6. bölüm / 7
Boyutlar ArasıBÖLÜM 6
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 6
- 1 Giriş6.085 kelime
- 2 BÖLÜM 217.321 kelime
- 3 BÖLÜM 31.860 kelime
- 4 BÖLÜM 41.910 kelime
- 5 BÖLÜM 55.698 kelime
- 6 BÖLÜM 67.411 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 BÖLÜM 77.102 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 6
Derin ama titrek bir nefes aldım. Karşımızda bir ordu vardı. Onlar da bizim gibi silahlılardı. En önlerinde içi pamuk dolgulu, kahverengi, kışlık bir ceket giymiş adam vardı. Belinde ya da elinde silaha benzer herhangi bir şey görmüyordum. Belki buraya olay çıkarmaya gelmemişti belki de o da Meriç gibi silahını gömleğinin altına iyi gizlemişti. Siyah gözleri sinsi bir edayla üzerimizde geziniyordu. Hemen yanında da onun gibi solgun tenli ama yeşil gözlü biri daha vardı. Benden büyük gözükmüyordu. Bakışlarım Miraç olduğunu düşündüğüm adamın arkasındaki orduya kaydı. Batuhan ve Gökay haklıydı. Elli kişiden fazla gözüküyordu. Kimse barışçıl bir konuşmaya elli kişiyle gelmezdi. İçim ürperdi. Ordudaki insanların bakışları savaşa aç askerleri andırıyordu.
“Deren…” Miraç’ın adımı söylemesiyle gözlerimiz buluştu. Beni gördüğüne şok olmuş gibi bakıyordu. Deren’in öldüğünü biliyor muydu acaba? Rahatsızca yerimde kıpırdandığımda Demir belimi dürttü. Gözlerimi ona çevirdim. Bana yüzünde anlam veremediğim bir ifadeyle bakıyordu. Sonra kulağıma eğildi ve fısıldadı. “Deren gibi davran.”
Deren gibi nasıl davranılırdı ki? Kaba mı olmalıydım? Küfür mü etmeliydim? Öyleyse Demir’in yanında ne işim vardı? Ne yapmalıydım? Demir’e yalvaran gözlerle baktım fakat bana yardımcı olacağa benzemiyordu. Benim Deren olduğuma inanmasa Deren gibi davran deyip sonra da susmazdı dimi? Onun yerine bana öyle demişti ve Deren gibi davranmamı bekliyordu çünkü eğer dediğini yaparsam ve “rolümü” çok iyi oynarsam o zaman beni Deren olmakla suçlayabilirdi. Ama eğer Deren’mişim gibi rol yapmayı az da olsa beceremezsem o zaman Miraç yalan söylediğimi anlar ve peşime düşebilirdi. Peşime düşerse…bunun sonu başka bir boyuttan geldiğimin öğrenilmesine kadar uzanıyordu. Bana yardım edebilecek tek kişi vardı o da şu an arkada, ordu içinde konumlandırılmıştı. Benim yanımda ise bana yardım etmesini umduğum fakat saniyesinde beni tek başıma bırakan biri vardı. Demir Eren! Hayatımda ondan daha aşağılık bir pislik görmemiştim.
“Seni yıllar sonra burada görmeyi beklemiyordum. Benim için ne büyük… hayal kırıklığı olduğunu bilemezsin.”
Bana bakıyordu. Bakışlarımı Demir’in üzerinden çekip Miraç’a yönelttim. Konuşmaya Meriç ile başlamamıştı. Beni gördüğünden beri bir kere bile başka yere bakmamıştı. Deren onun için oldukça önemli biri olmalıydı. Bense hazır değildim. Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilmiyordum ve Miraç bana bir cevap bekleyen gözlerle bakıyordu. Derin bir nefes almaya çalıştım. Konuşmak için dudaklarımı araladığımda Meriç benden önce konuşarak beni işleri mahvetmekten korudu.
“Önce lidere bir merhaba yok mu?” Meriç otoriter sesiyle herkesin ilgisini üzerine çekti. Ben de bakışlarımla Miraç’ın ordusunu taramaya devam ettim. Cebecilerin yarısı bana hainmişim gibi bakıyordu, diğer yarısı da anlam veremediğim bir hayranlık ve korkuyla bakıyordu. Deren ne kadar da… gizemli biriydi. Sığınağını terk ediyor ve yine de arkasında hayran bırakıyordu.
“Hem benim sığınağıma geliyorsun hem yüzüme bile bakmıyorsun. Bu saygısızlığın sebebi nedir?”
Miraç, Meriç’e döndü. Sinsi ifade yüzüne kazınmıştı. “Sebebi şu Meriç,” Meriç’in adını vurgulayarak söylemişti. Düşününce…Miraç ve Meriç… adları ne kadar da birbirlerine yakındı. “Senin adamlarının benim bölgem olduğunu bildikleri bir yere gelip benim bölgemden birini götürmesi.”
Demir’e döndüm. Hızlı hızlı fısıldadım “Nasıl Deren gibi davranırım bilmiyorum. Ne yapmalıyım? Bana bir ipucu ver.”
Demir sakin bir tavırla dönüp bana baktı. Panikten delirmemek ya da surlar boyunca koşmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Bildiğin gibi insanlar kaybolur Miraç ve bölgemiz olarak belirlediğimiz yerlere gerçek, gözle görülür sınırlar çekmediğimiz sürece kimseyi bir yerin bize ait olduğuna ikna edemeyiz. Ama tabii sen hiçbir yere sınır inşa etmeyi sevmezsin. Bilirsin ki sınırlar değişkendir ve her an kaybedebileceğimiz yerlere kalıcı şeyler yapmamalıyız.”
Demir bana cevap verene kadar Meriç Miraç’a cevap vermişti bile. Miraç ise Meriç’in sözlerinden hoşlanmamıştı. Burnunu buruşturduğunda yüzünde memnuniyetsiz ve biraz da sinirli bir ifade oluştu.
“Sürekli imalı konuş, insanları sinir edecek şekilde iğneleyici ol ve bunu yaparken özgüvenin yerinde olsun.”
Demir’in kulağıma fısıldamasıyla dikkatimi tekrar ona verdim. Fikrini ne değiştirmişti de bana yardım etmeye karar vermişti? Beden dilimden panik ve gözlerimden çaresizlik mi okumuştu? Sözlerini başımla onayladım ve dik bir duruşa geçtim. Bunu yapmamla beraber vücudum sızlamıştı ama elimden geldiğince yüzümü ifadesiz tutmaya, acıyı bastırmaya çalıştım.
“Siz de iyiliksever insanlar olarak kayıp birine yardım etmek mi istediniz?” Miraç bununla dalga geçiyordu. İyiliksever olmanın neresi kötüydü? Üstelik dişleklerle dolu bir dünyada yaşayan her insanın büyük bir önemi varken.
“Sana şaşırtıcı geliyor dimi? Tabii, çünkü sizde insanlık diye bir kavram yok.” Meriç’in barışçıl yaklaşacağını düşünürken büyük yanılmıştım.
“Sizde de olduğunu sanmıyorum. Çünkü adamım sizi ‘kurtarmaya gittiğiniz’ kişiye ateş ederken görmüş. Ne oldu da kararınızı değiştirdiniz?”
Yutkundum. Gökay’ın bana ateş ettiğini görmüşlerdi. O zaman bilinçsiz bir şekilde dişleklere durmalarını söylediğimi de fark etmiş olabilirlerdi. Ellerimle gözlerimi kapatmamak için yumruklarımı sıktım ve paniğimi bastırmaya çalıştım. Sadece Deren değil, burada yaşayan kimse böyle bir hata yapmazdı. Eğer Miraç’ın bundan haberi varsa mahvoldum demekti. Kalp atışlarım panikten hızlandı ve ben bütün hazırlığımı kaybettim. Demir bana yan gözle baktı ama bundan başka tepki vermemişti. Ne olduğunu, neden böyle tepki verdiğimi merak etmiyor muydu? Sorsa söylerdim. Ama sormamıştı, umursamamıştı bile. Sakin olmaya çalıştım. Hemen şimdi toparlanmalıydım.
“Buraya benim bölgemden kimi aldığınızı öğrenmeye geldim.” Ellerini, avucu dışa bakacak şekilde önünde birleştirip Meriç’ten bir cevap beklemeye başladı.
Neden sığınakta kalmamıştım ki? Yer altındaki odamda olmak, kilitlediğim kapının arkasında saklanmak şu an burada olmaktan daha güven verici olurdu. Demir bana baktı. Meriç de bana baktı. Evren ve Civan da aynısını yaptı. Bu benim sıramın geldiğinin işareti olmalıydı. Konuşmadan önce tekrar derin bir nefes aldım ve bir adım öne çıktım. Sesimi elimden geldiğince gür tutmaya çalıştım. Şu an kendimi okuldaki törende şiir okumaya çıkan, içine kapanık yedi yaşındaki bir çocuk gibi hissediyordum.
“Bölgendeki kişi bendim. Beni almaya geldiler.”
Miraç’ın bakışları bana döndü ve sonunda anlamış gibi gülümsedi “ah”. İşte başlıyorduk. “Adamım demek o yüzden bana bölgemde çok tanıdık bir yüz gördüğünü söyledi. Ee Deren, harabe bir okulda ne işin vardı? Yoksa Akçalardan mı kaçıyordun? İçlerinden birinin sana ateş ettiğini duydum.”
Gülümsemeye çalıştım. Sonra da bunu başaramayınca omuz silktim ve her şey yolundaymış gibi davrandım. Buradaki insanların Deren’e karşı nasıl davrandıklarını hatırlayarak konuştum. “Eh, ben geçinmesi kolay biri değilim. Bazen insanlarla aramda sürtüşmeler yaşanabiliyor.”
Miraç başını ağır ağır salladı. İlk soruya verdiğim cevap başarılı olmuştu. Ama hemen sevinmedim çünkü benimle işi henüz bitmemiş gibiydi. “Tüfek kullanmayı da öğrenmişsin. Bıçaklarla aranın daha iyi olduğunu sanıyordum. Öyle ki öğrenmen için bir tabanca verdiğinde az kalsın abini vuruyordun. Sonra da eline silah almaya tövbe ettin.”
Hadi be, o kadar mı kötüydü? Ayrıca abi mi? Bir an öylece kaldım. Deren’in de mi abisi vardı? Acaba o da benim abime benziyor muydu? Kalbim maraton koşuyormuşum gibi hızlanmıştı. İkimizin de abisi vardı. Acaba onun abisi de yaşıyor muydu? Bir gün abisini görme fırsatım olur muydu acaba? Bir yandan da Deren ile aramda giderek daha çok ortak noktanın bulunması canımı sıkıyordu. Hiç olmadığı kadar. Ona benzemek istemiyordum ama umursamamaya çalıştım. Herkesin abisi olabilirdi. Bu Deren ile beni aynı kişi yapmazdı. Başımı iki yana salladım. Şu an kendimi kurtarmaya odaklanmalıydım. Rolümü oynamaya.
Rolüme devam ederek yüzüme bu anıyı hatırlamaktan hoşlanmıyormuşum gibi bir ifade takındım. Sesimi de ona göre memnuniyetsiz tuttum. “Hatırlattığın için sağ ol ama bilmelisin ki gittiğimden beri çok değiştim.”
“Ah, bunu görebiliyorum.” Dedi gizemli bir ses tonuyla. Gözlerini kısmış, beni derinlemesine inceliyordu. Sanki en ufak hareketimde ya da konuşmadan önce çıkardığım saniyelik seslerde yalan söylediğimi ele verecek bir şeyler bulabilecekmiş gibi, beni yenmek veya aşağılamak için fırsat kolluyormuş gibi.
“Ama merak ediyorum buraya neden tekrar geldin? Bir gün ansızın kaçıp gittin ve Hazer seni bulup getirdiğinde Akçalarda olduğunu öğrendim. Bana yaptığın işlerden dolayı onların senden korktuğunu söyledin. Olay çıkardıklarını, seni öldürmeye çalıştıklarını söyledin. Öyleyse neden…buraya neden geldin? Neden seni öldürmek isteyen insanların arasına döndün?” Miraç bunu gerçek bir merakla sormuştu.
Gerçekten durum böyleyse, Deren Miraç’a onu öldürmeye çalıştıklarını söylediyse neden tekrardan buraya gelmeyi seçmişti? Aklıma Civan ile yaptığımız ilk konuşma geldi. Benim Deren olduğumu düşünerek başka bir boyuttan geldiğimi söylediğimde bana daha iyi bir yalan uydurmamı söylemişti ve ben Deren olsam değil yalan uydurmak buraya asla gelmeyeceğimi söylemiştim. O da bana yine de geleceğimi söylemişti. Demek ki bunu kastediyordu. Deren bir kere kaçtığı yere geri dönmüştü. Üstelik onu öldürmeye çalıştıklarını bildiği halde. Cidden bunu neden yapmıştı ki? Hayatta kalabilirdi. Kurtulmak için şans elde etmişti fakat bunu geri mi çevirmişti? Niçin? Deren ne kadar da gizemli biriydi. Ne zaman onu çözeceğimi düşünsem yanılıyor, sürekli onun hakkında bir öncekinden daha çarpıcı bilgiler öğreniyordum.
Sonra bir el belime sarılıp beni kendine çekti. Kafamı çevirdiğimde Demir ile göz göze geldik. Gülümsüyordu. Şaşırtıcı derece parlak bir gülümsemeydi bu. Bana daha fazla bakmadı ve hızla Miraç’a döndü.
“Aşk. Onu buraya aşk getirdi.”
Ha? Demir bana döndüğünde gülümseyerek ona bakmak zorunda kaldım. Şu an rolümü oynamaktan başka çarem yoktu. Ne demek aşk? Deren’in buraya gelmesinin nedeni cidden bu muydu yoksa Demir sebep olarak bunu mu uydurmayı seçmişti? Artık fark etmezdi. Çünkü şu an onun kolları arasındaydım ve dip dibeydik. Biraz yer açabilmek için ona doğru döndüğümde belimdeki eli beni daha sıkı kavrayıp kendine çekti. Ona çarpmamak için avcumu göğsüne bastırdım. Vücut hatlarını kendi vücudumda hissediyordum şimdi. Bana bakıp kıkırdarken karın kaslarının titrediğini fark ettim. Teninin sıcaklığını avcumda hissedebiliyordum. Bu kalbimi hızlandırmamalı, beni heyecanlandırmamalıydı. Ne kadar dayanabileceğimi görmek için gözlerini gözlerime dikmişti. Bundan keyif alıyordu. Topuğumu sertçe ayağına bassam bu çok mu yanlış olurdu?
Demir sanki dünyanın en komik esprisini yapmış gibi kahkaha attı Miraç. Evet, bence de çok saçma bir bahaneydi. O kadar saçmaydı ki Miraç da inanmamıştı. Miraç’ın yanı sıra ordusundan birkaç kişi daha güldü. Soluk tenli yeşil gözlü o çocuk da. Ancak Akçalar çok sessizdi. Garip şekilde sessiz. Evren’e baktım. Miraç’ın gülümsemesi onu rahatsız ediyormuş gibi kaşlarını çatmış, yüzüne tiksinti dolu bir ifade yayılmıştı. Civan’ın yüzünde her zamanki sert ifadesi, Meriç de bir şey belli etmeyen ifadesiz bir yüzleydi. Sonra Doruk ile göz göze geldik. Yüzünde rahatsız olduğu açıkça belli olan bir ifade vardı. Hayır, bu gerçek olamazdı. Deren buraya cidden aşk için mi gelmişti? Her şeyini, abisini arkasında bırakıp kaçıp gitmişti. Doruk’a gelebilmek için. Aşkına kavuşmak için. Üstelik onu öldürmek istediklerini bile bile. Sonrasında da kalbinden vurularak öldürülmüştü. Doruk’un kolları arasında can vermişti. Aşk mıydı öyle bir canavarı ehlileştiren şey? Yutkundum. Deren’e empati duymak istemiyordum. Onun için üzülmek istemiyordum. Onu düşünmek istemiyordum.
“Aşk mı? Buna inanmamı beklemiyorsun herhalde? Bir bardak suyu içmek için bile A, B, C planları yapan sen… aşık mı oldun yani? Senin hayatın planlı be.”
Sözleri aşırı sinirimi bozmuştu. Bir anda, Deren’i savunduğumu fark etmeden konuştum. “Aşk plansız gelişir Miraç. Bütün düzenini altüst eder ve sana kendi gerçekliğini dayatır. Sen de buna uymak zorunda kalırsın. Gerçi,” ona şöyle bir baktım “Âşık olsan bilirdin.”
Deren olsa böyle mi derdi? Duyguları hakkında bu kadar rahat konuşabilir miydi? Demir bu konuda ne düşünüyordu peki? Sinirlenince Deren’e dönüşüyor olabilir miydim? Eğer öyleyse birazdan Demir’in tepkilerinden anlardım. Kendi mezarımı kazmaktan korkarak daha fazla bir şey demedim ve sustum.
Miraç alındıysa da belli etmedi. Arkasındaki insanlar ise bana yargılayan gözlerle bakıyordu. Umurumda değildi. Göz göre göre beni aşağılamasına izin veremezdim ya. Miraç inanmadığı belli olan bir ifadeyle başını iki yana salladı. Tek fark artık gülmüyor oluşuydu. “Sen kendinden başka kimseyi sevemezsin Deren, hele de” Demir’i işaret etti “onun gibi birini. Kendini kandırma.”
Az önceki öfkeme ses çıkarmayan Demir’in belimdeki eli kasılmıştı. Sinirlenmiş gibiydi. Miraç’ın sözlerine mi alınmıştı? Niye alınsındı ki? Deren’den nefret ediyordu, Deren de yaşadığı sırada eminim ondan nefret ediyordu. Öyleyse zaten aralarında düşmanlık dışında herhangi bir şey olamazdı. Belki de Demir’in hoşlanmadığı şey Miraç’ın onu sevilebilecek biri olarak görmemesiydi, Deren’in bile onu sevilebilecek biri olarak görmeyeceğini düşünmesiydi. Bu üzerine sonra düşüneceğim bir konuydu. Şimdilik bütün odağımı Miraç’a vermeye çalıştım.
“Bırak da buna kendi karar versin.” Demir’in sesi ciddi ve sahipleniciydi. Miraç belki fark etmemişti ama ben onun sesindeki tehlikeli tınıyı duymuştum. Bu iyi değildi.
Evren bıkkınlıkla “Buraya sohbet etmeye mi geldin Miraç?” diye sordu. Onun bu sorusu Miraç’ın tekrar sinsi bir ifadeyle bakmasına neden oldu.
“Konu konuyu açtı. Görüyorsun. Deren ile sohbet etmeyi her zaman sevmişimdir.” Gülümsedi. Nedense bu gülümseme içimi ürpertmişti.
“Kimin senin bölgene girdiğini öğrendin. Daha ne istiyorsun?” Meriç de Miraç’ın ilgisini kendi üzerine çekmek için konuşmuştu. İkisinin de beni korumaya çalıştıklarının daha doğrusu konuşmamamı sağlamak için ellerinden geleni yaptıklarının farkındaydım. Haksız sayılmazlardı. Ne zaman konuşmam gerekse bir şeyleri batıracağımı hissediyordum.
“Ne istediğim belli.” Çenesiyle beni işaret etti “Onu istiyorum.” Bu sözleri duymamla beraber panik tekrar bütün vücudumu ele geçirdi. Nefesimi tuttum. Beni almasına izin veremezlerdi.
Demir tekrar sahiplenici bir sesle konuştu “Ama o gelmiyor. Şimdi git buradan.” Rahatlayarak tuttuğum nefesi bıraktım.
Miraç ona ‘öyle mi’ diyen bir bakış attı. İnatçılık konusunda bir yarış olsa Demir ile ikisi başa baş giderlerdi. Miraç’ın bakışları hızla bana döndü.
“Düşmanlarınla nasıl mücadele edeceksin peki Deren? Dışarıda olduğu kadar eminim ki içeride de düşmanların vardır. Üstelik kim olduklarını bilmiyorken kendini onlardan nasıl koruyacaksın? Akçalar yol geçen hanı gibi. Her eli yüzü düzgün insanı sığınmacı diye içeri alıyorlar. Benim yanımda güvendeydin, sana en ufak zarar gelmesine izin vermedim. Öyle dimi?”
Öyle mi?
“Şimdiye kadar iyi idare ettim. Bundan sonra da kendi başımın çaresine bakmanın bir yolunu bulurum.”
Fakat bu sözlerim duymayı beklediği sözler olmayabilirdi çünkü bana bir açığımı yakalamış gibi baktı. Kalp atışlarım hızlanırken onun dudağının keyifle yukarı kıvrılışını izledim. Nerede hata yapmıştım? Neyi gözden kaçırmıştım da yakalanmıştım? Yutkunmaya ve rahatlamaya çalıştım ama boğazım düğümlenmişti. Ne diyeceğimi, durumu nasıl toparlayabileceğimi bilmiyordum. Nasıl hata yapmıştım onu bile bilmiyordum ki.
“Gördüğün gibi Deren burada yalnız değil. Ben onu koruyorum.”
Demir’in sözleri dikkatini dağıtmış olacak ki bakışlarını üzerimden çekti.
“Bunu görebiliyorum.” Sonra başını eğip bir süre güldü. Tekrar kaldırdığında doğrudan Demir’e baktı. “Tabii ya. Tam da Deren’in âşık olduğuna inanmaya başlıyordum. Demek aşk adı altında kendine koruma tutmuş.” Bana baktı “Turnayı cidden gözünden vurmuşsun Deren. Sen zaten hep büyük düşündün. Benim yanımdan da bu yüzden gittin dimi? Güçlü bir sığınağın gelecek liderinin karısı olup onu parmağında oynatmak varken neden yanımda sıradan bir sağ kol olasın ki?”
Yutkunma girişimim ani bir öksürüğe dönüştü. Boğuluyordum. Kendime gelebilmek için birkaç kez daha öksürdüm. Karısı mı? Demir’in karısı mı? Demir ve ben mi? Yani Demir ve Deren mi? Dünyada bir erkek o kalsa ve bir kadın ben kalsam yine de olmazdı. İmkânı yoktu. Düşüncesi bile saçmaydı. Öyleyse neden yanaklarıma ateş basmıştı?
“Bak hele bak, utanmış gibi rol yapıyor bir de.”
Utanmıştım zaten. Demir’in nefesini kulağımda hissettim. Zaten dip dibe olduğumuzdan konuştuğunda dudakları kulağıma değiyordu. “Kendine gel.”
Aynı alçak sesle karşılık verdim “Deniyorum.”
“Deneme. Yap.”
Homurdandım. Sonunda kendime geldiğimde Miraç’a sert bir ifadeyle bakmaya çalıştım. “Burada kalacağım.” Sesimin kararlı çıkması için eskisinden de çok çaba sar etmem gerekmişti. Çünkü içimden bir ses Miraç’ın sözlerine Deren’in böyle tepki vermeyeceğini söylüyordu. Hatta biraz da kendi yararına kullanıp durumu espriye bile çevirebilirdi belki de. Kafamda kuruyor olabilirdim ama yine de Deren insanlara had bildirme konusunda benden daha iyi olabilirdi.
Miraç derin bir nefes aldı ve yüzünde katı bir ifade belirdi. “Öyle olsun.” Sonra Meriç’e döndü. Bana baktığında takındığından daha sert bir ifadeyle ona baktı. “Sizi bir daha benim bölgemde görmeyeyim. Eğer görürsem ve yakalarsam pazarlık ile hiç uğraşmam gördüğüm yerde öldürürüm. Bu da size ilk ve son uyarım.”
Meriç başını yarım eğerek onu anladığını gösterdi. Kollarını arkasında birleştirmiş, bir komutan gibi duruyordu şimdi. “Gayet net anlaşıldı.” Sonra elini uzatıp kapıyı gösterdi “Hadi güle güle.” Miraç, adamlarını alıp gitmeden önce son bir kez dönüp bana baktı. Gözlerinde aynı sinsi ifadesinden vardı ama bu sefer daha korkutucu bakıyordu. İçimden bir ses bunun son görüşmemiz olmayacağını söylüyordu.
Cebeciler gittiğinde ve kapılar kapandığında hızla Demir’in yanından uzaklaştım. Sanki Miraç gidene kadar nefesimi tutmuştum. Demir’den ayrılır ayrılmaz hızlı hızlı nefes aldım. Artık panik olduğumu gizlemeye gerek kalmamıştı. Ellerimi dizlerime bastırıp titreyen vücudumu sakinleştirmeye çalıştım. Demir’in kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşlarını çatıp beni izliyor olduğunu görsem de bir tepki vermedim.
“Lütfen bana Miraç’ı inandırmayı başardığımı söyle.” Bu onaya gerçekten çok ihtiyacım vardı.
“Yalan mı söyleyeyim yani?” En ufak hareketimden Deren olduğum sonucuna varmayı seven Demir’i bile inandırmayı başaramamıştım demek.
Başımı kaldırmadan ona döndüm. “O kadar mı kötüydüm?”
Birazdan Çağla ve Yaman yanımıza geldi.
“Öksürükler arasında boğulana kadar her şey iyi gidiyordu aslında.” Diyerek içimi rahatlatmaya çalıştı Yaman. Ama bu sefer işe yaramamıştı. İçimdeki panik yavaş yavaş gelecekte Miraç’ı tekrar görme ihtimaliyle korkuya dönüşüyordu. Ya inanmadıysa ve bir gece ansızın gelirdiyse? Aklım bana ihanet ediyor, beni daha fazla kötü düşüncelere sürüklüyordu. İçlerinde Miraç’ı inandırabilmek için Demir ile gerçekten nikah kıydığımız bir tanesi bile vardı.
“En azından Deren olmadığın daha anlaşılır oldu. O kadar berbattın ki Deren senin bu halini görse kendisi utançtan yerin dibine girerdi. Deren’in kendisi bile rol yapsa bu kadar batıramazdı yani.”
Sinirim bozuldu. “Tamam. Anladım. Berbat ettim.” Diyerek Çağla’yı durdurdum. Bunu yapmasam ne kadar kötü bir iş çıkardığım konusunda kim bilir daha neler söyleyecekti. Doğruldum ve eğildiğimde yüzüme dökülen saçları elimle geri taradım. Hâlâ terliydim. Üstelik az önceki stres beni dövüşmekten daha çok terletmişti.
Demir uzun süre gözlem yapmış ve bir sonuca varmış gibi konuştu. “Çok yumuşak davrandın.”
Kaşlarımı çattım “Elimden geldiğince sert davrandım. Ne yapsaydım, kapıya silahlı elli kişiyle dayanmış adamın yüzüne mi küfretseydim?” Çağla dese gerçekten çok mu yumuşak davrandım diye düşünebilirdim ama bu sözler sırf Demir’in dudaklarından çıktı diye inatlaşasım, ona karşı çıkasım gelmişti.
Çağla’nın yüzünde sözlerimi mantıklı bulmuş gibi bir ifade belirdi. “Deren olsa öyle yapardı.”
Yaman’ın da bir kaşı bunu düşünüyormuş gibi havaya kalkmıştı. Tam Çağla’ya Deren olmadığımı söyleyecekken Demir sert bir sesle bana bakarak konuşmaya başladı. “Onun silahlı elli adamı vardıysa bizde silahlı yüzlercesi vardı. Ama sen tam bir korkak gibi davrandın. Kendi boyutundayken de sırf adamın biri yanında birkaç serseri ile önünü kesti diye pısırık biri gibi kenara çekilip ağlıyor musun?”
Ne Demir’in bu kadar üzerime geleceğini ne de onun sözlerine bu kadar kırılıp utanacağımı hiç düşünmemiştim. Bir anda bana kendimi dünyanın en aptal insanıymışım gibi hissettirmeyi başarmıştı. Durum böyleyken ona Miraç’a verdiğim bir cevabın Miraç’ın farklı tepki vermesine neden olduğunu nasıl anlatabilirdim?
Kendimi savunma çabasıyla konuştum. “Ben elimden geleni yaptım. Bana yardım etmen gerekirken hiç yardımda bulunmayan sendin.” Fakat sesim düşündüğümden de zayıf çıkmıştı.
Demir sinirle güldü. “Hiç yardım etmedim mi? Sana onun nasıl biri olduğunu söyledim, sen cevap veremezsin diye ortaya bir yalan attım ve o yalana göre oynadım. Yardım etmemişim! Daha ne yapsaydım?” kendine gelmek için derin bir nefes aldı. “Kendi hatanı benim üzerime yıkmaya çalışma. Bu sefer her şeyi sen berbat ettin.” İşaret parmağını bana doğrulttu “Sorumluluk al.”
Sustum. Gözlerim dolmuştu. Haklıydı belki de ben henüz bunu göremiyordum. Demir’in yüzündeki öfke benim suskunluğumla yavaş yavaş dağılırken Evren’in ellerini önlüğünün cebine atmış ağır adımlarla bize doğru geldiğini gördüm.
“Sakin olun gençler. Hemen tartışmayın.”
Demir’in dikkati Evren’e kaydı. Evren’in dikkati ise benim üzerimdeydi. Bakışlarımız buluştuğunda başımı eğdim. Demir’in beni herkesin içinde rezil edişinden sonra, eminim herkes onun bana bağırışını duymuştu ve eminim birçok kişi de bundan zevk almıştı, kimsenin yüzüne bakmak istemiyordum. Evren ise yaptığı gözlem hakkında konuşmak istiyor gibiydi.
“Doğru sözler, eksik özgüven. Ama iyi ki daha en başında değiştiğini söyledin. Şimdi Miraç senin gerçekten değiştiğini düşünecek.”
Demir’in beni çocuk gibi azarlamasından sonra Evren’in sözleri biraz da olsa beni iyi hissettirmişti. İçime titrek bir nefes çekip boğazımdaki yumruyu bastırdım. Az ileride Doruk’u görünce kalbim heyecandan hızlandı. Meriç ile konuşuyorlardı. Meriç, Doruk’un omzuna dokunmuş ve babacan bir tavırla hafifçe sıkmıştı. Ne konuşuyorlardı bilmiyorum ama konuşmanın sonunu yakalamış olmalıydım ki ikisinin de biraz sonra ayrılıp başka yerlere gittiğini gördüm. Meriç birazdan Civan ile konuşmaya başlamış aynı zamanda toplanan insanlara dağılmalarını işaret ediyordu. Doruk ise içeri gidiyordu. Ona yetişebilmek için şimdi hareket etmeliydim. Şahsen Avcıların yanında olmaktansa şu an onun yanında olmak bana daha iyi gelecekmiş gibi hissediyordum. Çünkü o bana Demir gibi bağırmazdı. O anlayış gösterir ve bana yardımcı olurdu. Doruk Demir gibi değildi. Ondan daha iyiydi. İçeri gidiyor olduğunu gördüm. Peşinden gitmeden önce dönüp Çağla’ya baktım.
“Artık içeri girebilir miyiz?” Demir ile olabildiğince az muhatap olmam ikimiz için de en hayırlısıydı. Çağla ve Demir kısa bir süre göz göze geldiler sonra Çağla tekrar bana döndü ve başıyla onayladı. Yürümeye başladım. Avcılar da hemen arkamda, yavaşça yürümeye başlamışlardı.
“Demir. Sen kal.”
Meriç’in ona seslendiğini duyan Demir durdu. Sadece o değil Çağla ve Yaman da durmuştu. Ben de merakıma yenik düşerek yürümeyi kestim ve onları izlemeye başladım. Birkaç hızlı adımın ardından Meriç Demir’in yanına geldiğinde yüzünde sinirli bir ifade vardı.
“Dün gece neredeydiniz?”
Demir kaşlarını çattı. Bariz bir şeyi söylüyormuş gibi bir rahatlıkla “Sığınaktaydık. Her zamanki gibi. Ne oldu ki?”
“Bana yalan söyleme Demir. Dürüst ol.”
Meriç’in suçlayıcı tonu Demir’i rahatsız etmişti. Bunun üzerine dönüp beni gösterdi. “Çağla ve Yaman’ı bilmiyorum ama ben Lavin’in odasındaydım. Sohbet ediyorduk. Bana inanmıyorsan ona sor.”
Ancak Meriç bunu saçma bulmuş gibi başını iki yana salladı. “Sen ona ne dersen o da onu der. Biraz baskı ve korku ile onu zorlamayacağın hiçbir şey yok.”
Ben de kaşlarımı çattım. Duyduklarıma inanamıyordum. Ne olmuştu da Meriç, Demir’e bunları söyler olmuştu? Ancak şaşkına uğrayan kişi yalnızca ben değildim. Çağla ve Evren de en az benim kadar şaşırmıştı. Çağla hayretle bir Demir’e bir Meriç’e bakıyor Yaman ise sırrın bu kadar erken ortaya çıkmasıyla hayal kırıklığına uğramış gibi bir eli belinde onları izliyordu. Aramızda sakinliğini koruyabilen, bizim gibi hayret içindeki yüzlerle Meriç’i izlemeyen bir tek oydu. Zaten sakin biri olduğundan onu böyle bir durumda da sakin görmek şaşırtıcı değildi ancak şaşırtıcı olan nasıl bu kadar sakin kalabildiğiydi. Bu sakinlik derecesine nasıl ulaşabilmişti? Onu gerçekten endişelenmiş olarak bir kere görmüştüm o da Çağla’yı bacak kilidine aldığım zamandı. Bir de gece yarısı salgının kendi evrenimde de her an gerçekleşebileceğini öğrendiğim zaman panikle bağırdığımda endişelendiğini görmüştüm fakat o durumda bile Çağla için endişelendiği kadar kendi canı için endişelenmemişti.
“Meriç, ne oluyor?” Evren ne olduğunu öğrenmeye istekli bir halde Meriç’e yaklaştı. Meriç ona döndü ve “Dün gece Avcılar, Demir’e ısrarla Lavin’i sığınakta tutmasını söylememe rağmen onu salgının başladığı yere götürmüşler.” Evren duyduklarına inanamıyormuş gibi Demir’e döndü. Hatta daha çok hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Bunun doğru olup olmadığını sormadı. Demir’in böyle bir şey yapabileceğini biliyordu ama sanki aksi olmasını umut etmişti de yanılmıştı.
Meriç gece dışarı çıktığımızı nasıl öğrenmişti? Acaba bizi mi görmüştü? Ama öyle olsa daha erken Demir’in yanına gelip ona kızmaz mıydı? Hayır, kesinlikle birinden öğrenmişti. Çağla ve Yaman’ın böyle bir şey yapacağına asla ihtimal vermiyordum. Onlar Demir’e ihanet etmezlerdi. Peki Sevil? O ne kadar güvenilir biriydi? Belki de Civan görmüş ve en can alıcı zamanda Meriç’e söylemeye karar vermiş olabilirdi. Ya da Sevil görmüş ve Civan’a haber vermişti? Civan’ın benimle yani Deren ile gizlemekten çekinmediği bir sorunu vardı orası kesindi ama ya Demir? Onunla da mı aralarında bir sorun vardı ve Civan onu da mı baltalamak istemişti? Meriç’in öfkesi taze duruyordu. Öyleyse gece nereye gittiğimizi Civan’ın yanındayken öğrenmiş olmalıydı. Evet, Civan’ın bizi ispiyonlamaktan çekinmeyeceğini hatta zevk alacağını hissediyorum.
“Sen bunu nereden…?” Demir’in sesinde tehlikeli bir sakinlik vardı. Sanki biraz sonra öfkeyle bağırmamak için kendini zor tutuyordu.
Meriç daha da öfkelenerek konuştu, onun Demir’i değil de Demir’in onu sorgulaması hiç hoşuna gitmemişti. “Ben buranın lideriyim Demir, her şeyi bilirim ve sen bana itaatsizlik ettin! Ya gece gece başınıza bir iş gelseydi?” Beni işaret etti “Ya o kızın başına bir şey gelseydi ne olacaktı? Size uyum sağlaması adına canından mı edecektiniz onu!”
Meriç’in bağırışları sığınağın duvarında yankılanırken yer altına henüz inmemiş birkaç kişinin başı bize döndü. Onlar da meraklı ve şaşkın bir ifadeyle bizi izlemeye başladılar.
“Ama bir şey olmadı. Sapasağlam karşında işte, değil mi?”
Demir’in bu sözleri Meriç’in öfkesini mümkünmüş gibi daha da harlamıştı. Meriç’in sert tokadı Demir’in yüzüne indiğinde etrafta bir şok dalgası yarattı. Gözlerime inanamıyordum. Evren’in eli şaşkınlıkla açılmış ağzına gittiğinde bunun ilk defa gerçekleşmiş bir şey olduğunu fark ettim. Demir benim yüzümden tokat yemişti. Hem de onu büyüten adam tarafından. Şimdi bunun suçluluğunu üzerimden hiç atamayacaktım.
“Bu nasıl bir küstahlık! Hatanı kabul etmek yerine hâlâ üste çıkmaya çabalıyorsun.” Bir süre Demir’in bir tepki vermesini bekledi. Bağırmasını, ona karşı çıkmasını hatta belki gülmesini ancak Demir hiçbirini yapmadı. Onun yerine çenesini kırmak istiyormuşçasına sıktı. Demir’in bu suskunluğu Meriç’i daha fazla konuşmaya sevk etti.
“Biz burada Miraç ile karşılaşırsak ne yaparız diye düşünüp dururken sen gecenin bir yarısı kızı almış bir dolu dişleğin arasına sokuyorsun. Neymiş ‘virüsün nasıl ortaya çıktığını öğrensin’miş. Ya Miraç daha erken gelseydi? Ya gece yarısı etrafta gözcüleri dolaşıyor olsaydı?” Başını iki yana salladı. Sonra aklına gelen bir fikirle bakışları daha da karanlık hatta biraz da korkmuş bir hal aldı. Konuşmadan önce kelimelerini tartıyormuş gibi bir süre bekledi. “Şimdi bana doğruyu söylemeni istiyorum Demir.” Demir, Meriç’in adını söylemesi üzerine başını kaldırıp onunla göz göze geldi. “Lavin’i oraya götürmenin amacı onu infaz etmek miydi?”
Sığınağa geri döndüğümüzde Demir’in Sevil’e söylediklerini hatırlamamla beraber bütün vücudum titredi. Meriç’in Demir’in böyle bir şey yapmasını bekliyor olması Demir’in nasıl biri olduğunu daha çok pekiştiriyordu ve Doruk yine haklı çıkıyordu. Meriç ona canımı emanet ederken nasıl bir risk aldığının farkındaydı. Yutkundum ve gerginlikle Demir’in vereceği cevabı bekledim.
“Nedenini zaten biliyorsun.”
Gözlerimi kapatıp içime derin bir nefes çektim ve göğsümde oluşan ağırlık hissinden kurtulmaya çalıştım. Reddedebilir, Meriç’e karşı çıkarak bana yardımcı olmaya çalıştığını söyleyebilirdi. Ama tabii gerçek amacı bu olsaydı. Gerçekten benim hakkımda düşüncelerini değiştirmiş olsaydı. Ama değiştirmemişti. Bu yüzden yalan söyleyip kendini kurtarmak yerine doğruyu söyleyerek beni nasıl hâlâ Deren olarak gördüğünü, bana güvenmediğini tekrar göstermiş oldu. Beni asla düşmandan başka bir şey olarak görmeyecekti dimi? Ben de bir aptal gibi en ufak sohbetimizi bir kaynaşma olarak görüyordum. Sanıyordum ki Demir’e ne kadar kendimi gösterirsem Deren olmadığımı o kadar anlar ve beni öldürmek istemekten vazgeçer. Hayır, Demir Eren kendi istemediği sürece asla ama asla ikna olmazdı ve ben onun bu inatçılığı ile yarışamazdım.
Meriç derin bir nefes alarak kendini sakinleştirmeye çalıştı. İki avucunun sert kısmını gözlerine bastırıp ovaladı. Yorgun gözüküyordu. Ellerini yüzünden çektikten sonra katı bir ifadeye büründü. Sesi otoriter bir hal aldı. “Hazırlan, ekibini de hazırla. Doğu Yakası’na gidiyorsunuz.”
Çağla duyduklarından hoşlanmayarak atıldı “Hemen mi?”
Meriç aynı sert ifadeyle dönüp Çağla’ya baktı “Evet, hemen şimdi. Sizi gözüm görmesin.”
Çağla karşı çıkmak için dudaklarını araladığında Yaman elini omzuna atıp onu durdurdu. Çağla Yaman’a baktığında Yaman başını iki yana salladı. Karşı çıkmak Meriç’in verdiği emri değiştirmeyecekti. Demir ise hiçbir şey söylemedi. Başıyla Meriç’i onaylayıp sığınağın girişine doğru ilerledi. Doğu Yakası neresiydi? Apar topar niye gidiyorlardı ki?
“Şey… peki ben ne yapayım?”
Bu sadece Meriç’in değil de tüm ekibin bana bakmasına neden oldu. Gözlerim istemsizce yürümeyi kesmiş ve beni izlemeye başlamış Demir’e kaydı. Bana o kadar yoğun bir nefretle bakıyordu ki. Sanki Meriç’e sığınağı terk ettiğimizi ben söylemişim gibi. Beni suçluyordu. Tabii başka kimi suçlayacaktı? En az tanıdığı kişi bendim. Yüzüm de Deren’di adım da. Asla inanmadığı kişi bendim, öldürmeye tereddüt etmeyeceği kişi bendim. Aklına asla bunu Civan’ın ya da Sevil’in yapmış olabileceği gelmiyordu. Gelmezdi tabii. Hazırda bir günah keçisi vardı ya, herkes onu suçlasındı. O bana bakmaya devam etse de ben ona bakmayı kestim.
“Sen içeri geç. Git bir elini yüzünü yıka da kendine gel.”
Meriç’in sözlerine başımla onaylayarak karşılık verdim. Daha fazla beklemedim. Kısa bir an için Çağla’ya baktığımda onun da bana şüpheyle baktığını gördüm. İspiyoncunun ben olduğumu düşündüğü kesindi. Bu yüzden onu suçlayabilir miydim? Bana inanmayı seçen ilk kişi oydu ve onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Yeterince güvenlerini kazanamayarak, onlardan biri gibi görünmeyi başaramayarak. Arkamı döndüm ve yer altına geri indim. Adımlarım yavaş ama istikrarlıydı. Bugünü belleğimden silmek istiyordum. Tamamen. Hatta uyumayı ve uyandığımda evimde, ailemin yanında uyanmayı böylece her şeyin bir rüya olduğunu düşünüp geçiştirebilmeyi diliyordum.
XXXXXX
Üstümde ne varsa çıkardım ve kendimi sıcak suyun altına attım. Sıcak su gerilen kaslarımı gevşettikçe ayakta duracak gücümün kalmadığını fark ediyordum. Bu yüzden yere oturdum ve suyun yağmur damlaları gibi yüzüme çarpmasına izin verdim. Vücudumun bazı bölgelerinde morluklar oluşmaya başlamıştı. Özellikle de Çağla’nın tekme attığı yerlerdeki bu morluklar dokunmama gerek bile olmadan sızlıyorlardı. Bugün olan her şeyin suyla birlikte üzerimden akıp gitmesini istiyordum. Konuşmaya çalışsam Demir beni dinlemeyecekti. Aklında ispiyoncu olarak yer etmiştim bir kere. Ama geri döndüğünde yine de onunla konuşmaya çalışacaktım çünkü beni nasıl görürse görsün gerçeği bilmeyi hak ediyordu. İspiyoncu ben değildim. Kimdi bilmiyorum ama ben değildim. Fakat bulacaktım. Bulacaktım ve ondan bu yaptığının hesabını soracaktım. Sonra da Demir'in eline verecektim. Dizlerimi kendime çektim. Elimi ileri doğru uzattım ve avcuma dolan suyu izlemeye başladım. Başımı da koluma yaslamıştım. Doğu Yakası ne kadar uzaktı? Çağla bu yerin adını duyduğunda neden rahatsız olmuştu? Orada ne vardı? Doğu Yakası’nı önemli kılan neydi? Ancak ne kadar kendimi bu sorularla oyalamaya çalışsam da aklımda asıl sormak istediğim soruyu baskılayamıyorlardı: Geri dönebilecekler miydi? Bu düşünce beni endişelendiriyordu hem de hiç olmadığı kadar. Tamam sığınaktaki insanlar için popüler olabilirlerdi, kimse onların başarısından şüphe etmeyebilirdi ama onlar hepimiz gibi insanlardı ve insanlar hep hata yapardı. Bu düşünceler bana hiç yardımcı olmuyordu ve bir kötü düşünceye ondan türeyen başka kötü bir düşünce eklendikçe nefes alamadığımı hissediyordum. Gözlerimi kapayıp derin bir nefes almaya çalıştım. Aklıma annemle abimi getirdim. Onları ne kadar özlediğimi düşündüm, onların yanına nasıl geri dönebileceğimi düşündüm ve bu düşünceler bir süre de olsa Avcıları aklımdan çıkarmama yardımcı oldu.
XXXXXX
Yatağımda öylece uzanıyordum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu sadece sürekli olarak düşüncelere dalıyordum. Yataktan kalkmak bile çok zahmetli hissettiriyordu. Yorgun hissediyordum. Ne zaman eve geri dönebilecektim? Tavanın eskimiş sarı boyasını seyrettim. Bu sarı boyanın güneş ışığı ve uzandığım yerin sahil olduğunu düşünmeye çalıştım. Ne zaman boğulduğumu hissetsem kendimi bir sahilde, turkuaz suların karşısında hayal ediyordum. İçime derin bir nefes çektiğimde tuzlu havayı soluduğumu ve bu an dışında hiçbir şeyin öneminin olmadığını düşünüyordum. Beynimi boşaltmam konusunda bana yardımcı oluyordu. Öyle ki ne zaman sarı ve mavi rengi görsem zihnim beni aklımdaki o köşeye çekiyor ve bana dinlenmem gerektiğini hatırlatıyordu. Gözlerimi kapattım ve kendimi yeniden orada düşünmeye çalıştım. Orada benden başka kimse yoktu. Sahilin ne başı ne de sonu vardı. Sadece bana ait bir hiçliğin içindeydim. Dalgaların sesi kulaklarımda canlanmaya başladığında burnumdan nefes alıp ağzımdan verdim. Buraya hiçbir şey gelemezdi ne kötü insanlar ne kötü durumlar ne de kötü düşünceler.
Kapı çaldığında tekrardan gerçekliğe döndüm. Gözlerimi açtığımda karşımda yine tozlanmış, eskimiş sarı renk tavan vardı ve ben hâlâ yer altındaki bir sığınaktaydım. Yataktan kalktım, üstüme bir çekidüzen verip kapıyı açmaya gittim.
Doruk ve Dora karşımdaydı. Dora’nın yüzünde gerçek bir endişe gördüğümde kaşlarımı çattım.
“Yüzüne ne oldu senin?” doğruca bana gelip yüzümü elleri arasına aldı. Her morluğu ve her şişliği inceledi “Avcılar sana saldırdı mı?”
Ellimi uzatıp Dora’nın yüzümdeki ellerini kibarca indirdim “Hayır…antrenman yapıyorduk. Çağla benim nasıl dövüştüğümü görmek istediğini söyledi ve ben de…şey, gerçekten dövüşmemiz gerektiğini fark edemedim. Hazırlıksız yakalandım.”
Dora cık cık sesi çıkarıp başını iki yana salladı. Benim durumu yumuşatma çabam işe yaramamıştı. Bakışlarında hâlâ endişe vardı. Gülümseyerek içini rahatlatmaya çalıştım “İyiyim ben, gerçekten.”
Dora derin bir nefes çekti. Endişelenmeyi kesmemişti ama benim konuyu değiştirme çabama saygı duyup daha fazla uzatmadı. En azından yüzümdeki morluklar konusunda.
“Öğlen yemeğine de gelmedin. Sen gelmeyince başına bir şey geldi sandık. Çok korkuttun bizi!”
Nedense Dora’nın bu sözleri kapıda bizi izleyen Doruk’a bakmama neden olmuştu. Doruk beni görünce buruk bir şekilde gülümsedi. Onda tuhaf bir hal vardı. Yüzeyde Demir ile tartışma yaşarken yanıma gelmemişti ya da sonrasında. Umursamıyor gibiydi. Demir yemekhanede beni onun masasından kaldırdığından beri sanki aramızda bir şey değişmişti. Şimdilik bunun ne olduğunu bilmiyordum ama Doruk’un bana mesafeli davranması hiç hoşuma gitmemişti. Herkesin tavrına dayanabilirdim ama onunki gerçekten beni derinden yaralardı. Bu yüzden bana güldüğünde ona gülümseyerek karşılık verdim. Sonra Dora’ya döndüm.
“İyiyim ben, cidden.”
Dora bir an sonra beni kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. Beklenmedik hareketi beni şaşırtsa da geri çekilmedim ve ben de ona sarıldım. Birilerinin beni sevdiğini görmek güzeldi. En azından bazılarının beni öldürmek istemediğini biliyordum. Dora geri çekildiğinde ellerimden tutup bana şöyle bir baktı. Ben de ona olabildiğince iyi gözükmeye çalışarak baktım. Dora başını iki yana salladı.
“Sende bir şey var.”
Karşı çıkmak için ağzımı açtığımda yine cıkladı.
“Yalan söylemeye çalışma, Deren de senin gibi yalan söylerken ifadesini değiştirirdi. İyi değilsin sen.”
Bir süre sessiz kaldım. Demek Deren de benim gibi yalan söylüyordu. Demek Deren de yalan söylerken gerçek hislerini saklayıp ifadesini maskeliyordu. Deren. Deren. Deren! Boğuluyordum. Onun yokluğu bile hayatımı, psikolojimi bu kadar mahvederken ben nefes alamıyordum! Buraya geldiğim gün onunla aynı yüzü paylaşmakla hatta aynı kişi olmakla lanetlenmiştim ve bu lanet beni öldürmeden rahat etmeyecek gibiydi. İçimde gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir öfke vardı. Çığlık atmak istiyordum. Sanırım herkes gibi benim de Deren ile kişisel bir husumetim olmuştu. Buradaki insanlar onun varlığıyla uğraşmış ve bir şekilde ondan kurtulmayı başarmışlardı ama ben onun yokluğuyla uğraşıyordum ve bu ondan kurtulmamı imkânsız kılıyordu. Onun düşüncesiyle, onun gölgesiyle onun bu duvarlar arasında gezen, herkese musallat olan hayaletiyle uğraşıyordum.
Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. Omuz silktim. “Biraz canım sıkkın o kadar.”
Ancak bu cevap Dora için yeterli değildi. Kaşlarını çattı ve gözlerime baktı. “Canı biraz sıkkın olan biri öğle yemeğine gelir. Canı çok sıkkın olan biri ise senin gibi odasında kalır.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Haklıydı.
“Anlat. Neler oluyor? Niye kendini odana kapattın?”
Başımı yatağı göstermek için hafifçe eğdim. “Geç otur.”
Dora yatakta yerini alırken Doruk da karşıma geçip durdu. Gözlerimiz buluştuğunda derin bir nefes alan oydu. Hiçbir şey demedi. Sadece beni kollarına aldı ve sıkı sıkı sarıldı. İtiraf etmeliydim ki bu beni iyi hissettirmişti. Deren’e dair tüm düşüncelerimin bu anı mahvetmesini engellemek için Doruk’a daha sıkı sarıldım. Onun kolları bana huzur veriyordu, dudaklarımın arasından rahatlamayla karışık bir nefes kaçtı ama umursamadım ve Doruk geri çekilene kadar ona sarılmaya devam ettim. Demek ki yanlış anlamıştım. Bana mesafe koyduğu yoktu. Sanırım yanımda olmak için fırsat bulamamıştı. İyi ki de yanılmıştım.
Sırtımızı yatakla duvarın birleştiği yere yaslamış oturuyorduk şimdi. Doruk ise gece Demir’in oturduğu sandalyeye yerleşmiş bana bakıyordu. Onda hâlâ nedenini çözemediğim bir sessizlik vardı. Acaba onun canını sıkan neydi? Benim anlatmaya başlamamla birlikte o da içini döker umuduyla konuşmaya başladım.
“Bugün yüzeyde antrenman yapıyorduk. Sonra Miraç diye biri geldi ve haliyle işler karıştı.” Dora her sözüme başını yukarı aşağı sallayarak karşılık veriyordu. Doruk ise tamamen bana odaklanmış beni dinliyordu.
“Miraç’a Deren’mişim gibi davranmak zorunda kaldım çünkü eğer Deren olmadığımı öğrenirse birçok şeyi riske atmış olurdum ve bu işi yokuşa sürerdi. Yani benim nereden, nasıl geldiğimi sorgulayabilir ve…”
“Senin başka bir boyuttan geldiğini öğrenirse bu her şeyi tehlikeye atar. Evet, evet.” Dora beni açıklama yapmaktan kurtarıp ana konuya yönlendirdi.
“Demir de bana bu konuda yardım edecekti ancak düzgün bir iletişim kuramayarak işi berbat ettik. Ettim.” Demir’in beni suçlayan sesi beynimde yankılanınca son söylediğimi düzeltmek zorunda hissettim.
Dora kaşlarını çattı “Bence gayet de güzel idare ettin. Oldukça başarılıydı aslında.” Dönüp sandalyede oturan abisine baktı “Öyle dimi?” Demek Doruk, yüzeyde olanları Dora'ya anlatmıştı. Meriç'in Demir'e tokat attığını da biliyor muydu? Onu da anlatmış mıydı?
Doruk başını hafifçe yukarı aşağı salladı “Elinden geleni yaptın.”
Bu bir onay değildi.
“Sen de beceremediğimi düşünüyorsun.”
İşte şimdi gerçekten endişelenmeye başlamıştım. Doruk sanki onu yanlış anlamışım gibi başını iki yana salladı “Hayır, ben…”
“Durumu yumuşatmana gerek yok. Beceremedim, hatta batırdım.”
“Lavin…”
Doruk’un gözlerine baktım “Doruk, dürüst ol. Benim üzülüp üzülmememin bir önemi yok. Aklından ne geçiyor onu söyle.”
Doruk’un ifadesi sertleşti “Aklımdan ne geçiyor biliyor musun? Demir’in seni nasıl ortada bıraktığı. Öyle yanına çekmek, ortaya aşk yalanları savurmakla kimse kimseye yardım etmiş olmuyor. Deren ondan ölesiye nefret ederdi be! Onun o egosundan, kendini bilmezliğinden, sınır tanımazlığından, hadsizliğinden tiksinirdi! Ondan tiksinirdi! Demir sadece o çok sevdiği dikkati kendi üzerine çekmek istedi ve bunu başardı. Bunu seni aç köpekler gibi izleyen Miraç ve adamlarının önüne atarak yaptı üstelik. Şu hale bak…” beni işaret etti “durumun senin hatan olduğunu nasıl da inandırmış.”
Sinirle başını iki yana salladı “Yavşak herif!”
Doruk’un bu sinirli çıkışı ben ve Dora’yı çok şaşırtmıştı. Bir süre ne diyeceğimi bilemeyerek öylece kaldım. Birazdan Doruk bize döndüğünde daha sakindi. Ama az önce dediklerini baskılayarak tekrar ederken öfkesi hâlâ sesinde hissediliyordu. “Sen. Elinden. Geleni. Yaptın.”
Bana baktığında başımı yukarı aşağı sallayarak ona katıldığımı göstermek zorunda hissettim. Onu sinirli görmekten hoşlanmıyordum.
“Elimden gelse seni onun elinden kurtarırdım ama maalesef yapamıyorum. Tek yapabildiğim onu olabildiğince senden uzak tutmak.”
Beni ondan nasıl uzak tutacaktı ki? Demir nüfuz sahibi biriydi ve ayrıca çok da inatçıydı. Kafasına bir şey koydu mu onu vazgeçirmek neredeyse imkansızdı. Neredeyse. Ona bir tek Meriç’in sözü geçiyor gibiydi. Demir bir tek Meriç’i dinliyordu. Belki sığınağın lideri olduğu için belki onu büyüttüğü için ama bir şekilde dinliyordu işte.
Dora bana baktı. “Bu mu? Buna mı canın sıkıldı?”
Başımı iki yana salladım. “Dahası var. Miraç gittikten sonra Meriç yanımıza geldi ve Demir’e gece beni dışarı çıkardığı için kızdı. Hatta o kadar öfkelenmişti ki Demir’e tokat attı.”
Bunu dememle birlikte Dora hayretle bana baktı. “Tokat mı attı?” Başını iki yana salladı “Daha önce ona hiç el kaldırmamıştı.”
Dudaklarımı bilmediğimi göstermek amacıyla büktüm. Demek ki Doruk kardeşine her şeyi anlatmamıştı. Dora ise derin düşüncelere dalmış gibiydi. “Peki Meriç abi bunu nereden öğrenmiş? Yani Demir böyle bir şeyin onu kızdıracağını kesin biliyordur, Çağla ve Yaman da böyle bir şeyi gidip de Meriç abiye söylemez. O zaman nasıl öğrenmiş olabilir ki?”
İşte bunu ben de merak ediyordum. “Surlarda içeriyi gözetleyen kameralar var mı? Varsa kamera kayıtlarına bakıp öğrenmiş olabilir.” Diye bir fikir attım ortaya ancak Dora başını iki yana salladı.
“Hem içeriyi hem dışarıyı gözetleyen kameralarımız var ama onlarla Sevil ilgileniyor ve Sevil, Avcıları satmaz.”
Kaşlarımı çattım “Emin misin?”
Dora kesin bir ifadeyle başını yukarı aşağı salladı “Sevil gerçek bir asker gibidir. Emirlere hep uyar ve Demir müstakbel liderimiz olduğundan Sevil onun sözünü bir emir olarak görür. Sığınaktaki diğer herkes gibi.”
İşte bunu duymak hiç iyi değildi. İhtimalleri azaltıyordu. İspiyoncuyu bulmamı zorlaştırıyordu. Düşünmeye devam ettim. “Peki ya Civan?”
Dora bir süre durdu. Bu ispiyoncunun Civan olabileceği ihtimalini arttırıyordu. Fakat ispiyoncu eğer oysa buna karşı hiçbir şey yapamazdım. Bir otorite figürüne kafa tutarsam zararlı çıkan ben olurdum. Ama… “Neymiş ‘virüsün nasıl ortaya çıktığını öğrensin’miş.” Meriç’in bu sözleri kulaklarımda çınladığında bir süre kendime gelemedim. Civan bunu bilemezdi. Bizi sığınaktan çıkarken görmüş olabilirdi ama bu Demir’in amacını bilmesini sağlamazdı. Ortada büyük çok büyük bir terslik vardı. Kalp atışlarımın heyecanla beraber hızlandığını hissettim. Gözümün önüne bu sabah Dora ve Doruk ile kahvaltı yaptığımız an geldi. Sonra birkaç saat önce Meriç ile ikisini konuşurken gördüğümü hatırladım. Bakışlarım Doruk’a kaydı. Doruk ise çoktan bana bakıyordu. İçime şüphe tohumları ekilmişti. Yanlış çıkarımda bulunmuş olmak için dua ediyordum. Vereceği cevaptan korkarak Doruk’a o soruyu sordum.
“Meriç’e sen mi söyledin?”
Dora sorduğum bu soruya çok şaşırmıştı “Ne? Lavin ne?”
Gözlerimi Doruk’un üzerinden bir an bile çekmedim. Doruk ise cevap vermek yerine öylece durmaya devam ediyordu. Lütfen, lütfen bütün bunlara yol açan o olmasın! Fakat susmaya devam etti. Kendimi soruyu tekrar sormaya zorladım.
“Doruk…Demir’i Meriç’e sen mi ispiyonladın?”
Dora koluma dokundu ve dikkatimi üzerine çekti. “Lavin sen ne dediğinin farkında mısın? Neden abime bunu soruyorsun?”
İyi. Doruk bir cevap vermeyecekse ben verecektim. Dora’ya döndüm. “Çünkü Meriç, Demir’in beni virüsün nasıl ortaya çıktığını göstermek amacıyla dışarı çıkardığını biliyordu. Madem Sevil dediğin gibi Demir’in sözünü bir emir biliyorsa ve Demir gece dışarı çıktığımızı gizlemek istiyorsa tek kanıt olan kamera kayıtlarını liderlerden gizler. Böylece kimse gece ne yaptığımızı öğrenemez.” Hemen sonra Doruk’a baktım. “Sevil kayıtları gizledi, Civan hiçbir şey görmedi…Bense bunu bir tek size söyledim.”
Dora yaşadığı farkındalıkla dönüp abisine baktı. Şimdi onun da en az benim kadar Doruk’un vereceği cevabı duymaya ihtiyacı vardı. Doruk gözlerimin içine baktı. Biraz sonra yüzü öyle bir ifade aldı ki cevap vermesine gerek kalkmamıştı. Doruk daha fazla oturduğu yerde duramayarak ayağa kalktı.
“Ah, lanet olsun.”
Doruk’un ardından ben de ayağa kalktım.
“Bunu neden yaptın?”
Doruk çok bariz bir şeymiş gibi başını salladı. “Seni onlardan korumak için.”
Güldüm. Ancak bu gülümsemem cansız hatta sinirli çıkmıştı. “Beni onlardan korumak mı? Demir’i Meriç’e şikâyet ederek, herkesin önünde rezil olmasına neden olarak beni mi koruyacaksın? Böyle yaparak beni korumuş olmuyorsun, Demir’in hali hazırdaki Deren öfkesini harlamış oluyorsun. Ama tabii bunu hiç düşünmedin. Çünkü asıl niyetin beni korumak değil. Senin asıl niyetin Demir’e zarar verebildiğini kanıtlamak!”
Sesim elimde olmadan yükselmişti. Doruk’a çok kırılmıştım ve bu beni sinirlendiriyordu. Kime daha çok kızıyordum bilmiyordum. Sözlerimi Demir’in canını yakmak amacıyla kullanmış olan Doruk’a mı yoksa henüz tanıdığı birine her şeyi anlatan bana mı?
Doruk bana saçmalıyormuşum gibi baktı “Bunu nasıl söylersin? Seni korumak için yaptım ben ne yaptıysam. Bunun Demir ile hiçbir alakası yok!”
“Kendine bu yalanı mı söylüyorsun?” Doruk sözlerimden rahatsız olarak başını iki yana salladı. Dora da şimdi ayağa kalkmıştı. Aramıza girerek bizi sakinleştirmeye çalışıyordu.
Bir Doruk’a bir bana baktı “Abi, Lavin… yapmayın böyle, lütfen.”
Doruk’un bakışları üzerimdeydi. “Meriç abinin olayı bu kadar büyüteceğini bilmiyordum, tamam mı? Gerçi olanlardan rahatsız olduğumu söyleyemem. Haklısın, Demir’in canının yandığını, herkesin ortasında rezil olduğunu görmek hoşuma gidiyor çünkü o kötü biri, bunu hak ediyor. Ama bunu intikam almak için falan yapmadım. Bunu senin için yaptım Lavin! Senin iyiliğin için.”
Çıldırmak üzereydim. Neden anlamıyordu? Bu yaptığı benim yararıma değil aksine zararımaydı hem de çok büyük zarar görecektim. Ben daha karşılık veremeden Doruk konuşmaya devam etti. Bu sefer suçlayıcı bir tavır takınmıştı.
“Ama tabii Demir’in ve Avcıların peşinden bir türlü ayrılmıyorsun ki bunu göresin. Onları gördüğünden beri büyülendin resmen. Onlardan biri olmak istiyorsun. Fark etmedim mi sanıyorsun?” Ona inanamıyordum. Doruk’un bunu söylediğine inanamıyordum. Hayal kırıklığına uğramıştım. Başımı iki yana sallayarak bu söylediklerini inkâr ettim.
"Hayatta kalmaya çalışıyorum ben Doruk!” bağırışım odada yankılandığında çok kısa bir an için biraz da olsa sakinleşmeyi düşündüm ama hemen sonra düşüncesi saçma, yapabilme imkânım da çok düşük hissettirdi. Kendimi sakinleştirebileceğimi sanmıyordum.
“Onların yanında olmamın nedeni onlara özeniyor olmam mı sanıyorsun? Sana göre ben bu kadar sığ biri miyim? Niyetim Demir’in dikkatini çekmek mi? Ben onların etrafındayım çünkü bana başka seçenek bırakmıyorlar ve ben ne zaman onların yanında olsam beni öldürmeye kalkışıp kalkışmayacaklarını düşünüyorum. Onların beni gözlemlediği kadar ben de onları gözlemliyorum. Sırf bir gün daha yaşayabileyim diye!” Başımı yukarı aşağı sallayarak Doruk’u onayladım “Ama tabii sen haklısın. Ben onların götünde keyfine dolaşıyorum!”
Doruk bir süre bir şey diyemedi. Onun yerine Dora konuştu. Tartışmamız en çok onu etkilemiş gibiydi. “Yapmayın böyle, bakın sakince oturup konuşsanız aslında anlaşacaksınız.”
“İşte! Artık sana yaklaşmayacak, ondan kurtuldun. Böylesi daha iyi değil mi?”
“Bir, Meriç onları beni korumakla görevlendirdi. Onlar olmadan sığınağın en azından yarısı beni öldürmeye çalışabilir ve ikincisi bu olay patladığında ilk kimi suçlu olarak gördüler sanıyorsun?” Doruk bir adım geriledi. Beni ne kadar büyük bir belanın içine sürüklediğini anlamış olmasını umdum.
Doruk ısrarla başını iki yana salladı. Aklında vardığı sonucu da inkâr etmeye çalışıyordu. Sonunda o da gerçeği görüyordu. Yaptığı şeyin farkındalığıyla omuzları çökmeden önce tek bir şey diyebildi “Hayır…”
“Demir, Meriç’in dışarı çıktığımızı bildiğini öğrendikten sonra yaptığı ilk şey bana bakmak oldu. Ve seni temin ederim bakışları hiç dostane değildi. Sadece o da değil Çağla da bana öyle bakıyordu. İspiyoncunun ben olduğumu düşündükleri bariz ve haklılar da çünkü ispiyoncu benim! Sana güvendim ve içini rahatlatmak için sana her şeyi anlattım. Sense bunu kullandın.” Kendimi nefes almaya zorladım “Beni kullandın.”
Doruk artık bana bakmıyordu. Dora da kenarda hayatının en mutsuz gününü yaşıyormuş gibi ellerini birbirine kavuşturmuş üzgün bir halde duruyordu.
“Ben sandım ki…” konuşmakta zorlanınca bir süre durdu. “Bunları bana anlatıyorsun çünkü benden onları senden uzak tutmam için yardım istiyorsun.” Sesi alçalmış, yüzü asılmıştı. Sözleri bittikten sonra sanki bir daha hiç konuşmamak üzere dudaklarını birbirine bastırdı.
“Belki Deren içinden geçenleri söylemeyen biriydi ve sen onun için satırların arasını okumayı öğrendin bilmiyorum, onu tanımıyorum. Ama ben birinden yardım isteyeceksem ona doğrudan niyetimi anlatırım ve ben senden yardım istemedim. Sen benim adıma karar verdin. Bana güvenmesi, beni ben olarak görmesi için her şeyi yaptığım insanlarla aramı bozdun. Şimdi kim bilir Demir’in aklından ne gibi delilikler geçiyor? Doğu Yakası dedikleri yerden dönene kadar bana ne ceza vereceğini düşünüyordur belki de. Tam da” sesim sinirden tekrar yükselmeden önce yumruğumu sıkıp kendimi durdurdum. “Tam da bir gelişme kaydettiğimi düşünmeye başlamışken.” Demir ile hiç gelişme kaydetmemiştim ama onu hayal kırıklığına uğrattığıma emindim. Asıl gelişmeyi Çağla ve Yaman ile kaydetmiştim ve şimdi üçü de benim ispiyoncu olduğumu düşünürken bunun artık bir önemi kalmamıştı.
Doruk derin bir nefes aldı. Sırtını doğrulttu. “Öyleyse Avcı ekibi geri döndüğünde Demir ile konuşurum. Meriç abiye onları ispiyonlayanın ben olduğumu söylerim.”
Başımı iki yana salladım. Bu söylediği hiçbir şeyi değiştirmezdi. “Bu beni yine de kurtarmaz, üstüne üstlük senin de başını belaya sokar.”
“Konuşman için seni zorladığımı ya da gece yarısı sizi çıkarken gördüğümü söylerim.”
“Öyle bir şey olsa Sevil seni fark etmiş ve bunu Avcılardan herhangi birine çoktan haber vermiş olurdu.” Diyerek Doruk’un önerisini çürüttü. Konuşmak için beni zorlama önerisini çürütme zahmetine bile girmemişti. Bunu söylese ona kimse inanmazdı. Doruk’un karakterine tersti. O Demir gibi sert ve kaba bir insan değildi.
Derin bir nefes aldım. “Dışarı çıkın lütfen.” Kafam çok karışık, zihnim çok bulanıktı. Sol şakağımdan yükselen bir ağrı durumu daha da kötüleştiriyordu. Daha fazla ses duymak istemiyordum.
Dora ve Doruk bana onları kovmuşum gibi baktılar. Sadece düşünmek istiyordum ve bir süre Doruk’un yüzünü görmemek.
“İstersen oturup bir konuşalım. Sakince bir düşünelim, belki aklımıza durumu düzeltecek bir şey gelir.” Diyerek ısrar etti Dora. Başımı sallayarak onu reddettim.
“Daha fazla konuşmak istemiyorum.” Dora’nın gözlerine bıkkın bir ifadeyle baktım. Daha fazla uzatmaması gerektiğini anladı. Gitmeden önce kolumu okşadı ve gözlerimin içine gerçek bir üzüntüyle baktı. “Pekâlâ. Ama ne zaman istersen benimle konuşabilirsin. Eminim bir yolunu bulacağız.” Başımla onaylayıp geçiştirdim. Dora odadan önce çıktı. Doruk ise bir süre bekledi ancak diyecek bir şey bulamamış olacak ki o da gitmeye karar verdi. Zaten konuşmak istese de benim onu dinlemeye takatim kalmamıştı. Doruk’u giderken izledim ve odadan çıkar çıkmaz kapıyı arkasından kapattım.
Sırtımı kapıya yasladım. Ben ne yapacaktım şimdi? İspiyoncunun kim olduğunu bulmuştum ama onu elveremezdim. Demir’e onu Meriç’e şikâyet edenin Doruk olduğunu söylersem kim bilir ne yapardı. Onun da hayatını riske atamazdım. Zaten dolaylı yoldan ispiyoncu bendim. Demir beni suçlamakta sonuna kadar haklıydı. Bu yüzden Demir'in dediği gibi yapacak ve sorumluluk alacaktım. Doruk’un yaptığı şey ise bir sır olarak kalacaktı. Bunu ona borçluydum. Derin bir nefes aldım. Elimde tek bir seçenek vardı: Demir’i konuşarak yumuşatmak. Öfkesini azaltabilirsem hayatta kalma şansımı arttırabilirdim. İşe yaramazsa da son çare olarak bir fırsatını bulduğum gibi buradan kaçardım. Sonumun Deren gibi olmasını istemiyordum. Gidersem eğer bir daha geri dönmeyecektim.
Bölüm etkileşimi
