21. bölüm / 23
DÖNÜŞ EMRİ:GÖK BÖRÜBÖLÜM-20
Bölümler 23Şu an: BÖLÜM-20
- 1 ÖNSÖZ69 kelime
- 2 BÖLÜM-12.983 kelime
- 3 BÖLÜM-25.825 kelime
- 4 BÖLÜM-31.297 kelime
- 5 BÖLÜM-42.155 kelime
- 6 BÖLÜM-54.082 kelime
- 7 BÖLÜM-63.072 kelime
- 8 BÖLÜM-73.590 kelime
- 9 BÖLÜM-82.679 kelime
- 10 BÖLÜM-93.433 kelime
- 11 BÖLÜM-101.596 kelime
- 12 BÖLÜM-112.078 kelime
- 13 BÖLÜM-122.509 kelime
- 14 BÖLÜM-133.197 kelime
- 15 BÖLÜM-141.769 kelime
- 16 BÖLÜM-152.047 kelime
- 17 BÖLÜM-162.223 kelime
- 18 BÖLÜM-172.486 kelime
- 19 BÖLÜM-182.360 kelime
- 20 BÖLÜM-193.116 kelime
- 21 BÖLÜM-202.294 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 BÖLÜM-212.556 kelime
- 23 BÖLÜM-2210.978 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
༺𓃦༻
ALTAY
Dalyasan’a dönüş yolumuz sessizdi.
Karların altında ezilen ayak sesleri, arada bir telsizlerden yükselen cızırtılar ve uzaktan gelen rüzgârın uğultusu dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Kimse konuşmuyordu.
Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Yeşim’i.
Küçük kızın cansız bedenini köyüne geri getiriyorduk.
Ama onu kurtaramamıştık.
Bu düşünce, attığım her adımın arasına giriyor, her defasında içimde başka bir ağırlık bırakıyordu.
Önümde yürüyen Metehan başını hiç kaldırmıyordu.
Umay çocukların yanında ilerliyordu.
Doğuhan iki çocuğu yanına almıştı.
Onları konuşturmaya çalışıyordu.
— Bak, birazdan köye varacağız. Sonra sıcak bir şey içeceksiniz.
Çocuklardan biri sessizce başını salladı.
Diğeri ise Doğuhan’ın elini bırakmıyordu.
Bora ve Borahan çocukların üşümemesi için ellerinden geleni yapıyordu.
Bora kendi eldivenlerinden birini çocuklardan birine vermişti.
Borahan ise montunun önünü biraz daha kapatmış, çocuğu rüzgârdan korumaya çalışıyordu.
Umay ikisinin de yüzüne baktı.
— Biraz daha dayanacağız.
Kız çocuğu başını kaldırdı.
— Annem bizi bulacak mı?
Umay birkaç saniye sustu.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
— Seni bekliyor olacak.
Kız başını salladı.
Ama Umay’ın gözlerinde o cümleyi söylerken taşıdığı ağırlığı hepimiz gördük.
Birkaç metre geride Çağatay yürüyordu.
Serhat onun hemen önündeydi.
Ellerinde kelepçe vardı.
Çağatay bir elini silahına yakın tutuyor, diğer eliyle Serhat’ın hareketlerini kontrol ediyordu.
Serhat tek kelime etmiyordu.
Başını öne eğmişti.
Karların üzerinde yürüyordu.
Ama artık kaçacak bir yeri yoktu.
Çağatay ona baktı.
— Yavaş.
Serhat durdu.
Çağatay yaklaşarak kelepçelerini kontrol etti.
— Böyle devam et.
Serhat tekrar yürümeye başladı.
Gök Börü’nün kimseyi geride bırakmayan yürüyüşü, bu kez ağır bir sessizlik taşıyordu.
Köyün ilk evleri göründüğünde kimsenin yüzünde zafer yoktu.
Çünkü aramızda eksik olan biri vardı.
Yeşim.
Köylüler bizi görünce evlerinden çıktı.
Ama kimsenin gözü bizim üzerimizde değildi.
Herkes arkamıza bakıyordu.
Sonra kalabalığın arasından Yeşim’in babası çıktı.
Adamın yüzü bembeyazdı.
Gözleri doğrudan kızındaydı.
Yeşim, babasının kucağındaydı.
Küçük bedeni beyaz bir örtüyle sarılmıştı.
Babası onu öylesine sıkı tutuyordu ki sanki biraz daha sıkarsa kızını yeniden hayata döndürebilecekmiş gibi görünüyordu.
Hıdır Ağa birkaç adım attı.
— Evlat...
Yeşim’in babası cevap vermedi.
Sadece kızının yüzüne baktı.
Sonra başını eğdi.
Dudakları titredi.
— Kızım...
Sesi neredeyse duyulmuyordu.
Bir adım daha attı.
— Sabah çıkarken arkanı dönüp bana baktın.
Sesi kırıldı.
— Akşam döneceğini söyledin.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
— Ben de bekledim.
Gözlerimi yere indirdim.
Bazı cümlelere verilecek cevap yoktu.
Yeşim’in babası kızını biraz daha kendisine çekti.
— Ben seni böyle beklememiştim kızım.
Köy sessizdi.
— Kapının önünde ayak sesini duyarım sandım.
Başını kızının örtüsüne yasladı.
— Koşarak girersin sandım.
Sesi tamamen dağıldı.
— Anneciğin sana yemek hazırladı yavrum...
Bir an sustu.
— Sen gelmedin.
Hıdır Ağa yanına gidip omzuna dokundu.
Adam başını kaldırmadı.
— Komutan...
Sesinde öfke yoktu.
Sadece tarifsiz bir çaresizlik vardı.
— Kızımı getirdiniz.
Bir an sustu.
— Ama ben onu böyle istemedim.
Boğazım düğümlendi.
Cevap veremedim.
Çünkü ne söylesem eksik kalacaktı.
Yeşim’in ailesi onu evlerine götürdü.
Köyün dar yolundan ilerlerken annesi kapının önünde bekliyordu.
Kızını görünce bir anda dizlerinin bağı çözüldü.
— Yavrum...
Kadın koştu.
Yeşim’in babası kızını içeri taşıdı.
Beyaz örtünün kenarından küçük yüzü görünüyordu.
Annesi yere çöktü.
Ellerini kızının yüzüne götürdü.
— Yavrum...
Sesi köyün içine yayıldı.
— Anneciğin burada.
Bir an sonra feryadı yükseldi.
— Yavrum, neden geldin böyle?
Kadın örtüyü iki eliyle tuttu.
— Sen bana akşam geleceğim demedin mi?
Sesi titriyordu.
— Ben seni bekledim.
Başını kızının üzerine eğdi.
— Kapıya baktım yavrum.
— Yoluna baktım.
— Sesini duyarım sandım.
Sonra ağlamaya başladı.
— Ben seni böyle istemedim!
Kimse içeri girmedi.
Kapının dışında sessizce durduk.
Hıdır Ağa başını eğdi.
Metehan yanıma geldi.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra kısık sesle konuştu.
— Komutan...
Başımı çevirdim.
— Efendim?
Metehan Yeşim’in evine baktı.
— Bazen insan elinden gelen her şeyi yapıyor.
Bir an sustu.
— Yine de yetmiyor.
Başımı salladım.
— Biliyorum.
Metehan gözlerini kapattı.
— Bu en kötüsü.
Tam o sırada Çağatay yanımıza geldi.
Telsizi elinde tutuyordu.
— Komutanım.
Metehan ona döndü.
— Karargâh.
Telsizi aldım.
Cızırtının ardından bir ses yükseldi.
— Gök Börü, karargâh.
Telsizi açtım.
— Gök Börü dinliyor.
Bu kez konuşan Albay Vedat Karahan’dı.
— Altay, durum raporu.
Gözlerimi köyün ortasına çevirdim.
— İki çocuk sağ olarak kurtarıldı. İki kız çocuğu kurtarıldı. Üçüncü kızımız Yeşim’i kaybettik. Serhat sağ olarak ele geçirildi.
Kısa bir sessizlik oldu.
Vedat’ın sesi geldi.
— Anlaşıldı.
Sonra tonunu değiştirdi.
— Gök Börü, görev tamamlandı. Köy güvenliği sağlandı. Serhat teslim alınacak. Siz karargâha döneceksiniz.
Kaşlarımı çattım.
— Emredersiniz, Albayım.
Vedat devam etti.
— Bu bir emir, Yüzbaşı. Çocukların tahliyesi ve esirin tesliminden sonra dönüş yapacaksınız.
— Anlaşıldı.
Telsizi kapattım.
Metehan bana baktı.
— Dönüyoruz yani?
Bir süre cevap vermedim.
Sonra başımı salladım.
— Emir böyle.
Çağatay Serhat’ın yanına gitti.
— Serhat.
Serhat başını kaldırdı.
— Kalk.
Serhat soğuk zeminde oturuyordu.
Yavaşça ayağa kalktı.
Çağatay kelepçelerini tekrar kontrol etti.
— Yürü.
Serhat yürümeye başladı.
Gök Börü’nün birkaç metre uzağında, soğuk zeminde oturup etrafındaki insanları izleyen bir adamdı artık.
Bir süre sonra başını kaldırıp köye baktı.
Hiçbir şey söylemedi.
Kimse de ona bir şey söylemedi.
༺𓃦༻
SABAH
Gece boyunca kar yağmıştı.
Sabah olduğunda Dalyasan daha sessizdi.
Yeşim’in mezarı için köyün biraz dışındaki küçük tepe seçilmişti.
Toprağın üzerine ilk küreği vuranlardan biri Metehan oldu.
Sonra Bora.
Borahan.
Doğuhan.
Çağatay.
Ben de küreği elime aldım.
Kimse konuşmuyordu.
Mezar açıldıkça annesinin sesi uzaktan gelmeye başladı.
— Yavrum...
Başımı kaldırdım.
Kadın mezarın başında duruyordu.
— Yavrumu gömmeyin!
Hıdır Ağa onu tutmaya çalıştı.
Ama kadın geri çekildi.
— Üşür!
Sesi bütün köye yayıldı.
— Üşür benim yavrum!
Ellerini mezara doğru uzattı.
— Toprağın altında üşür!
— Ne olur gömmeyin!
— Üzerine toprak atmayın!
Hıçkırıkları rüzgâra karışıyordu.
Ben başımı eğdim.
Metehan yanıma geldi.
— Komutanım...
Cevap vermedim.
Çünkü bazı anlarda konuşmak, susmaktan daha ağırdı.
Mezar hazırlandı.
Yeşim sessizce toprağa emanet edildi.
Annesinin feryadı biraz daha uzaktan duyulmaya başladı.
Gök Börü mezarın başında durmadı.
Biraz geride kaldık.
Sadece izledik.
Metehan elindeki Türk bayrağını açtı.
Kırmızı kumaş soğuk havada bir anda açıldı.
Ben mezarın başına gittim.
Elimdeki ince çubuğu toprağa sapladım.
Metehan bayrağı ona bağladı.
Sonra geri çekildi.
Rüzgâr yükseldi.
Bayrak önce hafifçe kıpırdadı.
Sonra açıldı.
Kırmızı kumaş gökyüzünün altında dalgalanmaya başladı.
Bir an herkes sustu.
Bayrağın kırmızısı karın beyazlığının içinde öylesine belirgin görünüyordu ki gözlerimi ondan ayıramadım.
Metehan yanıma geldi.
O da baktı.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece baktık.
Uzun süre.
Sanki insan saatlerce oturup o bayrağın rüzgârla hareketini izleyebilirdi.
Çünkü o an bayrak sadece bir kumaş değildi.
Bir çocuğun mezarının başında dalgalanan sessiz bir sözdü.
Biz buradaydık.
Ve onu unutmayacaktık.
Tam o sırada uzaktan bir ses geldi.
— HIDIR AĞA!
Hepimiz döndük.
Ellili yaşlarının sonlarına yaklaşan bir adam karların üzerinde koşuyordu.
Sinan.
Nefesi kesilmişti.
Bir anda ayağı kaydı.
Yere düştü.
Hıdır Ağa hemen koştu.
— Sinan!
Onu yerden kaldırdı.
— Ne oldu oğlum?
Sinan nefes nefese kalmıştı.
— Hıdır Ağa...
Göğsünü tuttu.
— Çobanlarımız...
Hıdır’ın yüzü değişti.
— Ne olmuş çobanlara?
Sinan nefes almaya çalıştı.
— Hayvanları meraya götürdüler.
Yutkundu.
— Ama geri gelmediler.
Hıdır onu iki omzundan tuttu.
— Kim gördü?
Sinan başını kaldırdı.
— Silahlı on kişi.
Gözlerim büyüdü.
Bir adım öne çıktım.
— Ne dedin?
Sinan bana döndü.
— On kişi, komutanım.
— Çobanları götürdüler.
— Nereye?
— Bilmiyoruz.
Sesi titredi.
— Beş çobanımızı.
Başını eğdi.
— Beşini de götürdüler.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
— Yalvarırım komutanım.
Hıdır Ağa onu kaldırmaya çalıştı.
Ama Sinan ellerini birleştirdi.
— Kurtarın onları.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
— Beş çobanımızı daha kaybetmeyelim.
— Köyden hiç çıkmadılar.
— Hastane bilmezler.
— Şehir bilmezler.
— Onların gidecek başka yeri yok.
Başını kaldırdı.
— Yalvarırım.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra Sinan’ın sesi daha da kırıldı.
— Beş çobanımızı kurtarın komutanım.
Diz çökmüş halde kaldı.
Ben birkaç saniye hiçbir şey söylemedim.
Sonra öne çıktım.
— Ayağa kalk.
Sinan bana baktı.
— Komutanım...
— Ayağa kalk.
Hıdır Ağa onu kaldırdı.
Tam o sırada Doğuhan’ın çantasından bir ses yükseldi.
Telefon değildi.
Tablet.
Doğuhan duraksadı.
Çantasını açtı.
Tableti çıkardı.
Bora hemen yanına geldi.
— Ne oldu?
Doğuhan ekrana baktı.
— Yabancı bir numara.
Bora eğildi.
— Görüntülü mü?
Doğuhan başını salladı.
— Görüntülü arıyor.
Ekrana baktım.
— Aç.
Doğuhan çağrıyı kabul etti.
Ekran birkaç saniye karanlık kaldı.
Sonra görüntü geldi.
Sakallı bir adam.
Yüzünün yarısı gölgede kalmıştı.
Doğrudan kameraya bakıyordu.
Sesi soğuktu.
— Bana çabuk komutanını ver.
Doğuhan ile Bora birbirlerine baktılar.
İkisi de bir an duraksadı.
— Komutanım...
Doğuhan tableti bana uzattı.
Aldım.
Ekrandaki adamla göz göze geldim.
İlk kez görüyordum.
Adam hafifçe gülümsedi.
— Ooo...
Başını yana eğdi.
— Sonunda tanıştık, Yüzbaşı.
Gözlerimi kıstım.
— Ne istiyorsun?
Adamın gülümsemesi büyüdü.
— Seni.
Bir an sustu.
— Ve bütün ekibini.
— Kim olduğunu söyle.
— Alexander.
İsmimi söylememe gerek kalmadı.
Çünkü adam beni zaten tanıyordu.
— Seni ne yapayım ha?
Sesim sertleşti.
— Ne yapayım?
Alexander kahkaha attı.
Sonra kamerayı çevirdi.
Görüntü değişti.
Eski ahşap bir yapı.
Tahta taburelerin üzerinde beş kişi.
Beş çoban.
Ellerinden bağlanmışlardı.
Başlarında siyah örtüler vardı.
Boyunlarında urgan bulunuyordu.
Alexander kamerayı tekrar kendisine çevirdi.
— Bunlar senin için sadece beş kişi olabilir.
Bir an durdu.
— Benim içinse seni buraya getirecek beş sebep.
Çenem gerildi.
— Onlara dokunma.
Alexander güldü.
— Akşam saat on yediye kadar vaktiniz var.
— Sonra?
Kameraya yaklaştı.
— Sonra çobanlara veda edersiniz.
— Neresi?
— Karatay Ovası.
Bir an durdu.
— Eski yapı.
Metehan hemen haritaya baktı.
Alexander devam etti.
— Saat on yedi sıfır sıfır.
— Gelmezseniz...
Kamerayı tekrar çobanlara çevirdi.
— Beş kişinin ne olacağını düşünürsün.
— Ulan ben seni ne yapayım?
Alexander tekrar kahkaha attı.
— Görüşürüz, Yüzbaşı.
Ekran karardı.
Arama kesildi.
Bir süre kimse konuşmadı.
Tableti elimde tutuyordum.
Sonra öfkeyle yere bıraktım.
Metehan hemen yanıma geldi.
— Komutanım.
Nefesimi tuttum.
Hıdır Ağa ile Sinan’a döndüm.
— Orası ne kadar uzak?
Hıdır Ağa ile Sinan birbirlerine baktılar.
Hıdır’ın yüzü düştü.
— Komutan...
Sinan başını salladı.
— Çok uzak.
Hıdır konuştu.
— Oraya bu sürede yetişmek kolay değil.
Gözlerimi Yeşim’in küçük mezarına çevirdim.
Bayrak hâlâ rüzgârda dalgalanıyordu.
Kırmızı kumaş gökyüzünün altında bir kez daha açıldı.
Başımı kaldırdım.
— Bu sefer...
Sesim kısıktı.
— Geç kalmayacağız.
Tam o sırada uzaktan bir ses duyuldu.
Önce hafifti.
Sonra büyüdü.
Helikopter.
Başımı kaldırdım.
Gökyüzünde beliren helikoptere baktım.
Sonra bütün gücümle bağırdım.
— GÖK BÖRÜ!
Herkes döndü.
— TİM, HERKES YANIMA!
Metehan ilk koşanlardan oldu.
Umay hemen ardından geldi.
Doğuhan, Bora, Borahan ve Çağatay hızla yanıma ulaştı.
Herkes silahlarını kontrol edip hazır hâle geçti.
Helikopter yaklaşırken rüzgâr karları havaya kaldırdı.
Ben ekibime baktım.
Sonra helikoptere.
Ve sesimi yükselttim.
— Ben bu helikoptere binmeyeceğim!
Herkes sustu.
— Beş masum çobanı burada bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğim!
Helikopter gittikçe yaklaşıyordu.
— Çünkü bir insanı kaybetmenin acısını bugün burada gördük!
Gözlerim Yeşim’in mezarına kaydı.
— Beş kişinin daha aynı kaderi yaşamasına izin vermeyeceğim!
Bir adım öne çıktım.
— Benimle misiniz?
Bir anlık sessizlik.
Sonra Metehan’ın sesi yükseldi.
— SONUNA KADAR SENİNLEYİZ, KOMUTANIM!
Doğuhan:
— SONUNA KADAR!
Umay:
— Yanınızdayız, komutanım!
Çağatay:
— Hazırız!
Bora ve Borahan aynı anda:
— Hazırız komutanım!
O sırada Börü de yanımıza geldi.
İki ayağının üzerine kalktı.
Sanki söylenenleri anlamış gibi.
Doğuhan gülümseyerek ona baktı.
— İşte bak, o bile kabul etti.
Sonra bir adım geri attı.
Ve fark etmeden Börü’nün kuyruğuna bastı.
Börü bir anda döndü.
— HIRRR!
Doğuhan olduğu yerde sıçradı.
— Tamam!
Börü ona bakıyordu.
— Tamam oğlum, yanlışlıkla bastım!
Börü bir kez daha homurdandı.
Doğuhan ellerini kaldırdı.
— Bak, ben seni seviyorum.
Börü yaklaşınca Doğuhan geri çekildi.
— Ama mesafeli seviyorum.
Metehan bağırdı.
— YETER LAN!
Bora kahkahayı bastı.
Borahan da dayanamadı.
Umay yüzünü çevirdi.
Çağatay bile gülümsedi.
Batur’un helikopterden inişini beklerken kısa bir an hepimizin yüzünde aynı ifade vardı.
Gülümseme.
Çünkü bazen insanın nefes alabilmesi için birkaç saniyelik bir boşluğa ihtiyacı vardı.
Sonra helikopter yere indi.
Kapı açıldı.
İlk Cansu indi.
Arkasından Kan Timi.
Batur Yüzbaşı.
Üsteğmen Ali.
Astsubay Arda.
Teğmen Selçuk.
Cansu bize doğru yürüdü.
— Sizi almaya geldim.
Ben ona baktım.
Sonra yanında duran Selçuk’a.
— Astsubayım.
Cansu:
— Buyurun komutanım.
Sesimi sertleştirdim.
— Ne kadar cephaneniz varsa bize verin.
Cansu bir an anlamadı.
— Komutanım?
Bir adım yaklaştım.
— Ne kadar cephaneniz varsa bize verin, Astsubayım.
Gözlerim sertti.
— Bu bir emirdir.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Ve bizim kaybedecek vaktimiz yok.
Cansu başını salladı.
— Anlaşıldı, komutanım.
Batur yanıma geldi.
Elini uzattı.
Tokalaştık.
— Altay.
— Batur.
Batur etrafa baktı.
— Gök Börü yine bir işin ortasında.
— Bu kez yalnız değiliz.
Batur başını salladı.
— Zaten yalnız bırakmayacağız.
Tam o sırada Çağatay Serhat’ı getirdi.
Serhat’ın elleri hâlâ kelepçeliydi.
Batur ona baktı.
Sonra Çağatay’a.
— Bu mu?
Çağatay başını salladı.
— Evet.
— Serhat.
Serhat başını kaldırdı.
Batur:
— Bundan sonrası bizde.
Çağatay Serhat’ı Kan Timi’ne teslim etti.
Kaan öne çıkıp kelepçeleri kontrol etti.
Murat yanında durdu.
Serhat artık Kan Timi’nin sorumluluğundaydı.
Ama görevden ayrılmayacaklardı.
Çünkü bu kez iki tim birlikte hareket edecekti.
Batur telsizini açtı.
— Albayım.
Vedat’ın sesi geldi.
— Dinliyorum.
Batur:
— Kan Timi sahada.
Vedat:
— Göreviniz Gök Börü ile birlikte hareket etmek. Esir güvenli şekilde kontrolünüzde kalacak.
— Anlaşıldı.
Telsiz kapandı.
Ben Batur’a baktım.
— Hazır mısınız?
Batur başını kaldırdı.
— Hazırız.
Tam o sırada Hıdır Ağa yanımıza geldi.
Elinde eski, katlanmış bir harita vardı.
— Komutan.
Haritayı açtı.
— Karatay Ovası’nın eski yolları burada.
Metehan hemen yanına geldi.
Hıdır parmağını haritanın üzerine koydu.
— Alexander’ın söylediği eski yapı burası.
Batur eğildi.
— Emin misin?
— Eminim.
Hıdır Ağa gözlerini kaldırdı.
— Ama oraya gitmenin bir yolu daha var.
Ben baktım.
— Nereden?
Hıdır kuzeyi gösterdi.
— Köyün dışından.
Bir an sustu.
— Ama yol zorlu.
Metehan:
— Ne kadar?
Hıdır:
— Yürüyerek uzun sürer.
Batur:
— Araçla?
Hıdır başını salladı.
— Her yere araç giremez.
Ben saate baktım.
Zaman daralıyordu.
Hıdır haritayı kapattı.
— Yine de bir yol buluruz.
Başımı salladım.
— Bulacağız.
Köylüler de hazırlığımıza bakıyordu.
Bir süre sonra içlerinden birkaç kişi öne çıktı.
Hıdır Ağa onlara baktı.
— Ne yapıyorsunuz?
Köylülerden biri başını eğdi.
— Komutanlara yardımcı olacağız.
Başka biri:
— O yolu tek başınıza geçmeniz zor.
Bir diğeri:
— Köy olarak elimizden geleni yapacağız.
Batur başını salladı.
— Sağ olun.
Hıdır Ağa bize baktı.
Sonra köylülerle birlikte köyün arkasındaki alana doğru yürüdü.
Bir süre sonra geri döndüklerinde yanlarında...
9 Siyah gölge vardı....
༺𓃦༻
Bölüm etkileşimi
