16. bölüm · DÖNÜŞ EMRİ:GÖK BÖRÜ

BÖLÜM-15

IRMAK İLKDOĞAN

༺𓃦༻
ALTAY
Karargâhın kapısından içeri girdiğimizde ilk hissettiğim şey sessizlik oldu.
Yıldırımtepe Harekât Karargâhı'nda sessizlik alışık olduğum bir şey değildi.
Burada her zaman bir hareket olurdu.
Bir telsiz sesi.
Koridorda hızlı adımlar.
Bir kapının açılıp kapanması.
Bir subayın elindeki dosyayla koşuşturması.
Kantinden yükselen çay kokusu.
Bir yerlerde mutlaka Metehan'ın sesi.
Doğuhan'ın gereksiz bir şikâyeti.
Ferman'ın çay konusunda söylenmesi.
Ama bugün...
Hiçbiri yoktu.
Adımlarımız koridor boyunca ilerlerken ayakkabılarımızın zemine vuran sesi bile fazla yüksek geliyordu.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra Metehan yanıma yaklaştı.
— Komutanım.
Başımı hafifçe çevirdim.
— Söyle.
Sesini alçalttı.
— Siz de fark ettiniz mi?
— Neyi?
— Bir terslik var.
Koridorun sonuna baktım.
Birkaç subay hızlı adımlarla komutanlar bölümüne doğru ilerliyordu.
Bir tanesi bizi görünce selam verdi.
Fakat yüzündeki ifade...
normal değildi.
Endişeliydi.
Bakışları üzerimizde yalnızca bir saniye kaldıktan sonra yoluna devam etti.
— Fark ettim, dedim.
Metehan sustu.
Arkamızdan Doğuhan'ın sesi geldi.
— Ben de fark ettim.
Metehan döndü.
— Sen ne fark ettin?
Doğuhan hiç düşünmeden cevap verdi.
— Kahvaltı yapmadan çıktığımı.
Çağatay güldü.
Bora başını iki yana salladı.
Metehan gözlerini devirdi.
— Allah'ım...
Doğuhan devam etti:
— Ciddi söylüyorum. Aç karnına karargâha gelmek insan haklarına aykırı.
— Senin her şeyin yemekle mi alakalı?
— Hayır.
Kısa bir duraksama.
— Çay da var.
İstemeden gülümsedim.
Ama gülümsemem uzun sürmedi.
Koridorun sonunda bulunan kapıya baktım.
Kapı kapalıydı.
İçeriden ses gelmiyordu.
Fakat kapının önündeki hareketlilik yeterince açıktı.
Bir toplantı vardı.
Ve sıradan bir toplantı değildi.
Metehan da bakışlarımı takip etti.
— Komutanlar orada.
— Evet.
— Hepsi mi?
Başımı salladım.
— Hepsi.
Bu cevapla birlikte ekibin havası değişti.
Artık kimse şaka yapmıyordu.
Kapının önünden geçerken içeriden çok kısa bir ses duyuldu.
Bir sandalye hareket etmişti.
Sonra yeniden sessizlik.
Elimi kapı koluna uzatmadım.
Henüz değil.
Önce ne olduğunu anlamalıydım.
— Kantine, dedim.
Metehan:
— Emredersiniz.
Gök Börü Timi arkamdan geldi.
Ama içimdeki huzursuzluk peşimizi bırakmadı.
KANTİN
Kantine girdiğimizde Ferman başını kaldırdı.
Bizi görünce alışılmış gülümsemesi yüzüne yerleşti.
— Hoş geldiniz komutanlar.
Metehan ilk sandalyeye oturdu.
— Ferman.
— Buyur.
— Çay.
Ferman kaşlarını kaldırdı.
— Daha oturur oturmaz mı?
Metehan ciddi ciddi başını salladı.
— Üç gündür çay içmedim.
Doğuhan hemen araya girdi.
— Yalan.
Metehan ona döndü.
— Sen nereden biliyorsun?
— Dün içtin.
— Nerede?
— Hastanede.
Metehan birkaç saniye düşündü.
— O çay sayılmaz.
Ferman güldü.
— Neden sayılmıyor?
— Plastik bardaktaydı.
Doğuhan başını salladı.
— Çayın plastiği mi olur?
Metehan:
— Olur.
— Nasıl?
— Hastane çayı.
Ferman başını iki yana sallayarak bardakları hazırlamaya başladı.
Ben masanın biraz uzağında ayakta duruyordum.
Gözüm hâlâ koridordaydı.
Ferman bunu fark etmiş olacak ki:
— Komutanım?
Ona baktım.
— Efendim?
— Bir şey mi oldu?
— Onu sana soracaktım.
Elindeki kaşık havada kaldı.
— Bana mı?
— Karargâhta bir hareketlilik var.
Ferman birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra etrafa baktı.
— Komutanlar toplantıda.
— Biliyorum.
— Hepsi.
— Onu da biliyorum.
Ferman dudaklarını birbirine bastırdı.
— Benim bildiğim kadarıyla...
Cümlesini yarıda bıraktı.
Metehan hemen fark etti.
— Ne biliyorsun?
— Bir şey bilmiyorum.
Doğuhan sandalyede doğruldu.
— Ferman.
— Efendim?
— Sen bir şey biliyorsun.
— Yok.
— Belli.
Ferman gözlerini kaçırdı.
Sonra çok alçak bir sesle konuştu.
— Bir dosyanın adı geçti.
Benim dikkatimi çekti.
— Hangi dosya?
Ferman cevap vermeden önce bir an durdu.
— J-17.
İki harf.
İki rakam.
Ama benim için yalnızca bir dosya değildi.
Babamın adıyla bağlantılıydı.
Emre Demirtaş.
Yıllardır hayatımın bazı yerlerinde görünmeyen bir gölge gibi duran isim.
Babamın görev dönemi.
Kapatılmış bir dosya.
Yarım bırakılmış bilgiler.
Ve şimdi...
J-17 yeniden karşımızdaydı.
Metehan bana baktı.
Bakışındaki değişimi gördüm.
O da anlamıştı.
Ayağa kalktım.
— Toplantı nerede?
Ferman komutanlar bölümünü gösterdi.
— Orada.
— Gidelim.
Doğuhan elindeki bardağa baktı.
— Çay?
Metehan:
— Sonra.
Doğuhan:
— Ama soğur.
Ferman:
— Soğusun.
Doğuhan yüzünü buruşturdu.
— Bu karargâhta bana kimse değer vermiyor.
Metehan:
— Çünkü çayı bile senden saklıyorlar.
Doğuhan:
— Sebebi?
Hepimiz aynı anda:
— Sen!
Kısa bir kahkaha yükseldi.
Sonra yürümeye başladık.
Koridorun başına geldiğimizde gülüşmeler kesildi.
Çünkü hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
J-17.
ALTAY
Toplantı salonunun kapısına geldiğimizde durdum.
Bir an elim kapının önünde kaldı.
İçeride babamın geçmişi vardı.
Belki yıllardır cevaplanmayan sorular.
Belki de hiç bilmediğim gerçekler.
Derin bir nefes aldım.
Kapıyı açtım.
İçeride Orgeneral Arif Sancaktar vardı.
Albay Vedat Karahan.
Yarbay Hakan Sarp.
Binbaşı Rauf Demir.
Binbaşı İlhan Aras.
Binbaşı Orhan Keskin.
Binbaşı Nihat Koral.
Odadaki herkes bize döndü.
Selam verdik.
— Emredersiniz komutanım.
General başıyla karşılık verdi.
— Oturun.
Oturduk.
Ekranda tek bir dosya açıktı.
J-17
Altında ise:
EMRE DEMİRTAŞ — GÖREV DÖNEMİ
Babamın adı.
Yıllar sonra yeniden önümdeydi.
General birkaç saniye konuşmadı.
Sonra:
— Hepiniz neden burada olduğunuzu tahmin ediyorsunuz.
Cevap verdim.
— J-17.
General başını salladı.
— Evet.
Ekranda yeni belgeler açıldı.
Marcus Justin'ın fotoğrafı.
Yüzünü gördüğüm anda zihnimde eski görüntüler canlandı.
Ormanda geçen çatışma.
Kaçış.
Takip.
Ve geride bıraktığı sorular.
General konuşmaya başladı.
— Marcus Justin'ın bağlantıları sandığımızdan daha geniş.
Ekranda farklı şirket isimleri belirdi.
Sonra farklı hesaplar.
Sonra isimler.
— Bu yapı yalnızca kaçakçılıktan ibaret değil.
Yeni bir belge.
— Para.
Başka bir belge.
— Bilgi.
Bir diğeri.
— İnsan ağı.
General devam etti.
— Birbirinden bağımsız görünen birçok yapı aynı sistem içerisinde hareket ediyor.
Metehan sordu:
— Marcus bu yapının başı mıydı?
General:
— Hayır.
Odadaki sessizlik arttı.
— Marcus yalnızca bir parçaydı.
Çağatay:
— O zaman kim başındaydı?
General cevap vermedi.
Birkaç saniye boyunca ekrana baktı.
— Bilmiyoruz.
Bu cevap odada ağır bir etki bıraktı.
Çünkü mesele artık Marcus değildi.
Marcus'un arkasında biri vardı.
Belki de birileri.
General devam etti.
— Daha önemlisi, Marcus'un neden öldürüldüğünü anlamamız gerekiyor.
— Öldürüldü mü? diye sordum.
General başını salladı.
— Elimizdeki veriler bunu gösteriyor.
Vedat araya girdi.
— Konuşabilecek durumdaydı.
General:
— Ve bazı şeyleri anlatmasından korkulmuş olabilir.
Ekranda Marcus'un telefonundan çıkarılmış bir ses kaydı açıldı.
Kısa bir parazit duyuldu.
Sonra ses:
— Dosya kapatılmadı.
Hepimiz sustuk.
— Sadece beklemeye alındı.
Bir nefeslik sessizlik.
Sonra:
— Demirtaş'ın oğlu geri döndüğünde yeniden açılacak.
Kayıt sona erdi.
Kimse konuşmadı.
Ben ekrana bakıyordum.
Demirtaş'ın oğlu.
Ben.
Beni bekliyorlardı.
General bana baktı.
— Bu kayıt önemli.
— Biliyorum.
— Hayır, Altay.
Sesi sertti.
— Bunun neden önemli olduğunu henüz bilmiyorsun.
Başımı kaldırdım.
General devam etti.
— Marcus'un senin geri dönmeni beklediği anlaşılıyor.
— Neden?
— Çünkü J-17 seninle bağlantılı.
Kaşlarımı çattım.
— Babamla mı?
General:
— Babanla da.
Bu cevap içimdeki huzursuzluğu artırdı.
— Marcus babamı öldürdü mü?
General hemen cevap vermedi.
Sonunda:
— Bunu söylemek için yeterli kanıtımız yok.
Vedat dosyaya baktı.
— Hatta bazı belgelerin sonradan değiştirilmiş olabileceğini düşünüyoruz.
Başımı kaldırdım.
— Değiştirilmiş?
— Evet.
— Kim tarafından?
Sessizlik.
General:
— İşte bunu bulmaya çalışıyoruz.
Tam o sırada ekran değişti.
Kırmızı bir satır belirdi.
J-17 / İÇ KAYNAK: AKTİF
Odadaki herkes sustu.
Metehan ekrana baktı.
— İç kaynak...
General başını salladı.
— Karargâhın içinde biri bilgi aktarıyor.
Bu kez sessizlik daha ağırdı.
Çünkü tehdit artık dışarıda değildi.
İçerideydi.
— Kaç erişim? diye sordu Çağatay.
Vedat cevap verdi.
— Yedi.
Metehan:
— Yedi farklı kişi mi?
— Yedi farklı ağ.
Ben ekrana bakmaya devam ettim.
Birileri J-17'ye ulaşmaya çalışmıştı.
Ve bunu karargâhın içinden yapmıştı.
General ayağa kalktı.
— Bundan sonra hiç kimseye düşünmeden güvenmeyin.
Bakışları hepimizin üzerinde gezindi.
— En yakınınızdakilere bile.
Metehan'la göz göze geldim.
Tek kelime etmedi.
Ama bakışı yeterliydi.
Yanındayım.
General yeniden bana döndü.
— Altay.
— Emredersiniz.
— Babanın geçmişini araştırırken kendi geçmişini de sorgulaman gerekebilir.
Kaşlarım çatıldı.
— Ne demek istiyorsunuz?
General birkaç saniye sustu.
Sonra ekrana baktı.
— J-17'nin içinde senin adın yalnızca hedef olarak geçmiyor.
Kalbim hızlandı.
— Ne olarak geçiyor?
General'in cevabı kısa oldu.
— Mirasçı.
O kelime...
odanın içinde yankılandı.
Mirasçı.
Ne demekti?
Babam ne bırakmıştı?
Bir dosya mı?
Bir sır mı?
Bir görev mi?
Yoksa...
başlamış bir savaş mı?
METEHAN
Toplantıdan çıktığımızda Altay konuşmuyordu.
Hepimiz sessizdik.
Koridorda ilerlerken ona baktım.
Yüzü sakindi.
Ama onu tanıyordum.
Bu, sakinlik değildi.
İçinde bir şeyleri tartıyordu.
Yanına yaklaştım.
— Komutanım.
Durdu.
— Söyle.
— İyi misiniz?
Bir süre bana baktı.
Sonra dürüstçe cevap verdi.
— Hayır.
Başımı salladım.
Başka bir şey söylemedim.
Bazen insanın yanında olduğunu söylemek için uzun cümlelere gerek yoktu.
— Tek başınıza değilsiniz.
Altay'ın bakışları yumuşadı.
— Biliyorum.
Arkamızdan Doğuhan'ın sesi geldi.
— Ayrıca aç da değilsiniz.
Hepimiz ona döndük.
Doğuhan ciddi görünmeye çalışıyordu.
— Ne?
Metehan:
— Ne alaka?
— Moral veriyorum.
Çağatay güldü.
Altay'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
İçim biraz olsun rahatladı.
Çünkü o gülümseme bize bir şeyi hatırlatıyordu.
Biz hâlâ Gök Börü'ydük.
J-17 ne kadar karanlık olursa olsun...
birlikteydik.
Altay yürümeye başladı.
— Bundan sonra birbirimizden ayrılmıyoruz.
Bora:
— Emredersiniz.
Çağatay:
— Tek başına hareket yok.
— Yok.
Doğuhan elini kaldırdı.
— Tek başına yemek?
Altay ona baktı.
— O serbest.
Doğuhan:
— Çok yaşa komutanım.
Metehan güldü.
Fakat Altay yürürken arkasına dönüp toplantı salonunun kapısına baktı.
O bakışı gördüm.
Bir şey daha vardı.
Bize anlatılmayan bir şey.
Ve nedense...
bunun daha başlangıç olduğunu hissediyordum.
ALTAY
Koridorun sonunda Anıtkabir'in fotoğrafı vardı.
Durup ona baktım.
Fotoğrafın önünde birkaç saniye sessiz kaldım.
Sonra babamı düşündüm.
Emre Demirtaş.
Bana bırakılmış bir soyadı.
Bir geçmiş.
Ve şimdi...
bir dosya.
Mirasçı.
Kelime zihnimde tekrarlandı.
Ben neyin mirasçısıydım?
Babamın sırrının mı?
Yarım bıraktığı görevin mi?
Yoksa yıllardır kapalı sanılan bir savaşın mı?
Elimi yumruk yaptım.
İçimden tek bir cümle geçti.
Bizi ayırmalarına izin vermeyeceğim.
Gök Börü'yü değil.
Babamın bıraktığı her neyse onu da...
kimsenin bizi birbirimize karşı kullanmasına izin vermeyecektim.
Tam o sırada Ferman'ın sesi koridorda yankılandı.
— Komutanım!
Döndüm.
Ferman elinde tepsiyle duruyordu.
— Ne oldu?
— Çaylar soğudu.
Doğuhan hemen araya girdi.
— Ben demiştim!
Metehan ona döndü.
— Sen ne zaman dedin?
— İçimden dedim.
— İçinden söylediklerini biz nereden bilelim?
— Ben biliyorum.
Ferman başını salladı.
— Kim dağıtacak?
Doğuhan bir anda elini kaldırdı.
— Ben!
Hepimiz aynı anda:
— HAYIR!
Kantin kahkahaya boğuldu.
Doğuhan ellerini iki yana açtı.
— İnsan bir kere güvenilmeyi hak etmiyor mu?
Metehan:
— Hayır.
— İki kere?
— Daha kötü.
Doğuhan:
— Bu ekipte adalet yok.
Altay olarak güldüm.
Ama sonra gözlerim tekrar toplantı salonuna kaydı.
Kapı hâlâ kapalıydı.
J-17'nin arkasında babamın geçmişi vardı.
Ama artık biliyordum.
Bu dosya sadece geçmişi anlatmıyordu.
Benim geleceğime de dokunuyordu.
J-17
Toplantı odası boşaldığında sessizlik geri döndü.
Orgeneral Arif Sancaktar masanın başında duruyordu.
Albay Vedat Karahan birkaç adım ötede bekliyordu.
Kapı kapandı.
General dosyaya baktı.
— Ona her şeyi söylemedik.
Vedat başını salladı.
— Söyleyemezdik.
General dosyayı açtı.
Eski bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta Emre Demirtaş vardı.
Gençti.
Üniformasının içinde dimdik duruyordu.
Yanında birkaç asker vardı.
Ama fotoğrafın arka tarafında...
başka biri bulunuyordu.
Yüzü tam olarak seçilmiyordu.
General fotoğrafı masaya bıraktı.
Vedat eğilip baktı.
— Bu kişi kim?
General:
— Bilmiyoruz.
— Emre biliyor muydu?
General birkaç saniye sustu.
— Büyük ihtimalle.
Vedat'ın yüzü ciddileşti.
— J-17'yi Emre'nin kilitlediğini düşünüyorsunuz.
— Evet.
— Ve Altay'ın bunu açabileceğini?
General:
— Evet.
Vedat fotoğrafa yeniden baktı.
— O zaman neden ona her şeyi anlatmadık?
General'in cevabı gecikmedi.
— Çünkü önce fotoğraftaki kişiyi bulmamız gerekiyor.
Vedat:
— Yoksa?
General gözlerini fotoğraftan ayırmadan konuştu.
— Altay'ı doğrudan hedefin önüne koymuş oluruz.
Odanın içindeki ekran yeniden aydınlandı.
J-17
DOSYA DURUMU: AKTİF
Altında:
İÇ KAYNAK: AKTİF
Vedat ekrana baktı.
— Hâlâ aktif.
General:
— Evet.
Tam o sırada sistemden bir uyarı sesi geldi.
BİP.
İkisi birden ekrana döndü.
Yeni bir satır oluştu.
ERİŞİM ALGILANDI.
Vedat yaklaşarak baktı.
— Ne?
Yeni satır:
ERİŞİM TÜRÜ: UZAKTAN
Bir satır daha:
KİMLİK: GİZLİ
General'in yüzü sertleşti.
— Bu mümkün değil.
Ekran bir kez daha titredi.
Son satır belirdi.
İKİNCİ HEDEF: BİLİNMİYOR
Vedat uzun süre ekrana baktı.
— İkinci hedef...
General cevap vermedi.
Vedat başını kaldırdı.
— Birinci hedef Altay.
General sessizdi.
— İkincisi kim?
General'in bakışları kapıya kaydı.
Az önce Altay ve Gök Börü Timi o kapıdan çıkmıştı.
Koridorun diğer ucundan hâlâ kahkahalar duyuluyordu.
General tekrar ekrana döndü.
— Onu bulmamız gerekiyor.
Vedat:
— Ya bulamazsak?
General'in sesi alçaldı.
— O zaman Altay'ı korumak yetmez.
Bir an durdu.
— İkinci hedefi de korumamız gerekir.
Ekranda yeni bir ifade belirdi.
HEDEF SAYISI: 2
General'in yüzündeki ifade değişti.
Çünkü artık J-17 yalnızca Emre Demirtaş'ın geçmişi değildi.
Altay'ın geleceğiydi.
Ve karargâhın içinde biri...
dosyayı hâlâ izliyordu.
Kim olduğunu bilmiyorlardı.
İkinci hedefin kim olduğunu bilmiyorlardı.
Fotoğraftaki kişinin kim olduğunu bilmiyorlardı.
Ama bir şeyi biliyorlardı.
J-17 yeniden açılmıştı.
Ve bu kez...
dosyanın içinde yalnızca geçmiş yoktu.
Bir sonraki hedef de vardı.
Ekran karardı.
Koridorun dışında Gök Börü Timi'nin sesleri hâlâ duyuluyordu.
Kimse farkında değildi.
Tehlike artık kapının dışında beklemiyordu.
Çoktan içeri girmişti.
Ve belki de...
onlarla birlikte çay içiyordu.
༺𓃦༻