5. bölüm / 7
Boyutlar ArasıBÖLÜM 5
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 5
- 1 Giriş6.085 kelime
- 2 BÖLÜM 217.321 kelime
- 3 BÖLÜM 31.860 kelime
- 4 BÖLÜM 41.910 kelime
- 5 BÖLÜM 55.698 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BÖLÜM 67.411 kelime
- 7 BÖLÜM 77.102 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 5
Yemekhaneye gittiğimde herkesin çoktan yerleştiğini ve kahvaltı yapmaya başladıklarını gördüm. Geç mi kalmıştım? Telefonum yanımda olmadığından alarm kuramıyordum. Uyandığımda saatin kaç olduğunu da bilmiyordum. Odama bir saat almalıydım. Ayrıca uyanır uyanmaz da kahvaltı yapmaya gelmemiştim. Önce gece Demir ile konuşmamızı düşünmüştüm. Ucunda hayatım olduğundan söylediği her sözün arkasında başka bir anlam var mı diye düşünerek uzun bir süre geçirmiştim. Sonra da acıkıp buraya gelmiştim işte. Etrafta hâlâ bana kötü bakan insanlar vardı. Birçok kişinin bilerek bana çarparak geçtiğini düşünmeye başlamıştım. İçlerinden birinin geçerken bıçak saplayabilecek olma ihtimalinin beni korkutması gerekirdi. Endişelendiriyordu da ama Evren’in dünkü konuşmasından sonra kendimi biraz daha güvende hissediyordum. Tabii bir de Avcılar vardı. Beni korumakla görevlendirilmiş liderleri sanırım ona verilmiş bir görevi başarısızlıkla sonuçlandırmak istemezdi. Galiba her şeyden çok Demir’in beni koruyacağına güveniyordum. Tuhaf. Fırsatını bulduğunda beni öldürmek için herkesten önce onun geleceğini de biliyordum. Derin bir nefes aldım ve kalabalıkta tanıdık yüzler aramaya başladım. Birazdan dün oturduğumuz masadan bana gülümseyerek el sallayan Doruk ve Dora’yı gördüm. Kardeşlerin ikisinde de güneş gibi parlayan o gülümsemeden vardı. Onları kim görse ister istemez kendi de mutlu olurdu. Bugün ben de onlardan sayılırdım çünkü ölmemiştim. Avcıları Deren olmadığıma inandırmayı başarmıştım. Sanırım. Sonuç olarak bir gün daha hayatta kalacaktım.
Doruk’un karşısındaki yerime oturdum. “Günaydın!” masada benim için de bir kahvaltı tabağı vardı. Nasıl almayı başarmışlardı bilmiyordum ama minnettardım. Doruk bana gülümseyerek baktı.
“Günaydın. İyi uyuyabildin mi?”
Gülümsedim. Çatalımı dilimlenmiş bir salatalığa bastırdığımda ona gece Demir ile yaptığımız sohbeti anlatmalı mıyım diye düşünüyordum. Duydukları hoşuna gitmeyebilirdi ve bana kendimi tehlikeye attığımı söyleyip durabilirdi, haklı da olurdu. Gece aynı şeyleri ben de hissetmiştim ama ne diyebilirdim ki? Canımı yolda bulmuş gibi davranmak içime işlemişti. Küçükken de her denileni yapan bir çocuk olmamıştım. İlla her şeyi kendim yapmak ister, her şeyi zor yoldan öğrenirdim. Hayatta edindiğim tecrübelerin çoğu kanla edindiklerimdi. Bu kadar haşarı bir çocuk olup onca yaralanmaya rağmen nasıl hiçbir yerimi kırmadığıma ben de hâlâ hayret ediyordum.
Salatalığı yavaş yavaş çiğnedim. Doruk’un kaşlarını çattığını gördüğümde sorusuna cevap vermediğimi fark ettim. “Ah, pardon. Biraz daldım sanırım. Evet, iyi uyudum.” Bu sözlerimin ardından esneme hissini bastırmak için su içtim. Esnemek şu an hiç yardımcı olmazdı. Dora çatalını bana doğru uzatıp gözlerimi işaret etti.
“Göz altı torbaların aksini söylüyor ama.”
Sol elim istemsizce gözlerime gitti ancak hemen sonra elimi indirmeyi başardım. “Şey ben…” Ne diyeceğimi bilmiyordum. Gerçi neden gerçeği söylemiyordum ki? Ne söyleyerek başlayacağımı düşünürken Doruk’un yüzündeki mutlu ifade silindi ve yerini endişeli bir hal aldı. “Gece odana mı geldiler?”
Kaşlarımı çattım “Kimler?” Dün sabah yemekhanede bana saldırmaya kalkan o çocuğu mu soruyordu?
“Demir ve ekibi?”
Bunu söylerken ne kadar zorlandığı anlamam için yüzündeki kasılmalara bakmama gerek yoktu. Sesi bir anda sertleştiğinde kimden bahsettiğini anlayabiliyordum. Gözlerimiz buluştu. Doruk konuşmaya devam etti. Birden korumacı bir havaya bürünmüştü. “Sana zarar verdiler mi? Seni istemediğin bir şey yapmaya zorladılar mı? Ya da tehdit ettiler mi?”
Gözlerim büyümüş, kaşlarım çatılmış halde önce Doruk’a sonra Dora’ya baktım. Dora da benim kadar şaşkındı. Bakışları tekrar abisine kayınca ben de Doruk’a baktım. Bu soruları o kadar hızlı sormuştu ki ne zamandır bunu düşündüğünü merak ediyordum. Sanki Avcıların bana neler yapabileceğini düşüp durmuş ve benim uykusuz oluşum ona bir kanıt sunmuştu. Demir, Doruk’a ne yapmıştı da onu bu kadar paranoyak hale getirmişti? Ben daha neler olduğunu soramadan Dora abisine “Öyle şeyler yapmazlar dimi?” diye sordu. Cümleye başlarken kendinden emindi ancak sona doğru o da Demir’in ne kadar ileri gidebileceğini düşünmüş ve olumlu bir sonuca varamayınca cümlesini soruya çevirmiş olmalıydı. Abisinden bir süre yanıt alamayınca bana baktı. Benim vereceğim cevaba göre rahatlamayı ya da gerilmeyi düşünüyor gibiydi. Doruk ise bakışlarını benden hiç ayırmamıştı.
“Bir Deren’e yaptılar. İkinci bir Deren’e neden yapmasınlar?” Biraz durdu. Sonra tekrar sordu “Gece yanına geldiler mi?”
İçimden bir ses Doruk’u endişelerinden kurtarmam gerektiğini söylüyordu. Ona iyi olduğumu, gece yalan da olsa başıma hiçbir şey gelmediğini ve yatıp uyuduğumu söylemek istiyordum. Fakat endişeli bakışları ona gerçeği söylememi hak ediyordu. Hem başıma düşündüğü gibi bir şey de gelmemişti. Söylesem ne olacaktı ki? Bu yüzden en sakin sesimle, duyduklarına vereceği tepkiden emin olamadığımdan onu tartarak konuşmaya başladım.
“Geldiler.”
Doruk gergin bir nefes verdi. “Biliyordum!” Birazdan Dora da endişeyle kaşlarını çatmış ve beni izlemeye başlamıştı.
“Aslında Çağla geldi. Beni yanlarına alıp burada neler olduğunu, virüsün nasıl yayılmaya başladığını gösterdiler.”
Dora kafa karışıklığıyla bana baktı “Gösterdiler derken?”
Onların bu her an bağırıp çağırmaya hazır bekleyen ifadelerini gördüğümde konuşmaya olan özgüvenim sönüp gitmişti. Bu yüzden sonraki sözlerimi söylerken sesim oldukça çekingen çıktı.
“KADEN ilaç firmasının yakınlarına gitmiş olabiliriz.”
“Gecenin bir yarısı seni oraya mı götürdüler?” Doruk’un sesi tahmin ettiğimden de yüksek çıkmıştı. Bu yüzden masadaki elini tutup onu rahatlatmak için hafifçe sıktım. “Merak etme. Bana zarar vermediler. Hatta rahat bir yolculuk yapabilmem için bana yardım bile ettiler.” Ben düşmek üzereyken Demir’in yanlışlıkla beni kurtardığını ve bir dişlek bana saldırdığında Demir’in beni yine kurtardığını hatırladım. Ona borçlu olmaktan nefret ediyordum. Hayatımı iki kere kurtarmıştı. İlki bilerek ya da bilmeyerek ama ikincisi kesinlikle bilerekti ve ben her ikisine de karşılık vermeliydim. Borçlu olmayı özellikle de Demir gibi birine borçlu olmayı sevmiyordum.
Dora kafa karışıklığıyla gözlerini kırpıştırdı. “Sana yardım mı ettiler? Neden? Seni öldürmek isterler sanıyordum.”
Keşke bunun cevabı beni arkadaşları olarak gördükleri ya da ölmemi istemiyor olmaları olsaydı. Hayır, cevap zorunda olmalarıydı. Çünkü Demir, Meriç’e bir söz vermişti. Bu yüzden Dora’nın sorusuna “Amaçları bu değildi” diye cevap verdim. Doruk ise sinirli bir ifadeyle tuttuğum elini yumruk yaptı. “Ama niyetleri buydu.” Sonra diğer elini elimin üzerine koydu. Sesi az önceki sinirli ifadesine göre daha yumuşak çıksa da yine de sakin kalacağına dair hiç güvence vermiyordu.
“Lavin, sen ne olsun istiyorsun bilmiyorum ama onlara güvenemezsin. Sana olanları göstermeye gitmiş olabilirler ama bunun altında başka bir anlam olabilir. Seni test etmek hatta belki infaz etmek için oraya götürdüler. Fikirlerini ne değiştirdi bilmiyorum ama bu sonradan seni ortadan kaldırmaya çalışmayacakları anlamına gelmez. Onlara. Güvenemezsin.”
Haklıydı. Onlar beni buraya ne olduğunu göstermeye götürmüş olabilirlerdi ama sığınağa geri geldiğimiz zaman Demir’in Sevil’e söylediği sözler hâlâ aklımdaydı. Benim Deren olduğumu kanıtlayabilmiş olsaydı belki de bu sabahı göremeyecektim. Ama sonra gecenin devamında odama gelen Demir vardı. Gerçekten Lavin olduğuma inanarak geldiğim yeri soran, söylediğim her şeyi büyük bir merakla dinleyen Demir. Peki ama hangisi gerçekti? Elimi çektim. Doruk’un yüzüne bakamıyordum. Burada benim yaşamamda bir çıkarı olmayan ya da hayatta kalmam için emir almış olmayan tek kişi oydu. Yine de benim hayatta kalmamı istiyordu. Belki Deren ile olan gizemli geçmişinden dolayıydı belki değildi. Ama yaşamamı istediği bariz bir gerçekti. Ayrıca Deren ile nasıl bir geçmişleri olduğunu tahmin edebiliyordum özellikle de Demir’in dün masamıza gelip söylediklerinden sonra. Fakat bu konuyu fazla düşünmedim. Beni korumaya çalışıyordu ve bense onun çabalarını boşa çıkarıyordum. Derin bir nefes aldım. Onu hayal kırıklığına uğratamazdım.
“Biliyorum” dedim azar işitmiş küçük bir çocuğun sesiyle “Ama nasıl karşı çıkabilirdim ki? Hem bana zarar vermeye kalkmadılar. Tehdit de etmediler. Hatta Demir ile sonradan geldiğim yer hakkında sohbet bile ettik. İnanın bana iki medeni insan gibiydik. Bana verdiği silahı tutmama izin verdi.”
Bu sefer ikisinin yüzünde gördüğüm şaşkın ifade yargılayıcı değildi. Bu sefer gerçekten şaşırmışlardı. Dora, aynı şeyi duyup duymadığına emin olmak istermişçesine dönüp abisine baktı. Doruk da şaşkınlıkla bana. Dora bir an için güler gibi oldu.
“Belki de her şeye o kadar önyargıyla yaklaşmak istemiyordur artık? Belki de nefret etmekten yorulmuştur?” Omuzlarını silkti. Doruk ona yan yan baktı. Gözleriyle yargılıyordu. Dora da bu sözleri inanarak söylememişti. Biraz sonra tekrar bana döndü. Hayal kırıklığına uğramış gibi başını iki yana salladı.
“Büyük oyuna geliyorsun. Seninle sohbet ettiyse, sana silah verdiyse bu senin güvenini kazanmak içindir. Ne yapıyor olduğunu görmen lazım. Lütfen bana onun anlık samimiyetine kandığını söyleme.” Doruk’un bakışları keskindi. Sesi bunu emretmiş gibi söylemişti. Benim hata yapmamdan Demir’e inanmamdan korkuyormuş gibi. Göz göze geldik. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. İnandım diyemezdim. Ben de niyetini sorgular haldeydim ama Doruk’un bana cahilmişim sanki bunu bilmiyormuşum gibi muamele yapmasına alınmıştım. Burada yaşayacaksam gözümün açık olması gerektiğini, herkes ve her şeyden şüphe etmem gerektiğini biliyordum. Bunu da yapıyordum zaten. Sadece… sadece tam olarak ne diyeceğimi bilmiyordum işte.
Dora çatalını gelişigüzel savurdu. “Silahı yanında tut. Sonradan ihtiyacın olabilir.” Bu sözleri ikimizin de dikkatini dağıttı. Buna memnundum. Doruk’un dikkati bir an için dağılınca ben de bakışlarımı hemen tabağıma indirdim. Dora’nın sözlerine boğazımdan onaylayan bir ses çıkararak karşılık verdim. Benim de silahı geri vermeye hiç niyetim yoktu zaten. Dişleklerle karşılaştığım ilk günden beri silahın belimde yaptığı ağırlık bana güven veriyordu. Doruk benden bir cevap beklemeyince sakince kahvaltımızı yapmaya başladık.
“Ve yine geliyor…” Doruk ile aynı anda başımızı kaldırdık. Doruk da Dora’nın baktığı yere baktığında yüz ifadesi sertleşti. Gelenin kim olduğunu anlamam için dönüp arkama bakmama gerek yoktu. Onu gördüğünde Doruk’un yüzünün aldığı şekli ezberlemiştim. Elleri sandalyemin demirlerindeki doğal yerini buldu. Onun sıcaklığını hissettim. Düne göre daha az gerilmiştim. Sanırım vücudum onun varlığına alışmaya başlıyordu. Yoğun kan ve barut kokusu üzerine sinmişti. Sürekli göreve çıkmaktan dolayı olsa gerekti.
“Günaydın.” Başımı kaldırdığımda onunla göz göze geldik. Demir masaya doğru eğilmiş ve bana bakıyordu. Hafifçe gülümseyerek karşılık verdim. Doruk’un uyarılarından sonra gülümsemek yanlış geliyordu ancak farklı davranırsam Demir bir şeylerin doğru olmadığını düşünebilir ve yine Doruk’un canını sıkabilirdi.
“Günaydın.” Diye karşılık verdim. Demir bakışlarını oturduğum sandalyenin üzerinde gezdirdi. Sonra beğenmemiş gibi dudaklarını büzüp boğazından onaylamayan bir ses çıkardı. Doğrulduğunda parmakları sandalyemin sırtında ritim tutmuştu. Kafa karışıklığıyla kaşlarımı çatarak ona baktım.
“Bir sorun mu var?”
“Seni almaya geldim” Sonra bir adım geri çekildi “benim masama gidiyoruz.” Geri çekilmesinin nedeni kalkmam için bana yer açmaktı demek. Neden Avcıların yanına gidiyordum ki? Beklediğimi gören Demir bıkkın bir nefes verdi. Bunun sonun iyi olmayacağını düşünerek ayaklandım. Özür dileyen bir ifadeyle Doruk’a baktım. Doruk bu durumdan hiç hoşlanmamıştı ve bunu belli etmekten de çekinmiyordu. Demir de bunun farkındaydı. Sırf inat olsun diye Demir Doruk’a dönüp gülümsedi. “Afiyet olsun.” Kahvaltı tabağımı elime aldım. Demir de elini belime koyarak beni masadan uzaklaştırdı. Yürürken ona yandan yandan baktım.
“Öyle yapmana gerek yoktu.”
Demir ne demeye çalıştığımı anlamamış gibi bir kaşını kaldırıp bana baktı. Bu hareketi gözaltı torbalarını belirginleştirmişti. O da uykusuz gözüküyordu. “Ne?”
Derin bir nefes aldım. Bu soruyu cevaplamayacaktım. Ama Demir belimdeki eliyle beni dürtünce kıpırdandım ve sorusunu cevaplamaya karar verdim.
“Doruk ile aran iyi değil. Bunu görebiliyorum. Ama beni kullanarak ona üstünlük taslamaya çalışma. Bu hiç… hoş değil.” Öyle mi, der gibi baktı. Sanki ben diyene kadar durumu fark etmemişti. Fakat ifadesi sert değildi. Hatta komik bulmuş gibiydi. Dudakları hafifçe yukarı kıvrılmıştı. “E o zaman geri dön ve ona ‘beni kullanarak sana karşı üstünlük kurmasına izin vermedim’ de. Doruk’a onu seçtiğini söyle.”
Mesele benim kimi seçtiğim miydi? Durdu ve bana doğru eğildi. Bu hareketi beni geriyordu. Ancak bunu belli etmemek için olabildiğince dik durdum. Acaba bu hareketinin beni gerdiğinin farkında mıydı? Belki de o yüzden bunu sık yapmaya başlamıştı.
“Ama bunu yapamazsın. Öyle değil mi?” sesindeki tehditkâr ton beni bu kadar ürkütmemeliydi. “Bunu yaparsan seni korumaya dair bütün motivasyonumu kaybederim. Bu da senin açından…” düşünüyor gibi bakışları uzak bir noktaya kaydı. Sonra dudak büktü ve tekrar göz göze geldik “pek iyi olmaz diyelim.” Geri çekildi, doğruldu. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek yola devam etti.
“Sakin ol. Ben sadece… aranızdaki şey her neyse bunun ortasında kalmak istemiyorum.” diyebildim. Demir ise bana dünyanın en komik esprisini yapmışım gibi baktı. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. İfadesini korumaya çalışarak derin bir nefes aldı. “Bütün mesele zaten sensin.” Sonra beni baştan aşağı süzdü. “Yani bütün mesele Deren. Sen de ikinci tursun.”
Çok garip biriydi. Ne zaman iyi niyetli ne zaman çıkarcı anlayamıyordum. Ne zaman beni öldürmek istiyor ne zaman bana zaman veriyor bilmiyordum. Bana kalırsa biz zaten kurtulamayacağını bilen av ve onun çırpınışlarını keyifle izleyen bir avcıdan ibarettik.
Masaya vardığımızda Çağla ve Yaman çoktan kahvaltılarının yarısına gelmişlerdi. Çağla bana bakıp başını hafifçe eğerek selam verdi. Yaman ise gülümsemişti. İkisine de karşılık verdim. Demir masadaki boş yere oturmamı işaret etti. Elimdeki tabağı masaya koydum ve sandalyeye yerleştim. İki de bir arkamı dönüp Doruk ve Dora’ya bakma dürtüme karşı koymaya çalıştım. Demir de sanki bunu engellemek istermişçesine sağ yanıma oturdu. Çağla’nın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Demir’in bu yaptığına mı yoksa benim onların masalarında olmama mı şaşırmıştı?
“Onu bu kadar çabuk aramıza alacağını düşünmemiştim.” Sesi buruk, kırılmış gibi çıkmıştı. Anlamıyordum benimle arkadaş olmak istemiyor muydu? Ekipte benimle konuşan ilk kişi kendisiydi üstelik. Demir, Çağla’nın yanlış anlamasından korkuyormuş gibi başını iki yana salladı.
“Lavin’i aramıza aldığım falan yok. Sadece insanlara ona bulaşmamaları gerektiğini gösteriyorum. Hem Doruk’un masasında yemek yiyip hem bizim korumamız altında olamaz. O yüzden onu alıp buraya getirdim.”
Çağla bu açıklamadan memnun olmamış gibi iç çekti ancak sonra başıyla onaylayıp kahvaltısını yapmaya geri döndü. Onun neyi vardı? Benden hoşlandığını sanıyordum. Anlaşılan Avcılar için nefret bir sürü iyi duyguyu gölgede bırakabilecek kadar güçlüydü. Acaba Deren, Çağla’nın canını nasıl yakmıştı? Göründüğü üzere Deren ölmeden önce buradaki herkesin canını sıkmayı başaracak çok şey yapmıştı. Doruk ve Dora ikilisi haricinde. Düşünmemeye çalıştım. Deren sanki tüm düşüncelerimi kaplamıyormuş gibi onu unutmaya çalıştım. Düşünmem gereken başka şeyler vardı. Eve nasıl döneceğim gibi mesela. Dönebilirsem, tek başıma olası bir salgını nasıl durduracağım ya da?
Kahvaltı sırasında Yaman’ın ikide bir başını kaldırıp etrafına bakındığını gördüm. Birini mi bekliyordu? Ben de bir an için başımı kaldırıp etrafa bakındım. Gördüğüm şeyse tüylerimi diken diken etmişti. Onlarca insan, onlarca göz… hepsi dönmüş bize bakıyordu. Bana baktıklarında yüzlerinin aldığı şekle alışmıştım ama şimdi Avcılara da bakıyorlardı ve bu bakış geçen gün gördüğüm hayranlık dolu bakışlara hiç benzemiyordu. Çatık kaşlar, hayret içindeki ifadeler, sıkılmış çeneler ve gözlerdeki artık sadece beni değil bütün bir Avcı ekibini de öldürmek isteyen karanlık bakışlar vardı. Avcılara bileniyorlardı. Çünkü Avcılar benimle birlikte oturuyordu. Onların bu korkunç bakışlarına daha fazla dayanamadım ve önüme döndüm. Bunu yapmamla beraber Yaman ile göz göze geldik. Ne gördüğümü biliyordu. İfademden olsa gerek yumuşak bir gülümsemeyle bana baktı. Beni rahatlatmaya çalıştığı için ona minnettardım ama beni ancak eve dönmek rahatlatırdı.
Kahvaltısını bitiren Çağla bardağında kalan azıcık suyu da içip bana baktı. “Dövüşmeyi biliyor musun?”
Ona kaşlarımı çatarak baktım. Bir anda nereden çıkmıştı bu soru? “Evet, az çok bir şeyler biliyorum.”
Cevabımdan tatmin olmayan Çağla beni geçiştirmek için başını yukarı aşağı salladı “Öyleyse eğitimde bize katılıyorsun.”
Bu sözleriyle birlikte Avcılar ayaklanmaya başladı. Ne, şimdi mi gidiyorduk? Geç kalmamak için ben de toparlandım.
XXXXXX
Atış alanın yakınlarındaki, dövüş antrenmanları için kullanılan büyük minderin önünde duruyorduk. Bugün kontrol Çağla’nın elindeydi. Demir ona karışmıyor, hatta ne derse katılıyordu. Çağla minderde dövüşen birkaç kişiyi görünce elinin tersiyle onların gitmesini işaret etti. Kimse onun bu yaptığına itiraz etmedi ve minderi hızla boşalttılar. Ben de buraya geldiğim ilk gün Doruk’u nüfuzlu biri sanmıştım. Asıl nüfuz buydu, asıl saygı buydu. Çağla kimse ile konuşma gereği duymamış, minderdekiler tarafından görmezden gelinmemiş ve verdiği komuta sorgulanmadan uyulmuştu. Meriç’in beni onlara emanet etmesine gerçekten minnettar olmuştum. Avcılar bu sığınağın dokunulmaz insanlarıydı. Bu yüzden kahvaltı vakti insanlar ne kadar öfkeyle baksa da içlerinden biri bile kalkıp bir şey diyememişti.
Çağla ceketini çıkarıp bir köşeye yavaşça bıraktı. Sonra da belindeki tabancasını çıkarıp ceketinin üzerine bıraktı. Birazdan kemerini de çıkardı. Kemerini çekerken ağır hareket ediyordu çünkü şarjör kılıflarını düşürmemeye çalışıyordu. Kemerle birlikte şarjörleri tek tek çıkarıp onları da ceketinin üstüne bıraktı. Bacağına bağlı kayıştan küçük bıçağını da kılıfıyla birlikte çıkarıp ceketinin üzerine attığında sanırım bütün silahlarından kurtulmuştu. Düşündüğümden daha az silahı vardı. Gerçi sorunları yumruğuyla çözen biri içinse fazla silahlıydı. Karşımıza geçip ellerini birbirine vurdu. “Ceketlerinizi çıkarın.”
Demir ve Yaman deri ceketlerini çıkarıp Çağla’nın yaptığı gibi silahlarını boşaltmaya başladılar. Dışarısı soğuktu ve apar topar çıktığımız için odama dönüp montumu alamamıştım bu yüzden benim çıkaracağım hiçbir şey yoktu. Gömlek ve pantolon ile duruyordum. Umarım en kısa zamanda hareket etmeye başlardık çünkü soğuk kemiklerime işlemek üzereydi ve böyle olursa bir aylık gribe yakalanmış olurdum. Ne zaman grip olsam iyileşmem çok uzun sürüyordu.
Demir kendi ceketinden ve üstündeki silahlardan kurtulmuş, ellerini beline koymuş bana bakıyordu. Onun bakışlarını fark edip merakla bir kaşımı kaldırdım.
“Sana verdiğimiz silahı süs diye odanda saklamıyorsundur herhalde.” Dediğinde benim de silahımı çıkartmam gerektiğini unuttuğumu fark ettim. Özür dilemek istercesine bir elimi kaldırdım. Sonra da arkama astığım silahı tutup çıkardım. Emniyetini kontrol ettim. Avcılar silahlarını ceketlerinin üzerine koymuşlardı ancak benim silahımı üçünden birinin yanına koymam gerekiyordu. Demir’e asla vermezdim. Yaman’a verirsem Demir’e verebilirdi. Gerçi Çağla’ya da versem aynısını yapabilirdi. Demir elini uzatmış iki parmağıyla gelmemi işaret etti. Yavaş adımlarla ona doğru ilerledim. Gözlerini üzerimden çekmiyordu. Her hareketimi izliyordu. Sanki her an bir şey yapabilirmişim gibi tetikteydi. Ben de bakışlarımı ondan ayırmadım. Benim için de aynı durum geçerliydi. Ne olursa olsun ona güvenmiyordum, kolay kolay da güveneceğimi sanmıyordum.
Tam önünde durduğumda bir elini bana uzattı. Eli silahı vermem için açık bir şekilde bekliyordu. Ama ben beklenileni yapan bir insan mıydım? Tabii ki hayır. Sabah kahvaltıda Doruk’la yaşadığı sürtüşmeyi hatırladım. Demir’in Doruk’u ezmeye çalışmasını görmezden gelmek istemiyordum. O yüzden tam ona uzatır gibi yaptığımda hemen silahı diğer elime geçirip Çağla’ya uzattım. Çağla da bunu beklemiyor olacak ki kısa bir an kaşlarını çattı. Ama hemen sonra silahımı aldı ve kendi ceketinin üzerine bıraktı. Demir’de gördüğüm ifade ise paha biçilmezdi. Bir an afallayarak bana baktıktan sonra kendini hızla toplamaya çalışmış ve bunun için de kaşlarını çatmıştı. Havada kalan elini indirdi ve sert bir ifadeyle bana baktı. Yine üzerime eğilmişti. Ne zaman bunu yapsa çok geriliyorum.
“Komik misin sen?”
Tamam bu bakışlar altında yaptığım şeyin çok çocukça olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ama hiçbir şey demedim. İfademi korumaya çalıştım ve geri çekildim. Demir’in çekim alanından ne kadar uzaklaşırsam o kadar iyiydi. Çünkü bir kere çekim alanına girdiğinizde ne zaman sizi tuzağına düşüreceğini bilemiyordunuz. Benim geri çekilmemle beraber doğruldu. Ancak gözlerini üzerimden çekmemişti.
“Öyleyse başlayalım. Lavin sen karşıma geç.”
Çağla’nın konuşmasıyla ikimizin de dikkati dağıldı. Çağla’nın yanına gidip karşısında durdum. Hızlı hareket etmiştim. Kaçar gibi. Ama Demir’in bunu fark etmemesini umdum. Çağla yumruklarını sıkıp pozisyon aldı. “Gardını al.”
Dediğini yaptım. Bir ayağım geride diğer ayağım önde ve dizlerim hafif bükülmüş bir halde durdum. İki elimin yumruğunu sıktım ve göz hizama getirdim.
“Karışık ilerleyeceğiz.”
Harekete geçmeden önce söylediği tek şey buydu. Sonrasında hızla ileri atıldı ve ben daha ne olduğunu anlamadan yüzüme bir yumruk indirdi. Afallayarak geri çekildim. Gerçekten vurmuştu ve canımı çok yakmıştı. Acıyla yüzümü buruşturdum. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda ifadesiz bir yüzle hatta şaşırmama şaşırmış gibi bir ifadeyle karşılık verdi.
“Ne? Düşmanın sana saldırmadan önce haber verir mi sanıyorsun?”
Yandan Demir’in kıkırdamalarını duydum. Kısa bir an için bakışlarım ona kaydı. Kollarını göğsünde birbirine dolamış beni izliyor ve dayak yememden eğleniyordu. Yaman ise ifadesiz bir yüzle bizi seyrediyordu. Demir’in gülümsemesini yüzünden silmek istedim. Bana sirkte onu eğlendirmek için getirilen bir hayvanmışım gibi hissettiriyordu.
“Hey, odak buraya!”
Çağla’nın uyarısıyla hızla toparlandım. Yanağım hâlâ acıdan yanıyordu ama bilincim daha açıktı şimdi. Çağla tekrar harekete geçtiğinde kendimi daha hazır hissettim. Bu sefer bir kroşe savurdu. Soldan gelen kroşeyi sol kolumu kaldırarak blokladım ve sağ yumruğumu ileri savurdum. Çağla’nın karnına hedeflediğim yumruğum Çağla hızla geri çekilince boşa düştü. Sonra tekrar saldırdı. Bu sefer tekme atmıştı. Yandan attığı tekmeye dizimle karşılık verim. Çağla hızlıydı, saldırılarını engellediğim her seferde çabuk toparlanıyor ve aynı hızda karşılık veriyordu. Şimdiden çok yorulmuştum. Uzun süredir antrenmanlı değildim. İhtiyacım olacağını düşünmediğimden çok üzerine düşmemiştim.
“Yoruluyorsun.” Nefes alışverişim o kadar çoğalmıştı ki Çağla’nın sözlerini zar zor duyabilmiştim. Bir yumruk daha savurduğunda bundan da eğilerek kaçtım. Artık hem bloke edip hem de karşılık veremiyordum. Enerjim hızlı tükeniyordu. Göğsüm yanıyordu. Dışarısı kırk derece gibi hissettirmeye başlamıştı.
“Daha ne kadar devam edeceğiz?” Gardımı toparlamakta zorlandım.
“Sınırına ulaşana kadar.”
Omuzlarım çöktü, bıkkın bir nefes verdim. Şakağımdan aşağı ter akmaya başlamıştı. Ya sınırıma çoktan ulaştıysak? Titreyen bacaklarımla geri sıçrayarak Çağla’nın bir sonraki tekmesinden kendimi son anda kurtardım. Hemen ardından gelen başka bir tekmeye karşı kendimi savunmak için saniyelerim vardı. Kollarımı önümde birleştirerek ve hafif kambur durarak karnımı ve yüzümü koruyacağını düşündüğüm bir barikat oluşturdum. Tekme barikata çarpıp beni geri savurdu ancak darbenin etkisini azaltmayı başarmıştı. Doğruldum. Birkaç yumruk da ben savurdum ancak Çağla hepsini kolaylıkla bloke etmişti. Bir zaman sonra gelişi güzel yumruk savurmaya başladığımı fark ettim. Çağla, şakağıma sert bir tekme indirdiğindeyse yere yıkıldım. Sıcak bir sıvının kaşıma oradan da burnuma doğru aktığını hissettim. Birazdan alnımdan mindere bir damla düştüğünde bunun kan olduğunu gördüm. Kaşım mı yarılmıştı?
Ayağa kalkmaya dermanım kalmamıştı. Ciğerlerime daha fazla oksijen girmesi için dudaklarımı araladım. Burada olmamalıydım. Burada olmam çok yanlıştı. Evimi özlemiştim. Annemi ve abimi özlemiştim. Arkadaşımı özlemiştim. Sıradan hayatımı özlemiştim. Niye buradaydım ben?
“Ne o? Bu kadar çabuk mu pes ediyorsun?”
Demir’in alaycı sesini duyduğumda gerçekliğe geri döndüm. Kaşlarım çatıldı ve başımı kaldırdım.
“Ne pes etmesi, dinleniyordum sadece.”
Kollarımda derman kalmamıştı ama umursamadım. Demir’in önünde hayıflanamaz, yorgun düşemez, hata yapamaz, korkamaz ve en önemlisi de kaybedemezdim. Son bir güçle gövdemi biraz daha kaldırmayı başardım. Yeterince kalktığımda bir dizimi altıma alarak kalkmama destek olmasını sağladım. Dizlerimin üzerindeydim. Başımı kaldırdığımda Demir ile göz göze geldim. Az önceki alaycı ifadesinden eser yoktu. Sinirlenmiş gibi bakıyordu.
“Üzerine git.”
Kaşlarımı çattım. Bakışları üzerimde olduğundan ilk başta bana söylediğini sanmıştım ama Çağla’nın tepkisinden bu sözlerin bana söylenmediğini anladım. Çağla’yla konuşuyordu. Ona benim üzerime gitmesini söylüyordu.
“Önce ayağa kalksın sonra zaten…”
Demir sert bir ifadeyle Çağla’ya döndü. “Üzerine git dedim. Yorum yapmanı istemedim.”
Çağla uyarıcı bir tonda konuştu “Demir.” O da bunu doğru bulmuyordu ancak Demir ile göz göze geldiğinde o gözlerde ne gördüyse yenilerek iç çekti ve üzerime yürümeye başladı. Demir’i bu kadar sinirlendiren neydi? Dediklerime mi sinirlenmişti? Yoksa pes etmediğim için mi kızmıştı? Ne yapmamı istiyordu? Benden ne yapmamı bekliyordu?
Çağla ayağa kalkmamı beklemedi ve henüz dizlerimin üzerindeyken tekme attı. Attığı tekmeyle birlikte yuvarlandım ve neredeyse minderden çıkacaktım. Çağla üzerime gelmeye devam etti. Kaşlarını çatmış bana dikkatle bakıyordu. Sanki ayağa kalkabilecek miyim diye düşünüyordu. Şahsen bunu ben de merak ediyordum.
“Böyle giderse Çağla seni böcek gibi ezecek. Bu mu olsun istiyorsun? Çağla seni böcek gibi ezsin mi?”
Şimdiyse kollarını arkada kavuşturmuş bana bir komutan edasıyla bakıyordu. Bir böcek gibi ezmek. Beni öfkelendirmeye çalışıyordu. Çünkü ona göre, öfkelenirsem kimliğimi açık ederdim. Beni Deren olmakla suçlayabilirdi. Öfkelenip kendimi kaybetmemi istiyordu. Ona istediğini vermeyecektim. Hızlı bir nefes aldım. Çağla’nın bir sonraki tekmesinden yerde yuvarlanarak kaçındım ve boştaki ayağına bir tekme attım. Bu darbem Çağla’nın dengesini kaybedip yere düşmesine neden olmuştu. Dönerek bir dizim üzerine kalktım ve ellerimi yumruk yaptım. Bakışlarım Demir’in üzerindeydi. Öfkemi ne kadar açık ettim bilmiyordum ama onunla daha fazla göz teması kurmamak için başımı çevirdim. Çağla’nın toparlanmasına fırsat vermeden bir bacağını kilit altına aldım ve gerginliğini arttırmak için yere uzandım. Bir yandan da bacağını var gücümle çekiyordum. Normal bir zamanda var gücümle bacağını çekmem bacağı yerinden çıkarabilmemi sağlardı ancak şu an çok yorgundum ve bütün vücudum titrerken uyguladığım kuvvet Çağla’nın sadece canını yakıyordu. Ellerinin bacağına sarıldığını hissettim. Diğer bacağıyla da beni itmeye çalışıyordu. Çırpınışlarına elimden geldiğince dayandım. O pes edene kadar dayanabilmeyi umuyordum. Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda Çağla’nın yüzünün acıyla kasıldığını gördüm. Demir yüzünden ona acı çektirmekten hiç memnun değildim.
“Pes et. Bacağında kalıcı bir hasara neden olacaksın!” Yaman sanki kendi canı yanıyormuş gibi Çağla’ya seslenmişti. Haklıydı. Yaman’ı dinlese iyi olacaktı. Ancak Çağla benden de inat çıkmıştı. Bırakmıyordu. Neden pes etmiyordu? Pes ederse Demir’in ona kızacağını mı düşünüyordu? Daha fazla bırakmamayı sürdürürse ben bırakacaktım. Hiç halim kalmamıştı. Bacaklarımı tam çözmek üzereydim ki, Çağla yumruk yaptığı elini mindere üç kez vurdu. Saniyesinde onu bıraktım ve nefes nefese geri çekildim. Mindere boylu boyunca uzanmamak için avcumu mindere bastırıp dik durmaya çalıştım. Kollarım titriyordu. Çağla toparlanırken göz göze geldik.
“Özür dilerim.”
Başını iki yana salladı “Özür dileme. Ben sana daha beterini yaptım ve özür diledim mi?”
Hayır dilememişti. Cevap vermedim ve oturduğum yerde nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Birazdan arkamda yine aynı sıcaklığı, kan ve barutun yoğun kokusunu hissettim. Konuştuğundaysa nefesinin sıcaklığı kulağımı uyuşturuyordu.
“Hayatta kalman gerekmediğinde gelişemezsin. Gördün mü? Çağla ile bir saat daha böyle devam edebilirdiniz ama ne zaman tehlikenin gerçek olduğunu fark ettin o zaman gerçek potansiyelin ortaya çıktı.”
“Bir dahakine rakibim sen ol. Gerçek potansiyelimi ortaya çıkarmak için seve seve senin bacağını feda edebilirim.”
Demir’in kıkırdaması içimi ürpertmişti. Daha az önce sinirli değil miydi? Yüzümü ona döndüğümde burun buruna geldik. Konuşurken bana bu kadar yakın durmasını beklemiyordum. O da benim ona dönmemi beklemiyor olacak ki bir an için afallar gibi oldu. Fakat geri çekilmemişti. Onun yerine yüzümü daha yakından incelemek için fırsat bulduğuna sevinmiş gibi gülümsedi.
“Kan ve ter içinde Lavin Ergün. Böyle olacağını beklemiyordun dimi? Olsun. Kan gözlerini ortaya çıkarmış. Ayrıca Çağla’nın yumrukları yanağında çok hoş bir kızıllık oluşturmuş.”
Bu sefer gülümseyen ben oldum. Onu kendi oyununda yenecektim. Sesimi alçak tuttum, başımı hafifçe yana eğerek ona flörtöz bir ifadeyle baktım. “Neden bir sevgilin olmadığı belli oldu. İltifat konusunda berbatsın.”
Sözlerimle Demir kalakaldı. Bunu beklemiyordu. Demir’i kendi iç çatışmasıyla bırakıp hızla ayağa kalktım. Vücudum aldığı darbelerden dolayı berbat hissediyordu ancak Demir’e laf sokabilmek ağrıyı neredeyse fiziksel olarak azaltmayı başarmıştı. Üstümü başımı düzelttim ve ayağa kalkan Demir’e arkamı döndüm. Çağla çoktan giyinmişti. Silahımı almak için yanına gittim. Demir arkamdan seslendi. “Çok yanılıyorsun!” Güldüğümü görmesin diye dönüp ona bakmadım. Çağla’nın yanına ulaştığımda yerde silahımı aradım. Fakat görünürde hiçbir şey yoktu. Kaşlarımı çattım. Demir ben bakmıyorken silahımı çalmış olabilir miydi? Ya da bulamayacağım bir yere saklamış olabilirdi. Tam dönüp Demir’i suçlayacaktım ki Çağla silahımın gövdesinden tutup kabzasını bana uzattı.
“Yerde bırakmak istemedim.” Evet, Avcılar ve silah sevdaları. Silahı alıp belimdeki yerine asarken Çağla’ya hafifçe gülümsedim. “Teşekkür ederim.” Bana bakıp başıyla selam verdi. Tam gitmek üzereydi ki kolundan tutup onu durdurdum. Bu hareketime şaşırmış gibi durup bana baktı. Evet, dünkü kadar çekingen bir kız görmemişti karşısında.
“Kahvaltıda masanıza geldiğimi gördüğünde bundan hoşlanmadın. Bugün de bir uzaksın. Yanlış bir şey mi yaptım?” Bunu şimdi bir şekilde sormasaydım günün geri kalanında içim içimi yerdi.
Bana baktı. Konuşmak için dudaklarını araladı ama ne diyeceğini bilemiyormuş gibi geri kapattı. Bu tuhaftı. Onu ilk defa ne diyeceğini bilmezken görüyordum. Aradan geçen birkaç saniyenin ardından tekrar denedi.
“Sen bir şey yapmadın.” Sonra komik bulmuş gibi kısa bir an kendi sözlerine gülüp parmağıyla yüzümü işaret etti. “Bu yüzün diğer sahibi yaptı ve ben… sana baktığımda sürekli onu görüyorum. Bir an için yine…” kendini durdurdu. Bu konu hakkında konuşmak istemiyordu. Başını iki yana salladı. Derin bir nefes alıp toparlandı “Yüzümde artık nasıl bir ifade gördüysen bütün sebebi bu. Sonuçta senin Deren olmadığına inanan ilk kişi benim dimi?” Onun buruk gülümsemesi içimi rahatlatmamıştı. Beni daha çok üzmüştü. Deren’den de Deren’in onlara yaptıklarından da nefret ediyordum. Başımla onayladım.
Birazdan bütün sığınağı inleten bir alarm sesi duyuldu. Hızla kulaklarımı kapattım. Can yakıcı bir sesti. Beynimi zonklatmıştı resmen.
“Turuncu kod. İstenmeyen misafirlerimiz var.” Diye açıklamada bulundu Çağla. Arkamı dönüp Demir ve Yaman’a baktım. Onlar da en az benim kadar bunu duyduklarına şaşırmışlardı.
“O koşan Sevil değil mi?”
Yaman’ın ileride baktığı noktaya odaklandım. Bu dün gece gördüğüm kızdı. Demir beni tehdit ettiğinde bana lazer doğrultan kuledeki o kız. Ayrıca gece de girmemiz için sığınağın kapılarını açmıştı. Hızla bize doğru geliyordu. Kısa saçları rüzgârla birlikle havalanmıştı. Saçları açık kahverengiydi. Gece karanlığından dolayı daha koyu olduğunu düşünmüştüm. Yanımıza geldiğinde hızla durdu. Nefes nefeseydi.
“Cebeciler gelmiş! Miraç. Cebeci. Küçük bir. Orduyla buraya. Doğru geliyor.” Soluklanmak için beklememişti bile. Gözleri bir an için beni buldu. Sonra tekrar Demir’e baktı.
“Ben Meriç’e haber vermeye gidiyorum. Batuhan ve Gökay sur kapısının önünde bekliyorlar. Destek çağırmamı ister misin?”
Demir düşünceli bir ifadeyle Sevil’e baktı. “İki birlik çağır, iki de hazırda beklesin.”
Sevil başıyla onu onayladıktan sonra koşmaya devam etti. Neler oluyordu? Miraç da kimdi? Onu dört birlik hazırlatacak kadar önemli kılan neydi? Cevap alabilmek umuduyla Demir’e döndüm.
“Neler oluyor?”
Bana baktı. Baştan aşağı baktı. Sonra da yüzümü işaret etti. “Kendine bir çekidüzen ver. Seni istemeye geliyorlar.”
Ne?
“Bu ne demek oluyor?”
Çoktan ilgisi surlara kaymış olan Demir’in yanda yürümeye başladım. Bir yandan da dövüş sırasında dağılmış saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıyordum.
“Demir. Bu ne demek oluyor?”
Demir beni görmezden geldi. Bunu beni çıldırtmak için yaptığına emindim. Dudağının bir kenarının hafifçe yukarı kıvrıldığını görmüştüm. Ancak surlara doğru yürürken dönüp bir kere bile bana bakmamıştı. Ben de arkamızdan gelen Çağla ve Yaman’a döndüm.
“Neler oluyor?”
Çağla, belindeki silahını çıkardı ve mermilerini kontrol etmeye başladı. “Deren, Miraç için çok değerliydi. Ama bize kaçtı. Sonra sen bir anda Cebeciler bölgesinde ortaya çıktın. Yüzünü gördüyse seni almaya gelmiştir. Görmediyse ki… bu kadar geç geldiğine göre görmemiştir, bizden hesap sormaya geldi. Cebeciler düşmanımızdır ve biz onların bölgesinde görüldük.” Çağla, şarjörü silahına tekrar taktı ve düşmeyeceğinden emin olmak için avcunun sert kısmını dipçiğe vurdu.
Pekâlâ, buraya geldiğimden beri başım beladan kurtulmamıştı. Akçalara gelirken de peşimde bir belayla gelmeyi unutmamıştım. Ne güzel, herkesin gününü mahvetmekte üstüme yoktu. Sonra aklıma gelen bir soruyla kaşlarımı çattım. Yeniden Çağla’ya baktım.
“Peki Deren’in öldüğünü biliyorlar mı?”
Bu sorumla üçü de durdu. Çağla kaşlarını çattı. Kimse bu soruyu gerçekten düşünmemiş miydi? Yaman’ın yüzünde de aynı meraklı ifade vardı. Üçümüz de Demir’e döndük. Demir’in kaşları yukarı kalkmıştı. O da bu sorunun cevabını merak ediyordu. Harika.
“Güzel soru, birazdan öğreniriz.”
Yürümeye devam etti. Kendimi gözlerimi devirirken buldum. Hemen sonra Demir işaret parmağı havada bana döndü. “Bana bir daha gözlerini devirme.” Nasıl görmüştü onu ya? Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. Benden bir karşılık alana kadar önüne dönmeyeceğini fark edince ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırdım. “Affedersin.” Yürümeye devam ettik.
Kapıya geldiğimizde Gökay kapının sağında, Batuhan ise solunda ellerinde dolu olduğunu varsaydığım hâki rengi tüfeklerle duruyorlardı. Hastanede ayrıldığımızdan beri ilk defa karşılaşmıştık. Gökay beni gördüğünde huzursuzca kıpırdandı. Bu tepkiye alışmıştım artık. O da kesin benim Lavin olduğumu unutup bir an için Deren ile karıştırmıştı. Sonra bakışları Demir’e kaydı ve Batuhan ile aynı anda baş selamı verdiler. Doruk istediği kadar aksini umut edebilirdi fakat durum ortadaydı. Herkes Demir’e liderleri gibi davranıyor, ona saygı gösteriyorlardı. Meriç’ten sonra Demir vardı. Demir Akçaların gelecekteki lideriydi.
“Kaç kişi olduklarını biliyor musunuz?” Demir’in bu gür ve otoriter sesini ilk defa duyuyordum. Tamamen lider moduna geçmiş gibiydi. Duruşu dikleşmiş, ellerini arkasında toplamıştı.
Batuhan sorusuna cevap verdi. “Net bir rakam veremeyiz ama elliden fazla oldukları kesin.”
Demir başıyla onayladı. Gökay konuşmadan önce boğazını temizledi.
“Ne yapacağız?”
Bunu ben de merak ediyordum. Ee Akçaların gelecek lideri Demir Eren, şimdi ne yapacağız? Kollarımı göğsümde kavuşturup bakışlarımı ona kilitledim. Arkasını döndüğünde gözlerimin üzerinde olduğunu fark edince sırıttı. Çimler ne de güzeldi! Gözlerimi kurumaya yüz tutmuş çimlere diktim.
“Sen.”
Bana seslendiğini bilerek bakışlarımı kaldırdım ve doğruydu. Bana seslenmişti. “Dibimden ayrılmasan iyi olur.”
Kaşlarımı çattım ama yorumda bulunmadım. Elini uzatıp beni yanına çağırdı. Bu sefer ikiletmedim. Birkaç adımda yanına ulaştım. İtaatkâr halim onu şaşırtmış gibi kaşları yukarı kalktı. Ona dönüp ifadesiz bir yüzle baktım. Bunu hem gerginliğimi gizlemek için hem de beni yanlış anlamasın diye yapmıştım.
Meriç, Evren ve Civan arkalarında küçük bir orduyla geldiler. Herkes sanki savaşa gidiyormuş gibi hazırlanmıştı. Ellerinde dolu tüfekler, bellerinde tabancalar ve bıçaklar, bazılarında üzerine çivi çakılmış sopalar, kazmalar, baltalar ve arbaletler vardı. Miraç Cebeci oldukça tehlikeli biri olmalıydı. Evren, doktor önlüğünün sıvalı kollarını aşağı indiriyordu. Alelacele gelmiş olmalıydı. Meriç, belindeki silahın üstünü gömleği ile örttü. Barışçıl gözükmek istiyor gibiydi, Civan’sa… Civan’ın belinin iki yanında da birer tabanca vardı ve bir elini, belinin sağ tarafındaki tabancanın üzerine koymuştu. Meriç gibi silahlarını gizlemeye hiç zahmet etmemişti. Karşılaşmada konuşmayı Meriç yapacak olmalıydı. O da herhalde kenarda durup korku salacaktı. Ve sonra kalabalığın içinde onu gördüm. Doruk kaşlarını çatmış, huzursuz bir ifadeyle bana bakıyordu. Bakışlarım elinde tuttuğu tabancaya kaydı. O da ordunun bir üyesiydi. Umarım bir olay çıkmaz ve çatışma yaşanmazdı. Ona bir şey olsun istemiyordum.
“Yüzüne ne oldu senin?”
Evren’in sorusuyla düşüncelerimden sıyrılıp önüme döndüm. O da yüzüme bakıp kaşlarını çatmıştı. Yüzüme ne olmuştu ki? Hırpalandığım o kadar mı belli oluyordu yoksa?
“Çağla, Lavin’i dövüşebiliyor mu diye test etmek istedi. Lavin de ilk başta biraz çekindi. Haliyle hasar aldı. Ama sonradan açıldı.” Demir bana bakıp gülümsedi “İş ciddiye bindiğinde içinden bir cevher çıkıyor.” Gözlerimi devirmek üzereydim. Ama kendimi tutup bıkkın bir ifadeyle yan yan Demir’e baktım.
Civan varlığımın farkına yeni varmış gibi konuştu. “Onun burada ne işi var? Hemen içeri sokun onu.” Sesi neredeyse paniklemiş gibi çıkmıştı. Beni gördüğüne sevinmemişti. Eh, duygularımız karşılıklıydı.
Meriç başını iki yana sallayarak konuşmaya başladı “Miraç bizim onların bölgesinden birini aldığımızı gördü. Bunun için buraya geldiler ve biz onu ne kadar saklayıp birazdan yapacakları suçlamaları inkâr edecek olsak da inat edip kimi getirdiğimizi görmeye çalışacaktır. Bu da Miraç’ın olması gerekenden daha uzun süre burada kalacağı anlamına gelir. Hayır, Lavin’i saklamayacağız. Lavin onunla gelmeyi reddettiğinde bu herkesin ortasında gerçekleşecek ve Miraç herkesin ortasında rezil olmamak için konuyu uzatmayıp gidecek. Aynı konuştuğumuz gibi.”
Ne güzel. Onlar bugün olabilecekler ve ne yapmaları gerektiği hakkında konuşmuşlardı ama olayların ortasında olan bana hiçbir şey söyleme zahmetine girmemişlerdi.
“Lavin’in burada kalmayı istediğine Miraç’ı ikna etmek istiyorsak onun Miraç’ın karşısına böyle çıkmasına izin veremeyiz. Zorla tutuyormuşuz gibi görünüyor.” Sözlerinin ardından bana doğru yürümeye başlayan Evren ellerini önlüğünün ceplerine soktu.
Bana ulaştığında önlüğünün sol cebinden bir pamuk çıkarıp az önce Çağla’nın yardığı kaşıma bastırdı. Acıyla içgüdüsel olarak geri çekildiğimde diğer eliyle çenemi tutup başımı sabit bir hale geldi. Nereye bakacağımı bilmediğimden gözlerim bir süre boşlukta gezindi. Sonra kendimi tekrardan Evren’in sedef taşından küçük kolyesine bakarken buldum. Niye o kadar küçük bir taş takıyordu ki? Sedef taşının önemi neydi acaba? Belki de beğendiğinden, belki de Meriç ona hediye olarak falan verdiğinden takıyor olabilirdi. Üzerine düşünmemeyi seçtim.
“Çağla’nın tekmesi dimi?”
Sözlerini başımla onaylamak üzereyken Evren’in yumuşak ellerinin çenemdeki baskısını hatırlayıp durdum, onun yerine konuşarak cevap verdim. “Evet.” Kaşımın Çağla’nın tekmesiyle açıldığını nereden biliyordu?
“Yıllarca dayak yiyip revire gelen birçok çocuğu tedavi ettim. O kadar vakadan sonra onlara bu hasarı kimin bıraktığını anlayabiliyorsun. İmza hareketi gibi bir şey oluyor. Çağla da… hiçbir zaman sakin bir çocuk olmadı.” Gülümsesem mi, korksam mı bilememiştim. Bakışlarım Çağla’nınki ile buluştuğunda ifadesiz bir yüzle çoktandır beni izlediğini gördüm. Yaptıklarından hiç pişman gibi görünmüyordu. Küçükken ben de öyleydim. Bana bulaşan oğlanları önce döver sonra annelerine şikâyet ederdim. Ya da sadece döver, onların beni annelerine şikâyet etmelerini beklerdim. Sonra anneleri gelir ve bana kızar ben de onlara oğullarını neden dövdüğümü çok sakin bir şekilde açıklardım. Eski güzel günler işte.
Pamuğu yaradan çekip kanlı tarafını içeri doğru katladı ve daha temiz olan kısmını göz çevrem, burnum ve elmacık kemiğimde gezdirmeye başladı. Oraya kadar kan akmış mıydı? Sonra pamuğu çıkardığı cebine atıp diğer cebinden bir yara bandı çıkardı. Üstündeki beyaz, koruyucu kâğıdı sıyırıp aldı ve yaranın üzerine yapıştırdı. Yanında hep bir pamuk ve yara bandı mı taşırdı?
“Her gün onlarca ufak yaralanmayla uğraşıyorum ki artık cebimde yer etmişler.” Sesli mi düşünmüştüm yoksa yüzümdeki şaşkın ifadeden mi anlayıp cevap vermişti? Biraz sonra çenemi tutup bana şöyle bir uzaktan baktı. “Yanakların kızarmış ama morarmasına biraz daha var. Kızarıklığa havanın soğuk olduğu bahanesini verebiliriz ama morluğu anlarlar. Morluk oluşmadan Miraç ile konuşmamız bitse iyi olur.”
Ve daha kapılar bile açılmamıştı. Evren Meriç’in yanındaki yerini alırken ben de Demir’in yanındaki yerime geçtim. Gergindim. Birazdan kapı açılacaktı ve beni göreceklerdi. Gerçi beni değil de Deren’i göreceklerdi ama yine de bu durumu daha az korkutucu kılmıyordu. Ya Demir benden Deren gibi davranmamı isterse? Deren nasıl davranır bilmiyordum bile. Ne yapacaktım? Ben bunları düşünürken Demir kulağıma eğildi.
“Sana ne diyorsam onu yap. Sakın sözümden çıkma.” Uyarıcı ses tonuna karşı başımı yukarı aşağı sallayarak onu onayladım. Böyle bir durumda birinin beni yönlendiriyor olması herkes açısından en sağlıklı karardı.
Ve birazdan kapılar Meriç’in emriyle açılmaya başladı…
Bölüm etkileşimi
