BÖLÜM-19

Vaveyla Yazarı: IRMAK İLKDOĞAN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: BÖLÜM-19

༺𓃦༻
ALTAY

İlk adımı attım.
Kar, botlarımın altında acımasızca ezildi.
Gece, Dalyasan’ın üzerindeki kirli ve ağır örtüsünü henüz kaldırmamıştı. Gökyüzü kapkara bulutlarla sarılıydı; ay ışığı, dağların sırtına yığılan kalın kar kütlelerinin üzerine vurduğunda ortalığa mavimtrak, hayaletimsi ve tekinsiz bir aydınlık yayılıyordu. Botumun sivri burnu, sertleşmiş kar tabakasını kırarken çıkardığı o boğuk ve tok çıtırtı, kulaklarımda yankılanan tek sesti. Arkamda Gök Börü, zifiri karanlığın ve ormanın silüetleri arasında adeta birer ölüm meleği gibi sessizce ilerliyordu. Sadece tim değil, köyün kaderini sırtlamış köylüler de bizimleliydi. Hıdır Muhtar, yaşlı bacaklarının ona yüklediği bütün acılara ve yorgunluğa inat, en önde yürüyenlerden biriydi. Yaşına rağmen adımlarını hızlandırmaya çalışıyor, göğsünden kopan her nefes soğuk havanın etkisiyle beyaz bir bulut gibi havaya karışırken, her birkaç dakikada bir başını arkaya çevirip Börü'nün iz sürdüğü karanlık yöne endişeyle bakıyordu.
Kimse konuşmuyordu.
Çünkü artık konuşmanın zamanı değildi. Bu dağın başındaki dondurucu ayazda, kelimelerin hiçbir hükmü kalmamıştı. Önümüzde, o canice planın kurbanı olmuş beş masum çocuğun ayak izleri vardı. Ve o izler, bizi ormanın gittikçe kararan, dipsiz kuyulara benzeyen derinliklerine doğru çekiyordu. Ağaçların sıklaştığı, dalların birbirine sarılarak gökyüzünü tamamen kapattığı bir noktada Metehan birden elini havaya kaldırdı.
Börü anında durdu.
Arkasından gelen biz de hareketlerimizi komutla dondurduk. Metehan çömeldi; eldivenli parmaklarıyla karın üzerinde kalan o minik, düzensiz izleri büyük bir dikkatle ve ustalıkla incelemeye başladı. Başını kaldırmadan, telsize bile gerek duyulmayacak kadar yakın bir mesafeden fısıldadı:
— Komutanım.
Yanına birkaç hızlı ve sessiz adımlarla ulaştım. Gözlerimi yere diktim.
— Ne var, Metehan? Söyle.
Parmağıyla kar üzerindeki hafif sapmaları, yön değiştiren patikayı gösterdi.
— Burada ayrılmışlar. Tek bir hat olmaktan çıkmışlar.
Hızla diz çöküp ben de eğildim. Gerçekten de beş küçük ayak izi buraya kadar tek bir hat halinde gelmiş, ancak bu noktada keskin bir şekilde ikiye bölünmüştü. İki tanesi kuzeye, sık çamların ve dik yokuşun arasına doğru kıvrılırken, diğer üçü doğu istikametine, kayalıkların ve uçurumun olduğu sarp araziye yönelmişti.
— İki çocuk kuzey hattında, dedi Metehan, sesi endişeyle gerilmişti. Çaprazımızda kalıyorlar.
Başımı kararlı bir şekilde salladım.
— Üçü ise doğuya götürülmüş. Karşı ekibin işi bu.
Hıdır Muhtar da aralardan sıyrılarak yanımıza kadar geldi. Gözlerinde, yılların verdiği tecrübenin ve bir babanın, bir dedenin taşıyabileceği en ağır korkunun derin gölgeleri vardı. Dudakları titriyordu.
— Hangisinin peşinden gideceğiz oğul? Önce hangisi? Diye sordu, sesi rüzgârda kayboldu.
Bir an için içimde fırtınalar koptu. Beynimin bir köşesi zamana karşı amansız bir yarış verirken, kalbim ikiye bölünmüştü. İki ayrı gruba aynı anda yetişebilmemiz fiziki olarak imkansızdı. İzlere son bir kez daha, bir komutanın soğukkanlılığıyla ama bir insanın vicdanıyla baktım. Sonra kuzeyi işaret ettim.
— Önce kuzeydeki iki çocuğu alacağız. Onlar daha yakın.
Doğuhan kaşlarını çattı, omzundaki tüfeğin kayışını daha sıkı kavradı. Nefesi öfkeyle buharlaştı.
— Ya diğer üç çocuk komutanım? Onları bekletmek risk değil mi? Zaman kaybediyoruz.
— Onlara da gideceğiz, dedim, sesimdeki ton karşı çıkılması imkansız bir emir niteliğindeydi. — Ama önce bu iki çocuğun bulunduğu o kulübeyi basıp onları güvenliğe alacağız.
Umay başını onaylarca salladı, saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı.
— Mantıklı, komutanım. İzleri kaybetmeden hızlıca ilerlersek, işimizi bitirip anında geri dönerek doğu hattını da rahatlıkla takip edebiliriz.
Hıdır Muhtar derin, göğsünü yırtar gibi acı bir nefes aldı. Kararımızın doğruluğunu sorgulamaktan ziyade, bir an önce yola devam etmek, yavrularına kavuşmak istiyordu.
— O zaman kuzey, dedi başını sallayarak.
Başımı sertçe salladım.
— Kuzey.
Börü yeniden hareketlendi. Biz de peşinden, karın içine gömüle gömüle yürümeye devam ettik. Kar gittikçe yoğunlaşıyor, rüzgârın şiddeti arttıkça ağaçların dallarında biriken karlar üzerimize bembeyaz bir toz bulutu gibi dökülüyordu. Botlarımızın altında ezilen karın o monoton ve ezik sesi dışında doğanın başka hiçbir gürültüsü kulağımıza ulaşmıyordu. Bu sessizlik, yaklaşmakta olan büyük bir felaketin habercisi gibiydi.
Dakikalar birbirini acımasızca kovaladı. Sonunda Metehan tekrar elini kaldırdı. Bu kez timin tamamı tek bir komutla yere çivilenmiş gibi durdu. Börü, karların üzerine kapaklanmış gibi yere çömeldi, burnunu derinlemesine karın üzerinde gezdirdi. Birkaç saniye havayı kokladıktan sonra başını kaldırdı. Metehan arkasına bile bakmadan fısıldadı:
— Yakınız. Çok yakınız. Buradalar.
Tüfeğimin elciğini parmaklarım beyazlayana kadar sıktım.
— Herkes dikkatli. Dağılmak yok, gözünüz kulağınız bende.
Doğuhan hemen sağ taraftaki sık çalılıkların arasına süzüldü. Umay sol hattı kusursuz bir disiplinle aldı, parmağı tetiğin üzerindeydi. Çağatay arkamızdaki olası bir sızma ihtimaline karşı geride kalıp emniyeti sağladı. Köylüler ise Hıdır’ın sessiz işaretiyle gerideki korunaklı bir çukurun arkasında toplandı.
Birkaç yüz metre daha ilerledikten sonra, ağaçların ve dikenli çalılıkların arasından eski, harabeye dönmüş bir yapı belirdi. Bir dağ kulübesiydi. Tahtaları yıllardır ne bir güneş ne de bir insan eli görmüş gibi çürümüştü. Pencerelerinden biri tamamen kırılmış, içeriye buz gibi dağ rüzgârı serbestçe doluyordu. Kapısı kapalıydı ama kilitli olup olmadığı dışarıdan anlaşılmıyordu.
Börü aniden kulübenin kapısına doğru hırladı ama hemen ellerimle onu susturdum. Metehan bana baktı, gözleriyle içeride olduklarını onayladı.
Elimi havaya kaldırıp yumruk yaptım.
Tim anında kusursuz bir mevzi aldı. Herkes en yakın ağacın, taşın arkasına çömeldi.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç...
Doğuhan yanıma sokuldu, dudaklarını kıpırdatarak fısıldadı:
— Kapı bende, komutanım.
Başımı salladım.
Doğuhan sessiz adımlarla, nefesini bile tutarak kulübenin ahşap kapısına yanaştı. Tam elini paslı demir menteşeye uzatacakken, içeriden rüzgârın uğultusunu bastıran o minicik, acı dolu ve titrek bir ses kulaklarımıza çalındı.
Çok hafif, korku dolu bir çocuk ağlaması.
Hıdır Muhtar’ın yüzündeki bütün kan çekildi, dudakları titredi.
— Çocuklar...
Elimi indirerek Doğuhan'a bas işaretini verdim. Doğuhan omzuyla kapıya bütün gücüyle yüklendi; çürümüş ahşap büyük bir gıcırtıyla ve kırılma sesleriyle içeri doğru devrildi.
— Gök Börü! Sesimi duyuyorsanız korkmayın! Biz Türk askeriyiz! Sizi almaya geldik!
Hızla içeri daldık. Ortam zifiri karanlıktı. Çağatay tüfeğinin altındaki taktik fenerini anında açtı. Fenerin güçlü beyaz ışığı, odanın içerisindeki döküntüleri, küflenmiş duvarları aydınlattı. Ve ışık odanın karanlık köşesine düştüğünde, gördüğümüz manzarayla nefesimiz boğazımıza tıkandı.
İki küçük çocuk. Birbirlerine o kadar sıkı, o kadar çaresiz sarılmışlardı ki, sanki dünyadaki tek sığınakları birbirlerinin kollarıydı. Bizi karşısında görünce korkuyla geriye, duvara doğru sinmeye çalıştılar.
Doğuhan hemen tüfeğini sırtına astı, ellerini teslim olur gibi açarak yavaşça diz çöktü.
— Korkmayın, Geçti, buradayız.
Çocuklardan küçük olanı, titreyen çenesini elleriyle tutarak hıçkırıklar içinde fısıldadı:
— Siz... gerçekten asker misiniz? Bizi kurtarmaya mı geldiniz? Annemiz nerede?
Doğuhan başını sallarken gözlerinden süzülen sıcak yaşı saklamaya bile gerek duymadı.
— Evet, çocuklar. Sizi almaya geldik. Güvendesiniz.
Çağatay yanlarına hızla yaklaştı, üzerlerindeki ıslak montları ve ellerini kontrol etti.
— Soğuktan donmak üzereler ama durumları genel olarak iyi, komutanım. Derhal buradan çıkaralım, daha fazla dayanamazlar.
Borahan ve Bora anında kendi montlarını çıkarıp çocukların titreyen omuzlarına sıkıca örttüler. Bora çocuklardan birinin minik elini kendi büyük elinin içine aldı, ısıtmaya çalıştı. Hıdır Muhtar kapının eşiğinde duruyordu; içeriye girmeye cesaret edemezmiş gibi ellerini önünde bağlamış, çocukları gördüğü an gözyaşları yanaklarından oluk oluk akmaya başlamıştı.
— Bulduk... diye fısıldadı sesi titreyerek. — Bulduk yavrularımızı...
Ama ben sevinemedim. İçimdeki o huzursuzluk dalgası daha da büyüdü, göğsümü sıktı. Çünkü buradaki işimiz bittiğinde, dışarıda bizi bekleyen o acı gerçeği biliyordum. Kulübenin dışına çıktığımızda, karda üç ayrı iz daha bizi bekliyordu. Üç küçük kız çocuğu hâlâ dağın başındaydı, bir yerlerde ellerindeydiler. Ve zamanımız, parmaklarımız arasından kayıp giden kum taneleri gibi tükeniyordu.

༺𓃦༻
METEHAN

İki çocuğu güvenli bir şekilde kulübeden çıkardıktan sonra, timin geri kalanı çocuklarla ilgilenirken ben çevredeki olası tehlikelere, düşman sızıntılarına karşı keşif yapıyordum. Börü, kulübenin arka tarafındaki karla kaplı dar patikaya doğru yöneldi. Tasması elindeydi ama onu yönlendirmeme gerek yoktu; kokuyu almıştı, iz sürüyordu.
— Ne var oğlum? Börü? Söyle.
Peşinden hızlı ve sessiz adımlarla gittim. Karın üzerinde yeni izler vardı. Ama bu kez mesele sadece normal bir ayak izi değildi. Kar tabakasının üzerinde, bir insanın aceleyle sürüklediği ağır bir cismin bıraktığı derin, bozuk ve çamurlu bir çizgi uzanıyordu.
Kaşlarımı çattım, öfkem kabardı. Telsizimin mandalına bastım.
— Komutanım. Dinlemede misiniz?
Altay’ın net ve sert sesi hemen kulaklığımda yankılandı.
— Dinliyorum, Metehan. Durum nedir?
— Arkada taze iz var, komutanım. Sadece ayak izi değil, bir şey sürüklenmiş gibi. Şüpheli bir durum var.
Altay birkaç saniye içinde yanımda bitti. Eğilip birlikte inceledik, izleri analiz ettik.
— Araç mı? Diye sordu Altay, gözleri kısılmıştı.
— Hayır, başımı iki yana salladım. — Araç izi değil. İnsanların aceleyle, panik içinde geçtiği bir hat. Sanki bir şey kaçırılmış, saklanmak istenmiş gibi.
Tam o sırada, önümüzdeki sık çamlıkların arasından şüpheli bir hareket, hızla kaçmaya çalışan bir gölge süzüldü.
— DUR! ORADA KAL! KIPIRDAMA!
Silahımın namlusunu anında o tarafa çevirdim. Gölge kaçmaya çalıştı ama Doğuhan diğer taraftan kapıyı kapatır gibi üzerine atıldı.
— Nereye kaçıyorsun !
Adam karın üzerinde dengesini kaybetti, yüzüstü düştü. Doğuhan bir saniye bile tereddüt etmeden adamın üzerine çöktü, kollarını arkaya büküp etkisiz hale getirdi ve belindeki tabancasını alıp uzağa fırlattı. Ben de hemen yanlarına çömeldim. Adamın yakasından tutup ayağa kaldırdım.
— Diğer çocuklar nerede? Konuş! Kim var arkanızda?
Adam korkudan titriyordu ama gözlerinde o cani pazarın kancık feri vardı. Sustu, sırıtarak yüzünü başka tarafa çevirdi. Dişlerini sıkmış, konuşmamakta kararlı görünüyordu. Sabrımın taşındığını, içimdeki o öfke selinin aklımı bulandırdığını hissettim. Daha fazla laf uzatmasına izin vermeden yakasına daha sıkı yapıştım ve öfkeyle, bütün gücümle indirdiğim sert bir yumrukla ağzının payını verdim.
Adamın burnundan fışkıran koyu kıvamlı kan, altındaki bembeyaz karın üzerine damlarken, ağzından acı dolu bir inilti döküldü. Nefes nefese kalmıştı, gözleri korkuyla açıldı.
— Konuş! Diye gürledim bir kez daha, sesim ormandaki bütün kuşkuları ürketecek kadar sertti.
Adam sarsılarak, kanayan dudağını silmeye çalışarak inledi:
— Ben... ben sadece emir aldım... Yemin ederim bende bir şey yok, öldürmeyin beni!
Altay başımızda dikildi. Gölgesi adamın üzerine düştüğünde, Altay’ın sesindeki o buz gibi ton ortalığı daha da soğuttu.
— Kimden emir aldın? Ve en önemlisi, üç kız çocuğu nerede? Konuşmazsan seni burada, bu karın altında gömerim, rüzgâr bile ruhunu bulamaz!
Adam, Altay’ın gözlerindeki ölümcül kararlılığı görünce tamamen çözüldü. Yutkundu, boğazındaki düğümü çözmeye çalıştı.
— Üçü... başka bir ekibe verildi... Eski bir depoda tutuluyorlar... Siyah bir minibüsle az önce buradan çıkardılar! Bizim görevimiz sadece buradaki izleri karartmaktı, hepsi bu!
Altay adamın ismini sordu. Adam titreyerek:
— Serhat... dedi.
Serhat ismini duyduğumuzda Altay’ın gözleri kısıldı. Adam devamında o yabancı ismi, "Alexander" adını geçirdiğinde ormandaki havanın nefes alınamayacak kadar ağırlaştığını hissettim. Işılay telsizden hemen devreye girip koordinatları çıkardığında, zamanımızın artık dakikalarla değil, saniyelerle yarıştığını anladık.
Altay anında emir yağdırdı, bir an bile tereddüt etmedi:
— Bora, Borahan, Doğuhan! İki erkek çocuğu ve bu iti alın, güvenli hatta, arkaya ulaştırın. Çabuk olun, bir saniye bile kaybetmeyin!
Onlar iki çocuğu ve elleri kelepçeli Serhat’ı alıp geriye doğru hareket ederken, biz geride dört kişi (Altay, Metehan, Umay, Çağatay) kalmıştık. Asıl hedefimiz olan o üç kız çocuğunun peşinden gitmek için vakit kaybetmeden doğu hattına, o eski deponun yoluna çevirdik yönümüzü.

༺𓃦༻
ALTAY

Bora, Borahan ve Doğuhan arkada kalan iki çocuğu ve esiri güvenli hatta ulaştırırken; biz geride kalan dört kişilik çekirdek tim (ben, Metehan, Umay ve Çağatay) ile birlikte izleri soluk soluğa takip ederek ormanın derinliklerindeki eski depo yapısına vardığımızda, ortalık adeta bir cehennem alanına dönmüştü. Binanın taş duvarları arkasından bize bakan namluları gördük. Kapı önünde mevzilenen adamlar bizi fark ettikleri anda mermi yağmuruna tuttu.
— TEMAS!
Ormanın o huzurlu, beyaz sessizliği bir anda ortalığı yıkan patlama sesleriyle, mermilerin havada uçuşan ıslıklarıyla parçalandı. Karşı tarafın tek bir amacı vardı; bizi burada oyalayıp o siyah minibüsün kaçışını tamamen garantilemek.
Burası yerin kan olduğu, barut kokusunun havayı sardığı, saniyelerin bile bir ömür gibi geçtiği o uzun ve acımasız çatışmanın tam ortasıydı. Karşılıklı kör noktalar, ağaç gövdelerini paramparça eden mermiler ve nefes kesen bir siper savaşı saatler gibi gelen dakikalar boyunca sürdü. Çatışmanın o yoğun, kesintisiz gürültüsünde düşmanı susturmak için namlularımızdan çıkan mermiler aralıksız patladı. Kar taneleri mermilerin yarattığı sıcaklıkla havada eriyor, su buharına karışıyordu.
— Sağ taraf! Baskı yapıyorlar! — diye bağırdı Umay, taşa yaslanıp şarjörünü saniyeler içinde yenileyerek.
— Sol hatta da hareket var, üzerimize geliyorlar! — Metehan siperin arkasından hedef gözeterek ateş ederken bağırdı: — Komutanım, bizi bölmeye, ayırmaya çalışıyorlar! Tuzak kuruyorlar!
— Kimse yerinden ayrılmayacak! Hat korunacak! Diye kükredim.
Ağaçların arasındaki gölgeler hızla yer değiştiriyor, patlayan mermilerin savurduğu toprak ve yerdeki kar kızıl lekelerle boyanıyordu. Biz düşmana misliyle karşılık verirken, o sırada kaçmaya çalışan siyah minibüsün motor sesini duydum.
Dişlerimi öfkeyle sıktım. Damarlarımın şakaklarımda attığını hissediyordum.
— Minibüsü kaçırmayın! Ateş serbest!
Metehan siperden başını çıkarıp bağırdı:
— Önümüz kapalı, kayalar yolu kesiyor!
Umay kararlı bir sesle karşılık verdi:
— Sol hat tamamen temizleniyor, bana güvenin!
— İLERİ! İLERİ!
Gök Börü, emrimle birlikte aynı anda ileri atıldı. Karın üzerinde adeta uçarak ilerlerken silah sesleri ormanda dağları yerinden oynatırcasına yankılanıyordu. Geride bırakmak zorunda kaldığımız ama arkamızdan gelen köylüler arasında Hıdır Muhtar’ın feryadı duyuldu:
— Çocuklar içeride! Oradalar!
Hıdır bir an olduğu yerde kaldı, yaşlı gözleriyle yüzüme baktıktan sonra başını salladı:
— Bulun oğul... Ne olursunuz bulun!
Çatışma bir süre daha nefes kesen bir yoğunlukla, kan donduran bir tempoyla devam etti. Karşı taraf bizi tamamen oyalayıp asıl hedefi kaçırmayı başarmıştı. Sonunda silah sesleri yerini, dağların arasına yayılan derin, uğursuz ve ağır bir sessizliğe bıraktı. Ama siyah minibüs çoktan gözden kaybolmuş, ormanın derinliklerinde izini kaybettirmişti. Gök Börü hiç vakit kaybetmeden karda kalan yeni izleri tazeledi ve biz dört kişi bir kez daha, kalbimizdeki o ağır taşla yürümeye başladık.

༺𓃦༻
UMAY

Çatışmanın o yakıcı barut kokusu üzerimizden kalkmamıştı ama herkes eskisinden daha sessizdi. Kelimelerin bittiği, sadece adımların konuştuğu bir yoldaydık. Karın üzerinde, az önce hızla uzaklaşan minibüsün ve taşıdıkları yükün bıraktığı izleri takip ediyorduk.
Bazen izler sık ağaçların arasında kayboluyor, Börü birkaç saniye koklayıp yeniden doğru istikameti buluyordu. Bazen sarp kayalıkların arasından daracık geçitlerden tırmanıyor, ardından yeniden ormanın karanlık kuytularına giriyorduk. Saatler geçmiş gibiydi ama aslında sadece dakikalar akıp gitmişti. Zaman, burada normal saatinden farklı işliyordu.
Altay hiç durmuyordu. Yüzündeki o demirden disiplinin arkasında saklamaya çalıştığı devasa bir yorgunluk, derin bir tükenmişlik vardı. Adımları ağırlaşıyor ama hızı hiç kesilmiyordu. Dayanamayıp yanına yaklaştım, botlarımın karda çıkardığı ses onun adımlarına karıştı.
— İyi misin, komutanım?
Bana baktı. Gözlerinde o her zamanki sert komutan bakışından ziyade, derin bir uçurumun karanlığı vardı.
— İyiyim, Umay.
— Yalan söylüyorsun.
Kısa bir süre sustu. Önümüzdeki beyaz patikaya baktı.
— Üç çocuk var, Umay, dedi sesi fısıltı gibi çıktı. — Sadece üç küçük kız.
— Biliyorum.
— İki çocuğu sağ salim bulduk, arkadaşlarla arkaya gönderdik.
Başını önüne çevirdi, çenesindeki kaslar gerildi.
— Ama bu üçü hâlâ orada, ellerinde. Ve biz arkalarından yetişmeye çalışıyoruz.
Ne diyeceğimi, bu acıyı hafifletecek hangi cümleyi kurabileceğimi bilemedim. Çünkü verecek tesellim yoktu. Sadece gerçeği biliyordum.
— Bulacağız, diyebildim sadece. Başka bir ihtimalimiz yok.
Altay başını sertçe salladı.
— Bulmak zorundayız. Başka yolu yok.
Birkaç dakika daha yürüdükten sonra Börü yeniden durdu. Metehan hemen köpeğin yanına çömeldi. Karın üzerine dökülmüş, kan ve çamura bulanmış küçük bir kumaş parçası vardı. Minik bir kız çocuğunun montundan kopmuş bir parça. Altay onu yavaşça yerden aldı. Parmaklarının arasında büyük bir dikkatle tuttu. Uzun süre baktı o kumaş parçasına. Sonra hiç konuşmadan göğüs cebine, kalbinin üzerine koydu.
— Yakınız, dedi. Hissediyorum.
Hepimiz bunu hissettik. Çünkü rüzgârın uğultusu arasında, çok uzaktan gelmeyen ama yürek dağlayan çok hafif bir ses ulaşmıştı kulaklarımıza.
Bir çocuk sesi.
Ve ardından gelen boğuk bir hıçkırık.
Hıdır Muhtar arkalardan hemen öne atıldı, ellerini uzattı.
— Oradalar! Oradalar işte!
Altay elini kaldırdı.
— Sessiz. Tek ses duymayacağım. Hazır olun.
Yavaşça, ayak sesimizi bile karın sesine boğarak ilerledik. Ses yeniden geldi. Bu kez daha netti, daha yakındı. Bir çocuk acıyla inliyordu. Ve hemen ardından o kelime döküldü dondurucu havaya:
— Anne...
Timdeki herkesin yüz hatları anlık olarak kasıldı, değişti. Altay dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri beyazladı. Fısıldıyla komutu verdi:
— Hazır olun. Hesap kesme vakti.
Ağaçların arasından, dağın yamacına kurulmuş olan o eski, terk edilmiş depo kasvetli yapıları bütün çıplaklığıyla görünmeye başladı.

༺𓃦༻
ALTAY

Yapının demirden paslanmış giriş kapısının önünde iki silahlı adam dikiliyordu. Bizi gördükleri anda ellerindeki tüfekleri doğrultup mermi yağmuru altında bıraktılar.
— TEMAS!
Hepimiz anında en yakın beton blokların, taş yığınlarının arkasına siper aldık. Umay sol taraftaki yıkık duvara süzüldü. Metehan benimle birlikte doğrudan merdivenlere doğru ilerledi. Çağatay ise arka hattı tuttu.
Çatışma kısa ama o oranda yoğundu. Karşı tarafın tek amacı bizi kapıda birkaç dakika daha oyalayabilmekti ama bu kez bu lüksü onlara vermeyecektik.
— UMAY! Diye bağırdım siperin arkasından.
— Sol taraf tamamen temizlendi!
— METEHAN!
— Ön kapı bende, basıyoruz!
Düşmanın ateşinde anlık bir boşluk, bir tereddüt anı oluştu. Elimi havaya kaldırıp parmaklarımı indirdim.
— ŞİMDİ!
Hepimiz aynı anda, tek bir vücut gibi fırladık. Kapıya ulaştık. Metehan omzuyla demir kapıyı öyle bir zorladı ki paslı kilit patlayarak içeri doğru devrildi. Silahlarımızı önümüze verip içeri daldık.
Odanın içerisine adım attığımız an, nefesimiz boğazımıza tıkandı. Hani bazı anlar vardır ki insan kelimelerin kifayetsiz kaldığını değil, dilinin kuruduğunu hisseder; işte o andaydık. Odanın havası, ağır bir barut kokusu ve acının, çaresizliğin o dondurucu keskinliğiyle doluydu. Yerdeki soğuk beton, daha kurumamış masum bir bedenin kanıyla sırılsıklam olmuştu.
Odanın tam ortasında, tekerlekleri kurumuş kan gölünün içine batmış, paslı ve demirden bir sedye duruyordu. Sedyenin üzerinde ise hayatının baharını, gülmeyi, oynamayı bile tatma fırsatı bulamamış, minicik bedeniyle o sonsuz sessizliğe bürünen küçük bir kız çocuğu cansız yatıyordu. Sedyenin altı tamamen kana bulanmıştı; kenarda, daha önceden orada buz gibi bir soğutucu, bir tıbbi muhafaza kutusu varmış gibi yerinde derin bir kutu izi kalmıştı. Almışlardı. Her şeyi almışlardı.
Metehan ile ben yavaş adımlarla o sedyeye doğru yaklaştık. Adımlarımız kurşun gibi ağırlaşıyordu. Geç kalmıştık. Hayatımda ilk defa, bir operasyonda değil, en çok korumam gereken küçük bir can için geç kalmıştım. İkimiz de yutkunduk ama boğazımızdaki o dikenli düğüm erlemedi.
Metehan sesindeki o kırılmayı gizleyemeyerek fısıldadı:
— Komutanım... Biz... biz gerçekten geç mi kaldık?
Cevap vermedim. Veremedim. Yavaşça kafamı öne eğdim; gözümden süzülen o tek damla sıcak yaş, sedyedeki kızın kurumaya yüz tutmuş kanına karıştı. Eğilip o minicik bedeni kollarıma aldım. Üzerindeki kirli, kanlı örtüye sararak göğsüme bastırdım ve dışarıya doğru yürümeye başladım.
Çıktığımız yer, ana binanın arkasında naylon perdelerle kapatılmış, rüzgâr alan küçük bir bölmeydi. Yetişememiştik. Almışlardı alacaklarını; o masum hayatı bu dünyadan koparıp almışlardı. Arkamızdan gelen Börü bile bunu hissetmiş olacak ki, başını yere eğip o tüyler ürpertici, ağlamaklı bir sesle ulumaya başladı.
Kapıdan dışarı, o aydınlığa çıktığımız an, geride bekleyen kalabalığın arasından aniden bir kadın fırladı. Çılgınlar gibi bağırdı:
— Kızım! Yeşim!
O sırada Umay ve Çağatay, kurtarılmış olan diğer çocukları gözyaşları içinde ailelerine teslim ediyorlardı. Anne, kollarımda taşıdığım cansız bedene doğru koştu, kızının kanlar içindeki saçlarını okşadı. Çığlığı dağları yırtacak güçteydi. Hıdır Muhtar öne çıktı, ellerini yüzüne kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı; köy halkı derin bir yasa, bitmek bilmeyen bir matemin içine boğuldu.
Geri dönerken, dağın o buz gibi ayazında Yeşim’in babası kollarında cansız yatan kızını kucağına almış, arkamızdan sessizce yürüyordu. Ben de Umay'la beraber yan yana yürüyordum. Bir an başımı çevirdiğimde Umay'ın sırtındaki o ince montun olmadığını,
çocuklardan birine verdiğini fark ettim.
Olduğum yerde durdum. Üzerimdeki kanlı, barut kokan montumu çıkarıp sessizce Umay’ın omuzlarına attım.
Umay şaşkınlıkla bana baktı, gözleri büyüdü.
— Komutanım, siz...
Yüzüne bakmadan, düz ve kararlı bir sesle kestirip attım:
— Dikkat et, üşütme, Üsteğmenim.
Umay ağzı bir karış açık, ne diyeceğini bilemez halde kaldı.
— Komutanım, bu bir...
Sözünü tamamlamasına izin vermeden başımı salladım:
— Bu bir emirdir, Üsteğmenim.
Hiçbir şey söylemeden yeniden önümüze dönüp yürümeye devam ettik. O gece Dalyasan’ın üzerine kar yağmaya bütün şiddetiyle devam ederken, timimiz sessizce köy yolundan geri dönerken bile, arkadan gelen o ana ve babanın yürek yakan, dağlarda yankılanan feryatları kulaklarımızdan hiç gitmedi.
༺𓃦༻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

80okunma 26beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.