1. bölüm / 7
BUZ RULETİ01
Bölümler 7Şu an: 01
- 1 01986 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 021.414 kelime
- 3 031.070 kelime
- 4 041.143 kelime
- 5 051.220 kelime
- 6 061.174 kelime
- 7 071.027 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tülün Ardında
Buz Ruleti...
Yalan bazen arap saçı gibi dolaşırdı; ucu, her seferinde başka bir kapının eşiğine düşer, ardında ne olduğunu bildiğim ama tam olarak tarif edemediğim o tona bürünürdü.
Bazen pembe, bazen koyu, bazen de yıllanmış bir şarap gibi buzlu...
İnsan, hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bir süre sonra unutabilirdi.
Gerçi benim için bunun pek bir önemi yoktu.
Yalan çoğu zaman sıradan, hatta gereksizdi. İnsanların birbirine anlattığı küçük hikâyelerden, unutulmuş sözlerden ve kimsenin üzerinde durmadığı ayrıntılardan ibaretti.
Ama benim dünyamda artık başka olacaktı.
Çünkü ben onu ilmek ilmek işleyip milletin başına çorap diye geçirmeye kararlıydım.
Evet, öyle yapacaktım.
Çünkü hırslarım, yalanlarımdan daha sahiciydi.
Elimi yan sehpaya uzatıp gazeteyi kendime doğru çektim.Bakışlarımı sayfaların arasında gezdirdim.Yine aynı isme takıldı.
Hiç listeden düşmezdi.
Magazin onu yakından takip ederdi.
Sanki hayatı, herkesin seyretmesi için kurulmuş gösterişli bir sahneydi.
Önemli bir filmin fragman afişi gibi fazla reklam kokan, aslında süslenerek sindirilmiş, gizlenmiş bir magazin haberi.
Demir Sarkaç.
Ünlü bir iş adamı.
Ekranların yaşlı ama karizmatik jönü, hayırsever yurttaş.
En azından gazeteler öyle yazardı.Ben ise başka bir şeyler biliyordum.
O, güçlü ve köklü bir mafya lideriydi.
Herkes onun kim olduğunu bilirdi ama susardı.Garip olan da tam olarak bu oluyordu.
Bazen bir insanın adının herkes tarafından bilinmesi, hakkında konuşulabildiği anlamına gelmezdi.
Demir Sarkaç da kesinlikle o yasaklı isimlerden biriydi.
Ha...Bir de oğlu vardı.
İşte o, daha çok ilgimi çekiyordu.
Bunun pek de iyi bir şey sayılmayacağını biliyordum.
Ama merakın iyi bir huy olduğunu kim söylemişti ki?
Alp Viktor Sarkaç.
Yarı İspanyol, yarı Türk vatandaşı.
Doğduğu gün Türkiye'den firariydi.
Duyduğuma göre annesi onu doğduğu gün Türkiye'den, Demir Sarkaç'tan kaçırıp İspanya'ya götürmüştü.
Bir bebeği alıp bir ülkeden kilometrelerce uzaktaki başka bir limana kaçırmak...
Oldukça büyük bir hikâyenin başlangıcına benziyordu.
Fakat o hikâyenin ortasında ne olduğunu kimse anlatmıyordu.
Belki de asıl mesele buydu.
İnsanların anlattığı hikâyelerin çoğunda başlangıç ve son vardır.
Ortası ise sessizlikle kaplıdır.
Bu hikayeleri seviyorum.Tam olarak bura ilgimi çekiyor.
Çünkü sırlar, yalanlar, sadece size ait olanlar genellikle orada saklanırdı.Üzerine bir kilit çekilirdi.
Arkadaşlarım beni oldukça Alp'e benzetirdi.
Lakin sadece benzemek yetmezdi.
Birinin yüzüne benzeyebilirdim.Aynı bakışa sahip olabilirdim.Hatta uzaktan bakıldığında aynı kişi sanılabilirdim.
Ama bir insanın gölgesine benzemekle onun yerine geçmek arasında koskoca bir uçurum vardı.
Una mentira tras el velo.
(Tülün ardında bir yalan...)
Cümleyi içimden geçirirken hafifçe gülümsedim.
Tül...
Ne tuhaf bir şeydi.
Arkasındakini tamamen gizlemezdi.
Sadece gerçeğin kenarlarını siler, yüzleri bulanıklaştırır, insanın gördüğüne güvenmesini sağlardı.
Benim ihtiyacım olan da buydu.
Gerçeği saklamak değil onu biraz bulanıklaştırmak.
Demir Sarkaç'ın o sonsuz sevgisini ve onunla paralel gelecek karşılıksız güvene sahip olmak.
Kot pantolonumun cebindeki telefonun titreşimini hissettim.
Düşüncelerim, ince bir ip gibi kopuverdi.
Telefonu cebimden çıkarıp gelen çağrıyı hemen açtım.
— Ne oldu? Bilet hazır mı?
Sesi oldukça neşeliydi.
— Evet, hazır. Yarın İspanya'ya uçuyorsun.
İspanya...
Kelime, zihnimde uzak bir kapının anahtarı gibi döndü.
İstemsizce telefonun karşısında şeytani bir şekilde gülümsedim.
Kimin hoşuna gitmezdi ki?
Ördüğüm çorapların birbirine dolanmaması dileğiyle.
— Harika o zaman.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra:
— Bir şey daha söyleyeceğim.
— Söyle bakalım.
Elimdeki gazeteyi sehpaya geri bıraktım.
— Eee, ne söyleyeceksin? Beni duyuyor musun?
— Lalin...
İsminden sonra gelen sessizlik, kelimenin kendisinden daha ağırdı.
— Lalin İzmir'de. Bir iz bulundu. Yakında onu bulabiliriz.
Bir an nefes almayı unuttum.
Lalin.
Beklemediğim bir anda, yıllardır kapalı duran eski bir kapının kolu yeniden hareket etmişti sanki.
— Emin misin?
Sesim, istemediğim kadar ciddi çıkmıştı.
Duyduklarımı teyit etmek istiyordum.
Çünkü bu neredeyse imkânsızdı.
Lalin Beşer...
O yaşıyor muydu yani?
Gerçek olabilir miydi?
Yoksa yine geçmişin tozlu bir köşesinden çıkıp karşıma dikilen başka bir hayalet miydi?
— Pekâlâ.
Bir an daha düşündüm.
— Sen iyice araştırırsın.
Telefonu kapattım.
Odamdaki sessizlik geri geldi.
Fakat bu kez eskisi gibi değildi.
Artık odanın içinde iki isim dolaşıyordu.
Alp.
Lalin.
Biri beni İspanya'ya götürüyordu.
Diğeri ise geçmişe.
Ve ben ikisinin aynı hikâyenin farklı sayfaları olduğundan şüpheleniyordum.
*****
Ertesi sabah uyandığımda ilk iş biletimi sanaldan kontrol ettim.
İkinci sıra, sıfır beş numaralı koltuk.
Ekrana birkaç saniye baktım.Sonra hafifçe gülümsedim.
Espérame, Alp.
( Bekle beni, Alp.)
Diyerek fısıldadım dişlerimin arasından belli belirsiz.
Mavi, açık kot pantolonumu üzerime geçirdim. Üzerine siyah, spor; kolları beyaz çizgili tişörtümü giydim.Kafama kotumla aynı renk olan kot spor şapkamı taktım.
Gümüş zincir kolyemi çekmeceden çıkarıp boynuma taktım.
Sonra salona geçtim.
Boy aynasının karşısına dikildim.Bir süre kendime baktım.Tipim mafya baronuna benzemiyordu.Hatta hiç benzemiyordu.
Takım siyah elbise şart mı yani?
Bir mafya ailesinin içine girecektim diye tepeden tırnağa siyahlara bürünmem gerekmiyordu.
Hem ben mafya baronu gibi görünmeye çalışırsam, fazla şüpheli olmaz mıydım?
Dolabın üzerindeki silahı alıp belime geçirdim.
Aynadaki görüntüme son kez baktım.
Fena değildi.
En azından şimdilik.
Evden çıktım.
Taksiye binip aceleyle havaalanına geçtim.Yol boyunca şehrin geride kalışını izledim.
Bazen bir yere gitmek, bir yerden ayrılmak kadar garipti.
İnsan arkasında bıraktığı sokaklara baktığında, onların aynı kaldığını görürdü.
Değişen yalnızca kendisiydi.
Uzun bir hava yolculuğunun ardından, yaklaşık altı saat sonra...
Sonunda o büyük metropolde, Madrid'deydim.
İspanya.
Belki de bazı şehirler insanı karşılamazdı.Sadece beklerdi.
Benim için Madrid de öyleydi.
Kalabalığın arasında ilerlerken çevreme baktım.
Yabancı yüzler.
Yabancı kelimeler.
Yabancı sokaklar.
Ve benim için hiç de yabancı olmayan bir amaç.
Alp Viktor Sarkaç.
Gelmişken Madrid Kraliyet Töreni'ni kaçıracak değildim elbette.
Yakında Rusya Devlet Başkanı ve İspanya Kraliçesi, tören eşliğinde Madrid Kraliyet Alanı'nda buluşacaktı.
Kraliyet ailesi orada olacaktı.
Basın orada olacaktı.
Ve tabii...
İspanya Kraliçesi'nin oğlu Alp Viktor Sarkaç da orada olacaktı.
Yani...Umarım!
Çünkü bütün bu yolculuğun sonunda onu görememek, ördüğüm bütün o güzel çorabı daha ilk adımda kendi ayağıma geçirmek olurdu.
Telefonumu cebime koydum.Madrid'in kalabalığına doğru birkaç adım attım.Şehir önümde uzanıyordu.
Ben ise ilk kez, kurduğum yalanın gerçekten başlayacağını hissediyordum.
Başımı kaldırdım.
Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Hola, España: ya he llegado.
(Merhaba İspanya, ben geldim.)
Sonra bakışlarımı uzaklara çevirdim.
La cortina translúcida está a punto de abrirse.
(Tül aralanmak üzere.)
Ve ben sahnenin ardını, ne olacağını çok iyi biliyordum.Tülün arkası büyük bir yalanla kaplanacaktı.
Bazı yalanlar vardır...İnsan onları kurarken aslında kendini onların içinde bulur.
Benimki de böyle bir yalandı.
Otele girmeden önce kafamı yukarı kaldırdım binanın tepesideki melek heykeli hariç caddedeki herkes insanvari bir telaş içindeydi.
Bölüm etkileşimi
