BUZ RULETİ kitap kapağı

2. bölüm / 7

BUZ RULETİ

02

Vaveyla Yazarı: S.Victoria Anderson

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 02

Tülün Ardında
Buz Ruleti...

Kırmızı, tuhaf bir karnaval arabasını andıran devasa dolmuş, ayaklarının hemen önünden hızla geçerken birkaç insan otobüsün camına yapışmış, dönüp ona bakıyordu. Aracın gürültülü motor sesi meydanın uğultusuna karışırken içerideki yolcuların meraklı bakışları da peşinden sürüklendi. Adam ise hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Otobüs uzaklaşıp gözden kaybolduğunda başını hafifçe çevirerek arkasından baktı, ardından yeniden önüne döndü.
Kalabalığın içerisinde yürümeye devam etti. Cadde üzerindeki insanlar bazen emin olamayan bakışlarla onu süzüyor, birkaç adım ilerledikten sonra dönüp tekrar bakıyor, ardından yollarına devam ediyorlardı. Kimi onu birine benzetmiş gibi duraksıyor, kimi ise neden baktığını kendisi de anlamadan gözlerini üzerinden ayıramıyordu.
Adam bütün bunların farkındaydı ama aldırmıyordu.

Puerta del Sol.
Madrid şehir meydanı.

Meydanın ortasında ilerleyerek atlı adam heykelinin önünde durdu. Başını yukarı kaldırıp heykele baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Ardından hafifçe eğilerek, sanki karşısında canlı biri varmış gibi fısıldadı.

— Naber, Carlos?
Birkaç saniye sustu. Sonra kendi kendine konuşmaya devam etti.
— Kim olduğumu mu merak ediyorsun?
Bakışlarını heykelden ayırmadan gülümsedi.
— Benim de Madrid için planlarım var. Aslında Demir Sarkaç için diyebiliriz.
Kısa bir kahkaha attı.
— Anlayacağın, İspanya araya kaynadı. Olur o kadar.

Sözlerini bitirdiğinde başını iki yana salladı. Sanki bütün bunlar kaçınılmazmış ve yapılması gereken tek şey önüne bakmakmış gibi rahattı.
Caddenin karşı tarafında siyah camları olan, koyu renkli, lüks ve gizemli bir araç durdu. Aracın camlarından içerisi görünmüyordu. Bir süre sonra kapısı açıldı ve uzun boylu bir adam, uzun paltosunun eteklerini toparlayarak dışarı çıktı. Kapıyı aralayıp meydanın karşısına baktı.
Heykelin önündeki adamı gördüğünde gülümsedi.
Elini kaldırarak kısa bir selam verdi, ardından elini cebine soktu. Karşısındaki de aynı şekilde karşılık verince kaldırımdan ayrılıp kalabalığın arasından ilerlemeye başladı.
Birkaç kişinin arasından geçerek heykelin yanına ulaştı. İki adam karşı karşıya geldiğinde Damian elini uzattı.

— Hola, señor.
(Merhaba, bayım.)
Adam da elini uzatarak Damian'ın avucunu kavradı.
— Hola, Damian.
(Merhaba, Damian.)

Birbirlerinin yüzlerine kısa bir süre baktılar. Damian'ın bakışlarında merak vardı. Karşısındaki adamı daha önce zihninde defalarca canlandırmış olmalıydı, ancak onu şimdi karşısında görmek bambaşka bir şeydi.

— Siento bastante curiosidad por ti.
(Seni oldukça merak ediyorum.)

Adam gülümsedi ama cevap vermedi.
Tam o sırada yanlarına bir grup insan yaklaştı. İçlerinden biri adamı tanımış gibi heyecanlandı ve onunla fotoğraf çektirmek istedi. Diğerleri de hemen etraflarına toplandı. Damian, konuşmalarının bölünmesine aldırmadan birkaç adım geriye çekildi.
Adam grupla fotoğraf çektirdi. Birkaç kişi teşekkür ederek uzaklaştıktan sonra Damian yeniden yanına yaklaştı.

— ¿Está Alp en el hotel?
(Alp otelde mi?)
Damian başıyla onayladı.
— Te está esperando.
(Sizi bekliyor.)

Adamın yüzündeki gülümseme biraz silindi. Başını hafifçe sallayarak cevabı kabul etti.
Tam o sırada karşı tarafta bekleyen araç korna çaldı. Ses, meydanın uğultusunu yararak ikisinin de dikkatini çekti. Damian ile adam aynı anda araca döndüler.
Damian derin bir nefes verdi ve saatine baktı.

— Se le acaba el tiempo.
(Vakti daralıyor.)

Ardından arkasını dönerek karşı caddede bekleyen koyu renkli araca doğru yürüdü. Kapı açıldığında içeri girdi ve araç hiç oyalanmadan hareket etti. Kısa süre içerisinde caddenin kalabalığına karışarak gözden kayboldu.
Adam, aracın geride bıraktığı dumanın içinden geçip yürümeye devam etti. Birkaç adım sonra yemek dükkânlarının sıralandığı sokağa girdi. Restoranlardan yükselen yemek kokuları, kalabalığın seslerine karışıyordu. İnsanlar masalarda oturuyor, garsonlar ellerinde tepsilerle bir o yana bir bu yana koşuşturuyordu.
Napoliten pizzasının önünde durdu. Vitrinden içeri baktıktan sonra kapıyı açarak mekâna girdi.
İçerisi neredeyse üçte bir doluydu. Kırmızı masaların bir kısmı boştu. Adam çevresine kısa bir bakış attıktan sonra en sondaki sol tarafa oturdu. Sırtını duvara yakın tuttu ve kapıyı görebileceği bir açıya yerleşti.
Garson yanına geldiğinde menüye bakmaya bile gerek duymadı.Kendine dört peynirli pizza söyledi.Garson siparişi alarak uzaklaştı.
Adam telefonunu kontrol etmek için cebine uzandığı sırada cihaz titredi. Ekranı açıp gelen mesajı okudu.

Lalin'in eski mahallesini buldum.

Bakışları bir anda ekrana sabitlendi. Mesajı yeniden okuduktan sonra başparmaklarını hızla hareket ettirdi.

Başka... Başka bir iz var mı? Ne öğrendin?

Mesajı gönderdi ve cevabı beklemeye başladı. Telefonu elinde tutarken gözleri bir anlığına masanın üzerine kaydı. Lalin'in adı, aklında bir sürü soruyu yeniden canlandırmıştı. Bulunan her iz, yeni bir ihtimali beraberinde getiriyordu.
Telefon yeniden titredi.
Tekne almak için daha küçük bir yere taşınmışlar. İzmir'de.
Adam kaşlarını hafifçe çattı. İzmir bilgisini zihnine not edercesine birkaç saniye ekrana baktıktan sonra cevap yazdı.

Tamam, araştırmaya devam et.

Telefonu cebine koyduğu sırada garson pizzayı getirdi. Tabak masaya bırakıldı, sıcak peynirin kokusu etrafa yayıldı. Adam pizzaya kısa bir bakış attıktan sonra kolundaki saati kontrol etti.
Vakit daralıyordu.
Bir an düşündü. Ardından garsonu durdurarak İspanyolca konuştu.

— Recojamos todo; tengo que irme.
(Paket yapalım, çıkmam gerek.)

Garson tabağı alıp mutfağa götürdü. Adam bu sırada sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı ve telefonunu bir kez daha kontrol etti. Birkaç dakika sonra paketlenmiş pizza geri getirildi.Paketi alarak ayağa kalktı.

— Gracias.

Garson başıyla karşılık verdi.
Adam hızla kapıya yöneldi ve Napoliten'den çıktı. Sokakta yürürken paketi kolunun altına sıkıştırdı. Madrid'in kalabalığı hâlâ aynı hareketlilikle akıyordu, ancak onun için artık çevresindeki hiçbir şeyin önemi yoktu. Bir an önce otele ulaşması gerekiyordu.
Otelin önüne geldiğinde doğrudan Damian'ın mesajındaki numarayı aradı. Telefon kulağındayken girişe doğru baktı. Resepsiyondaki adam onu fark edince iki parmağını kaldırarak işaret etti.
Adam telefonu kapattı ve içeri girdi.
Lobiyi geçerken havuzun yanından yürüdü. Suyun yüzeyi ışıkları yansıtıyor, çevredeki sessizlik otelin dışındaki kalabalıkla tezat oluşturuyordu. Döner kapıdan içeri geçtiğinde resepsiyondaki görevliyle kısa bir süre göz göze geldi. İkisi de konuşmadı.
Adam asansörün önüne giderek düğmeye bastı.
Kapılar açılınca içeri girdi. Tam düğmelere uzanacakken cebindeki telefon titredi. Ekranda beklediği kısa mesaj belirdi.

Última planta, última habitación.
(En üst kat, son oda.)

Adam mesajı okuduktan sonra en üst katın düğmesine bastı. Asansör hareket etmeye başladı. Metal yüzeydeki yansımasına kısa bir süre baktı, ardından başını eğerek kendi kendine fısıldadı.

— Alp Demir Sarkaç... Bundan sonra her şey daha başka olacak. Carlos da öyle söyledi. İspanya bu oyuna dâhil olmak zorunda.

Asansörün içindeki sessizlikte sözleri kayboldu. Bir süre sonra kat göstergesi durdu ve kapılar açıldı.
Dışarı adımını attığında ayakkabısının altındaki mermerin soğukluğunu hissetti. Koridor sessizdi. Kapalı kapılar boyunca uzanan loş ışıklar, her şeyi olduğundan daha tekinsiz gösteriyordu.
O andan itibaren tülün ardındaki buz ruleti başlamıştı.
O yalan rulet.
Buz ruleti.
Rolleri değiştiren insanlara fırsat ya da intikam sunan, hayatları kumar gibi hiç acımadan harcayan bir oyun. Çözüldükçe örülen demir zincir, söylendikçe katlanan zehirli bir ağdı yalan. Onu bir kez seçeni türlü yollarla tekrar tekrar kendi oyununa dâhil eden, kaçmaya çalışanları bile yeniden içine çeken bir düzen.
Adam koridorun sonuna kadar yürüdü ve kapının önünde durdu.
İki kez tıklattı.
İçeriden ayak sesleri geldi. Kapıya yaklaşan kişinin adımları bir an duraksadı. Ardından kilit açıldı ve kapı aralandı.
İçerideki adam, karşısındaki yabancıyı şüpheyle süzdü.

— ¿Quién eres?
(Kimsin?)

Pizza kutusunu kolunun altına sıkıştırdı. Diğer eliyle susturucuyu çıkararak silaha taktı. Hareketlerini yaparken gözlerini kapıdaki adamdan ayırmadı.

— Pizza.
Alp kaşlarını çattı.
— Piz... Pizza mı? Kruvasan söyledim ben az önce. Daha size söyleyeli ne kadar oldu ki?

Öfkeyle kapıyı biraz daha açtı. Sonra başını iki yana sallayıp karşısındaki adamı yeniden inceledi. Yüzündeki ifade aniden değişti.

— Bir saniye... Sen Türkçe biliyorsun.
Bir adım geriye çekildi.
— Türkiye'den geliyorsun. Demir gönderdi seni. Gelmeyecek ben, asla!

Pizza kutusunun altından silahı doğrulttu ve içeri girdi. Ardından kapıyı kapattı.

— Carlos gönderdi beni.

Alp'in kaşları çatıldı. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Söylenen ismi anlamlandırmaya çalışırken yüzündeki ifade giderek karıştı.

— Carlos...
Başını hafifçe yana eğdi.
— Meydandaki var ya... Büyük dedenin diktiği, işte o.

Alp'in gözleri büyüdü.
— Atlı heykel.

— Evet. İspanya ve Türkiye'ye barış gerek.

Alp başını iki yana salladı. Silaha bakıyor, sonra yeniden adamın yüzüne dönüyordu.

— Hayır, seni Demir göndermedi. Bu bir savaş olur. Barış değil. Ben İspanya kraliçesinin oğluyum!

Adam bir adım ilerledi.
Alp iki adım geri çekildi.

— Bakacağız ne olacağına, dedi.

Alp'in yüzündeki öfke yerini yeniden şüpheye bıraktı. Karşısındaki adamın kim olduğunu, neden burada bulunduğunu ve gerçekte kimin adına hareket ettiğini anlamaya çalışıyordu.

— Kimsin sen?

Kısa bir süre sustu.
— Kaan.

Tam o sırada Alp'in cebindeki telefon çalmaya başladı.
Alp elini cebine götürürken Kaan silahını doğrulttu ve iki el ateş etti. Alp sendeleyerek yere yığıldı. Telefonun sesi birkaç saniye daha odada yankılandıktan sonra sustu.
Kaan eğilerek Alp'in cebindeki telefonu aldı.
Ekrana baktığı sırada yeni bir mesaj geldi.
Mesajda, kraliyet meydanına Demir Sarkaç'ın gönderdiği bir grubun girmek istediği yazıyordu. Ayrıca Türk basınının olayı görüntülemesi istenmiyordu. Medyanın meydana ulaşması, planın açığa çıkmasına neden olabilirdi.
Mesajı okudu. Ardından yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.
Telefonu elinde tutarak hızlıca cevap yazdı.

Mátalos a todos!
(Hepsini öldürün!)

Mesajı gönderdiğinde yüzündeki gülümseme hâlâ duruyordu.
Madrid'de gece devam ediyordu. Sokaklarda insanlar yürümeye, restoranlarda yemekler servis edilmeye, Puerta del Sol'da kalabalık dağılmadan toplanmaya devam ediyordu.
Ancak kapalı bir otel odasında verilen karar, artık bütün bunların ötesine geçmişti.
Ve buz ruletinde ilk hamle yapılmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

44okunma 12beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.