de güçsüz olmaz.

Bazen en güçlü görünen insanın bile bir omza ihtiyacı vardır.

Bazen bir komutanın, askerlerinin yanında susup yalnızca onların elini tutması gerekir.

Bazen de bir dostun yanında durmak, söylenebilecek bütün sözlerden daha değerlidir.

Başını yavaşça kaldırıp hepimize baktı.

Birbirinizi bırakmayın.

Sesi bu defa daha gür çıktı.

Dağlar yüksek olabilir. Kış sert olabilir. Gece uzun, yol karanlık olabilir. Düşmanınız çok, yükünüz ağır olabilir.

Ama unutmayın!

Birbirine sırtını dayayan insanlar, en karanlık gecede bile yollarını bulabilirler.

Biriniz yorulursa ötekiniz omzunu versin.

Biriniz susarsa ötekiniz yanında dursun.

Biriniz yere bakarsa ötekiniz gökyüzünü hatırlatsın.

Ve birinizin yüreği kırılırsa diğerleri o yüreğin etrafında bir duvar olsun.

Çünkü aile olmak, yalnızca aynı sofraya oturmak değildir.

Aile olmak, birinin acısını kendi acın bilmek, birinin yükünü kendi omzunda taşımak, birinin sustuğu yerde onun yanında kalabilmektir.

Gözleri bu kez Batur'a, sonra bana çevrildi.

Komutan...

Başımı hafifçe eğdim.

Buyurun, dedem.

Yaşlı adam gülümsedi.

İnsanları bir yere götürmek kolaydır. Onlara emir vermek, önlerinde yürümek, yollarını göstermek de...

Ama bir komutanın asıl vazifesi, yanında yürüyenlerin insan olduğunu unutmamaktır.

Onların korkusunu, özlemini, sevgisini, acısını da görmektir.

Çünkü asker dediğin, yalnızca üniformadan ibaret değildir.

Her birinin bir evi vardır.

Her birinin dönmek istediği bir kapısı...

Her birinin sesini duymak isteyen bir annesi, bir babası, bir kardeşi, bir dostu...

Ve bazen bir köpeği vardır.

Metehan'ın dudakları titredi.

Dede ona yeniden baktı.

Bugün bir dostunuzu geride bırakıyorsunuz. Ama birbirinizi geride bırakmayın.

Bastonunu iki eliyle tuttu.

Başını gökyüzüne kaldırdı.

Allah yolunuzu açık etsin.

Ayağınıza taş değdirmesin.

Gözünüzü karartacak öfkeyi aklınızın önüne geçirmesin.

Cesaretinizi merhametinizden ayırmasın.

Elinizdeki gücü mazluma değil, zalimin zulmünü durdurmaya nasip etsin.

Birbirinize duyduğunuz güveni eksiltmesin.

Ve ne zaman karanlık bir yola girseniz, birbirinizin sesini duyabilecek kadar yakın eylesin.

Dede bir an sustu.

Sonra son sözlerini söyledi.

Gittiğiniz her yerde şunu unutmayın, yiğitlerim...

Bir milletin gücü yalnızca kılıcında değil, yüreğindedir.

Bir askerin büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarda değil, koruduğu canlarda da saklıdır.

Ve bir insanın ardında bırakacağı en büyük miras, kendisini kaç kişinin hatırladığı değil, kaç kişinin hayatına iyilik kattığıdır.

Gözleri hepimizin üzerinde dolaştı.

Allah Türk askerini korusun.

Allah bu güzel vatanın huzurunu bozmak isteyenlere fırsat vermesin.

Allah anaların duasını, evlatların yolunu, kardeşlerin bağını eksik etmesin.

Yolunuz açık olsun.

Sözleri bittiğinde meydanda uzun bir sessizlik oluştu.

Kimse hemen konuşmadı.

Rüzgâr yaşlı adamın yeşil cübbesini hafifçe dalgalandırıyordu.

Ben başımı eğdim.

Allah razı olsun, dedem.

Batur da başını eğdi.

Allah razı olsun.

Ardından bütün tim aynı anda karşılık verdi.

Allah razı olsun, dedem!

Yaşlı adam gülümsedi.

Bastonuna dayanarak bir adım geri çekildi.

Sonra gözlerini Metehan'a çevirdi.

Sen de başını kaldır, evladım.

Metehan başını kaldırdı.

Dede onun yüzüne baktı.

Dostunu sevdiğin gibi, kendine de merhamet et.

Metehan cevap veremedi.

Yalnızca başını salladı.

Dede onun omzuna hafifçe dokundu.

Yolunuz açık olsun.

Ardından köylülerin arasına doğru yürümeye başladı.

Bir süre arkasından baktım.

Cübbe karların arasında uzaklaştı.

Sonra kalabalığın içinde gözden kayboldu.

Cansu yanıma geldi.

Komutanım, hazırız.

Başımı salladım.

Anlaşıldı, Astsubayım.

Ama gözlerim hâlâ yaşlı adamın yürüdüğü yerdeydi.

Bir şey içime takılmıştı.

Bize nasıl baktığını...

Börü'nün adını bilmese de onun acısını nasıl anladığını...

Sanki yalnızca bir köyün yaşlısı değil de çok daha uzun bir yolun yolcusuymuş gibi konuştuğunu...

Batur yanıma yaklaştı.

Ne oldu?

Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim.

Bilmiyorum.

Bir an sustum.

Ama söylediklerini unutmayacağım.

Batur başını salladı.

Hiçbirimiz unutmayacağız.

༺𓃦༻

ALTAY

Metehan, beyaz örtünün yanına son kez gitti.

Diz çökmedi bu defa.

Ayakta durdu.

Ellerini yanlarına bıraktı.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra başını eğdi.

Hakkını helal et, kardeşim.

Sesi rüzgârın içinde kaybolacak kadar alçaktı.

Seni unutmayacağım.

Bir an durdu.

Bizi de unutma.

Doğuhan yanına geldi.

Elini Metehan'ın omzuna koydu.

Hadi, kardeşim.

Metehan gözlerini kapattı.

Sonra yavaşça başını salladı.

Birlikte döndüler.

Hepimiz beyaz örtünün önünde son kez durduk.

Batur başını eğdi.

Ben de eğdim.

Ardından hep birlikte bir adım geri çekildik.

Hıdır Ağa bize doğru geldi.

Allah'a emanet olun, evlatlarım.

Elini tuttum.

Siz de, Hıdır Ağa.

Sonra diğer köylülerle vedalaştık.

Bir çocuk Bora'nın yanına geldi, elindeki küçük eldiveni ona uzattı.

Amca, bunu al.

Bora şaşkınlıkla çocuğa baktı.

Neden, koçum?

Çocuk omuzlarını kaldırdı.

Üşümeyin diye.

Bora'nın yüzü değişti.

Diz çöküp çocuğun hizasına geldi.

Sen bunu bana veriyorsun ama kendin üşümez misin?

Çocuk başını salladı.

Benim başka eldivenim var.

Bora eldiveni aldı, çocuğun başını okşadı.

Sağ ol, aslanım.

Sonra eldiveni montunun cebine koydu.

Biraz ileride Borahan, kurtarılan çobanlardan biriyle tokalaşıyordu.

Çağatay poşetleri taşıyordu.

Doğuhan ise Metehan'ın yanından ayrılmıyordu.

Umay köylü kadınlarla vedalaşırken gözlerini birkaç kez sildi.

Ben Hıdır Ağa'nın elini son kez sıktım.

Hakkınızı helal edin.

Hıdır Ağa başını salladı.

Helal olsun, evladım. Siz de hakkınızı helal edin.

Sonra hepimiz çocuklara sarıldık.

Bir çocuk boynuma sarıldığında gözlerimi kapattım.

Bazen insanın bütün savaşları bitse bile bir çocuğun küçücük kolları onu olduğu yerde durdurmaya yeterdi.

Çocuk geri çekildi.

Yine gelecek misiniz?

Bir an ona baktım.

Sonra başını okşadım.

Yolumuz düşerse yine görüşürüz, koçum.

Çocuk gülümsedi.

Ben de gülümsedim.

Ama içimden başka bir şey geçiyordu.

Bir daha geldiğimizde, keşke bugün yanımızda olan herkes yine bizimle olsa.

Helikopterin yanında toplandık.

Cansu kokpite geçti.

Biz de sırayla bindik.

Kapı kapanmadan önce son kez dışarı baktım.

Hıdır Ağa ve köylüler meydanda durmuş, bize el sallıyordu.

Metehan pencerenin kenarına oturmuştu.

Dışarıya bakıyordu ama gözlerinin ne gördüğünü bilmiyordum.

Belki karları...

Belki köyü...

Belki de duvarın dibinde bulduğu o küçük yavruyu.

Helikopterin motor sesi yükseldi.

Cansu kontrolleri tamamladı.

Hazırız, komutanım.

Başımı salladım.

Havalanıyoruz, Astsubayım.

Helikopter yerden kesildi.

Köylüler küçülmeye başladı.

Hıdır Ağa'nın beyaz sakalı, yeşil cübbeli dedenin kalabalıkta kaybolduğu meydan, karla kaplı evler...

Hepsi yavaş yavaş geride kaldı.

Bir süre sonra köy gözden kayboldu.

Ve biz, Gök Börü ile Kan Timi olarak, ilk kez bir dostumuz olmadan dönüyorduk.

༺𓃦༻

ALTAY

Helikopter dağların arasından ilerlerken herkes kendi içine çekilmişti.

Motorun uğultusu konuşmalarımızı bastırıyordu.

Pencereden baktığımda karla kaplı tepeleri, derin vadileri ve rüzgârın savurduğu kar bulutlarını görüyordum.

Cansu'nun sesi kulaklığımızdan geldi.

Komutanım, hava koşulları nedeniyle rotayı biraz doğuya kaydırıyorum. Birkaç dakika içinde dağ hattını geçeceğiz.

Anlaşıldı, Astsubayım.

Başımı cama çevirdim.

Bir süre hiçbir şey görmedim.

Sonra...

Dağın yamacındaki dar bir düzlükte hareket eden birini fark ettim.

Kaşlarımı çattım.

Adam, kayalıkların arasında tek başına duruyordu.

Üzerinde koyu renkli bir mont vardı. Başını helikoptere kaldırmıştı.

Bizi izliyordu.

Bir an göz göze gelmişiz gibi hissettim.

Ardından adam sağ kolunu kaldırdı.

Elini havaya doğru uzattı.

Sonra kolunu doğu yönüne çevirdi.

Hareket kısa ve belirgindi.

Bir işaretti.

Ne olduğunu bilmiyordum ama rastgele yapılmış bir hareket olmadığına emindim.

Adam birkaç saniye daha durdu.

Sonra arkasını dönüp kayalıkların arasına koştu.

Gözden kayboldu.

Başımı camdan ayırmadan seslendim.

Borahan.

Borahan hemen bana döndü.

Emredin, komutanım.

Az önce dağın yamacında birini gördün mü?

Borahan doğrulup arka taraftaki pencereye baktı.

Evet, komutanım.

Ne yaptığını gördün?

Bir an düşündü.

Kolunu kaldırdı. Sonra doğuyu gösterdi.

Ardından koşarak uzaklaştı.

Başımı salladım.

Aynen öyle.

Borahan bana döndü.

Bu neydi, komutanım?

Gözlerimi yeniden dağa çevirdim.

Adam artık görünmüyordu.

Bilmiyorum, Borahan.

Bir an duraksadım.

Ama tesadüf olduğunu sanmıyorum.

Borahan'ın yüzündeki ifade değişti.

Bizi mi takip ediyorlar?

Bizi takip ediyor olabilirler. Ya da gitmemizi bekledikleri yönü birilerine bildiriyordur.

Batur konuşmaya katıldı.

Alexander'ın adamlarından biri olabilir mi?

Olabilir.

Gözlerimi kısıp geride bıraktığımız dağ hattına baktım.

Ama emin olmadan hüküm vermeyeceğiz.

Telsizi elime aldım.

Cansu.

Dinliyorum, komutanım.

Az önce geçtiğimiz dağ hattının konumunu kayda geçir. Görüş alanımızdaki hareketliliği de karargâha bildir.

Emredersiniz.

Telsizi indirdim.

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Çağatay'ın öksürdüğünü duydum.

Önce önemsemedim.

Bir daha öksürdü.

Ardından üçüncü kez...

Başımı çevirdim.

- Lan Çağatay.

Çağatay başını kaldırdı.

Buyurun, komutanım.

Ne yapıyorsun sen?

Çağatay elindeki poşeti göğsüne bastırdı.

Bir şey yapmıyorum, komutanım.

Bora yanından uzanıp sırtına vurdu.

Salak, boğulacaksın!

Çağatay öksürerek cevap verdi.

Komutanım, çay koymamışlar!

Bir saniyelik sessizlik oldu.

Ardından Batur kahkahayı bastı.

Doğuhan başını geriye atarak güldü.

Bora elini yüzüne kapattı.

Ulan, bütün köyü yanımıza aldık, bir çay eksik kaldı!

Çağatay hâlâ poşetin içini karıştırıyordu.

Ben sadece söylüyorum. Ayran var, domates var, salatalık var, lavanta var. Çay yok.

Borahan başını salladı.

Çok büyük eksiklik, Çağatay.

Değil mi?

Bora bu defa ona daha sert vurdu.

Sus artık, adamı güldürüp boğacaksın!

Kahkahalar helikopterin içine yayıldı.

Ben de başımı iki yana sallayarak güldüm.

Bir an için yüzümdeki gülümsemeyi kaybettim.

Metehan'a baktım.

Başını eğmişti.

Ama dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme vardı.

Doğuhan bunu fark etti.

Bir şey söylemedi.

Sadece omzunu Metehan'ın omzuna yasladı.

Metehan başını kaldırdı.

İkisi kısa bir süre göz göze geldi.

Sonra Metehan, Doğuhan'ın omzuna hafifçe vurdu.

Çekil, ağır geliyorsun.

Doğuhan hemen doğruldu.

Ben sana moral olsun diye...

Biliyorum.

Metehan'ın sesi yumuşadı.

Sağ ol.

Doğuhan başını salladı.

Her zaman.

O an içimde küçük bir umut belirdi.

Metehan'ın acısı geçmemişti.

Geçmeyecekti de.

Ama en azından artık o acının içinde tek başına değildi.

Helikopter ilerlemeye devam etti.

Ben ise dağın yamacında gördüğüm adamı düşünüyordum.

Kolunu kaldırmıştı.

Doğuyu göstermişti.

Sonra koşarak uzaklaşmıştı.

Neden?

Kime işaret vermişti?

Ve daha önemlisi...

Bizi neden izliyordu?

KARARGÂHA DÖNÜŞ

༺𓃦༻

ALTAY

Askerî karargâhın bahçesine indiğimizde hava iyice kararmıştı.

Helikopterin pervaneleri yavaşladı.

Cansu motoru kapattıktan sonra kokpitten çıktı.

Hepimiz sırayla aşağı indik.

Batur omuzlarını gerdi.

Eve döndük.

Ona baktım.

Şimdilik.

Batur başını çevirdi.

Dağdaki adam mı?

Başımı salladım.

Evet.

Bir an durdu.

Ben de onu düşünüyorum.

Metehan yanımızdan geçti.

Börü yoktu.

Bu gerçeği fark etmek için gözlerimi yeniden ona çevirmem gerekmiyordu Kollarının boşluğu, omuzlarının düşüklüğü, yürüyüşündeki yavaşlık her şeyi anlatıyordu.

Doğuhan hemen arkasındaydı.

Bora, Borahan ve Çağatay poşetleri taşıyordu.

Umay yanımıza geldi.

Komutanım, malzemeleri teslim edip hazırlanabiliriz.

Tamam, Üsteğmenim.

Cansu'ya döndüm.

Teşekkür ederim, Astsubayım. Güvenli bir uçuş oldu.

Cansu başını hafifçe eğdi.

Görevimiz, komutanım.

Dinlenmeyi unutma.

Emredersiniz.

Cansu ayrıldı.

Ben de ekibime döndüm.

Malzemeleri bırakın. Ardından bahçede toplanıyoruz.

Emredersiniz, komutanım!

Herkes malzemeleri teslim etmek üzere binaya yöneldi.

Metehan ise bir an bahçenin ortasında durdu.

Etrafına baktı.

Sonra gözleri bahçenin arka tarafındaki ağaçlara kaydı.

Börü'nün zaman zaman orada dolaştığını hatırlıyordu.

Bunu yüzünden anlayabiliyordum.

Yanına gittim.

Metehan.

Bana döndü.

Komutanım.

Hazır olduğunda gel.

Başını salladı.

Emredersiniz.

Bir an omzuna dokundum.

Sonra onu yalnız bıraktım.

Çünkü bazı adımlar insanın kendi isteğiyle atması gereken adımlardı.

Ve bazen bir komutanın en doğru emri, hiçbir emir vermemekti.

༺𓃦༻

METEHAN

Bahçeye çıktığımda hava soğuktu.

Ama artık soğuğu hissetmiyordum.

Börü'yü taşıdığımız örtü önümdeydi.

Bir buçuk yıl önce onu montuma sarıp getirdiğim yerde duruyordum. O zamanlar burada koşup oynayan, bana doğru fırlayan, bazen ayaklarıma dolanıp beni yürümekten alıkoyan küçücük bir yavruydu.

Şimdi ise...

Bana ait olan bütün anılar, tek bir beyaz örtünün içine sığmış gibiydi.

Batur yanıma geldi.

Elinde kürek vardı.

Bir tane de bana uzattı.

Hazır mısın, kardeşim?

Küreğe baktım.

Sonra toprağa.

Başımı salladım.

Hazırım.

Altay da yanımıza geldi.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

Sonra Altay küreğini toprağa geçirdi.

İlk darbeyi o vurdu.

Batur yanına geçti.

Ben de başladım.

Toprak sertti. Gece boyunca donmuş, üstüne yağan karla ağırlaşmıştı.

Her kürek darbesinde çıkan ses bahçede yankılanıyordu.

Bir süre sonra ellerim ağrımaya başladı.

Ama durmadım.

Batur da durmadı.

Altay da...

Birlikte kazıyorduk.

Üçümüz.

Bir dostumuza son kez yapabileceğimiz şeyi
yapıyorduk.

Yalnızca toprağı kazmıyorduk.

Onun için bir yer hazırlıyorduk.

Bir zamanlar duvarın dibinde bulduğum küçücük yavruya, bu kez kendi ellerimle bir yuva hazırlıyordum.

Gözlerim doldu.

Başımı eğdim.

Küreği toprağa yeniden geçirdim.

Batur bir süre sonra bana baktı.

Metehan.

Ne?

Biraz dinlen.

Başımı salladım.

İyiyim.

Batur küreğini bıraktı.

Bana bak.

İstemeden ona döndüm.

Ne var?

Batur'un gözleri kızarmıştı.

İyi olmak zorunda değilsin.

Küreği elimden aldı.

Biraz dur.

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Bitirelim.

Bitireceğiz.

Batur omzuma vurdu.

Ama sen de nefes alacaksın.

Başımı eğdim.

Bir süre öylece durdum.

Sonra yeniden işe koyulduk.

Çukur yeterince derin olduğunda Altay küreğini kenara bıraktı.

Tamam.

Batur da durdu.

Ben ise çukurun içine baktım.

Biraz önce toprağın üzerinde duran beyaz örtü, şimdi ellerimin arasındaydı.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

Börü'yü son kez kucağıma aldım.

Örtünün içinden görünen başına baktım.

Alnındaki ay izini gördüm.

Parmaklarımı o izin üzerinde gezdirdim.

Bak, oğlum...

Sesim titredi.

Seni eve getirdim.

Gözlerimi kapattım.

Sözümü tuttum.

Bir süre hiçbir şey söyleyemedim.

Sonra onu dikkatlice çukurun içine bıraktık.

Altay başını eğdi.

Batur gözlerini kapattı.

Ben ise bir süre yerimden kıpırdayamadım.

Ardından ilk toprağı aldım.

Parmaklarımın arasından yavaşça bıraktım.

Toprak örtünün üzerine düştü.

Sesini duydum.

O küçücük ses, içimde büyük bir şeyin kapandığını hissettirdi.

Bir avuç daha aldım.

Sonra bir avuç daha.

Batur yanıma geçti.

Altay da...

Üçümüz birlikte toprağı attık.

Bir süre sonra çukur kapandı.

Artık aramızda beyaz örtü yoktu.

Yalnızca taze toprak vardı.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

Elimi toprağa koydum.

Hakkını helal et, kardeşim.

Sesim kırıldı.

Ben seni hiç unutmayacağım.

Bir an durdum.

Söz veriyorum.

Gözlerimden yaşlar aktı.

Bu defa kendimi tutmadım.

Batur yanıma çöktü.

Kolunu omzuma attı.

Başımı ona çevirdim.

Batur...

Batur beni kendine çekti.

Buradayım.

Başımı omzuna yasladım.

Bir süre hiçbir şey söylemeden ağladım.

Batur da beni bırakmadı.

Altay birkaç adım gerimizde duruyordu.

Bize bakıyordu.

Yüzünde ağır bir ifade vardı.

Sonra yavaşça yanımıza geldi.

Elini omzuma koydu.

Metehan.

Başımı kaldırdım.

Altay'ın gözleri doluydu.

Ama sesi sakindi.

Yalnız değilsin.

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Başımı salladım.

Biliyorum, komutanım.

Altay mezara baktı.

O da bunu bilirdi.

Bir süre hepimiz toprağın başında durduk.

Ardından Altay bir adım öne çıktı.

Sesi bahçede yankılandı.

DİKKAT!

Hepimiz doğrulduk.

Batur hazır ola geçti.

Ben de...

Gök Börü Timi ve Kan Timi bahçenin diğer tarafından yanımıza geldi.

Herkes mezarın önünde sıralandı.

Altay başını kaldırdı.

Bugün burada bir dostumuzu uğurladık.

Kimse konuşmadı.

O, bizim üniformamızı giymedi. Bizimle aynı yemini etmedi. Ama bu timin bir parçasıydı.

Bakışları hepimizin üzerinde dolaştı.

Bizimle yürüdü. Bizimle bekledi. Bazen hepimizi güldürdü. Bazen en zor anlarımızda yanımızda oldu.

Bir an durdu.

- Ve görev başında, bir arkadaşını korurken hayatını kaybetti.

Metehan'ın omuzları titredi.

Altay'ın sesi biraz daha ağırlaştı.

Bugün Börü'yü toprağa veriyoruz. Ama onun bize öğrettiği sadakati, cesareti ve bağlılığı toprağa vermiyoruz.

Bir adım daha öne çıktı.

Bir gün hepimiz bu bahçeden ayrılacağız. Görevler değişecek. İnsanlar gelecek, insanlar gidecek. Ama bugün burada yaşadığımız şeyi unutmayacağız.

Gözleri mezara kaydı.

Çünkü bir tim, yalnızca aynı görevi yapan insanların topluluğu değildir.

Başını kaldırdı.

Bir tim, birbirini geride bırakmayanların ailesidir.

Hepimiz dimdik duruyorduk.

Altay son kez mezara baktı.

Rahat uyu, Börü.

Bir süre sessiz kaldı.

Sonra sesi yeniden yükseldi.

DAĞILIN!

EMREDERSİNİZ, KOMUTANIM!

Ama kimse hemen hareket etmedi.

Herkes mezara son kez baktı.

Ben ise bir adım öne çıktım.

Toprağın başında durdum.

Dudaklarım kıpırdadı.

İyi geceler, oğlum.

Ardından arkadaşlarımın yanına döndüm.

Ve ilk kez...

Börü olmadan yürüdüm.

༺𓃦༻

ALTAY

Mezardan ayrıldıktan sonra herkes kendi odasına gitti.

Üzerimizdeki kıyafetleri değiştirmemiz, temizlenmemiz ve Albay Vedat'ın karşısına çıkmamız gerekiyordu.

Koridorda yürürken karşılaştığımız askerler selam veriyordu.

Her birine karşılık verdim.

Ama zihnim hâlâ bahçedeydi.

Börü'nün mezarında...

Metehan'ın yüzünde...

Dağın yamacındaki adamın kaldırdığı kolunda...

Üç ayrı görüntü, zihnimde birbirine karışıyordu.

Odamın kapısını açtım.

İçeri girdim.

Üniformamı çıkardım, temiz kıyafetlerimi giydim.

Bordo beremi elime aldım, bir süre baktım. Sonra başıma yerleştirdim.

Aynanın karşısında durdum.

Yüzüm yorgundu.

Gözlerimdeki kızarıklığı saklayamazdım.

Ama artık karargâha gitmem gerekiyordu.

Kapıyı açtığımda Batur koridorda bekliyordu.

O da temiz kıyafetlerini giymişti.

Bordo beresi başındaydı.

Birbirimize baktık.

Batur çenesini kaldırdı.

Hazır mısın?

Hazırım.

Metehan da geliyor.

Başımı salladım.

Biraz ileride Metehan belirdi.

Temiz üniformasını giymişti. Bordo beresini başına yerleştirmişti. Yüzü hâlâ solgundu ama yürüyüşünü düzeltmeye çalışıyordu

Yanımıza geldi.

Hazırım, komutanım.

Gözlerimi yüzünde gezdirdim.

Emin misin?

Metehan başını salladı.

Evet.

Bir an durdu.

Görevdeyim, komutanım.

Bu cümle içimi acıttı.

Çünkü Metehan'ın kendini ayakta tutmak için tutunabildiği tek şeyin görev olduğunu anlıyordum.

Omzuna hafifçe dokundum.

Peki.

Üçümüz birlikte Albay Vedat'ın odasına doğru yürüdük.

Koridorun sonunda durduk.

Kapının önünde birkaç saniye sessiz kaldık.

Sonra elimi kaldırıp kapıyı çaldım.

İçeriden tok bir ses geldi.

Girin!

Kapıyı açtım.

Üçümüz içeri girdik.

Vedat masanın arkasında oturuyordu.

Önünde dosyalar, birkaç harita ve açık bir bilgisayar vardı.

Bizi görünce elindeki kalemi bıraktı.

Ayağa kalktı.

Gelin.

Karşısındaki sandalyeleri işaret etti.

Oturun.

Üçümüz oturduk.

Vedat bir süre hepimize baktı.

Önce Batur'a.

Sonra Metehan'a.

En son bana.

Yüzünde öfke vardı ama bu öfkenin altında başka bir şey daha hissediliyordu.

Endişe.

Yorgunluk.

Belki de korku.

Çünkü bir komutanın en ağır sorumluluğu, emir verdiği insanların hayatını düşünmekti.

Vedat ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

Şimdi anlatın bana.

Bir an durdu.

Neden?

Batur bana baktı.

Vedat devam etti.

Neden geri dönmediniz? Neden verdiğim emre rağmen bölgede kaldınız?

Cevap vermek için ağzımı açtım.

Komutanım, biz...

Batur sözümü kesti.

Ben istedim, komutanım.

Başımı ona çevirdim.

Batur dik oturuyordu.

Bölgede kalma kararını ben verdim. Sorumluluk bana ait.

Vedat gözlerini Batur'a çevirdi.

Sen mi istedin?

Evet, komutanım.

Neden?

Batur bir an sustu.

Sonra doğrudan cevap verdi.

Beş çobanı orada bırakmak istemedim, komutanım. Bölgedeki durumun değiştiğini düşündüm. Kan Timi'nin geri çekilmesi yerine kurtarma operasyonuna destek vermesinin daha doğru olacağına karar verdim.

Vedat'ın çenesi gerildi.

Peki emri neden beklemedin?

Batur başını eğdi.

Durumun aciliyetini değerlendirdim, komutanım.

Senin değerlendirmen, verilen emrin yerine geçmez, Batur!

Vedat'ın sesi odada yankılandı.

Senin kararın yalnızca seni ilgilendirmiyor.

Emrindeki askerleri, diğer timi, operasyonun bütününü ilgilendiriyor!

Batur dik duruşunu bozmadı.

Haklısınız, komutanım.

Vedat masaya doğru eğildi.

Peki ya sana bir şey olsaydı?

Batur cevap vermedi.

Ya Metehan'a bir şey olsaydı?

Vedat'ın gözleri Metehan'a kaydı.

Ya Kan Timi'nden bir asker orada hayatını kaybetseydi? Ben ailelere ne söyleyecektim?
Onlara neden verilen emri uygulanmadığını nasıl açıklayacaktım?

Odanın içindeki hava ağırlaştı.

Vedat bir süre Batur'a baktı.

Sonra sırtını sandalyeye yasladı.

Bana cevap ver.

Batur derin bir nefes aldı.

Komutanım, kararımın sorumluluğunu kabul ediyorum. Ancak o insanları orada bırakıp dönseydik, bunu da ömrüm boyunca taşıyacaktım.

Vedat'ın yüzü sert kaldı.

Askerlik, yalnızca vicdanınla karar vermek değildir, Batur. Vicdanın kadar aklını, sorumluluğunu ve emri de düşünmek zorundasın.

Emredersiniz, komutanım.

Vedat gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı.

Ardından bana döndü.

Altay.

Emredin, komutanım.

Sen tim komutanısın. Operasyonun bütününü değerlendirmek senin görevin. Batur'un kararını
neden uyguladın? Neden Kan Timi'ni geri göndermedin?

Bir an sustum.

Sonra cevap verdim.

Komutanım, bölgede beş çobanın hayatı tehlikedeydi. Alexander'ın buluşma noktasını açık bırakmasının bir tuzak olabileceğini değerlendirmiştik. Ancak çobanları kurtarmak için iki timin birlikte hareket etmesinin daha güvenli olacağını düşündüm.

Vedat gözlerini kıstı.

Yani sen de aynı kararı verdin.

Evet, komutanım.

Peki ya Börü değil de Kan Timi'nden bir asker hayatını kaybetseydi?

Sözleri odanın ortasında asılı kaldı.

Bir an hiçbirimiz konuşmadık.

Vedat'ın sesi biraz daha alçaldı.

Metehan olsaydı? Batur olsaydı? Doğuhan, Çağatay, Bora, Borahan ya da Kan Timi'nden herhangi biri olsaydı?

Başımı eğdim.

Bunun hesabını vermek zorunda kalırdım, komutanım.

Hayır, Altay.

Vedat öne eğildi.

Yalnızca hesabını vermek zorunda kalmazdın. O kararı her gece yeniden düşünürdün. Çünkü sorumluluk, görev bittikten sonra bitmez.

Bir süre gözlerime baktı.

Bir komutanın görevi insanlarını korumaktır. Ama bazen onları korumak için zor kararlar vermek zorunda kalırsın. O kararların kolay olması gerekmez. Doğru olması gerekir.

Emredersiniz, komutanım.

Vedat başını salladı.

Sonra Metehan'a döndü.

Metehan başını kaldırdı.

Komutanım.

Vedat'ın yüzündeki sertlik biraz daha azaldı.

Seni de dinlemek istiyorum.

Metehan ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Emredin, komutanım.

Börü'yü kaybettin. Bunun ne anlama geldiğini biliyorum.

Metehan'ın çenesi gerildi.

Vedat devam etti.

Ama sen de o operasyonun bir parçasıydın.

Görev sırasında verdiğin kararların sorumluluğunu taşıyorsun. Batur'un yanında kalmayı neden kabul ettin?

Metehan bir süre cevap vermedi.

Sonra konuştu.

Çünkü çobanları orada bırakmak istemedim, komutanım.

Sesi sakindi.

Onların da bir ailesi vardı. Onları bekleyen
insanlar vardı. Börü'yü kaybettiğimiz için çok üzgünüm ama aynı durumda yeniden kalsaydım, o insanları kurtarmak için yine elimden geleni yapardım.

Vedat gözlerini ondan ayırmadı.

Metehan devam etti.

Ancak verdiğimiz kararların sonuçlarını da kabul ediyorum, komutanım.

Vedat bir süre sessiz kaldı.

Sonra sandalyesine yaslandı.

Peki.

Önündeki dosyayı kapattı.

Şimdi beni iyi dinleyin. Bu görüşmenin amacı, Börü'nün kaybını bir disiplin meselesine indirgemek değil. Ama bir kayıp yaşadık diye aldığımız kararları sorgulamaktan da vazgeçemeyiz.

Bakışları hepimizin üzerinde dolaştı.

Beş çoban kurtarıldı. Bu, görevin önemli bir

sonucudur. Ancak Alexander kaçtı. Üstelik hâlâ nerede olduğunu bilmiyoruz.

Masanın üzerindeki haritayı kendine doğru çekti.

Ve bu, şu anda en önemli mesele.

Batur doğruldu.

Emredin, komutanım.

Vedat haritanın bir bölümünü gösterdi.

Alexander'ın hareket alanı geniş. Tek başına çalışmadığını biliyoruz. Elindeki bağlantılar, para kaynakları ve adamları var. Bugünkü kaçışının tesadüf olduğunu düşünmüyorum.

Ben başımı salladım.

Biz de aynı kanaatteyiz, komutanım.

Neye dayanarak?

Dağdaki adamı düşündüm.

Dönüş yolunda dağ yamacında bir adam gördük. Helikopterimizi izliyordu. Kolunu kaldırıp doğu yönünü işaret etti, ardından . Kayalıkların arasında kayboldu.

Vedat'ın yüzü değişti.

Konumu kayda aldınız mı?

Cansu'ya bildirdim. Karargâha da aktarılmasını istedim.

Vedat önündeki kalemi aldı.

Güzel. Görüntü varsa inceleyeceğiz. Yoksa bölgedeki hareketlilik kayıtlarını değerlendireceğiz.

Bir an durdu.

Alexander'ın bir sonraki adımını tahmin etmek zorundayız.

Batur konuştu.

Yeni bir buluşma noktası hazırlıyor olabilir.

Olabilir.

Vedat başını salladı.

Ya da bugünkü olayın ardından daha büyük bir planı devreye sokacaktır.

Gözlerini bana çevirdi.

Altay, en kısa sürede onu bulmamız gerekiyor. Başka insanlara zarar vermeden, yeni bir
çatışmaya yol açmadan ve elimizdeki bilgileri kaybetmeden.

Emredersiniz, komutanım.

Vedat sandalyesinde doğruldu.

Bu akşam dinlenin. Ama sabah ilk iş olarak operasyon değerlendirmesi yapılacak. Her iki tim de hazır bulunacak.

Emredersiniz.

Vedat dosyayı yeniden açtı.

Sonra son kez bize baktı.

Bir de...

Üçümüz doğrulduk.

Börü için üzgünüm.

Odanın içindeki sessizlik değişti.

Vedat'ın sesi ilk kez tamamen yumuşamıştı.

Metehan, onun senin için ne ifade ettiğini biliyorum. Hepiniz için ne ifade ettiğini de biliyorum.

Metehan başını eğdi.

Sağ olun, komutanım.

Vedat kısa bir süre sustu.

Bu gece birbirinize sahip çıkın. Yarın yeniden görev başında olacağız.

Emredersiniz, komutanım!

Ayağa kalktık.

Selam verdik.

Odadan çıktığımızda kapı arkamızdan kapandı.

Koridorun ortasında bir süre durduk.

Batur derin bir nefes aldı.

Güzel geçti.

Ona baktım.

Sence mi?

Batur dudaklarını büktü.

En azından masayı üzerimize devirmedi.

Metehan'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Bir dahaki sefere masayı sen tutarsın.

Batur ona baktı.

Ulan, sen de mi başladın?

Metehan omuzlarını kaldırdı.

Ben bir şey demedim.

İkimiz de güldük.

Kısa bir gülüştü.

Ama bu defa Metehan'ın gözlerinde biraz daha hayat vardı.

Sonra başımı kaldırıp koridorun sonundaki pencereye baktım.

Dışarıda kar yağıyordu.

Ve Alexander hâlâ bir yerlerdeydi.

༺𓃦༻

KARARGÂH ; GECE YARISI

Metehan odasına döndüğünde ilk yaptığı şey kapıyı kapatmak olmadı.

Bir süre kapının önünde durdu.

Sonra başını kaldırıp yatağının yanındaki boş alana baktı.

Börü'nün su kabı oradaydı.

Kenarında küçük bir oyuncak duruyordu.

Metehan'ın eğitimlerden birinde Börü'ye aldığı, zamanla diş izleriyle dolmuş eski bir oyuncak.

Metehan yavaşça yaklaştı.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Oyuncağı eline aldı.

Bir süre avucunun içinde çevirdi.

Sonra gözlerini kapattı.

Odanın sessizliği ağırlaştı.

Bir an için kapının önünden tırnak sesleri gelecekmiş gibi hissetti.

Ardından Börü'nün burnuyla kapıyı iteceğini, içeri girip yatağının kenarına uzanacağını düşündü.

Metehan başını kaldırdı.

Kapı kapalıydı.

Hiçbir ses yoktu.

Oyuncağı göğsüne bastırdı.

Ulan oğlum...

Sesi titredi.

Şimdi ben sana kime kızacağım?

Cevap gelmedi.

Bir süre öylece kaldı.

Sonra oyuncağı dikkatlice yatağının yanına bıraktı.

Yüzünü yıkadı.

Temiz bir tişört giydi.

Ardından yatağa oturdu.

Uyumak istiyordu.

Ama gözlerini her kapattığında aynı görüntü
zihnine geliyordu.

Börü'nün kendisine baktığı son an...

Kucağındaki o sessizlik...

Batur'un omzuna koyduğu el...

Altay'ın, Yalnız değilsin, deyişi...

Metehan ellerini yüzüne kapattı.

Bir süre sonra kapı çalındı.

Kim?

Dışarıdan Doğuhan'ın sesi geldi.

Benim.

Metehan derin bir nefes aldı.

Gel.

Kapı açıldı.

Doğuhan içeri girdiğinde elinde iki bardak vardı.

Birini Metehan'a uzattı.

Al.

Metehan bardağa baktı.

Bu ne?

Çay.

Nereden buldun?

Doğuhan gururla başını kaldırdı.

Çağatay'ın bütün karargâhı ayağa kaldırmasını mı bekleyecektin?

Metehan'ın dudakları kıvrıldı.

Çay için mi?

Evet.

Doğuhan yatağın kenarına oturdu.

Adamın göreve bakış açısı çok farklı.

Düşman kaçmış, beş çoban kurtarılmış, Börü'yü kaybetmişiz... Adamın tek derdi çay.

Metehan başını eğdi.

Bir an sonra hafifçe güldü.

Doğuhan bunu duyunca rahatladı.

Hah. İşte böyle.

Metehan bardağı eline aldı.

Sağ ol.

Doğuhan omuzlarını kaldırdı.

Bir şey değil.

Bir süre sessizce çay içtiler.

Sonra Doğuhan konuştu.

İstersen bu gece burada kalırım.

Metehan ona baktı.

Niye?

Canım öyle istedi.

Metehan gözlerini kıstı.

Senin canın öyle istemez. Senin canın birilerini sinir etmek ister.

Doğuhan güldü.

Doğru.

Sonra yüzü ciddileşti.

Ama bu gece yalnız kalmak zorunda değilsin.

Metehan'ın elindeki bardak durdu.

Doğuhan devam etti.

Konuşmak istersen konuşuruz. Susmak istersen susarız. İstersen sabaha kadar saçma sapan şeyler anlatırım.

Metehan başını eğdi.

Biliyorum.

Bir süre sonra bardağını masaya bıraktı.

Kal.

Doğuhan'ın yüzü yumuşadı.

Tamam, kardeşim.

Kapıya yönelip ışığı biraz kıstı.

Sonra geri döndü.

Ama bir şartım var.

Metehan ona baktı.

Ne?

Yarın sabah kahvaltıda benimle oturacaksın. Tek başına bir yere kaçmak yok.

Metehan hafifçe gülümsedi.

Emredersin, komutanım.

Doğuhan elini kaldırdı.

Bir daha bana komutan dersen bu çayı başından aşağı dökerim.

Metehan güldü.

Hadi oradan.

Doğuhan da güldü.

Sonra ikisi sessizleşti.

Dışarıda kar yağıyordu.

Börü'nün odada olmadığı gerçeği değişmemişti.

Ama o gece Metehan'ın kapısının ardında tek başına olmadığını bilen biri vardı.

Ve bazen, insanın yeniden ayağa kalkabilmesi için gereken ilk şey buydu.

Birinin kalması.

༺𓃦༻

BATUR

Batur odasına girdiğinde üniformasının yakasını gevşetti.

Masasının üzerinde görev dosyaları duruyordu.

Sandalyeye oturdu.

Bir süre ellerine baktı.

Sonra masanın çekmecesini açtı.

İçinde eski bir fotoğraf vardı.

Kan Timi'nin bir eğitimden sonra çekilmiş fotoğrafı.

Herkes yorgundu. Bazıları gülüyor, bazıları birbirine takılıyor, Batur ise tam ortada ciddi görünmeye çalışıyordu.

Fotoğrafı eline aldı.

Gözleri ekip arkadaşlarının yüzlerinde dolaştı.

Bir an, o fotoğrafın içindeki herkesin hâlâ yanında olmasının ne kadar büyük bir şey olduğunu düşündü.

Sonra fotoğrafı geri koydu.

Kapı çalındı.

Gir.

Kan Timi'nden bir asker içeri girdi.

Komutanım, arkadaşlar toplandı. Sabahki değerlendirme için hazırlıkları tamamladık.

Batur başını salladı.

Güzel.

Asker bir an durdu.

Komutanım...

Söyle.

Börü için üzgünüz.

Batur'un yüzü değişti.

Bir süre cevap vermedi.

Sonra başını eğdi.

Ben de.

Asker selam verdi.

Emredersiniz, komutanım.

Kapı kapandı.

Gözlerini tavana çevirdi.

Ah, Börü...

Derin bir nefes aldı.

Şu timin içinde en akıllı sen çıktın. Bizi birbirimize bağladın, sonra da hepimize kendini özlettin.

Gülümsedi.

Ama gözleri dolmuştu.

Bir süre sonra ayağa kalktı.

Pencerenin önüne gitti.

Bahçeye baktı.

Mezarın bulunduğu yer karanlıktı.

Yarın sabah oraya yeniden gidecekti.

Bundan emindi.

Çünkü bazı nöbetler emirle başlamazdı.

İnsan kendi isteğiyle tutardı.

༺𓃦༻

GÖK BÖRÜ TİMİ VE KAN TİMİ AYNI ÇATI ALTINDA

Gece ilerledikçe karargâhta hayat yavaşladı.

Koridorlardaki ayak sesleri azaldı.

Nöbetçiler yerlerini aldı.

Ekranların ışığı odalara vurdu.

Ama iki timin de aklı aynı yerdeydi.

Gök Börü Timi'nden Bora ile Borahan, ertesi gün yapılacak değerlendirme için ekipmanlarını kontrol ediyordu.

Çağatay, çayını nihayet bulmuştu.

Bardağı elinde tutarak masaya oturdu.

Şimdi insan gibi düşünebilirim.

Bora ona baktı.

Çaysız da düşünebilmen gerekiyor.

Çağatay başını iki yana salladı.

Bazı şeyleri benden istemeyin.

Borahan hafifçe güldü.

Umay ise görev raporları düzenliyordu.

Gözlerini dışarı doğru çevirdi.

Kar yağıyordu.

Altay'ın söylediği sözler aklındaydı.

Her acının hemen bir çözümü olmak zorunda değil.

Başını hafifçe salladı.

Bazen gerçekten de yapılabilecek tek şey, ertesi gün yeniden ayağa kalkmaktı.

Diğer odada Kan Timi'nin askerleri de kendi aralarında konuşuyordu.

Kimse Börü'nün adını anmaktan kaçınmıyordu.

Aksine...

Onunla yaşadıkları küçük anıları hatırlıyorlardı.

Bir eğitim sırasında peşlerinden koşmasını...

Yemek saatlerinde Metehan'ın yanından ayrılmamasını...

Doğuhan'ın peşine takılıp bütün timi güldürmesini...

Her hatıra, bir anlığına yüzlerine gülümseme getiriyor, sonra sessizlik yeniden geri dönüyordu.

Ama hiçbiri Börü'yü unutmak istemiyordu.

Çünkü unutmak, yaşananları silmek değildi belki.

Ama onunla geçen günleri unutmak, kimsenin yapmak istediği bir şey değildi.

O gece iki tim aynı binada uyudu.

Aynı karargâhta.

Aynı görevin ağırlığını taşıyarak.

Ve ilk kez, sabah olduğunda bir şeyin değişmeyeceğini bilerek...

Börü geri gelmeyecekti.

Fakat onun bıraktığı boşluk, artık yalnızca Metehan'ın değildi.

Hepsinindi.

༺𓃦༻

KARATAY OVASI ' DAN KIRGIZİSTANA

ALEXANDER

Gece yarısını çoktan geçmişti.

Karatay Ovası'nın kilometrelerce uzağında, dağların ardına gizlenmiş eski bir konakta ışıklar yanıyordu.

Dışarıda kar yağıyordu.

Rüzgâr, yüksek taş duvarlara çarpıyor, pencerelerin kenarlarından ince bir uğultu sızıyordu.

Konaktaki büyük odanın ortasında uzun bir masa vardı.

Masanın üzerinde haritalar, telefonlar, kapalı dosyalar ve yarısı içilmiş kahve fincanları duruyordu.

Alexander pencerenin önünde ayakta duruyordu.

Üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Elinde telefon vardı. Ekranda bir uçuş planı, yanında ise birkaç isim görünüyordu.

Telefonu kapattı.

Arkasını döndü.

Masada oturan adamlarından biri başını kaldırdı.

Hazırlıklar tamamlandı mı?

Alexander masaya doğru yürüdü.

Tamamlanmak üzere.

Sandalyeyi çekip oturdu.

Araçlar hazır. Belgeler hazır. Bağlantılarımızla

görüşmeler yapıldı.

Adam başını salladı.

Kırgızistan'a geçince ne olacak?

Alexander hafifçe gülümsedi.

Önce görünmez olacağız.

Masadaki haritayı kendine doğru çekti.

Sonra yeniden başlayacağız.

Adam kaşlarını çattı.

Ya buradakiler?

Alexander'ın gülümsemesi kayboldu.

Buradakiler, burada kalacak.

Bir an durdu.

Beni yakalayabileceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar.

Telefonu yeniden eline aldı.

Ekrandaki isimlerden birine baktı.

Ardından uluslararası bir numarayı çevirdi.

Birkaç saniye sonra karşıdan bir ses geldi.

Konuş.

Alexander sandalyesine yaslandı.

Benim.

Karşı taraf kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi.

Sesini duymayalı uzun zaman oldu.

Alexander gülümsedi.

Demek beni özlemişsin.

Kendini fazla önemseme. Seni aramamın bir sebebi var.

Benim de.

Masadaki dosyalardan birini açtı.

Karatay'daki iş planlandığı gibi gitmedi.

Karşı tarafın sesi sertleşti.

Ne demek gitmedi?

Alexander gözlerini kıstı.

Çobanlar kurtarıldı.

Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.

Hepsi mi?

Beşi de.

Ve sen?

Alexander bir an durdu.

Sonra soğuk bir sesle cevap verdi.

Ben buradayım.

Karşı taraf sertçe nefes verdi.

Demek Türkler seni yine köşeye sıkıştırdı.

Alexander'ın yüzü değişti.

Dikkatli konuş.

Gerçekler canını mı sıkıyor?

Alexander ayağa kalktı.

Gerçek şu ki ben hâlâ buradayım. Seninle konuşuyorum. Param, bağlantılarım ve seçeneklerim var.

Bir an durdu.

Ama o askerler, özellikle Yüzbaşı Altay Demirtaş,

Karşı taraf güldü.

Demek sonunda birini ciddiye almaya başladın.

Alexander pencereye yürüdü.

Ben herkesi ciddiye alırım.

Öyleyse neden kaçıyorsun?

Alexander'ın çenesi gerildi.

Kaçmıyorum.

Sesi sertleşti.

Yer değiştiriyorum.

Karşı taraf alaycı bir sesle güldü.

Kendine söylediğin yalanları bana da anlatma.

Alexander birkaç saniye sustu.

Sonra yeniden konuştu.

Kırgızistan'a geçiyorum. Orada yeni bir düzen kuracağım. Buradaki bağlantılarımın bir kısmını devredeceğim. Diğerleriyle de ayrı ayrı görüşeceğim.

Ya planların?

Değişecek.

Türkler seni takip ederse?

Alexander'ın gözleri karanlıkta parladı.

O zaman onlara takip ettikleri kişinin yalnızca bir isimden ibaret olmadığını göstereceğim.

Karşı taraf bir süre konuşmadı.

Sonra sordu.

Asıl hedefin ne, Alexander?

Alexander masaya döndü.

Dosyanın içinden bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafın üzerinde Altay'ın bulunduğu bir operasyon görüntüsü vardı.

Alexander fotoğrafı masaya bıraktı.

Henüz karar vermedim.

Yalan söylüyorsun.

Alexander gülümsedi.

Beni tanıyorsun.

Fazlasıyla.

O zaman şunu da bilirsin. Ben yarım kalan işleri sevmem.

Fotoğrafı parmaklarının arasında tuttu.

Karatay'daki iş yarım kaldı. Altay Demirtaş beni gördü. Ben de onu gördüm.

Başını hafifçe yana eğdi.

Bundan sonra birbirimizi daha yakından tanıyacağız.

Karşı tarafın sesi alçaldı.

Sakın dikkatsiz davranma. Senin yüzünden herkesin başı derde girebilir.

Alexander'ın gülümsemesi yeniden belirdi.

Herkes kendi başının çaresine baksın.

Telefonu kapatmadan önce karşı taraf son bir soru sordu.

Bir şey daha. O eski mesele ne olacak?

Alexander'ın yüzündeki bütün ifade silindi.

Bir süre cevap vermedi.

Sonra sesini alçalttı.

O mesele kapanmadı.

Peki ya diğerleri?

Alexander gözlerini kapattı.

Onlar da kapanmadığını öğrenecek.

Telefonu kapattı.

Bir süre elinde tuttu.

Sonra masaya bıraktı.

Odada bulunan adamlardan biri ayağa kalktı.

Abi, bir şey daha var.

Alexander başını kaldırdı.

Ne?

Adam önüne bir telefon bıraktı.

Dağdaki adamdan haber geldi.

Alexander'ın gözleri daraldı.

Hangi adam?

Az önce gönderdiğin adam. Helikopterin geçtiği hattı izliyordu.

Alexander telefonun ekranına baktı.

Bir mesaj vardı.

İŞARET VERİLDİ.

Alexander mesajı okudu.

Sonra yavaşça gülümsedi.

Güzel.

Adam tereddüt etti.

Abi, bu işaret ne anlama geliyor?

Alexander telefonu cebine koydu.

Senin bilmen gerekmiyor.

Ama-

Alexander başını kaldırdı.

Sana bir soru sordum mu?

Adam sustu.

Hayır, abi.

Alexander sandalyesine oturdu.

O zaman yapman gerekeni yap.

Adam başını eğdi.

Emredersin.

Kapıya yöneldi.

Alexander arkasından seslendi.

Bir dakika.

Adam döndü.

Abi?

Alexander pencereye baktı.

Uçuş hazırlıklarını hızlandırın. Sabahı beklemeyeceğiz.

Adamın yüzü değişti.

Bu gece mi?

Alexander başını salladı.

Bu gece.

Diğer liderlerle görüşmeler?

Alexander masadaki telefonlardan birini aldı.

Onları ben hallederim.

Adam çıktı.

Alexander odada yalnız kaldı.

Telefonunu açtı.

Yeni bir mesaj yazdı.

Hazırlıklar tamamlanıyor. Kırgızistan'da buluşacağız.

Mesajı gönderdi.

Ardından ikinci bir numarayı aradı.

Telefon uzun süre çaldı.

Sonunda karşıdan bir ses geldi.

Seni dinliyorum.

Alexander gözlerini masadaki fotoğrafa dikti.

Bir değişiklik var.

Ne oldu?

Türkler beklediğimden daha hızlı hareket ediyor.

Karşı taraf sessiz kaldı.

Alexander devam etti.

Altay Demirtaş, Karatay'dan sağ çıkardığı beş
çobanla yetinmeyecek. Peşime düşecek.

Bunu zaten biliyorduk.

Hayır.

Alexander fotoğrafı ters çevirdi.

Artık yalnızca beni aramıyor. Benimle bağlantısı olan herkesi de araştıracak.

Karşı tarafın sesi sertleşti.

O hâlde planı değiştirmeliyiz.

Alexander hafifçe güldü.

Sonunda aynı fikirdeyiz.

Ne yapacaksın?

Alexander sandalyesinden kalktı.

Önce buradan ayrılacağım. Sonra bütün bağlantıları yeniden düzenleyeceğim.

Bir an durdu.

Ama bir şey değişmeek.

Nedir?

Alexander'ın gözleri soğudu.

Bu hikâyenin nasıl biteceğine ben karar vereceğim.

Telefonun diğer ucundan cevap gelmedi.

Alexander konuşmayı sonlandırdı.

Sonra pencereden dışarı baktı.

Kar, konağın avlusunu örtüyordu.

Uzaklarda araçların motorları çalışmaya başlamıştı.

Adamları hareket hâlindeydi.

Birileri belgeleri topluyor, birileri kapıları kontrol ediyor, birileri de telefon başında yeni talimatlar bekliyordu.

Alexander yeniden masaya döndü.

Fotoğrafı eline aldı.

Altay'ın yüzüne baktı.

Sen beni aramaya devam et, Yüzbaşı.

Fotoğrafı dosyanın içine koydu.

Bakalım önce hangimiz diğerinin kapısını çalacak.

Gülümsedi.

Ama bu defa gülümsemesinde ne neşe ne de rahatlık vardı.

Yalnızca yarım kalmış bir hesabın soğukluğu vardı.

Ve Alexander, sabah olduğunda artık orada olmayacaktı.

Kırgızistan'a gidecekti.

Fakat geride bıraktığı hiçbir şey gerçekten geride kalmayacaktı.

༺𓃦༻

DAĞIN TEPESİNDEKİ İŞARET

ALEXANDER'IN ADAMI

Gece, dağların üzerine ağır ağır çökmüştü.

Adam, kayalıkların arasından koşarak uzaklaştıktan sonra eski bir patikaya saptı. Bir süre ilerledi, sonra arkasına baktı.

Helikopter artık görünmüyordu.

Dizlerinin üzerine eğilip nefesini toparladı.

Ardından montunun iç cebinden küçük bir telefon çıkardı.

Ekranı açtı.

Tek bir kayıtlı numara vardı.

Aradı.

Telefon iki kez çaldı.

Üçüncüde karşıdan Alexander'ın sesi geldi.

Konuş.

Adam çevresini kontrol etti.

Dediğini yaptım.

Alexander bir süre sessiz kaldı.

Emin misin?

Helikopteri gördüm. Adamların içindeydiler.

İşareti verdin mi?

Evet.

Alexander'ın sesi sertleşti.

Tam olarak söylediğim gibi mi?

Adam başını kaldırıp doğuya baktı.

Kolumu kaldırdım. Sonra doğuyu gösterdim. Ardından bölgeden ayrıldım.

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.

Seni gördüler mi?

Adam kaşlarını çattı.

Emin değilim. Helikopterdeki adamlardan biri doğrudan bana bakıyordu.

Alexander'ın sesi değişti.

Kim?

Yüzünü tam seçemedim. Ama yanındaki diğer askerle birlikte beni fark etmiş olabilirler.

Alexander derin bir nefes aldı.

Güzel.

Adam şaşırdı.

Güzel mi?

Evet.

Alexander'ın sesi soğuktu.

Bizi fark etmeleri gerekiyordu.

Adamın yüzü gerildi.

Neden?

Alexander cevap vermeden önce birkaç saniye bekledi.

Çünkü artık yalnızca onların peşinden gitmiyoruz.

Anlamadım.

Anlaman gerekmiyor. Sana verilen görevi yaptın. Şimdi oradan uzaklaş ve kimseyle iletişim kurma.

Adam başını salladı.

Anlaşıldı.

Tam telefonu kapatacakken Alexander yeniden konuştu.

Bir dakika.

Dinliyorum.

Yüzbaşı Altay Demirtaş'ı gördün mü?

Adam düşündü.

Helikopterin içinde olduğunu düşünüyorum.

Alexander'ın sesi alçaldı.

Düşünmek yetmez.

Başka bir fırsatım olmadı.

Alexander birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra sordu.

Peki ya köpek?

Adamın yüzü değişti.

Ne?

Yanlarında bir köpek vardı. Onu gördün mü?

Adam gözlerini kapatıp helikopteri hatırlamaya çalıştı.

Hayır. Göremedim.

Alexander'ın sesi daha da soğudu.

İyi dinle. Bundan sonra gördüğün her şeyi bana bildireceksin. Özellikle de Altay'ın ne yaptığını.

Anlaşıldı.

Ve kimseye yakalanmayacaksın.

Emredersin.

Alexander telefonu kapattı.

Adam birkaç saniye ekrana baktı.

Sonra telefonu cebine koydu.

Doğuya doğru yeniden baktı.

Uzaklarda dağların üzerine çöken kar bulutları vardı.

Bir süre sonra başını eğdi ve patikanın devamına doğru yürümeye başladı.

Ama arkasında bıraktığı izler karla kaplanırken, onun verdiği işaret çoktan başka bir yere ulaşmıştı.

Alexander ın gittiği yöndü timi arkasından sürüklemek içindi. Ve J17 için.

༺𓃦༻

KARARGÂH TA SABAHI BEKLERKEN

ALTAY

Gece yarısına yaklaşırken odama döndüm.

Masamın üzerindeki dosyaları açtım.

Karatay Ovası'ndaki operasyon raporu...

Kurtarılan beş çobanın ifadeleri...

Alexander'ın kaçış güzergâhına ilişkin ilk değerlendirmeler...

Ve dağ yamacında gördüğümüz adamla ilgili notlar...

Hepsini tek tek inceledim.

Bir yandan da aklımda başka bir soru vardı.

Alexander neden bu kadar rahat davranıyordu?

Bizi beklediğini biliyorduk.

Buluşma noktasını bilerek açık bırakmış olabileceğini de değerlendirmiştik.

Ama beş çobanı kaybetmeyi göze alarak kaçması, onun asıl amacının ne olduğu sorusunu daha da önemli hâle getiriyordu.

Telefonum çaldı.

Ekranda Vedat'ın adı belirdi.

Açtım.

Emredin, komutanım.

Altay, dağdaki adamla ilgili yeni bir bilgi var mı?

Henüz yok, komutanım. Bölgenin görüntüleri ve konum kayıtları inceleniyor.

Güzel. Sabah değerlendirmesinde bunu ayrıca ele alacağız.

Emredersiniz.

Vedat bir an sustu.

Bir de Metehan'ı kontrol et.

Gözlerimi kapattım.

Doğuhan yanında, komutanım.

İyi. Yine de gözünüz üzerinde olsun.

Emredersiniz.

Telefon kapandı.

Sandalyeme yaslandım.

Pencerenin dışında kar yağıyordu.

Bir süre bahçeye baktım.

Börü'nün mezarı görünmüyordu ama yerini biliyordum.

Gözlerimi kapattım.

Bir buçuk yıl önce bir yavruyu kardan çıkarmıştık.

Bugün onu toprağa verdik.

Ve şimdi...

Bizi bekleyen yeni bir görev vardı.

Masadaki dosyayı kapattım.

Bordo beremi elime aldım.

Bir süre baktım.

Sonra yeniden masaya bıraktım.

Yarın iki tim aynı odada toplanacaktı.

Batur, Metehan, Doğuhan, Çağatay, Umay, Bora, Borahan ve Kan Timi'nin diğer askerleri...

Hepimiz Alexander'ın peşine düşecektik.

Ama önce dağdaki adamın neden doğuyu gösterdiğini anlamamız gerekiyordu.

Çünkü bazen bir savaş, silah sesleriyle başlamazdı.

Bazen bir adamın kayalıkların arasında kaldırdığı koluyla başlardı.

Ve bazen en tehlikeli işaret, anlamını öğrendiğinizde çoktan geç kalmış olduğunuz işaretti.

༺𓃦༻

BİR TELEFON İKİ SIR

ALEXANDER

Konağın alt katındaki odada ışık yanıyordu.

Alexander merdivenlerden aşağı indi.

Koridorun sonunda iki adam bekliyordu.

Biri kapıyı açtı.

Alexander içeri girdiğinde odanın ortasında büyük bir masa gördü.

Masanın başında oturan adamın yüzü gölgede kalıyordu.

Önünde bir telefon, kapalı bir dosya ve yarısı dolu bir bardak vardı.

Alexander kapıyı arkasından kapattı.

Geç kaldım.

Masadaki adam başını kaldırmadı.

Bunu biliyorum.

Alexander karşısındaki sandalyeye oturdu.

Hazırlıklar tamamlandı. Bu gece ayrılıyorum.

Adam parmaklarını masaya vurdu.

Türkler peşinde.

Farkındayım.

Altay Demirtaş.

Alexander hafifçe gülümsedi.

Evet. Altay Demirtaş.

Adam ilk kez başını kaldırdı.

Onu hafife alma.

Alexander'ın gülümsemesi kayboldu.

Ben kimseyi hafife almam.

Ama onu tanımıyorsun.

Alexander dosyaya baktı.

Tanımak için zamanım olacak.

Masadaki adam başını iki yana salladı.

Hayır. Zamanın olmayabilir.

Alexander'ın yüzü sertleşti.

Ne demek istiyorsun?

Adam dosyayı kendine doğru çekti.

Dağdaki adamın işareti yalnızca bir yönü göstermiyordu.

Alexander hareketsiz kaldı.

Devam et.

Adam dosyanın kapağını açtı.

İçinden eski bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafı masanın üzerine bıraktı.

Alexander fotoğrafa baktı.

Yüzündeki ifade bir anda değişti.

Bu nereden çıktı?

Adam cevap vermedi.

Alexander fotoğrafı eline aldı.

Uzun süre inceledi.

Sonra başını kaldırdı.

Bunun burada ne işi var?

Adam sandalyesinde geriye yaslandı.

Asıl soru şu, Alexander...

Bir an sustu.

Bu fotoğrafı Altay Demirtaş da görürse ne olacak?

Alexander'ın parmakları fotoğrafın kenarına sıkıca kapandı.

İlk kez söyleyecek söz bulamadı.

Odada yalnızca duvardaki saatin sesi duyuluyordu.

Tik.

Tak.

Tik.

Tak.

Sonra Alexander yavaşça ayağa kalktı.

Bu dosya burada kalmayacak.

Adam başını kaldırdı.

Neden?

Alexander kapıya doğru yürüdü.

Çünkü bazı sırlar, yanlış kişinin eline geçtiğinde bütün planları değiştirir.

Kapının önünde durdu.

Arkasına döndü.

Ve ben artık hiçbir şeyin tesadüf olduğuna inanmıyorum.

Kapıyı açtı.

Tam çıkacakken telefonuna yeni bir mesaj geldi.

Ekranda tek bir cümle vardı:

ALTAY DEMİRTAŞ, DAĞDAKİ ADAMI FARK ETTİ.

Alexander mesaja baktı.

Sonra başını kaldırıp karanlık koridora çevirdi.

Demek başladık...

Telefonu cebine koydu.

Yürümeye devam etti.

Ama odadaki adam, Alexander'ın arkasından son bir cümle söyledi.

Peki ya Börü?

Alexander durdu.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra yavaşça arkasına döndü.

Ne dedin?

Adam gözlerini ondan ayırmadı.

Börü'nün ölümü gerçekten yalnızca bir tesadüf müydü?

Alexander'ın yüzündeki bütün ifade silindi.

Ve o an, odadaki saat bile durmuş gibi geldi.

༺𓃦༻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 6beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.