Boyutlar Arası kitap kapağı

1. bölüm / 7

Boyutlar Arası

Giriş

Vaveyla Yazarı: Birsu Özüm CEYLAN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Giriş

Dolmuş okula vardığını belli eden göbekten geçerken güneşin doğuşunu izliyordum. Saat daha sekiz buçuktu. Okul dokuzda başlıyordu. Evet erken gelmiştim ama bazılarıyla aynı durakta olmak istemiyordum. Dönemin daha başında olmamıza rağmen çok şey yaşanmıştı. Başımı iki yana salladım. Artık bir önemi yoktu. Mezuniyete az zamanım kalmıştı. Hem böylelikle derslere daha çok odaklanırdım ve üniversite sınavına çalışabilirdim. Derin bir nefes alıp yolun geri kalanını izledim. Okulum bu sene evime uzak bir yere taşınmıştı. Artık yolu minibüsle gitmek zorunda kalıyordum. Ayrıca mimarisi de okulu okul değil hastane gibi gösteriyordu. Burası bir hastane olsa ruh ve sinir hastalıkları hastanesi olurdu.

Minibüs durduğunda hızla aşağı indim. Okulun demir kapısından içeri girdiğimde koltuğa bıraktığım çantamı sırtıma tekrar takabilmek için kolluğunu arıyordum. Çantamı düzeltene kadar iç girişe gelmiştim. Kapı kolunu aşağı büküp içeri girdiğimde etrafta kimse yoktu. Ama havanın ne kadar serin olduğunu belli edecek kadar sıcaktı. Kızaran yanaklarım ısı değişiminden dolayı yanıyordu. Merdivenlere baktım. Üç kat merdiven gündüz görülen bir kâbus gibiydi. Ama kışın iyi bir yanı vardı. Dışarıda kaybettiğim bütün ısıyı merdivenlerden çıkarken tekrar kazanıyordum.

Sınıfa ulaştığımda nefes nefeseydim. Çantamı en öndeki sırama bıraktım. Soluklanmak için sırama oturduğumda suyumdan koca bir yudum aldım. Nedense yol boyunca hiç kimseyi görememiştim. Herkes benim gibi en erken saatte gelmiyordu ama yine de erken gelenler vardı. Sınıfın camlarını açtım. Sabah herkes gelmeden önce biraz havalanırsa sonradan açıp üşümek zorunda kalmazdık. Yeterince dinlendiğimi düşündüğümde annemi aradım. İşe gitmişti. O da ya yolda ya da iş yerine varmış olmalıydı. Evden aynı vakitte çıkıyorduk. Annem tekstil firmasında çalışıyor abim de Hava astsubayı olarak erkenden kalkıp işe gidiyordu. Saat sekizden sonra evde kimse kalmıyordu. Akşam da ben eve daha erken geldiğim için ikisi de benden yemek bekler, yemeklerini yedikten sonra da bir köşeye dağılırlardı. Evet, ailem ya da geri kalan üyeler olarak artık birbirimizle konuşacak bir şeyimiz kalmayınca böyle oluyordu. Babamsa… eh, konuştuğumuz anlarda da konu hep o oluyordu. Hatırlamak ve onu anmak hepimize bir işkence gibi geldiğinden artık onun adını anmamaya çalışıyorduk. Kötü biri olduğundan değil, bizi terk ettiği için de değil… gerçi evet, bizi bir bakıma terk etmişti. Derin bir nefes aldım. Annemi arıyordum.

"Lavin, efendim kızım?" Annemin sesini duyduğumda düşüncelerimden sıyrıldım.

"Ben okula geldim anne, haberin olsun."

Telefonun arkasından dışarının sesi geliyordu. Demek hâlâ yoldalardı.

"Tamamdır anneciğim, ben de yoldayım az kaldı."

Boğazımdan onaylayan bir ses çıkardım. "Bugün sınavın var mı?" dönemin ilk sınavlarını geçen cuma bitirmiştik.

"Yok, kalmadı."

"Tamamdır anneciğim, hadi kendine dikkat et. Görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefon konuşmasının ardından sınıfa bir göz gezdirdim. Okulu böyleyken daha çok seviyordum. Sonrasında nerede kaldığını merak ederek arkadaşım Nilay'a yazdım.

- Neredesin?

Cevap vermesini beklerken bir ömür geçmişi sanki.

- Şimdi çıktım, otobüs bekliyorum. Sen ne yaptın?

- Okuldayım ben, çoktan geldim bile.

Nilay'ın şu an ne tepki verdiği doğrudan aklımda canlanmıştı. Muhtemelen önce kaşlarını çatar sonra telefondan saatini kontrol eder ve ne kadar erken olduğunu görünce şaşkınlıktan gözleri büyürdü.

- Doğruyu söyle okulun anahtarını sana verdiler dimi? Okulu sen açıyorsun. Yoksa akıl kârı değil bu saatte gelmek.

Gülümsedim. Tek başına olduğunda yollar daha hızlı bitiyordu.

- Bizimkiler erken çıkıyor ben de evde tek başıma oturup bekleyince sıkılıyorum. Hem geç çıkınca minibüs tıkış tıkış oluyor, yer bulamıyorum.

Geçen sefer o kadar kalabalık bir minibüse binmiştim ki kapı kapandığında ayağımın sıkıştığını fark etmiştim. Nilay'ın her zamanki harika cevabının gelmesini bekledim. Ve çok fazla geçmemişti ki o mistik cevabı yazdı;

- Otobüsle gelsene.

Evet, evden durağa yürümek, oradan otobüsün yolları dolanmasıyla zaman kaybetmek ve okula en yakın durağında insem bile on beş dakikalık tepeyi inmek... Dahiyane bir fikirdi! Bir de bunun geri dönüşü vardı. Üzerine üstlük doğru yokuşu bulamazsanız tepelere tırmanmak zorunda kalıyordunuz. Okulumun neredeyse bir köyde olduğunu söylemiş miydim? İstanbul'da bir şekilde en az nüfusa sahip ve gelişmemiş bir yeri bulmuş ve oraya okul dikmişlerdi.

- Otobüs fikri çok mantıklıymış, bir dahakine onu denerim. Sonuçta ondan hızlısı yok. Erken de çıksan geç de çıksan geç kalıyorsun.

Nilay'ın kırk çeşit gülme ifadesini içeren çıkartmalarından sonra koridora çıktım. Koridor sınıfların açık kapısından içeri giren güneş ışığıyla aydınlanıyordu. Tamamen doğaldı ve görüntüye bayılmıştım. Sanki terk edilmiş bir binanın mistik havasını yansıtıyordu. Koridorda ilerlerken lavaboya kadar geldiğimi fark ettim. İçeri girdim. Hareketimle aydınlanan lambalardan biri hızla yanıp sönüyordu. Ellerimi yıkarken bir yandan da aynadan ışıkları izliyordum. Lambalar teker teker bozulmaya başladığında kaşlarımı çattım. Bir anda hepsi hızla yanıp sönmeye başlamıştı. Lambaların yanıp sönme hızlarını takip ettim. Hepsinden en hızlı yanıp sönen bir lamba vardı. Tam da kabinlerden birinin üzerindeydi. Neler olduğunu anlam için girip bakmam gerektiğini düşündüm. Kabinin kapısını açıp içeri baktım. Hiçbir şey terslik yoktu. Gerçi ne arıyordum bilmiyorum. Ama içimden bir his o kabinde bir farklılık olduğunu söylüyordu. İçeride gözlerim bulanık görmeye başlamıştı. Neden olduğunu bilmiyordum. Gözlerimi ovuşturdum. İçeri girdim ve kapının arkasına baktım. Bunu yapmamla birlikte yerden yükselen bir sarsıntı ortaya çıktı. Dengemi kaybettiğimde düşmemek için duvara tutundum. Deprem oluyor olabilir miydi? Altı ayda yapılan okul ancak bu kadar güvenli olurdu! Zaten ilk geldiğimiz gün bina çökmüş ve bahçesinde yarıklar oluşmuştu. Kesin deprem oluyordu. Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Buradan çıkmalıydım. Kendimi hızla dışarı attım.

Ancak gördüğüm şey göreceğimi düşündüğüm şey değildi...

Lavabo sanki beş yüz yıldır kimse ayak basmamış gibi kirlenmişti. Sağ taraftaki duvarda olan büyük pencerenin camları kırılmış ve serin hava içeri hücum ediyordu. Kırık cam parçalarının üzerinde kahverengi lekeler oluşmuştu. Etraf yosunlar ve otlarla kaplanmıştı. Kabinlerin bazılarının kapıları kırıktı. Hemen soldaki lavaboların muslukları yoktu. Evyeler ise lekeliydi. Hem de anlam veremediğim kırmızı renkte. İçerideki yoğun kokuya daha fazla dayanamayarak kendimi koridora attım. Oradaki manzara da farklı değildi. Her tarafa bitkiler kök salmış, sınıfların kapıları kırılmış ve sanki bir saldırıdan korunmak istiyorlarmış gibi sıralar üst üste konularak kapılara dayanmıştı. Duvarlarda kahverengi lekeler vardı. Uzun süre kalan kırmızı rengin kuruduğunda aldığı rengi andırıyordu. Yerde cam kırıkları, taş parçaları, masa ve sandalyelerden koparılmış tahta ve demirler vardı. Her taraf toz toprak içindeydi. Saniyeler içinde ne olmuştu böyle? Evet burası benim okulumdu, koridorları, sınıfları ve lavaboları aynıydı ama değildi de. Ben nereye gelmiştim ve nasıl gelmiştim?

Ortamdaki sessizliği bozup yanlış bir şeye sebep olmamak için olabildiğince sesimi alçalttım. Bu okul ne zaman ve niçin terk edilmişti? Üstelik bu yoğun koku da neydi? Halüsinasyon mu görüyordum? Birazdan kendi sınıfıma ulaştığımda orada da aynısının olduğunu gördüm. Tek bir farkla. Sıraların altında kemikler duruyordu. Sınıf tahtasının altında bir kafatası gördüğümde nefesim kesildi. Dengemi kaybettim. Ayağım bir şeye takıldığında kendimi yerde buldum. Yerden yükselen tozlar önümü görmemi zorlaştırmıştı. Öksürdüm. Düşerken çıkan sesten dolayı bir demire takıldığımı fark ettim. Geri dönüp baktığımdaysa bir tüfek namlusu olduğunu gördüm. Okulda bir tüfek namlusunun ne işi vardı? Burada neler oluyordu? Bakışlarımla diğer parçaları takip ettiğimde etrafımda parçalara ayrılmış bir tüfek olduğunu ve yere henüz kullanılmamış saçmaların dağıldığını gördüm. Hemen ilerde ise kafatasının bir zamanlar bağlı olduğunu düşündüğüm kafasız bir iskelet vardı. Üzerindeki kıyafeti zamanla çürüyüp gitmişti. Bu gördüklerimin hiçbirinin gerçek olmamasını diliyordum. Bir film çekimi falan olsa gerekti ya da kamera şakası falan. Çok hızlı dekore edilmiş film, çok gerçekçi bir kamera şakası. Çünkü eğer burada gördüklerim gerçekse… Çok korkunçtu. Etrafta ölüm sessizliği vardı. Etrafta iskeletler vardı! Alana hakîm olan çürük kokusu kırık pencerelerden gelen rüzgarla az da olsun bastırılırken hızla yerden kalktım. Burada ne olmuş olabilirdi? Saniyeler içinde bir felaket gerçekleşip her yeri yerle bir etmiş ve bir tek ben mi hayatta kalmıştım? Kulağa saçmalıktan başka bir şey gelmiyordu. Lavabodayken tansiyonum falan düşmüş ve bayılmış olmalıydım. Belki de etrafı esir alan kötü koku ben lavaboda baygın yatarken burnuma gelen dışkı kokusuydu. Tamam kendi midemi bulandırmayı bırakmalıydım. Üzerimi silkeleyip kırık pencerelerden birine doğru ilerledim.

Bütün şehir... bütün şehir yıkılmıştı. Tamam okulun orada çok yerleşke yoktu ve zaten bu yüzden ilerideki yoğun yerleşke alanları görünüyordu. Şimdi her binada çökme ve göçük olunca etraf daha çok görünür olmuştu. Yine sarmaşıklar ve çeşitli bitkiler kırıkların ve çatlakların arasından çıkıp ayakta kalan binaların üzerlerine doğru tırmanmıştı. Arabalar birbirine çarpmış bazıları da evlere girmişti. Araçların kahverengi paslı yüzeyleri onların da etrafına dolanan sarmaşıkların yeşiline karışmıştı. Burası terk edileli çok olmuştu. Ama ne olmuştu da insanlar burayı terk etmek zorunda kalmıştı?
Telefonumu aldım. Annemi aradım. Burada neler olduğunu bir şekilde öğrenmek zorundaydım. Ama açmadı. Tekrar tekrar aradım. Kimse açmıyordu. Pekâlâ, abimi arardım ben de. Onu aradığımda çaldığını görünce derin bir nefes aldım. Birazdan açacak ve bana halüsinasyon gördüğümü söyleyecek veya o telefonu açtığında ben bu tuhaf rüyadan kurtulacaktım.

"Alo? Deren?"

Ses kesinlikle abime ait değildi ve kimse bana Deren demezdi. İlk adımı söylerlerdi: Lavin.

"Abimi aramıştım ama..."

"Abin mi?"

Telefonun diğer tarafındaki sesin ilk başta duyduğum heyecanı yerini kafa karışıklığına bırakmıştı. Aynı duygular içindeydik.

"Evet, aradığım numara abime ait." Toparladım. "Pardon, siz kimsiniz?"

Telefonun ardındaki sesin boğazını temizlediğini duydum. "Ben…Doruk."

Başımla onayladım. "Pekâlâ Doruk, abim sanırım telefonunu kaybetti."

"Öyle bir şey olamaz çünkü bu numara bana ait."

Ne? Nasıl?

"O zaman deliriyor olmam lazım çünkü buraya geldiğimden beri her şey çok farklı."

"Nasıl farklı?"

Sesi neden bu kadar sakindi? Sadece burası terk edilmiş ya da sadece burada bir savaş çıkmış olamazdı dimi? Hem burada ne olmuştu be!

"Şey... nasıl anlatsam bilmiyorum ama sabah her zamanki gibi okula geldim. Lavaboya girdim çıktım ve bütün şehir yıkılmıştı. Okulda iskeletler var ve ortada kimse yok. Ne oluyor bilmiyorum. Birinin kamera şakasına mı kurban oldum bilmiyorum. Şimdi de abimi aradım ama telefona sen çıktın."

Doruk konuşmadan önce o kadar beklemişti ki asla konuşmayacak ve telefonu kapatacak diye düşündüm. Belki de duyduklarına inanmıyor ve beni deli sanıyordu.

Onun yerine "Bunca yıl olup bitenden habersiz kalman imkânsız." Dedi. Derin nefes aldı. "Bak Deren, eğer sensen şakanın hiç sırası değil tamam mı? Sen… nasıl?”

Kafam karışmıştı. Ne nasıl?

“Bak dostum, kiminle ne derdin var bilmiyorum ama sandığın kişi ben değilim. Onun yerine bana neden burada ne olduğunu anlatmıyorsun ya da telefonu abime vermiyorsun?”

Bir süre cevap gelmedi. Doruk’un konuşmayı kesmesi buranın gerçekliğine dair inancımı sarsıyordu. Ancak hemen sonra tekrar sesini duydum.

“Şu an tek misin?"

Boğazımdan onaylayan bir ses çıkardım. "Evet, benden başka kimse yok."

Bir çıtırtı duydum. Eğilip yola baktım. Yolu görmek için biraz daha ileri gitmem gerekiyordu ama yerin sağlamlığına güvenmiyordum. Bu kadar açık bir yere yağmur suları dolmuş ve zemini yumuşatmış olabilirdi. Merakıma yenik düşüp buraya daha ne olduğunu anlamadan aşağı düşüp ölemezdim. Çok saçma olurdu. Yine de içimde yavaş yavaş ortaya çıkan korkuyu fark ediyordum.

"Pekâlâ şimdi şöyle yapacağız, sen bana okulun adresini vereceksin ve ben de seni kurtarmaya gelene kadar güvenli bir yerde beni bekleyeceksin. Geldiğimde seni arayacağım."

Kurtarmaya gelmek mi? Üçüncü Dünya Savaşı sonrasına falan mı ışınlanmıştım? Çok sorgulamadım. Doruk'a adresi verdim. Ancak birazdan Doruk'un telefonu kapatmadan önceki son sözleri beni kemiklerime kadar ürpertmeye yetmişti.

"Sakın ses çıkarma. Bak sakın! Onlar seni duyarsa işin biter."

Onlar mı? Kimdi onlar? Çıtırtının yaklaştığını duyup arkamı döndüm. Burada ne oldu bilmiyordum ama iyi bir şey olmadığı kesindi. O yüzden şu tüfeği birleştirmek şimdilik en mantıklı seçenekti. Çıtırtı yaklaşırken hızla dizlerimin üzerine çöküp tüfek parçalarını aldım. Nasıl birleştirecektim bunu? Abim birkaç şey göstermişti ama zihnim hatırlamak istemiyor gibiydi. Zihnimi zorladım. Şu an hiç sırası değildi. Ah keşke sınıfın kapısı kırılmamış olsaydı da kapıyı kapatıp kendimi biraz güvende hissetseydim.
Tüfeğin alt ve üst gövdesini elime aldığım gibi bazı görüntüler aklıma geldi. Abim iyi ki de silah delisiydi. Gözümün önünde defalarca tüfeğini parçalayıp toplamıştı. Elimdeki tüfeğin ne marka ne model olduğunu bilmiyordum ama abiminkine benziyordu ve ben de hatırladığımı uygulayacaktım.
Tüfek birleştirme pimini gördüm ve alt ve üst gövdeyi birleştirdim. Biraz fazla güç kullanmaktan ilk başta çekinsem de kolay oturmuyordu o yüzden güç kullanmak zorunda kaldım. Gövdeler birbirine otururken çıkan ses sınıfta yankılandı. Aniden durdum. Hareket etmeyi hatta nefes almayı kesmiştim. Bu kadar sessiz bir ortamda demir parçalar çok gürültü çıkarıyordu. Özellikle binanın aşağı katlarından geldiğini düşündüğüm bir hareketlilik varken. Ses yere sürtünen bir şeyi andırıyordu. Ne olduğunu öğrenmek zorunda kalmak istemiyordum. Buraya artık ne olduysa insanüstü bir şeyin eseri gibi hissettiriyordu.

Sıra diğer parçalara geldiğinde oldukça sessizdim. El kundağını takıp döndürdüm ve yerine sabitledim. Şimdi sıra namlu koruyucusundaydı. Onu da takıp tüfeğe uzaktan baktım. İşte şimdi gerçek bir tüfek gibi duruyordu. Şarjörün içine etrafa saçılan saçmalardan doldurdum. Onlu şarjör dolduktan sonra tüfeğe taktım. Diğer mermileri de pantolonumun cebine doldurdum. Tüfeği omzuma yaslayıp uzunluğunu tarttım. Omuzluğuna ayar verip rahat bir hale getirdikten sonra artık gidip şu çıtırtının neye ait olduğunu görebilirdim. Elimde silah olduğunda kendime güvenim biraz da olsa yerine gelmiş gibiydi. Ayağa kalktım. Gözlerim sıramda duran çantamı bulduğunda şaşırmıştım. Her şey değişmişti ama o yerli yerinde duruyordu. Tozlanmış, üzerine aynı iğrenç koku sinmiş olsa da yine de hâlâ işe yarar görünüyordu. Mermilerin fazlasını çantaya atmak için küçük gözün fermuarını açtım. Gördüklerimle kaşlarım havalanmıştı. Şaşırmakta hatalıydım. Bu çanta benim çantam değildi. Hazırda bir tabanca, üç dolu şarjör ve açılmamış bir kutu dokuz milimetre mermi vardı. Buraya kim geldiyse bir şeyleri avlamak için geldiği kesindi. Ki bu da oldukça korkunçtu.
Tüfeği sıraya bırakıp çantadan tabancayı çıkardım. Şarjör kilidine bastığımda şarjör yerinden çıkıp elime düştü. Sarı sarı parlayan mermilere baktım. Ağzına kadar dolu olup olmadığını görmek için merminin üzerine bastırdım. Bir mermi daha yerleştiremeyecek kadar doluydu. Şarjörü geri taktıktan sonra tabancayı da arkama yerleştirdim. Çantada daha ne var bilmiyordum ama işime yarayabilirdi. Sırtıma taktım. Uzun süredir orada öylece durduğundan dolayı hareketimle beraber üzerindeki toz etrafa dağıldı. Tüfeği de elime alıp etrafı son kez inceledim. Bunların hiçbiri gerçek hissettirmiyordu, muhtemelen rüya görüyordum ve okula hiç gelmemiştim. Birazdan alarmım çalacak ve uyanacaktım. Yine de Doruk'un dediğini yapmaya karar verdim. Gidip kendime güvenli bir yer bulacak ve onun gelip beni "kurtarmasını" bekleyecektim. Okulda bekleyemezdim. Büyüktü ve çok fazla odası vardı. Her an her şey çıkabilirdi o odalardan. Ayrıca dışarı çıkıp ne olup bittiğini görmek istiyordum. Yani kesinlikle şu bir an kaybolan sonra tekrar ortaya çıkan çıtırtı sesinden korktuğumdan değil.

Kata çıkan merdivenin önüne geldiğimde aradaki dev pencereye baktım. Pencereden eser yoktu. Yıkılmış ve yine artık kan olduğunu düşündüğüm kırmızı bir sıvıyla kaplanmıştı. Dışarısı tamamen aynı gözüküyordu. Yıkık dökük, kimsesiz ve sessiz. Merdivenden sessizce inmeye başladım. İlk katın ardından diğer katlar da aynıydı. Her yer harabeye dönmüştü. Ancak ne kadar aşağı insem ceset sayısı o kadar artıyordu. Etrafa çok bakmamaya çalıştım. Eğer bu gerçekse, ki olmadığına emindim, bir yıllık kâbusum hazırdı.

Dışarı çıktığımda etraftaki çıtırtı sesi esen rüzgarla birlikte kayboldu. Demek o ses okulun içinden gelmiyordu. Peki nereden geliyordu? Şimdi dışarıdaydım. Açık bir hedef halindeydim ancak etrafta kimse yoktu. Bu yüzden çevreye biraz göz gezdirecektim. Rahatlamaya çalışarak derin bir nefes aldım. Burası artık nasıl bir cehennemse bütün vücudumu titretecek kadar korkutuyordu. Elimdeki tüfeğe güvenerek dışarıyı dolaşmaya başladım. Okulun bahçesinde kesin bir kargaşa yaşanmıştı. İnsanların ve garip bir şekilde kaplan dişlerini andıran diğer insanların iskeletleri yerde birbirine girmişti. Demek birbirleriyle savaşmaya başlamışlardı. İnsanlar süregelen bir birbirlerini öldürme arzusuna sahipti. Sanırım burada olanlar da bu duygunun dışa vurumuydu.
Okulun kestirme yoluna ulaştığımda yıkılmış binalardan uzakta duran o sarı iki katlı evi gözüme kestirdim. Sarı bina yokuş aşağı bir arazinin en altındaydı. Yukarılarda yıkılan binalardan kopan parçalar o eve çarpmış ama yıkmak yerine etrafını sarıp binanın bütün girişlerinin kapanmasına neden olmuştu. Eğer binanın çatısına tırmanmayı başarırsam oradan etrafı gözetleyebilirdim. Hem Doruk geliyor mu gelmiyor mu görebilirdim de. Tek sorun şuydu: Tırmanırken tüfeği nasıl taşıyacaktım? Bunun için bir kayış bulmalıydım. Ya da yapmalıydım. Bir kayış bulma umuduyla etrafı inceleyerek yürümeye devam ettim.

Moloz yığınları her tarafı sarmıştı. Dışarısı okul kadar kötü kokmasa da yine de etrafta çürük ve ceset kokusu hakimdi. Beyaz bir Ford'un yanından geçerken bir şeyin sallandığını fark ettim. Bu polislerin suç mahaline çektikleri sarı renk "Girilmez" yazan bantlardandı. Tüfeği arabaya yasladıktan sonra bandın molozların altında kalan kısmını çıkarmaya çalıştım. Tamam biraz ses çıkıyordu ama bir şey olacak olsa az önce Doruk'la telefonda konuştuğumda olurdu. Ya da tüfeği birleştirmeye çalışırken olurdu. Şeridin sonuna geldiğimde boyuna baktım. Uzundu. Bu da bana yırtılma olasılığına karşılık kat kat sarabileceğim anlamına geliyordu. Üst üste üç kat çekerek bandı kalınlaştırdım. Bandın bir ucunu tüfeğin el kundağına bağladım. Diğer kısmını da omuz dayanağına bağladım. Bandın ortasını tutup başımdan geçirdim. Ayarı iyiydi. Ne çok serbest ve tüfeğin kayıp düşmesine neden oluyordu ne de çok sıkıydı ve tüfeği vücuduma yapıştırıyordu. Ayağa kalktım. Geriye sadece o evin çatısına ulaşmak kalmıştı. İlk adımımı attım ve bandı kurtarmak için kenara çektiğim taşların yıkıldıklarını duydum. Normal şartlarda bu fazla bir ses çıkartmazdı ama terk edilmiş bir yerde bu ses etrafta yankılanmıştı.

Gözlerim büyüdü. Korkuyla etrafa bakıyordum. Şimdi ne olacaktı? Düşen taş sesleri yavaşça çoğaldı. Sonra da hırlama sesleri gelmeye başladı. Kurtlara mı denk gelmiştim? Sonuçta burası terk edilmiş bir alandı. Hayvanlar haliyle buraya yayılacaktı. Tüfeğimi alıp dürbününden taşların hareket ettiği diğer yere baktım. Bir şey taşların altından kalkmaya çalışıyordu. İnsan olabilir miydi? O da benim gibi kendini bir anda burada bulmuş ve belki de etrafı incelerken düşmüştü.

"Kim var orada?" Hayvansa hırlayarak karşılık verirdi. İnsansa konuşurdu. Ama o dişlerini birbirine sürttü. Dürbüne ayar verip görüntüyü biraz yakınlaştırdım. Taşların arasından bir el çıktı. Yırtık kıyafetin altındaki deri kemiğe kadar soyulmuştu. Elin parmakları kırılmıştı ve kolda kurumuş bir kan vardı. Oraya gidip bakmalı mıydım? Belki bir insansa yardımcı olabilirdim... Çok geçmeden arkamdan da aynı diş sürtme sesi geldi. Hızla arkamı döndüm. Gördüğüm şeyse kalbimi tekletmeye yetmişti. Bacağı kırık, vücudu parçalanmış ama hâlâ yürüyebilen koca çarpık dişli birisi bana doğru geliyordu. Ağzını açmıştı. Koca dişleri ağzından taşıyordu ve hiç arkadaş canlısı gözükmüyordu. Tamam, yatmadan önce bir daha zombi filmi izlemek yoktu. Görüntüsü şimdiye kadar izlediğim zombi filmlerinden çok daha korkutucuydu.

"Dur." dedim koşmaya devam ediyordu. Bu yaratığın insan dilinden anladığını sanmıyordum. Derin nefes aldım. Tüfeği doğrulttum belki silahı görmek onu caydırırdı. Ama hayır, koşmaya devam etti. Uzattığı elleri etime saplanmadan önce ateş ettim. İnsandan bozma yaratığın kafası patlarken etrafa beyin parçaları ve iğrenç bir sıvı saçıldı. Tiksinerek geri çekildim. Bu da neydi ve bundan daha kaç tane vardı. Birini öldürmüş sayılıyor muydum? Arkamdan gelen ses çoğaldığında hızla molozların altında kalan şeye geri döndüm. Çoğalmışlardı. Bazıları koşuyor, bazıları takılıp düşüyor ama yine de hepsi birden bana doğru geliyorlardı. Çıkardığım sese lanet ederek hızla koşmaya başladım. Duramazdım, sayıları çoktu ve hepsi de benim üzerime geliyordu. Hissettiğim korkunun büyüklüğüne rağmen neden hâlâ uyanmamıştım? Beynim içinde bulunduğum durumun gerçekliğine inanmakta zorlanıyordu. Yolların araba enkazlarıyla ve molozlarla tıkanmış olmasına lanet ederek karşıma çıkan her dar geçitten geçtim. Sonra bir ses duydum.

Arkamı döndüğümde patlamanın savurduğu yaratıkların yanarak etrafa dağıldıklarını, bazılarınınsa uzuvlarının kopup havada uçtuğunu gördüm. Bu alan mayınlarla doluydu. Dikkatli olmalıydım. Ama tuzakların nerelere kurulduğunu öğrenirsem yaratıkları oraya çekerek topluca ölmelerini sağlayabilirdim. Tabii bu daha fazla ses yapacak ve daha çok yaratık çekecekti ama bana istediğim süreyi kazandırırdı.

Az önce geçtiğim güzergahı takip ettim. Arkama bakmamaya çalışarak koşuyordum. Kucağımda tüfeğin, belimde tabancanın ve sırtımda çantanın oluşu beni yavaşlatacak kadar ağırlık yapıyordu. Bir de düzgün olmayan yollar vardı. Yollar taşlarla ve çeşitli parçalarla dolu olduğundan düz bir zemine basmaya çalışıyordum şimdiye kadar on kere bileğimi burkmuştum. Ama düz zeminlere de mayınlar gizlenmiş olabileceğinden aynı zamanda o yerlerden de kaçınmaya çabalıyordum. Tanrım! Buradan tek parça kurtulmayı başarırsam söz veriyorum, imanlı bir insan olacak ve Tanrı'ya şükredecektim. Her gece. Hızla daha büyük bir yığından kaçıp sağa döndüğümde patlamanın sesi kulaklarımda çınladı ve ben kendimi metrelerce ötedeki bir evin yıkılmış duvarında savrulmuş halde buldum. Sırtımı duvara çarpmıştım. Yüzüstü yere düştüğümde tüfeğin karnıma batması canımı yaktı. Acıyla yüzümü buruşturdum. Sırtımda çantanın olması, duvara çarptığımda sırtımda kırık oluşmasını engellemişti ancak bütün vücudumu ele geçiren sancıdan beni kurtaramamıştı. Yüzümü sert, taşlı zemine çarpmak beynimi zonklatacak bir acıya neden oldu. Görüşüm çarpmanın etkisiyle bulanıklaşırken doğrulmaya çalıştım. Bir anda vücudumda hiç derman kalmamıştı. Bu hiç planladığım gibi gitmemişti. Yan dönüp üstümü taradım. Kan gözükmüyordu. Bir yerimi yaralamamıştım. Bacaklarımı da hissedebiliyordum hatta o kadar iyi hissediyordum ki ağrıyı bastırabilmek için hissedememeyi istemeye başlamıştım. Yüzümde yara var mıydı bilmiyorum. Bütün vücudum ağrıdığından fark edemiyor olabilirdim.
Az önce koştuğum yere baktığımda mayının bana yakın bir yerde patlamış olduğunu gördüm. Demek yaratıklar o kadar dibime gelmişti. Tekrardan ayağa kalkmaya çalıştım. Mayınlar yaratıkların sayısını azaltmıştı ama bitirememişti. Kulaklarımdaki çınlama geçerken göz kapaklarımı bir süre açıp kapattım. Bulanıklık gitmeye başlamıştı. Yavaş yavaş gücün tekrar bende olduğunu hissederek ayağa kalktım. Ellerim yerden destek alırken titriyordu. Vücudum hâlâ ağrıyordu ama eskisi kadar yoğun değildi. Ya da adrenalin vücudumu ele geçirmişti ve güvenli bir yere ulaşana kadar ağrıya odaklanmamamı sağlıyordu.

İlk adımlarımda sendeledim. Neyse ki etrafımda boyumca moloz yığını vardı. Onlardan tutuna tutuna ilerledim. Bacaklarım kendine geldiğinde adımlarımı hızlandırdım. Dengemi sağlamış, tüfeği tekrardan elime almıştım. Sarı ev ile aramda yüz metreden az vardı. Maalesef yaratıklarla aramda da bir o kadar az mesafe vardı. Kayışı tutup aşağı çektim ve tüfeği arkama aldım. Sonrasında koştum, koştum ve koştum. Sarı eve ulaştığımda aradaki bu saniye farklarını kullanarak molozların arasına atladım. Bütün gücümü ve odağımı tırmanmaya verdim. Sırtımda bir el hissettiğimde kalbim yerinden çıkmak üzereydi. Elimi attığım moloza tutunarak kendimi yukarı çektim. Sırtımdaki el de benimle beraber yukarı geldi. O korkunç cızırtı sesini kulaklarımda hissedebiliyordum. Dişlerini birbirine sürten yaratık benimle beraber yukarı geliyordu. Dişlerini çantama geçirdiğindeyse başının sırtıma değdiğini hissettim. Tırmanmayı durdurdum. Bana tutunmuşken tırmandıkça onu düşüremezdim. Ve eğer beni ısırırsa o dişlerin arasında hayatta kalamazdım. Geriye doğru tekme savurdum. Tekmem hedefi bulduğunda tekrar tekrar aynı yere tekme attım. Yaratık çantaya daha fazla tutunamayıp yere düştüğünde tekme atmayı bıraktım. Hızla yukarı tırmanmaya devam ettim. Binanın çatısı düzdü. Kenarlardan yükselen kısa duvarlardan biri kırıktı. Son molozla çatı arasındaki fazla mesafeye rağmen eğer bir şekilde zıplayıp oraya yetişebilirsem kendimi yukarı çekebilirdim. Yaratıkların sağlam olanları koşarak geldiğinde panikle tutunduğum molozun ucuna doğru ilerledim. Ucu hiç sağlam değildi, hem de hiç. Baskı uygulamadan dokunduğumda bile elimde toza dönüşüyordu. Yine de başka çarem yoktu. Yukarıya son bir adım attıktan sonra çömeldim ve moloz yığını ayağımın altında parçalanmadan önce yukarı sıçradım.

Yıkık yükseltiye tutunduğumda çoktan nefes nefese kalmıştım. Kendimi yukarı çekmeye çalıştım. Kollarım ve bacaklarım yorgunluktan titriyordu. Ayaklarımı evin duvarına dayayıp kendimi yukarı ittim. Hemen sonra kaysam da yine de yeteri kadar yükselmeyi başarmıştım. Kollarımı ileri doğru uzatıp kendimi çektim. Bir kere daha. Bir kere daha. Çatıya ulaştığımda yuvarlandım ve tam ortaya geldim.

"Hah, başardım. Başardım!"

Nefes nefeseydim. Yorulmuştum. Kaslarım sızlıyor, vücudum patlamanın etkisiyle ağrıyordu. Ama buradaydım. Kurtulmuştum. Yaratıkların evin etrafında hırladıkları ve dişlerini birbirlerine sürttüklerini duysam da bu beni aşağıda olduğum zamandan daha az rahatsız eder olmuştu. Doğruldum. Çantamı çıkarıp bir kenara koydum. Sonra diz üstünde durup tüfeğimin dürbünüyle etrafı taramaya başladım. Hâlâ etraftalardı. Dolaşıyor ve ses nereden geliyorsa oraya koşuyorlardı. Evet, maalesef koşuyorlardı. Yürüyor olsalar işimi on kat daha kolaylaştırırlardı ama hayır, koşarak işleri tabii ki zorlaştıracaklardı. Evin çevresini izlemeye başladım. Sanırım ses kesilince evden de uzaklaşmaya başlamışlardı. Kendime not: bu şeyler her neyse görüşleri berbattı ama çok iyi duydukları kesindi. Beni duymadıkları ve artık göremedikleri için şimdilik tehlike geçti sayabilirdim. Tüfeği bir köşeye bıraktım. Arkamdaki tabancayı önüme aldıktan sonra kendimi yere baktım. Çatıya uzanmış, gökyüzünü izleyerek rahatlamaya çalıştım.

Doruk haklıydı. Sese geliyorlardı ama işimi bitirememişlerdi. Peki o şeyler de neydi öyle? Peki ben neden buradaydım? Artık yaşadığım bu şeyin bir rüya olmadığını anlamıştım. Patlama olmuş, canım yanmış, koşmuş, düşmüş, tırmanmış ve hasar almıştım. Bunların hepsini hissetmiştim. Rüya dediğin şeyde bunlar olmazdı. Rüya dediğin şeyde korkun doruklara ulaştığı zaman uyanırdın. Ama ben uyanmamıştım. Korkunun kırk hali varsa kırkını da yaşamıştım ama hâlâ buradaydım. Nasıl kurtulacaktım? Belki de geldiğim yere geri dönmeli ve kızlar tuvaletine tekrar girmeliydim. Çıktığım kabine geri girip eve geri dönene kadar oturup beklemeliydim. Öylece. Kimsenin beni almaya geleceğini ummadan. Ama artık geri dönemezdim. Etrafta bu yaratıklar dolaşırken yapamazdım bunu. Serin rüzgâr yüzümü okşarken uyku hissiyle esnedim. Beynim her an yaratıklar tırmanmaya karar verir korkusuyla canlı duruyordu ama vücudum daha fazla aksiyonu karşılayabilecek halde değildi. Okul formasının kapüşonuyla kafamı kapatıp rüzgârın başıma çarpmasını engelledim ve bir süre kestirmek için gözlerimi kapattım. Uzun süre uyuyabileceğimi sanmıyordum. Sadece bir süre uzanacak sonra da Doruk'un gelmesini bekleyecektim.

XXXXXX

Titreyerek uyandığımda güneş batıyordu. Kaç saattir uyuyordum ben? Üstümse siyah, tüylü bir mont vardı ama inceydi. Beni akşamın soğuğunda korumuyordu. Doğrulup etrafa baktım. Acaba Doruk gelmiş miydi? Geldiğinde beni okulda bulamayıp geri gitmiş olabilir miydi? Telaşla cebimden telefonumu çıkardım. Patlamanın etkisiyle ekranı kırılmıştı ama hâlâ çalışıyordu. Son aramalara baktım. Sabah konuşmamızın ardından daha arama olmamıştı. Bir dakika. Telefonumda kayıtlı numaraların hiçbirinde isim yazmıyordu. Sadece numara olarak varlardı. Numaraların hepsi bildiğim numaralardı ama neden abimi aradığımda Doruk açmıştı? Ayrıca Doruk’a güvenebilir miydim? Böyle bir ortamda hayatta kalan insanların etik kurallar umursamadığı ve her delice şeyi yapabildiklerine dair çok fazla film izlemiştim.

Uyku sersemi halimden kurtulmak için ellerimle yüzümü buruşturdum. Midem gurulduyordu. Açtım. Sabah kahvaltı yapmadan okula gelmiştim. Sonra da o kovalamacan kurtulmuştum. Şimdi de saatlerce uyumanın ardından vücudum uyarı veriyordu. Koşarken ağırlığından yürüyemediğim çantaya baktım. İçinde bir şeyler olsa iyi olurdu. Büyük gözün fermuarını açtım. İçinde bir paket vardı. Köşede de termos. Boğazımın kuruduğunu termosu gördüğümde fark etmiştim. İçindekinin su olmasını dileyerek kapağını çevirdim. İçinde ne var göremiyordum, kokladım. Biraz ekşi kokuyordu ama ağızlığından olabilirdi. Termosu büküp içindeki sıvının kapağın içine dökülmesini sağladım. Suydu. Öyle görünüyordu. Tadının nasıl bir şey olacağını düşünmedim. Düşünmeden ilk yudumu aldım. Tuhaf acı bir tadı vardı. Uzun süre beklediğinden olabilirdi. Her hücrem suya uzanırken tadını umursamadım ve kana kana içtim. Bu pek de sağlıklı bir hareket değildi. Doruk'un ne zaman geleceğini ya da gelip gelmeyeceğini bilmiyordum. Suyun hepsini bitirmemeliydim. Yine de artık suyu geri getiremezdim. Üzerine düşünmedim. Çantadaki pakete uzandım.

Paketin içinde uzun süre korunabilen bisküvilerden vardı. Buraya kim geldiyse hazırlıklı gelmiş olmalıydı. Acaba niçin gelmişti, ne arıyordu? Bisküvileri paketten çıkarıp elime aldım. Paketin hışırtı sesini umursamama gibi bir lüksüm yoktu. Bisküvileri bitirdiğimde hava tamamen kararmıştı. Neyse ki rüzgâr da durmuştu. Termosu aldığım yere geri koyarken tuhaf bir kumaşın varlığını hissettim. Tutup çektim. Bunun alüminyum battaniye olduğunu gördüğümde mutluluktan çığlık atacaktım. Üşümek aç kalmaktan daha kötüydü. Akşamın karanlığında yapılacak pek bir şey yoktu. Olası bir ışıklı sinyalin gelebileceğini düşünerek birkaç saat uyanık kaldım. Ama uykusuzluk baş edilemeyecek kadar zordu. Sonunda pes ettim. Çantayı yan çevirdim. Alüminyum battaniyeye sarıldım ve yattım.

Kuşların ötüşüyle uyandım. Güneş doğmuştu. Telefonumdan saate baktığımda dokuz olduğunu gördüm. İnsan terörü olmadığında hayvanlar korkusuz yaşayabiliyorlardı ve böylece çeşitli kuşları aynı anda duyabiliyordum. Belki de insan olmaması o kadar da kötü değildi. Doğruldum. Battaniyeyi katlayıp tekrar çantaya koydum. Bugün Doruk gelse de gelmese de gidecektim. Hayatımın geri kalanını burada birinin gelmesini bekleyerek geçiremezdim. Ya normal olana ulaşabilme umuduyla okula geri dönecektim ya da buradan uzaklaşmanın bir yolunu bulup hayatta olan insanları arayacaktım. Dünkü deneyimlerime göre çok fazla insanın hayatta kalmış olabileceğini düşünmüyordum.

Buradan sessiz bir şekilde nasıl inebilirim diye düşünürken araba motoru sesi duydum. Çok yakından gelmiyordu. Ama kalbimi tekletmeye yetmişti. Tüfeği alıp dürbünüyle sesin geldiği yöne baktım. Siyah bir Jeep göbeğin oradaydı. Tam da tahmin ettiğim gibi sağa dönüp okula doğru ilerlemeye başladı. Bu kadar uzaktan içeride kim olduğunu göremiyordum ama gelenin Doruk olduğunu umarak ayağa kalktım. Beni görmelerini istiyordum. Ancak dışarıda en az iki düzine yaratığı görünce olduğum yere hızla çömeldim. Araba çok ses yapıyordu. Yaratıklar arabaya doğru ilerlemeye başlamışlardı. Bu kadar yaratık araca doğru koşarken içeride tek kişinin olmamasını umdum. Eğer öyleyse kendini öldürtecekti. Her halükârda ona destek olmalıydım. Çömeldiğim yerde tüfeğimi önüme çektim ve araca en yakın olanları başından vurmaya başladım. Yol yavaş yavaş onlar için açıldı. Ama tedbiri elden bırakmadım. Aracın sesi ve tüfeğin çıkardığı ses yaratıkların uyanmasını hızlandırıyordu. Henüz yaklaşmakta olan yaratıklara ateş ettim. Bu sırada araç park edilmiş ve içinden üç kişi inmişti. Şoför koltuğunun oradan koyu kahverengi saçlı kirli sakallı biri indi. Yan koltuktan da buğday tenli, kumral saçlı ve güneşte harika parlayan ela gözlere sahip başka bir erkek indi. Arkadan inense beyaz tenli yeşil gözlü bir erkekti. Hepsi teçhizatlıydı. Ela gözlü olan elini cebine atarken çoktan yaratıklara ateş etmeye başlamış arkadaşlarına seslendi.

"Koruyun beni!"

Arkadaşları çoktan planladıkları bir hareketmiş gibi senkronize bir halde onun önüne ve arkasına geçtiler. Ela gözlü çocuk cebinden telefon çıkarıp bir numarayı aradı. Heyecandan kalbim tekledi. Arama benim telefona düştüğünü görünce hızla açtım.

"Geldik biz De-" Ancak adımı ona söylemediğimden devamını getiremedi.

"Lavin, adım Lavin."

"Biz geldik Lavin. Sen neredesin?"

Gülümsedim.

"Yukarı bak."

Sonra telefonu hızla yanıma bırakıp tüfekle ateş etmeye başladım. Doruk'un gözleri beni bulduğunda ona kısa bir an gülümseyerek karşılık verdim. Sonra ateş etmeye geri döndüm. Doruk ise olduğu yerde kalakalmıştı. Nedenini bilmiyordum ama donmuş gibiydi. Arabayı kullanan çocuk Doruk’u omzundan sarsmasa hâlâ orada öylece dikilmeye devam edecekti. Ne kadar çok ses varsa o kadar çok yaratık geliyordu. Doruk'un ikiliye el kol hareketleriyle mesaj verdiğini gördüm. Hemen sonra bana doğru geldiklerini fark ettim. Tüfekle yukarıdan onları koruyorum diye yanıma hızla gelebilmişlerdi. Ama şarjör boşaldığında tek başlarına kaldılar. Ben cebimdeki mermileri şarjöre dizerken onların ateş ettiklerini duydum. Harika, çok çabuk uyum sağlamıştık.

"Aşağı inebilir misin?"

Etrafa baktım. Çatı katında evin içine geçebileceğim hiçbir açıklık yoktu. İnmek istiyorsam dışarıdan inmeliydim ama dünkü atlayıştan sonra sağlam bir moloz kalmamıştı. Çok uzaktı. Atlamam gerekiyordu. Çatıdan başımı uzatıp Doruk'a baktım. Yüzünde anlam veremediğim garip bir ifade vardı. Sanki beni gördüğüne şaşırmış gibiydi.

"İnmek için atlamam lazım." dedim. Doruk başıyla onayladı.

Emir vermek için diğerlerine döndü. İlk baktığı kişi açık tenli, yeşil gözlü olandı. "Gökay! Evin etrafını abluka altına al." Gökay tüfeğine yeni şarjör takarken başıyla onayladı. Sonra hızla evin etrafını dolaşmaya başladı. Doruk bu sefer kirli sakallı olana döndü. "Batuhan, bir el atsana."

Batuhan etrafa göz gezdirdikten sonra yaratıkları yeteri kadar uzakta bulmuş olacak ki kayışı çekip tüfeği sırtına aldı. Doğruca Doruk'un yanına gitti.

"Ne yapıyoruz?"

Doruk etrafa dağılmış molozları gösterdi. "Bunları çekeceğiz. Lavin aşağı atlarken güvende olmalı."

Batuhan başıyla onayladı. Sonra da bana bakmak için başını kaldırdı. Ancak hayalet görmüş gibi yüzü soldu. Neler oluyordu ya? Yüzümde bir şey mi vardı? Her gören şok içinde kalıyordu.

"Deren?" dedi inanamayarak. Başımı iki yana salladım. "Hayır, Lavin. Tanıdığınız birine çok benziyorum sanırım."

Bana inanmadığı belliydi. Kötü kötü güldü. "Demek Lavin." Sonra imayla konuşmaya başardı "Sen üç yıl önce ölmemiş miydin? Lavin."

Kaşlarımı çattım. Üç yıl önce ölmüş olmam mı gerekiyordu? Nereye düşmüştüm ben böyle!

"Ölü mü? Niye ölmüş olayım ki?"

Batuhan konuşmak için dudaklarını araladığında Doruk onu dirseğiyle dürttü. "Hadi Batuhan hadi, vaktimiz dar."

Batuhan derin bir nefes alıp işe koyuldu. Onlar molozları çekerken ben de tüfeği elime almış arkalarını kolluyordum. Gökay'ın silah sesleri kesilince onun olduğu yere gidip baktım. Şarjör değiştiriyordu. Yaratıklar gelene kadar onun yerine yaratıklara biraz da ben ateş ederek destek verdim. Teşekkür etmek için bana döndüğünde yüzündeki o minnettar ifade soldu ve yerini saf bir kin aldı. Tüfeğini bana döndürüp ateş ettiğinde ondan daha hızlı olup kendimi geri atmasaydım şu an kafamı patlatmış olacaktı. Sahip olduğum bütün şansı bu anda kullanmış olabilirdim. Adrenalin yerini öfkeye bıraktığında doğruldum. "Ne oluyor ya!"

Hızla geri dönüp Doruk'un tarafına geçtim.

"Niyetiniz ne?"

Doruk durdu ve doğruldu. Gözlerimiz buluştuğunda yüzünde bir art niyet aradım. Çok barizmiş gibi kollarını iki yana açtı. "Seni kurtarmaya çalışıyoruz işte."

Böyle olduğundan artık emin değildim. Başımı iki yana salladım. Öfkem kanı beynime yükseltmişti. "O zaman adamın niye bana ateş etti?" Sözlerime karışan öfke sesimin alanda yankılanmasına neden olmuştu. Doruk kaşlarını çattı. Sonra yüzü öfkeyle kasıldı. Bana bakmıyordu artık.

"Gökay!"

Gökay bunu bir yardım çığlığı sanıp koşa koşa gelirken Doruk'un öfkeli bakışlarını görünce adımlarını yavaşlattı. Doruk tüm dikkatini ona vermişti.

"Lavin'e niye ateş ettin?" Ateş mi ettin, diye sorup benim sözlerimin doğruluğunu teyit etmemişti. Doğrudan bana inanmıştı. Gökay gözlerini kısıp bana baktı. Gözlerindeki kin korkutucuydu. Sonra Doruk'a döndü.

"Onun Deren olduğunu görmüyor musun?"

Çıldıracaktım. "Ya bu Allah'ın belası Deren kim?" Belki de çoktan çıldırmıştım. Üçünün de bakışı bana yöneldiğinde yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi sorgulamaya başladım. Gökay yine konuşmaya başlamıştı. Sesinde öfke vardı.

"Yemin ederim onu kurtarmaya gideceğini bilsem seninle gelmezdim."

Bu neyin öfkesiydi böyle? Bir karşılık vermesi için Doruk'a baktım. Doruk düşündüğümün aksine biraz sakindi.

"Bak burada neler dönüyor benim de hiçbir fikrim yok Gökay ama o Deren değil. Buna eminim ve benim sözüme güvenebilirsin. Şimdi gerçek bir Akça ol ve senden yardım isteyene yardım et."

Gökay başını iki yana salladı. Bu fikirden hiç hoşlanmamış gibiydi. “Başına büyük bir bela alıyorsun Doruk. Bundan sonra olacakların hepsinin sorumluluğu sende.”

Gökay daha fazla ses etmedi. Onların derin meselelerine kafa yorarak dikkatimi dağıtmayacaktım. Molozları çekip alttaki düzlüğe ulaştıklarında ben de arkalarından gelen yaratıklara ateş etmeye devam ediyordum. Birazdan Doruk'un bana seslendiğini duydum.

"Lavin! Hadi atla aşağı."

Saniyesinde aşağı baktım. İki katlı bina gözüme hiç bu kadar yüksek gelmemişti. Sanırım şimdi yükseklik korkum ortaya çıkmıştı. Doruk kollarını uzattı.

"Merak etme seni tutacağım."

Şu an ona bu kadar güvenecek kadar samimi olduğumuzu sanmıyordum. Başımı iki yana salladım. "Molozları üst üste yığsanız da ben merdiven gibi insem aşağı?"

Batuhan göz devirdi "Emrin olur. Ama önce şu dişleklere söyle de dursunlar."

Dişlek mi? O yaratıklara bunu mu diyorlardı. Yani ağızlarından taşan onca dişi görünce yerinde bir addı. Birazdan Doruk'un sesini duyunca bakışlarım tekrar ona kaydı.

"Hadi Lavin. Daha fazla zamanımız kalmadı. Ya şimdi ya da hiç."

Derin nefes aldım. Sanırım bunu yapacaktım. Tüfeğin sonradan yaptığım kayışını çantanın askılığına bağladıktan sonra çantayı önden gönderdim. Doruk çantayı kenara çekti. Gökay ve Batuhan arkalarını bize dönmüş çevredeki dişleklere ateş ediyorlardı. Ayağa kalktım. Derin bir nefes aldım. Yeterli değildi. Bir tane daha almalıydım. Bir tane daha almak istedim.

Batuhan şarjör değiştirirken bağırdı. "Son şarjör!"

Bunu bilgilendirme olsun diye söylememişti. Doğrudan bana, hadi artık, demek için söylemişti.

Daha fazla düşünmedim. Zamanımız yoktu. Hem dişlekler tarafından yenmektense yüksekten düşerek ölürdüm. Boşluğa adım atmamla düşmem, oradan da kendimi Doruk'un kollarında bulmam bir oldu. Beni sanki hiçbir şey değilmişim gibi tutmuştu. O kadar rahattı. Gözlerimiz buluştuğunda birbirimize o kadar yakındık ki onun ela gözlerinde kendi korku dolu yüzümün yansımasını gördüm.

"Teşekkür ederim." Hızlı nefeslerimin arasından ancak bunu söyleyebilmiştim. Doruk beni kucağından indirirken tekrar o anlam veremediğim bakışı attı. Ama bu sefer biraz daha farklıydı. Daha yoğun bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyormuş da içinde tutuyormuş gibiydi. Geri çekilip çantamı sırtıma almak için eğildiğimde bir elin beni yakamdan tutup duvara yapıştırmasıyla dengemi kaybettim. Gökay öfkeli ve aceleci gözlerle kısa bir an bana baktıktan sonra diğer eliyle okul formamı yakamdan tutup aşağı çekti. Korku başka bir şekilde vücudumun her hücresine yayılmıştı şimdi. Ne yapıyordu?

"Çek elini üzerimden!" elini tutup ondan kurtulmaya çalıştım. Gökay, kalbimin olduğu bölgeye bakarken elini sıkı tutuyordu. Ondan kurtulamadım. O tatmin olup elini yakamdan çekmeseydi de ne kadar çırpınsam elinden kurtulamazdım. Gökay şaşkın gözlerle Batuhan ve Doruk'a baktı.

"Göğsünde kurşun izi yok."

Şey... şükürler olsun? Ancak bu söylediği ikisinde de sanki bir kulağım eksikmiş gibi bana bakmalarına neden oldu. Batuhan'ın kaşlarını çattığını gördüm. Doğrudan Gökay'a baktı. "Onu kalbinden vurmamış mıydın?" Kesinlikle onların yanında güvende hissetmiyordum.

"Lütfen onu benden uzak tutun." diyerek Gökay'ı gösterdim. Doruk'ta gördüğüm kafa karışıklığı ise beni neden göğsümde bir kurşun yarası yok diye düşünmeye itmişti. Kendimden şüphe etmeye başlamıştım. Doruk Batuhan ve Gökay'a baktı.

"Deren'in kalbinde kurşun yarası vardı."

Batuhan yine inanamayarak bakıyordu. Geldiğinden beri onu her söylenen şeyden şüphe ederken görmüştüm.

"Emin misin?"

Doruk'un da sonunda öfkeyle bağırdığını duydum. "Kucağımda öldü Batuhan, tabii ki emin değilim!"

Dişlekler yaklaşıyordu. Ama sanki bunlar biraz daha hızlı koşuyor gibiydi. "Şey... Deren olmadığım konusunda ortak bir karara vardıysanız gidelim mi? Yoksa eve geri tırmanmayı düşünüyorum."

Bakışlarımı takip ettiklerinde yeni gelen sürüyü gördüler. Evet artık dördümüz de ortak bir duyguya sahiptik: birazdan yenecek olmanın korkusu.

"Hadi, hadi, hadi!”

Batuhan önden koşarken ikinci sırada Gökay gidiyordu. Çantayı ve tüfeği alıp ben de onlara katıldım. Tabancam hâlâ belimdeydi. Doruk'un dalgın olduğunu gördüm ama yine de peşimizden gelip aracın arka koltuğuna, benim yanıma, oturdu. Hızla yola çıktık. Arabayı Batuhan kullanıyordu. O kadar hızlı ve dikkatsiz kullanıyordu ki kendimi bulduğum her yere tutunurken bulmuştum.

Açıklığa çıktığımızda Batuhan arabayı biraz daha yavaş kullanmaya başladı. Mide bulantımın geçmeye başladığını hissettim ve böylece arabadaki sohbete artık odaklanabilecek haldeydim.

"... Ona bizim yaptığımızın belki de on katını yapacaklar" dedi Batuhan. Gözlerini yoldan bir saniye bile ayırmıyordu.

"Onları inandırmamız zor olacak ama bizim gördüğümüzü görürlerse inanacaklarına eminim." diye devam etti Gökay. Hayır, kesinlikle bir daha kimsenin üzerimi açmaya çalışmasını istemiyordum.

Doruk başını iki yana salladı. "Herkesi her şeye inandırabilirsin Gökay ama kendisi istemedikçe Demir'i erkek olduğuna bile inandıramazsın."

Hiçbiri bir şey demedi. Arabaya ölüm sessizliği çökmüştü. Bu hiç iyi değildi. Yani bu gideceğimiz yerde Demir adında kim varsa ondan uzak durmam gerektiği anlamına mı geliyordu? Zaten bilmediğim bir dünyada bu hiç iyi bir başlangıç sayılmazdı.

"Nereye gidiyoruz?"

Benim sorumla odak tekrardan bana döndü. Doğrudan Doruk'a bakmıştım. Gökay'a ne kadar ihtiyacım olursa olsun bir daha hiç soru sormazdım. Batuhan'ı ise rahatsız etmek istemiyordum. Araba kullanırken dikkati dağılmamalıydı. Ancak Doruk müsaitti. Zaten bir süredir odaklanmış, bana bakıyordu. Öyleyse sorduğum soruları cevaplamaya da istekli olmalıydı.

"Gittiğimiz yer bir sığınak. Meriç Akça tarafından kuruldu. O yüzden Akçalar adını aldı. Biz de o sığınağın bir parçası olduğumuzdan Akça olarak tanımlanıyoruz."

"Bu Akçalar benim gibi dışarıdan gelenler için güvenli mi peki?"

Batuhan güldü. Gökay cevap verdi. "Dışarıdan sığınmacı olarak gelen herkes için güvenli. Ama seni bilemeyeceğim."

Kaşlarımı çatıp Doruk'a döndüm. Cevaplara ihtiyacım vardı. Hem de hemen.

"Ben niye?"

Doruk sanırım en sakin ses tonuyla bana açıklamada bulundu. "Senin yüzün bir zamanlar Akçaları birbirine katan bir kızın yüzüne çok benziyor ve o kız..."

Cümlesini ben tamamladım "Gökay tarafından kalbinden vurularak öldürüldü. Evet, o kısmı birleştirmesi kolay ama kim bu kız? Ona benzediğimde gördüğüm muamele buysa baya beter biri olmalı." Korkmadığımı söyleyemezdim. Oraya ulaştığımızda beni ne bekliyor olacaktı? Bu üçlünün karşılaması buysa koca sığınak bana ne yapardı bilemiyorum.

“Evet öyleydi. Beter biriydi.” Gökay’ın sözlerine ne tepki vereceğimi bilemedim. Doruk alınmış gibi kaşlarını çattı ancak Batuhan Gökay’ın sözlerini onaylıyordu.

Batuhan, camı açtı. "Nasıl biri olduğunu bilmemek senin yararına olur. Hem böylece o olmadığını kanıtlaman kolaylaşır."

Bir de bir topluluğa onları neredeyse bölen o kişi olmadığımı mı kanıtlamam gerekecekti? Şimdiden yorulmuştum. Ama içimde bir his bana her şeyin daha yeni başladığını söylüyordu...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

287okunma 59beğeni 9yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18