22. bölüm / 23
DÖNÜŞ EMRİ:GÖK BÖRÜBÖLÜM-21
Bölümler 23Şu an: BÖLÜM-21
- 1 ÖNSÖZ69 kelime
- 2 BÖLÜM-12.983 kelime
- 3 BÖLÜM-25.825 kelime
- 4 BÖLÜM-31.297 kelime
- 5 BÖLÜM-42.155 kelime
- 6 BÖLÜM-54.082 kelime
- 7 BÖLÜM-63.072 kelime
- 8 BÖLÜM-73.590 kelime
- 9 BÖLÜM-82.679 kelime
- 10 BÖLÜM-93.433 kelime
- 11 BÖLÜM-101.596 kelime
- 12 BÖLÜM-112.078 kelime
- 13 BÖLÜM-122.509 kelime
- 14 BÖLÜM-133.197 kelime
- 15 BÖLÜM-141.769 kelime
- 16 BÖLÜM-152.047 kelime
- 17 BÖLÜM-162.223 kelime
- 18 BÖLÜM-172.486 kelime
- 19 BÖLÜM-182.360 kelime
- 20 BÖLÜM-193.116 kelime
- 21 BÖLÜM-202.294 kelime
- 22 BÖLÜM-212.556 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 BÖLÜM-2210.978 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
༺𓃦༻
ALTAY
Hıdır Ağa’nın arkasında duran dokuz atı görünce birkaç saniye hiçbir şey söylemedim.
Köyün arkasındaki karlarla kaplı alandan ağır ağır bize doğru getiriliyorlardı.
Toynakları her yere bastığında kar dağılıyor, soğuk havada çıkan nefesleri beyaz bir buhar gibi yükseliyordu.
Dokuz at.
Dokuz ayrı gölge.
Dokuz ayrı yoldaş.
Hıdır Ağa yanıma geldi.
— Komutan...
Gözlerimi atlardan ayırmadan cevap verdim.
— Söyle, Hıdır Ağa.
— Bunlar size yoldaşlık etsin.
Elini atlara doğru uzattı.
— Bu yolları bizden daha iyi bilirler.
Bir an sustu.
— Daha çabuk gidersiniz.
Arkamdaki Batur’a baktım.
Batur da atlara bakıyordu.
Sonra bana döndü.
— Başka şansımız yok, Altay.
Başımı salladım.
— İlk defa doğru söylüyorsun.
Batur güldü.
— Bunu senden duymak güzel.
Atlardan birine doğru yürüdüm.
Beyazdı.
Diğerlerinden daha iri görünüyordu.
Köylülerden biri yanında duruyordu.
Ben yaklaştıkça adam yavaşça geri çekildi.
At başını kaldırdı.
Gözleri doğrudan bana kilitlendi.
Bir adım attım.
At geriledi.
Bir adım daha attım.
Yine geriledi.
Elimi yavaşça kaldırdım.
— Sakin.
At burnundan sertçe nefes verdi.
Köylülerden biri konuştu.
— Komutanım...
Başımı ona çevirdim.
— Söyle.
— O sürünün lideri.
Atın gözlerine baktım.
Adam devam etti.
— Çok dikkatli olun.
— Neden?
— Fazlasıyla vahşidir.
Hafifçe gülümsedim.
— Vahşi olan her şey kötü değildir.
Bir adım daha attım.
At başını yana çevirdi.
Elimi biraz daha uzattım.
— Sakin.
At bu kez kaçmadı.
Parmaklarımı alnına doğru götürdüm.
Önce başını hafifçe geri çekti.
Sonra durdu.
Elim alnına değdi.
Ve o anda gördüm.
Alnında küçük bir ay izi vardı.
Parmaklarım izin hemen yanında durdu.
— Demek sen...
At gözlerini açtı.
Bana baktı.
Elimi boynuna indirdim.
— Korkma.
Boynunu okşadım.
— Sürünün lideriymişsin.
At derin bir nefes aldı.
— Ben de liderim.
Gözlerinin içine baktım.
— Ama bugün yardıma ihtiyacımız var.
At başını kaldırdı.
Bir anda kişnedi.
Ses vadide yankılandı.
Herkes dönüp bize baktı.
At yan döndü.
Ön ayağını hafifçe kaldırdı.
Sanki cevap veriyordu.
Gülümsedim.
— Anladım.
Eyerine tutundum.
Bir hamlede üzerine çıktım.
At dimdik durdu.
Arkamdan ses gelmiyordu.
Başımı çevirdim.
Metehan’ın ağzı açık kalmıştı.
Bora ve Borahan birbirlerine bakıyordu.
Doğuhan’ın yüzünde şaşkın bir ifade vardı.
Çağatay kaşlarını kaldırmıştı.
Umay ise hafifçe gülümsüyordu.
Batur güldü.
— İşte benim arkadaşım.
Ali, Arda ve Selçuk da şaşkınlıkla bakıyordu.
Doğuhan öne çıktı.
— At bile izin verdi.
Metehan:
— Ne bekliyordun?
Doğuhan:
— Bilmiyorum.
Bana baktı.
— Atın bile komutanı seçtiğini gördük.
Metehan:
— Sen sus.
Köylüler diğer atları bıraktı.
Metehan ilk atın yanına gitti.
At hemen ona yaklaştı.
Metehan şaşırdı.
— Bu bayağı cana yakın.
At başını Metehan’ın omzuna sürdü.
Metehan gülümsedi.
— Tamam.
Boynunu okşadı.
— Seni sevdim.
Bora başka bir ata yaklaştı.
At montunun ipini ağzıyla çekti.
Bora geri çekildi.
— Oğlum!
At yeniden ipi çekti.
Bora kahkaha attı.
— Oyuncu çıktın sen.
Borahan üçüncü ata yaklaştı.
At hiç ilgilenmeden yerdeki otlarla uğraşıyordu.
Borahan başını eğdi.
— Beni takmadı.
Çağatay yanındaki ata baktı.
At sakin sakin otluyordu.
Çağatay sırtını okşadı.
— Anlaşılan beni yansıtıyorsun.
Batur diğer ata yaklaştı.
At önce geri çekildi.
Batur durdu.
Sonra at tekrar yaklaştı.
Batur başını salladı.
— İnatçıyız anlaşılan.
Ali başka bir ata yaklaştı.
At hiç beklemeden başını Ali’nin koluna sürttü.
Ali gülümsedi.
— Sen sevgi istiyorsun.
Arda diğerinin alnını okşadı.
— Bana da sen kaldın sanırım.
Borahan son ata ilerledi.
Umay açıkta kalmıştı.
Ben ona baktım.
Sonra üzerimdeki ata baktım.
— Haydi bakalım.
Atı Umay’ın yanına sürdüm.
Umay bana baktı.
— Gidelim mi, Üsteğmenim?
Umay gülümsedi.
— Emredersiniz, komutanım.
Elimi ona uzattım.
Umay elimi tuttu.
Onu yukarı çektim.
Arkamdaki yere yerleşti.
Kollarını belime doladı.
Bir an duraksadım.
Başımı geriye çevirdim.
Göz göze geldik.
İkimiz de gülümsedik.
Sonra önüme döndüm.
Hıdır Ağa’ya baktım.
— Gözün arkada kalmasın.
Bakışlarım Yeşim’in mezarına kaydı.
Bayrak hâlâ rüzgârda dalgalanıyordu.
— Bu sefer geç kalmayacağız.
Hıdır Ağa’nın gözleri doldu.
— Yolunuz açık olsun evlatlarım.
Cansu’ya döndüm.
— Astsubayım.
— Buyurun komutanım.
— Karargâhla iletişime geç.
— Emredersiniz.
— Bilgi ver.
Başımı helikoptere çevirdim.
— Kartal yuvaya dönsün.
Cansu:
— Emredersiniz.
Helikoptere ilerledi.
Son kez bize baktı.
Sonra içeri girdi.
Helikopter yükseldi.
Karlar havaya savruldu.
Gittikçe küçüldü.
Sonunda gözden kayboldu.
Batur atını yanıma sürdü.
— Komuta sende, Yüzbaşı Altay Demirtaş.
— Eyvallah, Batur.
Batur başını salladı.
Ben Gök Börü’ye baktım.
Sonra Kan Timi’ne.
— Gidiyoruz.
Atların toynakları kara vurdu.
Yola çıktık.
Dokuz atın sesi vadide yankılanıyordu.
Umay’ın kolları belimde biraz daha sıkılaştı.
Başımı hafifçe kaldırdım.
Önümüzde uzun bir yol vardı.
Ama bu kez zaman bizim düşmanımızdı.
༺𓃦༻
İLERLEYEN GECE
Karatay Ovası’nın uzaklarında...
Alexander eski yapının içinde oturuyordu.
Elinde kahve fincanı vardı.
Fincanı dudaklarına götürdü.
Kahvesinden uzun bir yudum aldı.
Sonra höpürdeterek içti.
— Ah...
Fincanı masaya bıraktı.
Saatine baktı.
— Yazık.
Karşısındaki adamlardan biri ona baktı.
Alexander gülümsedi.
— Çok yazık.
Bir yudum daha aldı.
— Gelmeyecekler.
Adam sessiz kaldı.
Alexander:
— Yüzbaşı Altay Demirtaş gelmeyecek.
Başını yana eğdi.
— Demek ki o kadar da kahraman değilmiş.
Bir kahkaha attı.
Sonra kahvesini karıştırdı.
— Bu çobanları kurtarmaya gelmeyecekler.
Adamlarından biri:
— Abi, emin misin?
Alexander ona baktı.
— Saat ilerliyor.
Saatine baktı.
— Hâlâ yoklar.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra ayağa kalktı.
— Hazırlanın.
Adamlar hareketlendi.
Alexander kapıya baktı.
— Gelmeyecekler.
Gülümsedi.
— Yazık.
༺𓃦༻
YOLDA
Telsizden cızırtı geldi.
Metehan’ın sesi duyuldu.
— Yüzbaşı...
Telsizi aldım.
— Dinliyorum.
— İki tim de sağlam çıkacak.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Ama bir hata üstünde olabiliriz.
Kaşlarımı çattım.
— Aç.
Metehan devam etti.
— Alexander’ın buluşma noktasını bu kadar açık vermesi bana normal gelmiyor.
Batur telsize girdi.
— Bana da.
Metehan:
— Bizi bekliyor olabilir.
Batur:
— Büyük ihtimalle.
Telsizi ağzıma götürdüm.
— O zaman daha dikkatli olacağız.
Metehan:
— Anlaşıldı.
— Herkes gözünü açık tutsun.
Batur:
— Kan Timi hazır.
Metehan:
— Gök Börü hazır.
Telsizi indirdim.
Umay sessizce konuştu.
— Tuzak olduğunu düşünüyorsunuz.
— Evet.
— Ama gideceğiz.
— Evet.
Umay başını salladı.
— Çünkü beş çoban orada.
Başımı salladım.
— Çünkü beş insan bizi bekliyor.
༺𓃦༻
Bir süre sonra Doğuhan’ın sesi duyuldu.
— Metehan!
Metehan:
— Ne?
— Şu itini al başımdan!
Börü, Doğuhan’ın atının etrafında dolaşıyordu.
Bir sağa geçiyor.
Bir sola geçiyor.
Sonra yeniden önüne çıkıyordu.
Metehan kahkaha attı.
— Geçenki et tadını beğendiyse senden bırakamıyor demek.
Doğuhan:
— Ben ona et vermedim!
Metehan:
— Verdın.
— Vermedim!
— Verdin.
Börü tam o sırada Doğuhan’ın atının önüne geçti.
At durdu.
Doğuhan dizginleri çekti.
— Börü!
Börü ona baktı.
— Çekil oğlum!
Börü kuyruğunu salladı.
Doğuhan:
— Metehan!
Metehan:
— Ne?
— Al bunu!
Metehan kahkaha attı.
— Kendin hallet.
Doğuhan:
— Komutanım!
Ben arkadan seslendim.
— Doğuhan.
Doğuhan:
— Buyurun komutanım.
— Börü’yü rahat bırak.
Doğuhan şaşırdı.
— Ben mi?
Börü o sırada Doğuhan’a yaklaşmıştı.
Doğuhan geri çekildi.
— Tamam oğlum.
Börü bir adım daha attı.
— Seni seviyorum.
Börü yaklaşmaya devam etti.
Doğuhan:
— Ama biraz uzaktan seviyorum.
Metehan kahkaha attı.
Bora ve Borahan da gülmeye başladı.
Doğuhan:
— Çok komiksiniz.
Metehan:
— Evet.
Doğuhan:
— Bir gün seni bu köpekle aynı odaya kapatacağım.
Metehan:
— Ben korkmam.
Börü Metehan’a baktı.
Metehan’ın gülümsemesi kayboldu.
— Şaka yaptım.
Doğuhan kahkahayı bastı.
༺𓃦༻
Telsizden başka bir ses geldi.
— Gök Börü, merkez.
Metehan telsizi aldı.
— Dinliyorum.
Işılay’ın sesi geldi.
— Abi.
— Söyle.
— Konumunuzu aldık.
Sungur:
— Kuzey hattında hareketlilik var.
Toygar:
— Karatay’ın doğu tarafında da sinyal görüyoruz.
Metehan:
— Kesin sayı?
Toygar:
— Belirsiz.
Işılay:
— Ama birden fazla araç olabilir.
Metehan:
— Anlaşıldı.
Doğuhan telsize yaklaştı.
— Işılay?
Metehan ona baktı.
Doğuhan:
— Karım konuşuyor.
Tak!
Metehan Doğuhan’ın ensesine hafifçe vurdu.
— Seni gebertirim!
Doğuhan ensesini tuttu.
— Abi!
— Bir daha öyle konuşma.
— Ne dedim?
— Sen biliyorsun.
— Ama Işılay—
— Sus!
Işılay’ın sesi telsizden geldi.
— Doğuhan orada mı?
Doğuhan hemen:
— Buradayım, karım.
Metehan:
— DOĞUHAN!
Doğuhan atını hızlandırdı.
— Kaçıyorum!
Metehan:
— GEL BURAYA!
Börü de Doğuhan’ın peşinden koştu.
Bora:
— Köpek bile onun tarafında.
Metehan:
— BİR DE SEN BAŞLAMA!
Telsizden Işılay’ın gülüşü geldi.
Sungur:
— İletişim hattı aile toplantısına döndü.
Toygar:
— Kapatıyorum.
Işılay:
— Ben de.
Metehan başını iki yana salladı.
— Bu tim beni yaşlandıracak.
༺𓃦༻
KARATAY OVASI
Alexander saatine baktı.
— Hâlâ yoklar.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra höpürdetti.
— Gerçekten gelmeyecekler.
Çobanların bulunduğu tarafa döndü.
— Hazırlanın.
Adamları ilerledi.
Beş çoban korkuyla birbirlerine yaklaştı.
Başlarındaki siyah örtüler yüzlerini gizliyordu.
Alexander:
— Son şanslarıydı.
Tam o sırada dışarıdan bir ses geldi.
Önce hafif.
Sonra giderek büyüyen bir ses.
Alexander başını kaldırdı.
— Bu ne?
Bir adam pencereye koştu.
— Bilmiyorum.
Toynak sesleri yaklaşıyordu.
Alexander:
— Ne oluyor?
Kapı bir anda açıldı.
Atlar içeri doğru koştu.
Adamlar geri çekildi.
Alexander:
— Bu ne lan?
Bir adam:
— Abi, herhalde yılkılar.
Alexander öfkeyle baktı.
— Ne yılkısı?
Atlardan biri masaya çarptı.
Alexander geri çekildi.
— Neyse!
Silah sesleri duyuldu.
Alexander’ın yüzü değişti.
— Ne oluyor?
İlk atışlar yapının dışında yankılandı.
Adamlarından biri bağırdı.
— BASKIN!
Alexander:
— KORUYUN BENİ!
༺𓃦༻
METEHAN
İlk sesle birlikte herkes harekete geçti.
Ben sağ taraftaydım.
Altay öndeydi.
Batur diğer taraftan ilerliyordu.
Silah sesleri birbirine karışıyordu.
— GÖK BÖRÜ!
Altay’ın sesi geldi.
— HAZIR!
Batur:
— KAN TİMİ!
— HAZIR!
Altay’ın emri duyuldu.
— İLERİ!
Hepimiz hareket ettik.
Ben sağ tarafa doğru ilerlerken Börü yanımdaydı.
— Börü!
Börü başını kaldırdı.
Sonra bir anda başka bir yöne döndü.
Bir adam kaçıyordu.
Börü peşinden fırladı.
— Börü!
Köpek durmadı.
Ben de peşinden koştum.
— BORÜ!
Adam karların arasından kaçıyordu.
Börü hızla yaklaşıyordu.
Ben arkasından gidiyordum.
Diğerleri hâlâ çatışmanın içindeydi.
Silah sesleri uzaklaşıp yakınlaşıyordu.
Adam bir ağacın arkasına geçti.
Börü de gözden kayboldu.
Ben hızla ağaca ulaştım.
Etrafıma baktım.
Kimse yoktu.
— Börü?
Cevap gelmedi.
Nefesimi tuttum.
Sağıma baktım.
Soluma baktım.
Sessizlik.
Arkamı döndüm.
Adam bir anda üzerime atıldı.
İkimiz birlikte kara düştük.
Börü hemen geri döndü.
Adamla boğuştum.
Adam beni yere bastırmaya çalışıyordu.
Ben onu üzerimden ittim.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Adam yeniden saldırdı.
Börü bir anda üzerine atıldı.
Adamı yana doğru savurdu.
— Börü!
Ayağa kalktım.
Börü adamın önünde duruyordu.
Adam yeniden hamle yaptı.
Börü üzerine atıldı.
Adam geri çekildi.
Ben de adamın üzerine atıldım.
Bir an sonra adam elini cebine attı.
Her şey bir anda oldu.
Elindeki bıçak Börü’ye yöneldi.
— HAYIR!
Börü’nün kısa bir inilti sesi duyuldu.
— Börü...
Zaman sanki durdu.
Börü geri çekildi.
Gözleri bana baktı.
O gözlerde ilk kez korku gördüm.
Adamı düşünmeden ittim.
Silahımı kaldırdım.
Beş el ateş ettim.
Adam yere düştü.
Benim umurumda değildi.
Silahı bıraktım.
Börü’ye koştum.
— Börü!
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Onu kucağıma aldım.
— Börü...
Börü’nün nefesi düzensizdi.
Elimi başına koydum.
— Oğlum...
Börü gözlerini açtı.
Bana baktı.
— Börü, bana bak.
Kulaklarını okşadım.
— Buradayım.
Börü hafifçe inledi.
— Hayır.
Sesim titredi.
— Hayır oğlum.
Onu daha sıkı tuttum.
— Dayan.
Börü başını göğsüme yasladı.
— Börü...
Gözlerim doldu.
— Hadi.
Elimi alnına koydum.
— Bana bak.
Börü gözlerini hafifçe açtı.
— Buradayım oğlum.
Sesim artık çıkmakta zorlanıyordu.
— Beni duyuyor musun?
Börü’nün kulaklarını okşadım.
— Hani beni her yerde buluyordun?
Gözlerimden yaş aktı.
— Hani ne olursa olsun peşimden geliyordun?
Börü çok hafif bir ses çıkardı.
— Gitme.
Başımı onun başına yasladım.
— Ne olur gitme.
Börü nefes aldı.
Sonra yeniden gözlerime baktı.
O bakışta yıllardır tanıdığım o sadakat vardı.
Sessiz.
Koşulsuz.
Bana ait olmayan ama beni hiç bırakmayan bir sadakat.
— Börü...
Sanki cevap vermek ister gibi başını hafifçe oynattı.
— Oğlum...
Sesim kırıldı.
— Daha eve gideceğiz.
Börü’nün kulaklarını okşadım.
— Metehan’la birlikte.
Gözlerimi kapattım.
— Gök Börü’yle birlikte.
Bir damla yaş yüzünden aşağı süzüldü.
— Dayan.
Börü’nün nefesi gittikçe hafifliyordu.
— Lütfen...
Telsizi elime aldım.
Sesim titriyordu.
— Komutanım...
Altay’ın sesi geldi.
— Metehan?
Cevap veremedim.
Sonra bütün gücümle bağırdım.
— KOMUTANIM!
— Metehan, ne oldu?
— GÜNEY!
Altay:
— Güneyde misin?
— KOMUTANIM!
Sesim parçalanıyordu.
— BÖRÜ’YE BIÇAKLA SALDIRDILAR!
Telsizde birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Altay’ın sesi:
— Yerini söyle!
— GÜNEYDEYİM!
— Geliyoruz!
Batur’un sesi aynı anda duyuldu.
— Kan Timi benimle!
Ayak sesleri yaklaşmaya başladı.
Ben Börü’yü kucağımda tutmaya devam ediyordum.
— Börü...
Gözlerimi onun yüzünden ayıramıyordum.
— Dayan oğlum.
Ama Börü’nün gözleri yavaş yavaş kapandı.
— Hayır.
Onu sıktım.
— Hayır!
Başımı kaldırdım.
Uzakta koşanları gördüm.
Altay öndeydi.
Batur hemen arkasındaydı.
Gök Börü ve Kan Timi peşlerindeydi.
Çobanlar da onlarla birlikte geliyordu.
Altay dizlerinin üzerine çöktü.
— Metehan...
Cevap vermedim.
Batur yanıma geldi.
— Bırak yarasına bakalım.
Börü’yü daha sıkı tuttum.
— Hayır.
Batur:
— Metehan.
— Hayır!
Batur diz çöktü.
— Bırak.
Başımı salladım.
— Bırakamam.
Batur’un yüzü değişti.
— Metehan...
— O benim kardeşim.
Sesim titredi.
— O benim Börü’m.
Batur elini omzuma koydu.
— Biliyorum.
Bir an sustu.
— Ama bırakmamız gerekiyor.
Börü’yü biraz gevşettim.
Batur yarasına baktı.
Gök Börü sessizleşmişti.
Kimse konuşmuyordu.
Kan Timi başlarını eğmişti.
Çobanlar da birkaç adım geride durmuştu.
Börü bir kez daha hafifçe nefes aldı.
Başını bana doğru çevirdi.
— Börü...
Elimi kulağına götürdüm.
— Buradayım.
Kulaklarını okşadım.
— Gitme.
Börü’nün gözleri bana baktı.
Sonra yavaşça kapandı.
Nefesi kesildi.
Bir anda her şey sessizleşti.
Batur başını eğdi.
Kan Timi aynı anda başlarını öne eğdi.
Gök Börü’nün tamamı sessizce başlarını eğdi.
Ben ise Börü’yü kucağımda tutmaya devam ettim.
— Börü?
Cevap yoktu.
— Oğlum...
Başını okşadım.
— Börü...
Sesim çıkmadı.
Sonra bütün ormanı yırtan bir haykırış yükseldi.
— BÖRÜ!
Sesim ağaçların arasında yankılandı.
Başımı onun başına yasladım.
Onu sıktım.
— Beni bırakma demiştim...
Gözyaşlarımı durduramadım.
— Sen beni hep bulurdun.
Elimi alnına götürdüm.
— Şimdi ben seni buldum.
Ama sen...
Artık bana bakmıyordun.
Altay birkaç adım önümde duruyordu.
Yüzü bembeyazdı.
Gözlerinden yaş süzülüyordu.
Yavaşça yaklaştı.
Diz çöktü.
Börü’nün alnındaki ay izine baktı.
Parmaklarını o izin üzerinde gezdirdi.
Hiçbir şey söylemedi.
Sonra başını eğdi.
— Hoşça kal, Börü.
Batur da yanımıza geldi.
Elini Börü’nün başına koydu.
— İyi bir askerdin.
Kan Timi sessizce bekliyordu.
Çobanlardan biri ağlıyordu.
Diğeri başını eğmişti.
Bir başka çoban:
— Bizi kurtardı...
Kimse cevap vermedi.
Çünkü hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
Börü yalnızca bir köpek değildi.
O bizimle yürümüş.
Bizimle beklemiş.
Bizimle korkmuş.
Bizimle sevinmişti.
Ve bugün...
Bizim için durmuştu.
Ben Börü’nün kulaklarını son kez okşadım.
— Sen hepimizin kardeşiydin.
Sesim titredi.
— Ve biz seni unutmayacağız.
Altay ayağa kalktı.
Gök Börü’ye baktı.
Sonra Kan Timi’ne.
Herkes sessizdi.
Kar yağmaya devam ediyordu.
Az önce çatışmanın ortasında kalan orman şimdi yeniden sessizleşmişti.
Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi.
Ama olmuştu.
Bizden biri eksilmişti.
Börü gitmişti.
Ve artık dokuz atın arasında ilerleyen yol...
Bir kişiyi değil...
Bir dostun hatırasını taşıyacaktı.
༺𓃦༻
ALTAY
Telsizi elime aldım.
Sesim ağırdı.
— Karargâh.
Cızırtı geldi.
Vedat’ın sesi duyuldu.
— Dinliyorum, Altay.
Bir an sustum.
Metehan’a baktım.
Hâlâ Börü’yü kucağında tutuyordu.
— Görev tamamlandı.
Sesim boğazımda düğümlendi.
— Beş çoban sağ.
Vedat:
— Anlaşıldı.
Gözlerimi yere indirdim.
— Alexander kaçtı.
Bir sessizlik.
— Ancak çobanlar kurtarıldı.
Telsizi indirdim.
Metehan hâlâ Börü’nün başını okşuyordu.
Kimse onu zorlamadı.
Çünkü bazı vedaların zamanı başkaları tarafından belirlenemezdi.
O gece Karatay Ovası’ndan iki tim çıkacaktı.
Beş çoban kurtarılmıştı.
Alexander kaçmıştı.
Ama Gök Börü...
İlk kez eksik dönecekti.
Metehan başını kaldırdı.
Gözleri kıpkırmızıydı.
Börü’ye baktı.
Sonra bize.
— Onu bırakmak istemiyorum.
Altay yanına çöktü.
— Biliyorum.
Metehan:
— Eve götürmek istiyorum.
Altay’ın gözlerinden bir damla yaş daha düştü.
— Götüreceğiz.
Metehan:
— Söz mü?
Altay başını salladı.
— Söz.
Metehan Börü’nün başını tekrar göğsüne yasladı.
Hepimiz sustuk.
Çünkü bazen bir timin en büyük acısı...
Bir çatışmada kaybedilen mevzi değildi.
Bir insan değildi.
Bir görev değildi.
Bazen en büyük acı...
Yanında yürüyen bir dostun bir daha yürüyemeyecek olmasıydı.
Ve o gece Gök Börü bir gerçeği öğrendi:
Bazı dostlar dört ayak üzerinde yürür, ama insanın kalbinde iki ayaklılardan daha büyük bir yer bırakır.
Börü artık bizimle yürümeyecekti.
Ama biz nereye gidersek gidelim...
Onun ayak seslerini hatırlayacaktık.
Çünkü bazıları ölünce gitmez.
Sadece...
yanımızdaki yerinden, kalbimizin içine taşınır.
༺𓃦༻
Bölüm etkileşimi
