BÖLÜM-18

Vaveyla Yazarı: IRMAK İLKDOĞAN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: BÖLÜM-18

༺𓃦༻
ALTAY
03.17
Kar yeniden başlamıştı.
Köyün üzerinde ağır ağır yağan karı izlerken içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Dalyasan birkaç saat önce silah sesleriyle çınlamıştı.
Şimdi ise sanki hiçbir şey olmamış gibi sessizdi.
Ama ben bu sessizliğe güvenmiyordum.
Çünkü savaşta öğrendiğim en önemli şeylerden biri şuydu:
Sessizlik her zaman güvenli değildir.
Bazen sessizlik, ikinci saldırının habercisidir.
Tüfeğimin askısını düzelttim.
Nefesimi verdim.
Beyaz buhar önümde dağıldı.
Yanımda Umay vardı.
Dürbününü indirip bana baktı.
— Hiçbir şey görünmüyor.
Karanlıktan gözlerimi ayırmadan cevap verdim.
— Görünmemesi, olmadığı anlamına gelmez.
Umay hafifçe gülümsedi.
— Bunu bugün üçüncü kez söylüyorsunuz.
Başımı ona çevirdim.
— Sayıyor musun?
— Görev gereği.
İstemeden gülümsedim.
Bu kız…
İnsan ne kadar ciddi olmaya çalışırsa çalışsın, bazen tek cümlesiyle bütün duvarlarını yıkıyordu.
Tekrar vadinin karanlığına döndüm.
Ama içimdeki huzursuzluk geçmedi.
Tam tersine arttı.
Çünkü birkaç saat önce bize saldıran adamların geri çekilme biçimi normal değildi.
Bizi öldürmek için gelmiş gibi görünmüşlerdi.
Ama asıl amaçları başka bir şeydi.
Bizi belli noktalara sıkıştırmışlardı.
Köyün çıkışlarını kontrol etmişlerdi.
Sonra çekilmişlerdi.
Bu bir saldırı değilse…
Neydi?
J-17.
Bu kelime zihnimde yeniden belirdi.
Babam.
Emre Demirtaş.
Çocukluğumdan beri bana anlatılan hikâye belliydi.
Babam görevdeydi.
Babam öldü.
Babam şehit oldu.
Ben yıllarca bununla yaşadım.
Ama şimdi…
Yıllar sonra biri babamın dosyasını yeniden önüme koyuyordu.
Ve ben artık bunun tesadüf olduğuna inanmıyordum.
Telsizden cızırtı geldi.
Metehan'ın sesi duyuldu.
—Komutanım.
Telsize bastım.
— Dinliyorum.
— Kuzey hattı temiz.
— Börü?
— Yanımda.
Tam o sırada uzaktan bir havlama geldi.
Metehan devam etti:
— Gerçi kendisi benden daha fazla şey biliyor olabilir.
İstemeden gülümsedim.
— Gözünü dört aç.
— Emredersiniz.
Telsizi kapatmadan önce Doğuhan'ın sesi geldi.
— Komutanım, ben de buradayım.
Metehan hemen:
— Hayatta olduğuna sevindim.
Doğuhan:
— Neden ölmüş olayım?
Metehan:
— Börü'den sonra insanın aklına her şey geliyor.
Telsizden kahkahalar yükseldi.
Başımı iki yana salladım.
Bu adamlar…
Savaşın ortasında bile birbirlerine takılmanın bir yolunu buluyorlardı.
Belki de onları ayakta tutan şey buydu.
Birbirleri.
Ben de onları seviyordum.
Bunu yüzlerine söylemezdim.
Ama biliyorlardı.
Onlar benim timim değildi yalnızca.
Ailem gibiydiler.
Tam o sırada…
Börü havladı.
Bu kez kahkaha olmadı.
Herkes sustu.

METEHAN

Börü'nün davranışını görünce içimdeki bütün rahatlık kayboldu.
Köpeğim bir noktaya kilitlenmişti.
Burnunu havaya kaldırdı.
Sonra karın üzerine indirdi.
Hırladı.
— Ne oldu oğlum?
Börü cevap vermedi.
Kuzeybatıya bakıyordu.
Elimi tasmasına koydum.
— Sakin.
Börü bir adım attı.
Ben de onunla birlikte ilerledim.
Sonra birden durdu.
Karın üzerine eğildim.
İlk başta hiçbir şey göremedim.
Sonra…
İzleri fark ettim.
Kaşlarım çatıldı.
Karın üzerinde küçük bir ayak izi vardı.
Çocuk ayağı.
Telsize uzandım.
— Komutanım.
Altay'ın sesi geldi.
— Dinliyorum.
— Bir iz bulduk.
— Ne izi?
Bir süre sustum.
— Çocuk izi.
Telsizin diğer tarafında sessizlik oldu.
Altay:
— Emin misin?
— Eminim.
Eğilip biraz daha inceledim.
Sonra ikinci izi gördüm.
Üçüncüyü.
Dördüncüyü.
Beşinciyi.
Boğazım düğümlendi.
— Komutanım…
— Söyle.
— Bir değil.
Altay:
— Kaç?
Karın üzerindeki izlere baktım.
— Beş.
Telsizde çıt çıkmadı.
Altay:
— Beş çocuk mu?
— Evet.
Börü'nün başını okşadım.
— Beş farklı iz.
Telsize tekrar bastım.
— Ve yalnız değiller.
Altay:
— Ne demek?
El fenerini çok kısa süreliğine açıp karı kontrol ettim.
Dört ayrı yetişkin ayak izi vardı.
— Dört yetişkin.
Sesim istemeden sertleşti.
— Dört yetişkin, beş çocuk.
Altay:
— Nereye gidiyor?
İzlerin devam ettiği yöne baktım.
— Kuzeybatıya.
Bir an durdum.
— Ormana.

ALTAY

Metehan'ın söylediklerini duyduğum anda içimde bir şey koptu.
Beş çocuk.
Dört yetişkin.
Bu artık yalnızca benimle ilgili değildi.
Telsize bastım.
— Borahan.
— Dinliyorum komutanım.
— Köyde çocuk sayımı yap.
— Hemen.
— Ailelerinden tek tek bilgi al.
— Emredersiniz.
Sonra Bora'nın sesi geldi.
— Komutanım.
— Söyle.
— Güneyde bir aileyle görüştüm.
— Sonuç?
— Çocuklarından biri kayıp.
Kalbim sıkıştı.
Çağatay'ın sesi geldi.
— Ben de iki çocuk eksik olduğunu öğrendim.
Gözlerimi kapattım.
Beş.
Gerçekten beş çocuktu.
Telsize bastım.
— Herkes beni dinlesin.
Telsizde bütün sesler kesildi.
— Kimse tek başına hareket etmeyecek.
— Emredersiniz.
— Önceliğimiz çocuklar.
Bir saniye durdum.
— Beşini de bulacağız.
Metehan'ın sesi hiç tereddüt etmeden geldi.
— Beşini de bulacağız komutanım.
Gözlerimi karanlığa diktim.
İçimden yalnızca tek bir cümle geçiyordu.
Dayanın. Gök Börü geliyor.

UMAY

Altay'ın yüzünü izliyordum.
Onu uzun zamandır tanıyordum.
Öfkelendiğinde sesini yükselten biri değildi.
Tam tersine…
Ne kadar öfkelenirse o kadar sessizleşirdi.
Şimdi de öyleydi.
Beş çocuk.
Bu haber onu değiştirmişti.
Yanına yaklaştım.
— Altay.
Bana baktı.
— Efendim?
— Onları bulacağız.
Başını hafifçe salladı.
Ama gözlerindeki endişe kaybolmadı.
— Biliyorum.
Bir an sustu.
Sonra:
— Ama bu çocukların neden seçildiğini anlamıyorum.
— Belki seni buraya çekmek için.
Altay'ın bakışları sertleşti.
— J-17.
Başımı salladım.
— Büyük ihtimalle.
Altay karanlığa baktı.
— Biri babamın adını kullanıyor.
Sesi ilk kez bu kadar yorgun gelmişti.
— Yıllardır kapalı sandığım bir dosya yüzünden beş çocuk tehlikede.
Yanına biraz daha yaklaştım.
— Bu senin suçun değil.
Bana baktı.
— Biliyorum.
Ama biliyordum ki gerçekten bilmiyordu.
İnsan kendisini yıllarca suçlamaya alışınca, başkasının söylediği birkaç kelimeyle bundan kurtulamıyordu.
Tam o sırada Börü'nün havlaması duyuldu.
Metehan'ın sesi geldi:
— Komutanım!
Altay hemen telsize bastı.
— Ne oldu?
Metehan:
— İzler ayrılıyor.
Altay:
— Nasıl?
— Beş çocuk aynı yönde ilerliyor.
Bir saniye sustu.
— Sonra ayrılıyorlar.
Altay:
— Kaç tanesi?
— Üçü doğuya.
— İkisi?
— Kuzeye.
Altay:
— Yetişkinler?
Metehan:
— İki kişi doğu hattında.
— Diğer ikisi?
— Kuzey hattında.
Altay bana baktı.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Bizi bölmeye çalışıyorlardı.

DOĞUHAN

Telsizi elimde tutuyordum.
Normalde böyle durumlarda bir şey söylerdim.
Şaka yapardım.
Metehan'a takılırdım.
Çağatay'ı kızdırırdım.
Ama bu kez yapamadım.
Beş çocuk.
Beş.
İçimde kötü bir his vardı.
Telsize bastım.
— Komutanım…
Altay cevap verdi.
— Dinliyorum.
— Çocukları bulacağız, değil mi?
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Altay'ın sesi geldi.
— Evet.
Sesi öyle kararlıydı ki içimdeki bütün şüpheler bir anda sustu.
— Beşini de.
Başımı eğdim.
— Emredersiniz.
Tam o sırada telsizden Metehan'ın sesi geldi.
— Doğuhan.
— Efendim?
— Sağa bak.
— Neden?
— Bak işte.
Başımı çevirdim.
Börü bana bakıyordu.
Kaşlarımı çattım.
— Ne var?
Metehan:
— Sana bakıyor.
— Baksın.
— Seni hatırlamış.
— Metehan…
Metehan güldü.
— Korkma, bu sefer ısırmayacak.
Börü bir kez havladı.
— Bence emin değilim.
Telsizde kahkaha yükseldi.
Bir anlığına gülümsedim.
Sonra gözlerim karanlığa döndü.
Beş çocuk.
Bu kez şaka yapacak bir şey yoktu.

BORA

Güney hattında ilerlerken karın üzerinde izleri gördüm.
Önce bir yetişkin.
Sonra başka bir yetişkin.
Sonra…
Küçük bir ayak.
Eğildim.
Elimi izin yanına koydum.
Gerçekten küçüktü.
Telsize bastım.
— Komutanım.
Altay:
— Dinliyorum.
— İzler burada da var.
— Çocuk izi mi?
— Evet.
Bir an durdum.
— Çok küçük.
Bu cümleyi söylerken boğazım düğümlendi.
Çünkü artık bunun bir operasyon olmadığını düşünüyordum.
Bu çocukların aileleri vardı.
Evleri vardı.
Oyuncakları vardı.
Sabahları onları uyandıran anneleri vardı.
Şimdi ise karanlığın içinde nereye götürüldüklerini bile bilmiyorduk.
Telsizden Altay'ın sesi geldi.
— Bora.
— Komutanım?
— Dikkatini kaybetme.
— Emredersiniz.
Başımı kaldırdım.
— Bulacağız onları.
Altay:
— Bulacağız.

BORAHAN

Köyde ev ev dolaşıyordum.
Kapıları çalıyordum.
Her kapının arkasında aynı korku vardı.
— Çocuğunuz burada mı?
Bazıları hemen:
— Evet.
diyordu.
Bazıları ise kapıda donup kalıyordu.
Bir evde yaşlı bir adam kapıyı açtı.
— Oğlum…
Sesi titriyordu.
— Torunum yok.
— Ne zamandır?
— Akşamdan beri.
— Kaç yaşında?
— Dokuz.
Başımı eğdim.
— Onu bulacağız amca.
Adam elimi tuttu.
— Getirin oğlumu.
Gözlerinin içine baktım.
— Getireceğiz.
Kapı kapandı.
Bir sonraki eve geçtim.
Bir anne kapıyı açtı.
— Kızım yok.
— Kaç yaşında?
— On bir.
Bir sonraki ev.
Bir çocuk.
On iki yaşında.
Bir başka ev.
Yedi yaşında.
Beşinci evde…
Beşinci çocuk.
Artık emindim.
Beş çocuk kayıptı.
Telsize bastım.
— Komutanım.
Altay:
— Dinliyorum.
— Beş çocuk doğrulandı.
Altay'ın sesi değişti.
— Tamam.
Bir saniye sustu.
— Hepsini geri getireceğiz.
— Emredersiniz.

ÇAĞATAY

Ben sağlık çantasını hazırlarken aklımdan bin türlü ihtimal geçiyordu.
Çocuklar bulunacaktı.
Bundan şüphem yoktu.
Ama ne kadar süredir ormandaydılar?
Soğukta ne kadar dayanabilirlerdi?
Bu düşünceler zihnimi kemiriyordu.
Telsize bastım.
— Komutanım.
— Dinliyorum.
— Çocuklar için sağlık noktasını hazırlıyorum.
Altay:
— İyi düşünmüşsün.
— Bulduğumuz anda müdahale edeceğiz.
— Hazır tut.
— Emredersiniz.
Çantayı kapattım.
Ayağa kalktım.
O sırada Doğuhan yanıma geldi.
— Çağatay.
— Ne?
— Sence bulur muyuz?
Ona baktım.
İlk kez yüzündeki şakacı ifade yoktu.
— Buluruz.
— Beşini de?
— Beşini de.
Doğuhan başını salladı.
— İyi.
Sonra tüfeğini düzeltti.
— O zaman beklemeyelim.
O gece...

Gecenin karanlığında, çocukların kaçırıldığı o anlara dönecek olursak...
Korkudan dizleri titreyen beş küçük çocuk, Serhat ve yanındaki diğer adamın önünde çekiştirilerek patikada ilerletiliyordu. Arkalarındaki Serhat sertçe bağırdı:
— Ağlamayın ! Kesin sesinizi, yürüyün çabuk!
Çocuklardan biri hıçkırarak yere kapaklandı.
— Ayağım çok acıyor, yürüyecek halim kalmadı…
Serhat adımlarını durdurdu, çocuğun kolundan tutup sertçe ayağa kaldırdı.
— Yürü dedim sana! Sesini çıkaranın gününü gösteririm!
Öndeki adam telsizine uzandı.
— Efendim patron, işlem tamam.
Karşı taraftan patronları Alexander’ın kalın, tok sesi duyuldu:
— Aferin. Ne yaptınız dediğim gibi?
— Çocukları kaçırdık, patron, dedi Serhat.
— Güzel. İlk defa verdiğiniz bir şeyi elinize yüzünüze bulaştırmadınız. Şimdi sağ taraftaki patikaya gidin. Orada siyah bir araç bekliyor olacak. 3 kız çocuğunu o araca bindirin. 2 erkek çocuğu ise buraya getirin.
— Neden patron?
— Bu seni hiç alakadar etmez ! Söyleneni yap!
Kız çocuklarını arabaya yönlendirdiler; itekleyerek arka koltuğa tıkadılar.
Şoför koltuğunda kişi, dikiz aynasından arkaya baktı.
— Ne yapacaksınız bu çocukları?
Alexander, mafya liderliğinin en acımasız kollarından birinin başıydı; yani bizimle ve timle yüzleşecek olan o azılı düşmandı. Telsizden sesi yankılandı:
— Organ koçum, bilirsin işimizi.
Adam sırıtarak sordu:
— Her neyse, peki siz erkek çocuklarına ne yapacaksınız?
Serhat cevap verdi:
— Kendimiz gibi yetiştireceğiz.
Çocuklar korkudan tir tir titriyor ve ağlıyordu. Serhat sertçe arkaya döndü:
— Ağlamayın !
Çocuklar sus pus oldu, gözlerinde sadece derin bir korku vardı. Siyah araba gaza basıp uzaklaştı. Erkek çocukları ise yürütülerek Alexander’ın ana üssüne doğru götürülmeye devam etti.

Gün aydınlanmıştı. Çobanlar hayvanları ahırdan çıkarıyordur, kar neredeyse kalkmıştı. Hıdır’ın evine gittik, kapıyı çalıp durumu anlattık. Kapı açıldığında Hıdır'ın yüzündeki ifade her şeyi ele veriyordu.
Birkaç dakika içinde insanlar koşarak meydana geldi. Çocuklarımız yok diyerek kadınlar diz çöküp feryat etmeye başladı.
Dışarı çıktığımda gözlerim doldu. Çocukları koruyamamıştık.
İçimdeki o ağır yükle kadınlara yaklaştım. Onlarla konuşup sakinleştirmeye çalıştım, ellerinden tutup söz verdik.
Çağatay’a döndüm:
— Şu notu versene Muhtara.
Çağatay notu uzattı. Muhtar Hıdır okuduğu an öfkeden deliye döndü.
— Gök Börü timi, gidiyoruz! O iki çocuğu kurtarmadan dönmek yok!
Hıdır’ın arkasında beliren köyün erkekleriyle birlikte silahlarını kuşanmış halde yanımıza geldiler.
— Biz de geliyoruz, o itlerle sizi tek bırakmayız!
— Olmaz Muhtarım, burada kalın, diye itiraz ettim.
Muhtar kararlı bir şekilde başını salladı:
— Olur, neden olmasın? Torunlarımızı o soysuzların eline bırakacak değiliz!
İtiraz etsem de, halkın kararlılığı karşısında hep beraber yola koyulduk.
༺𓃦༻
ALTAY
04.19
Kar, kuzey hattındaki ormanın üzerine buzdan bir kefen gibi örtülmüştü.
Konuşmuyorduk.
Önümüzde, karanlığın ve tipinin içinde kaybolan beş küçük ayak izi vardı. Her biri bizi bilinmeze, daha derin bir tuzağa çekiyordu.
Börü bir anda durdu.
Kulakları dikildi.
Burnunu karlı zemine dayayıp derin bir nefes aldı.
Ardından hafifçe hırladı.
Elimi kaldırdım.
Herkes durdu.
Metehan yanıma yaklaştı.
— Komutanım?
Cevap vermeden ileriyi gösterdim.
Yaşlı bir çam ağacının gövdesine bir avcı bıçağı saplanmıştı.
Bıçağın kabzasına siyah bantla küçük bir oyuncak araba tutturulmuştu.
Oyuncak arabanın hemen altında ise beyaz bir kâğıt sallanıyordu.
Doğuhan çevreyi süzdü.
— Bizi bekliyorlar.
Çağatay silahını biraz daha kaldırarak çevreyi taradı.
— Hareket yok.
Metehan ağaca yaklaştı.
— Komutanım, not var.
Elimi uzattım.
— Getir.
Metehan kâğıdı dikkatlice çıkardı ve bana uzattı.
Kâğıdı açtım.
Tek bir cümle vardı.
Ama o tek cümle, zihnimde yankılanan bir çekiç gibi yüzüme çarptı.
“Babana giden yol buradan geçiyor, Altay. Cesaretin buraya kadar mı?”
Altında tek bir imza vardı.
J-17.
Bir süre kâğıda bakakaldım.
Yıllardır zihnime kazınan o cümle bir anda parçalandı.
Baban görevde şehit oldu.
Nefesim kesildi.
Göğsümün ortasında yıllardır mühürlü duran o geçmiş, bir anda yeniden açılmıştı.
Kulaklarım uğuldadı.
Parmaklarım kâğıdın üzerinde kasıldı.
Bir adım geriledim.
Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu.
— Altay?
Metehan'ın sesi uzaktan geliyormuş gibiydi.
Cevap veremedim.
Metehan anında yanıma geldi ve kollarımdan tuttu.
— Komutanım, bana bak.
Başımı kaldırdım.
— Nasıl sakin olayım, Metehan?
Sesim titriyordu.
— Biri babamı yıllar sonra mezarından çıkarıp önüme koyuyor!
Nefesim hızlandı.
— Yıllardır yalan söylediler!
Metehan omuzlarımı daha sıkı kavradı.
— Altay, nefes al.
— Babam...
Cümleyi tamamlayamadım.
Umay hemen yanıma geldi.
— Altay, bana bak.
Gözlerimi ona çevirdim.
— Nefes al. Yavaş.
Metehan gözlerimin içine baktı.
— Buradayız. Tim burada. Yalnız değilsin.
Derin bir nefes almaya çalıştım.
İlkinde olmadı.
İkincisinde ciğerlerim biraz olsun açıldı.
Dişlerimi sıktım.
İçimde yükselen o fırtınayı bastırmaya çalıştım.
Metehan sesini alçalttı.
— İşte böyle. Bir daha.
Nefes aldım.
Bu kez daha kontrollü.
Tam o sırada karın içinden bir gölge belirdi.
Hıdır Muhtar.
Yavaş adımlarla bize doğru geliyordu.
Yanımıza geldiğinde önce bana baktı.
Sonra elimdeki nota.
Ardından oyuncak arabaya.
Yüzündeki yaşlı çizgiler derinleşti.
— Oğul...
Cevap vermedim.
Hıdır Muhtar notu işaret etti.
— Ne yazıyor?
Kâğıdı ona uzatmadım.
Sadece söyledim:
— Babamla ilgili.
Hıdır Muhtar'ın bakışları bir anlığına değişti.
— Önce çocukları bulmalısın, oğul.
Başımı kaldırdım.
— Ya babam?
Hıdır Muhtar birkaç saniye sustu.
— Gerisi arkasından gelir.
Bu cümle içimde bir yere oturdu.
Tam o sırada telsizim cızırdadı.
Hepimiz sustuk.
Ardından Işılay'ın endişeli sesi karanlığı deldi.
— Gök Börü, sinyaliniz düştü. Sungur ve Turgay'la kontrol hattındayız. Ne oluyor?
Telsizi sıktım.
— Bir mesaj bulduk, Işılay.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Ne mesajı?
Oyuncak arabaya baktım.
— J-17.
Telsizin diğer ucunda sessizlik oluştu.
Sonra Işılay'ın sesi daha alçak geldi.
— Babamla mı ilgili?
— Evet.
Sungur'un sesi duyuldu.
— Altay, dikkatli olun.
Ardından Turgay:
— Çevrede hareket var mı?
Çağatay hemen telsize yaklaştı.
— Şimdilik yok.
Işılay tekrar konuştu.
— Çocukları bulun ama kendinizi riske atmayın komutanım.
Gözlerimi kapattım.
Sonra telsize bastım.
— Anlaşıldı.
Cihazı kapattım.
Kâğıdı dikkatlice katlayıp cebime koydum.
Oyuncak arabayı avucumda sıktım.
Metehan yanıma geldi.
— Hazır mısın?
Karanlık ormana baktım.
— Olmak zorundayım.
Börü bir anda yeniden öne atıldı.
Başını yere eğdi.
Beş küçük ayak izini takip etmeye başladı.
Tim arkamda hizalandı.
Umay yanımdaydı.
Metehan hemen arkamdaydı.
Çağatay, Bora, Borahan ve Doğuhan çevreyi kontrol ederek ilerledi.
İlk adımı attım.
Kar ayaklarımızın altında ezildi.
Ama artık bunun yalnızca bir çocuk kurtarma görevi olmadığını biliyordum.
Beş çocuğun izleri biri kuzeye biri farklı bir bölgeye götürüyordu bizi.
J-17 ise bizi geçmişe.
Ve birileri, babamın adını kullanarak bizi kendi kurduğu oyunun içine çekiyordu.
Bu gece biz yalnızca çocukları aramıyorduk.
Biri, babamın gerçeğini yem olarak kullanıp bizi avlamaya çalışıyordu.
༺𓃦༻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

77okunma 27beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.