2. bölüm / 7
Boyutlar ArasıBÖLÜM 2
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 2
- 1 Giriş6.085 kelime
- 2 BÖLÜM 217.321 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 31.860 kelime
- 4 BÖLÜM 41.910 kelime
- 5 BÖLÜM 55.698 kelime
- 6 BÖLÜM 67.411 kelime
- 7 BÖLÜM 77.102 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yolculuk bir gün boyunca sürmüştü. Bu üçlüye aynı ama başka bir yerden geldiğimi anlatmak kadar yorucu bir şey yoktu. Gökay sürekli söylediklerime bir matematik problemiymiş gibi yaklaşıyor ve aklında bir şeyleri yerlerine yanlış oturtuyordu. Batuhan ise arada sohbete katılıyor ve Gökay'ın kafasını bilerek daha çok karıştırıyor ve bunu yaparken de çok eğleniyordu. Doruk ise sessizdi. Düşüncelere dalmış bazen etrafı bazen de beni izliyordu. Ona neden beni izlediğini sormayacaktım. Bu Deren mevzusunu tekrar açardı ve işler bir şekilde karışırsa bu da benim yararıma olmazdı. Ben de bütün bir gün yaptığımı yapıp dışarıyı seyrettim. Her yer aynıydı. Yıkılmış evler, sadece dişleklerin gezindiği mahalleler, yağmalanmış marketler, kırık hastane camları, devrilmiş ya da çarpışmış arabalar, insanların kaçışırken oluşturduğu kargaşadan geriye kalanlar... ve hepsinin ardından şehri ele geçirmiş olan yeni bir bitki örtüsü.
Yol daha çok açılmaya başladı. Artık gördüğümüz şey geniş duvarlardı. Sur örülmüştü. Böyle bir yeri daha önce hiç görmemiştim. Ayrıca neredeydik biz? Bütün bir günün ardından İstanbul'dan çıktığımızı biliyordum ama nerede olduğumuzu anlamıyordum. Her yer birbirine benziyordu. Hayır daha doğrusu her yer aynı felaketi yaşadığından aynıydı. Surların büyüklüğünü incelemek için başımı biraz daha cama yaklaştırdım. Bu dişlekler için inşa edilmiş olabilir miydi? Kilometrelerce devam eden kalın taş duvarı izlerken Doruk bana doğru eğilip surları işaret etti.
"Bu duvarın arkasında besin ihtiyaçlarımızı karşılamak için ekili tarlalar ve bu tarlaların ilerisinde de dişleklere karşı dövüşebilmek için eğitimin verildiği antrenman alanı var. "
Başımla onayladım. Gökay dilini damağına vurarak şaklattı. "Akçalar'a hoş geldin."
Anlamayarak kaşlarımı çattım. "Peki siz nerede kalıyorsunuz?"
"Bu yaratıklar sese karşı çok duyarlıdır Lavin, sen de fark etmiş olmalısın. Böyle bir durumda ne kadar metrelerce yüksek duvarın da olsa yine de tehlike devam eder. O yüzden sığınak kısmı bu yerin altında."
Doruk'un sözlerini düşündüm. "Yani şu an altımızda insanlar mı var?"
Doruk başıyla onaylayarak karşılık verdi. Batuhan direksiyonu sola çevirip bizi sura giden yola soktuğunda Doruk'a baktım. Söyleyecekleri daha bitmemiş gibiydi. "Dışarıda sana yaptıkları muamele doğru değildi ve sana içerideyken aynı durumla karşılaşmayacağının sözünü veremem. Ama ihtiyacın olduğu her zaman senin yanında olacağımın sözünü verebilirim."
"İçerideyken, en azından bugün, benimle kalabilir misin? İlk gün tek başıma kalmak istemiyorum."
Doruk başıyla onayladı. Rahatlayarak derin bir nefes verdim.
Surun dev gri kapısına geldiğimizde bizi eli silahlı bir çift asker karşıladı. Camları indirdik. Tek tek yüzümüze baktılar. Diğerlerinde bir sorun yoktu ama bana geldiklerinde kaşları çatıldı. Hemen ardımdan Doruk benim pencereme doğru kafayı uzattı. "Siz bir şey söylemeden önce ben söyleyeyim o Deren değil." Askerlerin ifadelerini okuyarak onlar konuşmadan önce konuşmaya devam etti. "Hayır, kör de değilim ama sizi temin ederim Deren değil."
Askerler gülmeye başladı. En çok güleni ise mavi gözlü ve sakallı olanıydı. Kahkaha atmıştı. O kadar komik olan neydi acaba? Ben oturduğum yerde titriyordum. Doruk bıkmış gibi derin bir nefes aldı. "Geçmemize izin ver. Bu konuyla da Meriç Akça ilgilensin."
Asker sustu. İfadesi ciddileşirken Doruk'a sert bir bakış attıktan sonra Batuhan'ın camına dönüp baş hareketiyle geçme komutu verdi. Batuhan saniyesinde gaza basıp arabayı tekrar harekete geçirirken Doruk'a döndüm. "Nüfuzlu biri misin?"
Doruk başını iki yana salladı. "Önceden öyleydim."
Başımla onayladım. Birazdan tarlalar karşımızdaydı, sabaha karşı geldiğimizden surun etrafındaki sokak lambaları hâlâ açıktı ve bu tarlalarda az da olsa ne yetiştiğini görmemizi sağlıyordu. Domates, patates, havuç, salatalık, ay çiçeği... Surun arkasında kalan bir orman vardı. Oradan da et ihtiyaçlarını karşılıyor olmalılardı. Sonra bir anda toprağın yükseldiğini fark ettim. Hayır, sığınağa giden bir yoldu. Toprağın altına doğru uzanıyordu. Oraya girdiğimizde bizi bordo renge benzettiğim duvarlar ve tavanla duvarın birleşim yerine yerleştirilmiş beyaz renk veren ışıklar karşıladı. Bundan sonrası sanırım yapay ışıklarla aydınlatılıyordu. Birkaç dönemeçten sonra otoparka geldik. Batuhan arabayı park ederken Doruk omzuma dokundu. Ona döndüm.
"Buradan hastaneye acil vakalar için kestirme bir yol var. Şimdilik kimsenin seni görmesi riskine giremeyeceğimiz için kestirme yoldan gideceğiz. Hastanede Doktor Evren var. O seni kısa bir süreliğine karantinaya alacak ve hastalık taşıyıp taşımadığına bakacak. Sonuçlar temiz çıkınca da seni Meriç abiyle tanıştıracağım. Oradan da kahvaltı yapmaya yemekhaneye geçeceğiz. Tamam mı?"
"Tamam." İçimde garip bir heyecan vardı. Gerginlikle dolu bir heyecan ve karnımın ağrımasına neden oluyordu. Bundan sonra her şeye dikkat etmeliydim. Burası tanımadığım bir yerdi, içinde tanımadığım insanlar ve bilmediğim kurallar vardı. Hayatta kalmak istiyorsam ayak uydurmalıydım. Uzlaşmacı olmalıydım.
Arabadan indiğimizde biraz yürüdük ama yol uzun değildi. Çift kapılı bir giriş gördük. Beyaz renkle boyanmış demir kapının üzerinde kırmızı renkte "Acil" yazıyordu. Önden Batuhan girdi. Peşinden biz ve arkamızdan da Gökay geldi. Hastanede camlarla ayrılmış odalar vardı. Ameliyat odasının cam duvarlarına beyaz bantlar çekilmiş olsa da odaklanıldığında ameliyatı görebileceğiniz kadar açıktı. Odalara şöyle bir göz gezdirdim. Çoğu boştu. Dolu olduğunu gördüğüm bir iki oda vardı. Onlar da elleri sargılı uyuyan adamlardı.
Batuhan ve Doruk'u takip ederek sonunda bir odaya ulaştım. Boş bir hasta yatağı, yanında da adını bilmediğim birkaç cihaz vardı. Doruk yatağı gösterdi.
"Sen otur. Ben Evren ablayı çağırıp geliyorum."
Bu sözlerle korkum yüzüme vurmuş olacak ki bir an için durdu. Başımı iki yana salladım. Beni Batuhan ve Gökay ikilisiyle tek başıma bırakamazdı. Derin bir nefes verdi. Anlamıştı.
"Pekâlâ. Batuhan, sen çağır."
Batuhan ses etmedi. Hızla odadan çıktı. Doruk sonra Gökay'a döndü. "Seninle bir işimiz kalmadı. Hadi yat dinlen. Uyanmaya daha üç saat var. Biraz uykunu alırsın."
Bunu iyi niyetten mi yapıyordu yoksa Gökay'ı başından savmak için mi bilemedim. Benim için yapıyorsa Gökay'ı baştan savmak içindi. Bakışları bir an için bana kaydı sonra da Doruk’a döndü. "Bir şey olursa haber ver, iyi geceler.” Doruk geçiştirmek için başıyla onayladı. Gökay giderken Doruk'u izledim. Artık olmadığını söylese de bana hâlâ bir otorite figürü gibi gelmişti. Ya da bu üçlü yakın arkadaşlardı ve bu plan Doruk'un başının altından çıktığı için onun dediğini yapıyorlardı.
Birazdan içeri beyaz önlüklü sarı saçlarını topuz yapmış ortalama kırk yaşlarında gözüken bir kadın girdi. Boynunda sedef taşından küçük bir kolye vardı. Acaba o küçüklükte bir taşı neden takıyordu? Normal ebatlardan çok daha küçüktü. Göz göze geldiğimizde diğerleri gibi abartı tepki vermemişti. Beni inceledi. Kaşlarını çattı ve sonra bir elini beline koyarak Doruk'a döndü. Kaşlarını açıklama beklercesine havaya kaldırdı. Bu kadın kendini anlatmak için konuşmaya ihtiyaç duymuyordu. Doruk ise uzun bir konuşma yapmak üzereymiş gibi içine derin bir nefes çekti. Anlatmaya önce yaptığım aramadan başlayıp çatıdaki tüfek performansıma getirdi çünkü sanırım Deren'in silahlarla değil kesici aletlerle arası iyiydi. Benim Deren olmadığımı kanıtlamanın başka bir yolu olarak da göğsümde kurşun yarası olmadığını anlattı. Evren her kelimeyi büyük bir dikkatle dinledikten sonra bana döndü. Elini uzattı.
"Telefonunu ver."
Kaşlarımı çattım. "Telefonumla ne yapacaksınız?"
Evren elini uzatmaya devam etti. "Eğer gerçekten ikinizin de dediği gibi bir boyutlar arası geçiş yaşandıysa telefonun sen abini ararken Doruk'a yönlendirmesinin tek bir sebebi olabilir. Sen başka bir boyutun Deren'isin."
Kaşlarım havalandı. Gayet mantıklı bir açıklamaydı. Paralel evren teorisi. Üstelik beni Deren ile karıştırmalarının nedenine de bir mantık katıyordu. Sadece Deren denen o kızın Doruk'la nasıl bir işi olduğunu anlamamıştım. Çabuk inanmış olabilirdim ama dün gördüklerimden sonra söylenen her şeye inanacak haldeydim.
Doruk başını iki yana salladı. "Eğer bu doğruysa Lavin'i Demir'den korumamız gerekecek. Onu gizleyebilir miyiz?"
Yüzündeki ifade hoşuma gitmemişti. Üzülüyor hatta canı yanıyor gibiydi. Onu normalden daha uzun süre inceledikten sonra Doktor Evren'e döndüm. "Benim gizlenmeye ihtiyacım yok. Benim bir şekilde eve geri dönmem gerekiyor."
Evren kaşlarını imayla kaldırdı. "Ve bunu nasıl yapmayı planlıyorsun?"
Harika bir soruydu. İlk başta cevap vermedim ve aklımdaki o mükemmel planın aslında o kadar mükemmel olamayacağına karar verdim. Ama Evren Hanım hâlâ bir cevap bekleyerek bakıyordu. Bakışlarımı kaçırdım. Yine de cevap verecektim.
"Her şeyi tersten yapsam diyorum?"
Alttan alta Evren'e baktım. Onun yargılayıcı bakışları üstümdeyken kendimi geri zekâlı gibi hissediyordum. Ne yapabilirdim ki? Başıma gelen her şey yeniydi. Uyum sağlamak zordu ve aklıma gelen en mantıklı tek şey de buydu. Evren'in göz devirmesini hatta dalga geçmesini bekledim ama yapmadı. Yüz ifadesine hâkim olamıyordu ancak amacının aşağılamak olmadığı beliydi. Gerginliğimi kontrol etmek için tırnaklarımı avcuma geçirdim.
"Pekâlâ Lavin, geri dönemezsin. En azından şimdilik. Öncelikle bir kere çıktığın yerden tekrar girebileceğinin bir garantisi yok ve bundan emin olmak için tekrar geri dönmeye kalksan sadece dişlekler değil diğer kabileler tarafından da hedef alınmış olursun. Hatta belki şimdiden birileri seni görmüş bile olabilir."
Başka kabileler de vardı ve bunlar da tehlike arz ediyorlardı demek. Tamam. Buraya dair bir şeyler öğrenmeye başlamıştım. Düşündüğüm gibi insanların soyu tükenmemişti. Hâlâ varlardı ve sanırım çoklardı. Yine de Evren'in sözleri hoşuma gitmemişti. "Zaten yeterince geç kaldım. Ailem çok meraklanmıştır ve beni aramaya başlamıştır. Onlara geri dönmeliyim."
Evren bir adım yaklaşıp hafifçe öne eğildi. Gözlerini gözlerime dikmişti. Bu onun ciddi bakışı olmalıydı, gerilmediğimi söylesem yalan olurdu. "Evet geri dönmelisin ama artık bir sığınaktasın ve sığınakta kararları tek başına veremezsin."
Geri çekildi ve Doruk'a döndü. "Meriç'e haber verdin mi?"
Doruk başını iki yana salladı. "Hayır, önce sen bir kontrol etmek istersin diye düşündüm. Isırılmamış orası kesin ama yine de..." omuz silkti. Evren başıyla onayladı. "Hadi, sen de dışarı."
Doruk bu komutla dışarı çıkarken göz göze geldik. Sıcak bir gülümsemeyle bana baktıktan sonra elini salladı ve gitti. Şimdi Evren doktorla baş başa kalmıştık. Başıyla yatağa uzanmamı işaret etti. Dediğini yaptım. Birazdan elinde boş bir tüp ve iğne ile geldi. Gerginliğimi üzerimden atmak için konuşmaya başladım.
"Bu ne için?"
"Kan örneğini alacağım ve onu birkaç testten geçireceğim. Sonrasında çıkan sonuca göre ilaç vereceğim."
"Hemen hallolur mu?" Evren sol koluma iğneyi soktuğunda acıyacağını sanarak başımı çevirdim ancak acı hissetmemiştim. Eli hafifti. Kan alımını izlemek için başımı çevirdim. Kızıl sıvı tüpe hızla doluyordu. Tüpün doluşunu izlediğimi fark eden Evren dolan tüpü çekmeden önce kısa bir an için bana baktı.
"Hoşuna gidiyor mu?"
Hoşuma gidiyor mu bilmiyordum ama "Rahatsız etmiyor." dedim.
İğneyi kolumdan çıkarırken üzerine pamuk bastı. "Bu bilgiyi sakın kimseyle paylaşma, tamam mı?" Sesindeki uyarıcı tonu fark etmem için onu uzun süredir tanıyor olmama gerek yoktu. Tamam, ameliyat ve bıçaklarla ilgili herhangi bir yorumda bulunmak yoktu. Evren tüpü beyaz bir makinenin içine koyduktan sonra daire bir yara bandıyla yanıma geldi. Yaranın üzerindeki pamuğu çektim ve bandı yapıştırmasına izin verdim.
"Demek lise öğrencisisin. Kaçıncı sınıf?"
Üstümdeki tozlanmış ve o kovalamaca ve tırmanıştan sonra bazı kısımları yırtılmaya başlamış lise üniformama baktım. Üstüm böyleyse acaba ben nasıl görünüyordum?
"Üçüncü sınıf."
Boğazından onaylayan bir ses çıkardı. " Küçüksün."
Kaşlarımı çattım. Küçük müyüm? Niçin? Yüz ifademi görünce cevaplama ihtiyacı hissetti. "Deren yaşasaydı şu an senden iki yaş büyük olacaktı." Bunu dedikten sonra cebinden beyaz ufak bir şişe sıvı çıkardı. Kapağını açıp bana uzattı. "İç."
"Bu ne?"
"İçince anlayacaksın."
Tedirgindim. İlaca uzanmadım. Evren'in az önce sorduğumda ne yaptığını söylemesinin ardından bu sefer söylememesi beni geriyordu. Ama içimden bir ses onun emirlerine karşı gelmemem gerektiğini söylüyordu. Uyum sağlamalıydım. Uyum sağlayamazsam dışarı çıkmadan daha buradayken bile ölebilirdim. Özellikle de şu yüz benzerliği olayı beni bir sıfır hatta beş sıfır geride başlatmıştı. Uzatmadım. Sıvıyı tek dikişte bitirdim. Sıvı saniyesinde dilimi ve dudaklarımı uyuştururken Evren şişeyi elimden aldı. Hemen sonra elimin hissini kaybettim ve kolum yatağa düştü. Bütün vücudum uyuşuyordu. Üzerime bir uyku çöküyordu. Korkudan büyümüş gözlerle Evren'e baktım. Evren de beni izliyordu.
"Bu, seni uyutup vücudunu taramama yardımcı olsun diye."
Sonrasında başka bir şey dedi mi bilmiyordum. Gözlerim kapanmış ve ben de kendimden geçmiştim.
XXXXXX
Uyandığımda hâlâ aynı odadaydım ama bu sefer Doruk yatağın yanındaki koltukta oturuyordu. Uyandığımı görünce ayağa kalktı. "Kahvaltıyı kaçırdın." Neşeli sesi derin bir uykudan uyanan beynime darbe etkisi yaratmıştı. Elimle yüzümü buruşturdum. Bütün vücudumu tekrar hissetmeye başlamıştım. Maalesef ağrılar dünde kalmamıştı ve bugün de sızı bütün vücudumu ele geçirmişti. Dün geceyi hatırlayınca tekrar gerildim. Baygınken Evren umarım bana bir şey yapmamıştı. Umarım. Deren ile nasıllardı bilmiyorum ama onun gibi olmadığımı biliyor olmasını umdum. Gerçi kıza dair elle tutulur tek bir bilgim bile yoktu ki ona benzeyip benzemediğimi anlayayım. Doğruldum. Doruk koluma dokunduğunda gözlerimiz buluştu. Ne kadar da enerjik ne kadar da mutlu gözüküyordu.
"Evren abla bana sırtında çürük izleri olduğunu söyledi. Vücudun toparlansın diye de dört tane serum takmak zorunda kalmış."
Buraya ilk geldiğim günü hatırladım. Çok zor geçmişti. Başımla Doruk'un sözlerini onayladım. "Okulun oraya mayın döşemişlerdi. Yaratıklardan biri tuzağa yakalandığında yakınlardaydım. Mayın patladığında bir duvara uçtum."
Doruk'un gözleri şaşkınlıkla büyümüştü. "Kırıksız atlatmış olman mucize."
"Gerçekten ne mucize olurdu biliyor musun? Birazdan alarmımın çalıp beni uyandırması."
Sözlerime gülünce ben de gülümseyerek karşılık verdim. Doruk iyi biriydi. Onun yanında ister istemez kendimi rahat hissediyordum. Diğerlerinin aksine bana çok yumuşak davranmıştı. Belki Deren yüzünden belki de bana inandığındandı bilmiyorum ama iyiydi. Bu iyi hissettiriyordu. İçimden bir ses ona ne söylersem söyleyeyim beni anlayacağını söylüyordu.
"Ben de bazen salgın çıkmadan önce doğup yaşamış ve ölmüş olmayı diliyorum."
Ah, demek ki o bu cehennemin içine doğmuştu. Ne kadar korkutucuydu! Ama burada doğan biri olarak bu durum artık onun için oldukça doğal olmalıydı. Dışarıda dişlekler tarafından yenme tehlikesi olmadan özgürce dolaşabilmenin nasıl bir his olduğunu bilmiyordu. Ben de artık bunun nasıl bir ayrıcalık olduğunun farkına varmıştım. Gerçekten bir şeyi kaybetmeden o şeyin değerini anlayamıyordunuz. Yüzünü işaret ettim " Yine de mutlu olmayı başarıyorsun. Ya küçük şeyler seni mutlu etmeye yetiyor ya da burada yaşarken akıl sağlını kaybettin." Sözlerim üzerine güldü. Ben de güldüm. Onunla olması kolaydı. Bence çok da iyi anlaşıyorduk.
"Meriç abiyle konuştum. Senin söylediklerini harfi harfine ona anlattım. Seni görmek istediğini söyledi."
"Sence bana inanır mı?" Şimdiye kadar karşılaştığım herkesin yaptığı ilk şey kesinlikle bana inanmak değildi.
Omuz silkti. "Evren abla senin doğruyu söylediğini düşünüyor. Eğer Evren abla buna inanıyorsa Meriç abi de inanacaktır."
"Çünkü?"
Beni ikna etmek için parmaklarıyla saymaya başladı. "Çünkü birbirlerine güvenleri tamdır, çünkü sığınağın üç yöneticisi arasındalar ve birbirlerinin sözlerinden çıkmazlar, çünkü onlar sanırım yirmi yıldır evliler."
Dudaklarımı büktüm. Doruk bana inanacaklarına eminse öyle olacaklardı. Yataktan kalkmaya çalıştım. Kovalamacadan sonra biraz hamlamıştım ama Evren doktor artık ne verdiyse vücudumu rahatlatmıştı. En azından eskisi kadar çok ağrımıyordu. Üstümü düzelttim. Birazdan üzerimdeki hafifliği fark ederek üstümü aradım.
"Ne arıyorsun?"
"Silahımı."
"Evet, şey... Şimdilik senden silahlarını aldık. Güvenli olduğun kanıtlanana kadar da silah taşıman yasak."
Tamam. Yorum yok, karşı çıkmak yok sadece tamam. Sorun olmadığını göstermek için başımla onayladım. Zaten kime karşı çıkabilirdim ki? "Hadi gidelim öyleyse." Doruk hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Hastanenin sığınağın içine açılan kapısından çıktık. Burası tamamen kafamda kurduğum gibiydi. Geniş bir koridor ki şu an içinde yürüyorduk. Koridorların ilerisinde geniş bir meydan vardı. Yine tavana veya duvar ve tavan kesişimine eklenmiş aydınlatmalar vardı. Bütün yapı tuhaf bir renkle boyanmıştı. Sanırım en kolay paslanmış demir renginde diye tasvir edebilirdim. Bir iki dönemeçten geçtiğimizde insanların durup durup bana baktıklarını görüyordum. Bir bakan dönüp tekrar tekrar bana bakıyorlardı. Hatta sadece bana da değil. Önce bana bakıyor sonra da gözlerini kısıp Doruk'a nefret dolu bakışlar atıyorlardı. Doruk pek umursamıyor gibi görünse de onun gibi bu kadar dışa dönük birinin o bakışları umursamayacağına inanmıyordum. Kalbim meraktan tekliyordu ama hayır, Deren hakkında hiçbir şey sormayacaktım. Başıma bela almak istemiyordum ve bunun için çenemi kapalı tutacaktım. Ben de gidip çevredeki insanları inceledim. Bu şekilde içimdeki soruları bastırabilir ve zihnimi oyalayabilirdim.
Herkes uzun ve bol cepli pantolonlardan giyiyordu, hava serin ama içerisi ılık olduğundan mont giyen kimseyi görmemiştim. Kazak ya da sweatshirt giyiyorlardı. Ama hepsinin ortak bir noktası vardı: eski ve hasarlılardı. Kıyafetleri üretmek için kumaşları, kumaşları üretmek içinse malzemeleri yoktu demek. İnsanlar birbirlerinin değerini sanırım ancak kıyameti yaşadıklarında anlıyorlardı. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yürüdüğümüz koridorun sonundaki demir kapıya ulaştığımızda durduk. Doruk yumruk yaptığı eliyle kapıya iki kez vurdu. Birazdan içerden birinin "Gir!" diye seslendiğini duyduğumuzda Doruk kapı kolunu çevirdi ve önden girdi. Peşi sıra da ben girmiştim.
İçerisi bir ofis gibi tasarlanmıştı. Geniş bir meşe ağacından çalışma masası, masada birkaç evrak -muhtemelen nüfus ve ihtiyaçların listesiydi-, masanın arkasında siyah, tekerlekli bir koltuk, masanın önünde tek kişilik, karşılıklı konulmuş iki sandalye, duvarlardan birinde de uzun, çekmeceli bir dolap vardı. Onun dışında ofis oldukça boştu. Bu da onu geniş gösteriyordu. Sandalyelerden birinde mavi gözlü, düz burunlu gürbüz bir adam gördüm. Asker tıraşı yüzünün ovalliğini ortaya çıkarıyordu. Beni görünce gülümsedi. Şaşırmadan edemedim. İlk defa biri beni gördüğünde öldürmek istememişti. Beni gördüğüne sevinmiş gibi gülümsüyordu. Bir de masanın arkasında oturan adam vardı. Kendisi Meriç olmalıydı. Kahverengi saçları grileşmeye başlamıştı, onun mavi gözleri daha açık bir renkti. Gökyüzü gibiydi. Diğerininki gibi deniz mavisi değildi. Göz çevresinde hafif kırışıklıklar vardı. Burnu biraz kamburdu. Bakışları yorgun ama sertti. Gri sakallı yüzü çekiciydi ve bakışları onu bilge biri gibi gösteriyordu. Beni görünce öfkelenmedi, sadece kaşları hafifçe çatılmıştı. Ayağa kalktı.
"Hoş geldin."
Gülümsedim "Hoş buldum." Uzattığı elini sıktım. Sonra da asker tıraşlı adamın uzattığı elini sıktım.
"Merhaba"
"Merhaba."
Boş sandalyeyi işaret etti. "Oturmaz mısın?" Kibar bir şekilde teklifini kabul ettim. "Elbette." Asker tıraşlı adam kendini tanıttı.
"Ben Civan Kırşan."
Masanın başındaki gri sakallı adam da kendini tanıttı. "Doruk zaten bahsetmiştir ama ben yine de tekrar edeyim: Meriç Akça. Sığınağın kurucusuyum."
"Tanıştığıma çok memnun oldum."
Meriç kısık gözlerle bir süre bana baktı. Bana güvenip güvenmemesi gerektiğini tartıyor olmalıydı. Şimdilik güvenmiyor olsa da Doruk'un anlattıklarına güvenip bana kendini tanıtmıştı. Ama adım gibi eminim burada herkes Deren'i tanıyorsa Deren de herkesi tanıyor olmalıydı. İkinci adımın Deren olması işleri hiç de kolaylaştırmıyordu. Ama yok, bundan sonra Lavin Deren Ergün diye biri yoktu. Sadece Lavin Ergün olduğumu söyleyecek ve öyle bilinecektim. Meriç boğazını temizlediğinde bütün ilgimi tekrar ona yönlendirdim.
"Pekâlâ Lavin, bu sabah Doruk ve Evren yanıma geldi ve senin durumundan bahsetti. Söylediklerine göre başka bir boyuttan gelmişsin. Bu doğru mu?"
Yavaşça başımla onayladım. Ani hareketlerden ve yanlış anlaşılabilecek sözlerden kaçınıyordum çünkü ne yaparsam ya da söylersem beni bir tehdit olarak algılarlar bilemiyordum.
"Doğru."
"Peki bu sonuca nasıl vardığını anlatabilir misin?" Bahse girerim söylediklerimi Doruk ve Evren Doktor, Meriç'e çoktan anlatmışlardı. Ama bir hata ya da yalan bulmak için benden de dinlemek istiyor olabilirdi. Her zamanki gibi sabah okula geldiğimi ve lavaboya gittiğimi sonra da birden kendimi burada bulduğumu anlattım. Başıma gelen her şeyi detaylandırarak bir yanlışlık olmasın diye anlattım. Abartı ya da aşırı el kol hareketi de yapmamıştım. Civan tedirginliğimi fark etmişti.
"Neden bu kadar tedirginsin?"
Derin bir nefes verdim. Gerginlikten o da titrek çıkmıştı. "Çünkü geldiğimden beri yani beni kurtarmaya geldiklerinden beri Deren denen kızla yüz benzerliğinden dolayı çok baskıya uğradım, ölümden döndüm." Evet, Gökay'ın yaptığı şeyi kesinlikle unutmayacaktım. Kimseye de unutturmayacaktım. "Beni kurtarmaya gelen ekipte Gökay diye biri bana ateş etti ve zamanında geri çekilmeseydim şu an burada olmazdım. Gerçekten," derin bir nefes alıp kafamı toplamaya çalıştım "neler olduğunu bilmiyorum, o kız ne yaptı da size kendini bu kadar nefret ettirdi cidden bilmiyorum ama ölmüş. Ben aynı şeyin benim de başıma gelmesini istemiyorum." Korkularım o kadar gerçekti ki bunları söylerken ellerimin titremesini bastırabilmek için onları yumruk yapmış ve kemiklerimin beyazı görünecek kadar çok sıkmıştım.
Meriç derin bir nefes verdi. Bir süre düşünür gibi masanın boş bir yerine baktı. Benimle ne yapacağını düşündüğüne emindim. Birazdan kapının açılmasıyla içeri Doktor Evren girdi. Beyaz önlüğüne biraz kan bulaşmıştı. Elindeki ıslak bezle önce elini değil kolyesindeki minnacık sedef taşına değmiş ufacık kanı sildi, sonra ellerini sildi. "Affedersiniz, biraz geç kaldım. Avcılar göreve gittikleri kasabada dişleklerden kaçarken kaza geçirmiş bir adamı getirmişlerdi. Kolunu kaybetmiş. Kan akışını durdurmak zorundaydım."
Meriç de Civan da anlayışla karşılık verip bir şey demediler. Evren'in bu yorulmuş halini görüp ayağa kalktım ve yerimi teklif ettim "Yorgun gözüküyorsunuz, oturmaz mıydınız?"
Bu hareketimi gören Civan ve Meriç birbirlerine baktı. Doruk da memnun bir ifadeyle bana baktı. Ahlaki açıdan doğru bir şey yaptığımın elbette farkındaydım ama onların bu tepkileri başka bir açıdan daha doğru yaptığımı gösteriyordu. Deren, bir doktora oturduğu yeri vermeyecek kadar kaba biri miydi? Öyle görünüyordu. Evren gözlerini kıstı. Sonra da gülümseyip omzuma hafifçe iki kere vurdu "Demek sen kibar olanısın." Az önce kalktığım yere geçerken ben de Doruk'un yanına masanın hemen karşısına geçtim. Evren, Civan ve Meriç'e baktı.
"Eee, ne kaçırdım?"
"Hiçbir şey. Sizin anlattıklarınızı bir de Lavin'in ağzından dinlemek istedim." diye karşılık verdi Meriç.
"Şahsen ben boyut işinin gerçek olduğunu bir türlü kabul edemiyorum." diyerek ilk defa sohbete katıldı Civan. Sonra bana döndü. Beni karşılayan gülümsemenin altında memnuniyet değil de başka bir şey olduğunu anlamış olmalıydım. Aptallık etmiştim. "Yani tamam, on beş yirmi yıl öncesine kadar zombi filmlerinin gerçek olacağını da düşünmüyorduk ama onun yanında bu çok uçuk bir durum. Sen bile bundan daha iyisini yapabilirdin Deren. Ne bileyim, hafızanı falan kaybettiğini söylerdin. İkiz kardeşiyim falan derdin ama bu boyut işi hiç inandırıcı gelmiyor."
Korkum kendini ele vermesin diye derin bir nefes aldım. Bu insanları söylediklerimin gerçek olduğuna inandırmazsam buradan canlı çıkamazdım. Ben konuşmadan önce Evren doktor söze girdi. "Hepimiz Deren'in üç yıl önce merkezde kalbinden vurularak öldüğünü gördük dimi?" Ben hariç herkesin yüzüne tek tek bakmıştı. Herkesten onay aldıktan sonra konuşmaya Doruk'a bakarak devam etti. "Üstelik kendisi Doruk'un kollarında öldü."
Doruk yutkundu. Bunları duymak istemiyordu. Gözleri saniyesinde kızarmaya başlamıştı. Başını yere eğdi, kimsenin gözlerindeki kızarıklığı görmesini istemiyor gibiydi. Bu Doruk'a yeni bir açıdan bakmama neden oldu. Deren onun neyi oluyordu?
"Önce kendisi sonra da Gökay, Lavin'in Deren olmadığına yemin etti."
Civan yarım bir ağızla konuştu " Sözlü beyanlara ne kadar güvenebil-" Ancak Evren Civan'ın daha fazla konuşmasına tahammül edemiyormuş gibi sözünü kesip beni işaret etti "Kızda kurşun yarası izi yok. Bunu nasıl açıklayacaksın?"
Evren'in bu tavrı Civan'ın hoşuna gitmemişti. Kollarını göğsünde kavuşturmuş kaşlarını çatıp başını da yana eğmiş ve gözlerini Evren'in gözlerine dikmişti. "Yani göğsündeki yara izini göremedin diye çoklu evren teorisinin, bak teori diyorum, gerçek olduğuna inandın ve üzerine üstlük o evrenlerden birinin bizim evrenimizle boyutlar arası bir geçişi olduğunu kabul mu ettin?" Başını iki yana salladı "Güldürme beni Allah aşkına!"
Civan sanırım burada nefret ettiklerim listesinde birinci sıradaydı. Gökay'ı bile geçmeyi başarmıştı ki Gökay az kalsın beni öldürüyordu. Kendimi tutamadım. "Buraya geldiğim andan beri beni gören herkes beni ne kadar çok öldürmek istediklerini bir şekilde gösterdi. Yani eğer Deren olsam buraya gelmenin ölüm fermanım olduğunu bilirdim."
"Yine de gelirdin." Dedi Civan. Sinirliydim. Öfkeyle gülmemek için kendimi zor tuttum. Bu adam ne bilirdi ki? Başımı iki yana salladım. "Hayır gelmezdim. Hiçbir güç beni buraya getiremezdi." Ama kararlılığımdan korkarak geri adım attım. Bu bir Deren hareketi miydi? "Anlattıklarımın kulağa ne kadar saçma geldiğini biliyorum. Ben de hâlâ inanmakta zorlanıyorum. Ama buradayım. Ağzından kocaman dişler çıkan yaratıklar tarafından kovalandım ve mayınlı bir alanda hayatta kaldım. Sadece evime geri dönmek istiyorum ve siz ister boyutlar arası yolculuk yaptığıma inanın ister inanmayın ben dönmenin bir yolunu bulacağım. Onca badireden siz benim Deren olup olmadığımı tartışın diye kurtulmadım ben."
Doruk, elini sırtıma koyup bana baktığında derin bir nefes aldım. Sanırım ileri gitmiştim. Sanırım Deren olsa böyle öfkelenir böyle söylerdi.
"Bu biraz Deren tarzı öfke oldu." diyerek düşüncelerimi doğruladı Doruk. Ona ters ters baktım. "Öfkeli olan her insanın tepkisi aynı olur." Sessizlik bir süre sürdü. Sessizlik onlara düşünüp taşınma fırsatı sunmuştu. Evren omuzlarını silkeledi. "Yani vücudunda kolay tarama yapabilmek için onu ilaçla uyutabildim. Deren olsa boğazıma bıçağı dayamıştı. Vücudunu taradığımda da hiçbir yara izine rastlamadım."
Meriç karısına baktı. Suçlayıcı ya da yargılayıcı bir bakış değildi. Yumuşak bir sesle sordu " Ona inanıyor musun?" Evren başıyla onayladı. "İnanıyorum." Ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi verdim. İçim biraz da olsa rahatlamıştı. Birazdan Meriç de fikrini söyledi "Bana asıl saçma gelen bu kadar dar düşünmek. Ben de Lavin'e inanıyorum."
Şimdi hepimiz durmuş Civan'a bakıyorduk. Onun da mantıklı yani benim lehime karar vermesini istiyordum. Ömrüm boyunca yaşamadığım stresi bir günde yaşamıştım. Üstelik dişlekler peşimde koştururken bile bu kadar paniklememiştim. Gerçi o zaman bunların hepsini bir rüya sanıyordum. Ta ki mayınlardan biri bana neyin rüya neyin gerçek olduğunu gösterene kadar. Civan derin bir nefes aldı. Yüzünde bıkmış bir ifadeyle bana döndü. "Ben de inanayım bari. Ama şu boyut mevzusunun peşini bırakmayacağım, haberin olsun."
Gülümsedim. "Lütfen. Buna çok minnettar olurum." Umursamazlığım hatta durumu yararıma görüşüme gözlerini kısarak karşılık vermişti. Pekâlâ, Evren'e sağlam kanıtlar gelirse inandırmak için yalvarmaya gerek kalmıyordu. Meriç; eksiyi artıyı tartıyor ve üzerine karısının fikrini de ekleyip öyle karar veriyordu. Civan ise tam bir muammaydı. Benden nefret mi etmişti benimle eğleniyor muydu anlayamıyordum. Birazdan Meriç konuştuğunda tüm odağım ona döndü.
"Eve dönmeni sağlayana kadar bizimle kalacaksın. Maalesef hemen gitmene izin veremeyiz çünkü bazı sığınaklar dışarıda başıboş gezenleri öldürüyor ya da zorla kendilerine dahil etmeye çalışıyorlar. Yani ne zaman biz sana 'Evet, gitmen güvenlidir' deriz, o zaman öncü birliğimizle seni geldiğin yere bırakırız."
Doruk'a döndü. "Onu sizin yatakhane koridorunda boş bir odaya yerleştir. Temiz kıyafetler ver. Sonra da öğlen yemeğine götür ki etrafa biraz alışsın."
Doruk bir emir almış gibi başını eğdi. "Tamamdır."
Meriç son bir kez bana döndü. "Geldiğin yeri araştıracağımızdan emin olabilirsin. Şimdilik git dinlen."
Ben de baş selamı verdim. Sonra teşekkür edip çıktığımda Doruk sanki alnında ter birikmiş gibi silme numarası yaptı, yanaklarını şişirip nefes verirken bana baktı. Bu harekete güldüğümde o da güldü. "Hiç bu kadar zor geçeceğini düşünmemiştim."
Doruk için bu zorsa ben kendi kendime iyi geçti saymamalıydım. Beni koridorda yönlendirmesine izin verdim. "Normalde herhangi bir şey için izin almak bu kadar zor ve uzun sürmez. Ama Civan Bey her zaman işi zorlaştırmaya bayılır. Her şeyi en ufak detayına kadar merak eder ve her şeyden bir problem çıkartır. Birçoğumuz onu sevmez ama Evren abla, Civan Bey için 'kötümser değil sadece çıkabilecek her sorunu hesaplamaya çalışıyor, sizin iyiliğinizi düşünüyor' der. Buna kendisi bile inanmıyor bence."
"Demek Meriç için abi, Evren için abla ve Civan içinse bey. Senin de hangi düşünce taraftarı olduğun belli."
Doruk sözlerime gülerek karşılık verdi. "Sen öyle her şeyden anlam çıkarır mısın?"
"Yani bariz bir şeyse evet. Ben öyle detaycı değilim, merak etme."
Tekrar güldü. Biz gülüşerek ilerlerken benim geçici odamın önüne gelmiştik ama ben farkına bile varmamıştım. Ya odalar çok yakındı ya da onunla zaman hızlı geçiyordu. Demir kapıyı açtı. İçeri önce o girdi sonra kenara geçip benim girmemi bekledi. Ben içeri girdiğimde de kapıyı arkamızdan kapattı. Odayı inceledim. Yine bütün yapıyla aynı renkte olur sanıyordum ama farklıydı. Her yer sarıya boyanmıştı. Doğal ışık olmadığından ışık değdiğinde doğal, parlak ve canlı görünecek bir renk olsun istemiş olmalılardı. Odada tek kişilik, kahverengi battaniyeli bir yatak vardı. Hemen yanında ufak bir komodin, odanın karşısında muhtemelen banyoya açılan bir kapı, kapının bağlı olduğu duvarda orta boy bir gardırop, yerde ufak, daire bir halı, odayı dolu göstersin diye kare bir masa ve masanın hemen yanında tek bir sandalye. Kıyamet sonrası için oldukça lüks sayılırdı. Sadece toplu oturacak bir koltuk yoktu o kadar. Zaten kimi ağırlayacaksam? Sanki arkadaşlarım vardı. Sahip olduğum bu yüz sayesinde de burada hiç arkadaş edinemeyeceğim kesindi. Belki Doruk olabilirdi. Fazla umursamadım. Zaten kalıcı değildim.
"Ee nasıl buldun?"
Doruk'a döndüm "Kıyamet sonrası için oldukça lüks gözüküyor."
Doruk başıyla onayladı "Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Hala da geliştirmeye çalışıyoruz."
"Bence harika iş çıkarmışsınız."
Doruk başıyla onayladı. Bir süre gergince etrafa baktı. Ellerini ileri geri rasgele savuruyordu. Bir şeyler söylemek istediğinin farkındaydım o yüzden başımı yana eğip gözlerine odaklandım. Bu hareketimle birlikte boğazını temizledi. "Şey... öğlen yemeğine daha biraz var. İstersen sen üzerini değiştirirken ben de yeni düzene uyum sağlaman için dişleklerle ilgili bir kitap getirebilirim?"
Başımla onayladım. "Harika bir fikir."
Doruk heyecanla gülümsedi. Birine öğretmenlik yapmak bu kadar mı heyecanlandırıyordu onu? Odadan hızla çıktığında ben de bana verilen odaya bir kez daha göz gezdirdim. Sonra gardıroba yöneldim. Kapısını açtığında içinde en az iki gün ve geceye yetecek kadar kıyafet vardı. İç çamaşırı bile koymuşlardı. Ama tabii ki tek tipti. Bir tane kahverengi kargocu pantolonu, bir kışlık oduncu gömleği, mavi bir tulum ve bir adet mont. Çok kalmamayı umarak, burada kaldığım sürelerde daha fazla kıyafete ihtiyacım olursa ya dışarıdan bulmam ya da uçuk bir fiyata burada herhangi birinden satın almam gerekecekti. Neyse ki kıyameti yaşamış bir dünyada aynı kıyafeti üst üste birkaç gün giymek sorun olmayacaktı. Elime mavi tulumu alıp banyoya doğru ilerledim. İçeride küçük bir duş kabini, ufak bir alaturka tuvalet ve el yıkamak için evye ile musluk vardı. Koltuk altımı koklama dürtüsüne engel olamadım. Düzgün kokmaya devam etmek için çok şey yaşamıştım. En iyisi duşa girmekti. Tulumu evyenin kenarına astım ve yırtık pırtık okul kıyafetlerimi çıkarmaya başladım. Umarım Doruk erken gelmezdi. Hızla üzerimi çıkarmaya başladım. Okul kıyafetlerinden kurtulduğum gibi kabine girdim. Suyu sıcağa ayarlayıp açtım. İçeride tabii ki şampuan yoktu. Sadece bir kap sabunla ihtiyacımı giderecektim. Ama sıcak suyun varlığı bile böyle bir zamana göre lükstü. O yüzden ses etmedim.
Sıcak suyun tenimden aşağı doğru süzülüşünü hissetmek gergin kaslarımı saniyeler içinde çözmeye yetmişti. Birden kalbimde bir ağrı nüksetti. Evimi özlemiştim, annemi özlemiştim hatta o sinir bozucu abimi bile çok özlemiştim. Onları görmek için nelerimi vermezdim ki! Acaba ne yapıyorlardı? Eve gitmemiş, aramalarına yanıt vermiştim. Kesin çok panik olmuşlardı. Annemin ne halde olduğunu düşünmek bile istemiyordum. Gözlerim dolmak üzereyken derin nefes alıp kendimi toparlanmaya zorladım. Şimdi kırılamazdım. Eğer bir an için bile zayıf olursam buradaki herkesin beni canlı canlı yiyeceğine dair içimde bir his vardı. Kimseye güvenmiyordum. Güvenemezdim de. Belki Doruk iyi biriydi ama onun diğerlerine karşı beni savunacağı ne malumdu? Fırsatını bulduğunda onun da benden kurtulmak istemeyeceği ne malumdu?
Duştan rahatlayarak değil aklımda binlerce soruyla çıktım. Belirsizlikten nefret ederdim ve şimdi bir sonraki adımım bile belirsizlikten ibaretti. Tulumu giydiğimde sadece bir beden büyük gelmişti. Kapının arkasında bulduğum havluyla saçımı kurulayarak dışarı çıktım. Odaya girmemle Doruk ile göz göze gelmemiz bir oldu. Yatağıma oturmuş elindeki kitabın kalın kapağına parmağıyla vurarak ritim tutuyordu. Beni gördüğünde durdu ve ayağa kalktı.
“Şey… su sesi gelince duş aldığını düşünerek seni beklemeye karar verdim.”
“Ne zamandır bekliyorsun?”
“Çok olmadı. Yeni geldim sayılır.”
Başımla onayladım. Saçımı havludan kurtarıp havluyu sandalyeye astım. Doruk’un gözleri üzerimdeydi. Zaten karşılaştığımız andan beridir bana yoğun yoğun bakıyordu. Nedenini ise… sormamayı tercih ediyordum. Yanına gidip yataktaki boş yere oturdum.
“Peki neye bakıyoruz?”
Doruk deri kapaklı kahverengi defteri açtı. İçinde çeşitli karakalem çizimler ve çizimlerin hemen altlarında da yazı vardı. Yaratıkların, onların deyimiyle dişleklerin, çizimlerini inceledim. Yaratıklar tabii ki de çirkin ve korkutucuydu ama onu çizen her kimse harika çizmişti. Korkunç ifadelerini sadece bir çizimden ibaret olsalar da hissedebiliyordunuz. Birazdan ilk karşılaştığım gibi çarpık dişleri ağzından taşan, bir deri bir kemik, kahverengi dişleği gösterdi.
“Bu birinci seviye bir dişlek.”
Kaşlarımı çattım. Seviyelerden mi oluşuyorlardı?
“Birinci seviye derken?”
Başıyla onayladı. “Evet, bu gördüğün sürekli karşımıza çıkan o dişlek. Sese aşırı duyarlıdır, görüşü berbattır ve ısırır.” Sonra bir sayfa daha çevirdi. Bu dişleğin tırnakları daha büyüktü ve çarpık parmakları uzundu. “Bu gördüğünde ikinci seviye. Bu da karşımıza çok çıkıyor. İlk seviyeden daha iyi koşar ve pençelerini de deriye saplamak için kullanır bu şekilde avının kaçmasını engeller.”
Yutkundum. Diğer seviyeleri görmek istemiyordum. Şimdiden yeterince korkunçlardı. Ama Doruk inadına bir sayfa daha çevirdi. Bu seferkinin sırtı diğerlerininkinden daha kamburdu ve ağzından aşağı yeşilimsi bir sıvı akıyor gibi çizilmişti.
“Bunun ağzı neden yeşil?”
Sorumla birlikte başıyla beni onayladı “Güzel soru.” Parmağını yeşil sıvının üzerine bastırdı “Bu Zehir Kusan. Ağzından taşan sıvı ilk başta sarı renktedir, enfeksiyonun oluşturduğu bir renk gibi. Salya ne kadar çok havayla temas ederse o kadar çok yeşil rengine dönüşür. Ağzından akan salya sana değerse vücudun kabarır ve özellikle açık yarana denk gelirse işin bitmiş demektir. Çok canın yanar ve sonunda onlardan birine dönüşürsün. Tabi yaran açıksa. Değilse hızlı davranıp değen yerini sabunlu suyla bolca yıkaman gerekir.”
Derin bir nefes verdim “Uf!” Başımı iki yana salladım. Benim bu halimi görünce güldü. Gerginliğim ve şaşkınlığım ona eğlenceli gelmişti. Burada yaşamak korkutucu olmalıydı. “Hiç bunlardan biriyle karılaştın mı?” diye sordum anda kalmaya çalışarak.
Başıyla onayladı “Evet, büyükşehirlerde hastane yakınlarında olurlar genelde. Ama merak etme. Sayıları ilk ikisine göre oldukça azdır. Onlardan birini görüp öldüreni şanslı sayarız. Dip not: gözleri görür.”
Geri çekildim. “Sen ciddi misin?”
“Evet. Ama merak etme. Hareket eden her şeyi aynı görürler o yüzden dikkatlerini dağıtmak kolaydır.”
Yine de onlarla karşılaşmamayı umuyordum. Doruk anlattıklarının yeterli olduğunu düşünmüş olacak ki defterden bir sayfa daha çevirdi. Yüzümü buruşturdum. “Bunlardan daha ne kadar var?”
Doruk kıkırdadı “Merak etme. Sonuncusuna geldik.” Gösterdiği resme baktım. Boğazı şiş bir dişlek görmeyi beklemiyordum. Torba gibi şişmiş gıdığı aşağı sarkıyordu. Boğazının ağırlığından olduğunu düşündüğüm bir kamburluğu vardı. Üzerine yazana baktım “Torba Ağız”.
“Bu gördüğün,” diye başladı Doruk “en tehlikeli olanıdır. Avının hareketlerini fark ettiğinde üzerine kapanır ve ağzını kocaman açarak boğazından toz fırlatır. Bu toz asidiktir. Yüzüne gelirse gözlerini yakar. Seni bir tuttuğunda bir daha bırakmaz. Çok iyi kavrar. Kemiklerini kıracak kadar iyi kavrar.”
Derin bir nefes aldım. Buna ihtiyacım olduğunu hissetmiştim. Doruk defteri kapatıp bana baktı. “Ne oldu?”
“Sadece…bir anda kendimi böyle bir yerde bulmak ve beni yemek isteyen kaç çeşit canavar olduğunu görmek biraz fazla geldi.”
Elini omzuma koydu ve dostça sıktı. “Böyle silah kullanmaya devam ettiğin sürece hiçbirinin değil seni ısırmak sana yaklaşabileceğini sanmıyorum.”
Gülümseyerek iltifatı kabul ettim. Doruk devam etti. “Böyle silah kullanmayı nereden öğrendin?”
Cevap belliydi. “Abimden,” dedim “kendisi asker, hava kuvvetleri.”
Başıyla onayladı “Ayrıca iyi bir öğretmenmiş de. Burada olsa çok işe yarardı.”
Gülümsedim. Evet, gerçekten çok işe yarardı. Yine de burada olmaması daha iyiydi. Burada yanımda olmalarındansa burada tek başıma olmak daha iyiydi. En azından onların güvende olduğuna emindim. Keşke ne yaptıklarını, nasıl olduklarını öğrenebilmemin bir yolu olsaydı. Her geçen gün benim aleyhime işliyordu. Düşüncelere daldığımı fark etmiş olacak ki Doruk’un omzumu sarsmasıyla kendime geldim. Yüzümü inceledikten sonra dudaklarını birbirine bastırdı. “Merak etme, ben hep yanında olacağım. Seni bu yabancı yerde yalnız bırakmam.”
Gülümsemesinin içten olduğunu anlamam için onunla aylar geçirmem gerekmiyordu. İki gün yetmişti. Onu tanımam, ona alışmam için iki gün yetmişti. Kollarımı boynuna doladım ve ona sıkıca sarıldım. “Teşekkür ederim.” Kollarını belime dolayarak karşılık verdi. Derin nefes alışını hissetmiştim. Saçlarım boğazını ıslatırken ses çıkarmadı. Yüzünü boynuma gömdü. Bir süre öylece kaldık. İkimizin de buna ihtiyacı vardı sanırım. Çünkü geri çekilmek içimizden gelmiyordu. Onu başından beri tanıyormuşum gibi hissediyordum ve bu bana iyi geliyordu. Onun yanında kendimi güvende hissediyordum. Doruk Deren için neydi? Sanırım artık cevabı biliyordum.
Geri çekildiğimizde bakışlarımız buluştu. Sessizce onu izledim. Konuşmadan önce söyleyeceklerini toparlamaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Sonunda konuştuğundaysa “Öğle yemeği vakti.” Dedi.
Ayağa kalkıp üstünü düzeltti. Sonra bana baktı, heyecanlı ifadesi tekrardan gelmişti. “Ayrıca seni tanıştırmam gereken biri var.”
Kapıya gitti. Yataktan kalkıp peşinden ilerlemeye başladım.
XXXXXX
Geldiğimiz yer sırayla yerleştirilmiş demirden masaların olduğu oldukça büyük bir yemekhaneydi. Yemek servisinin yapıldığı yer demir tırabzanlarla ayrılmıştı ve alana koridor havası vermişti. İçerideki masalar en az altı kişilikti. Doruk’la beraber yemek sırasına girdik. Elbette yemekhaneye girişimle beraber tüm gözler beni bulmuştu. İlgiyle bakan gözler değildi bunlar, çatık kaşlar sevinç ifadesi değildi. Yemek sırasındayken önümdeki Doruk’a doğru eğildim.
“Benim burada olmam ne kadar doğru? Baksan beni gören herkes beni öldürecekmiş gibi bakıyor.” Ve ellerinde fırsat olsa çekinmezlerdi de.
Etrafa fazla göz gezdirmemeye çalıştım. Buradaki insanlar dışarıdaki dişlekler kadar korkutucuydu.
“Merak etme” uzanıp elimi tuttu. “Benim yanımda güvendesin.”
“Tamam.” Elini hafifçe sıktıktan sonra geri çektim ve yığının üzerinden boş bir tepsi alıp sırada ilerledim. Doruk hazırda çıkmış tabaklardan iki tane alıyor birini kendisine diğerini de benimkine koyuyordu. Çorbayı ve pilavdan sonra sıra tavuklu sebzeli yemeğe geldiğinde kendisine aldı ama bana uzanacakken mutfakla sıra arasındaki tezgâhtan önlüklü bir teyze yemek koyduğu kepçeyi önüme getirip beni durdurdu. Başımı kaldırıp kadına baktım. Yüzündeki öfke diğerlerininkinden daha belirgindi, daha gerçekti.
“Sana burada bir damla su içmek bile yasak. Tepsiyi bırak ve defol git.”
Öylece kalakaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Önümdeki Doruk’a baktım. Kadının benimle konuştuğunu görüp durmuştu. Geri dönüp yanıma geldi.
“Ona yemeğini ver Figen teyze.”
Figen teyze Doruk’a aynı öfkeli bakışlarla karşılık verdi. “Ona günahımı bile vermem Doruk. Başımıza bir kere bela açtığı yetmemiş gibi onu bir kere daha getirmişsin. Elimden bir kaza çıkacak! Götür onu, gözüm görmesin!”
Deren ne yapmıştı? Buradaki ben ne yapmıştım da insanların öfkesini bu kadar üzerime çekmeyi başarmıştım?
Doruk bütün sakinliğiyle konuştu “O Deren değil Figen teyze. Bana güvenebilirsin.”
Ancak Figen teyzenin öfkesi dinmemişti. Elindeki kepçeyi bir silah gibi bana doğrultmuştu. Fakat bakışları benim üzerimde fazla oyalanmadı. Sanki bana ne kadar çok bakarsa kontrolünü o kadar çok kaybedecek gibiydi. Bu sefer Doruk’a yöneldi. “Sana güvenmekmiş! Sen onu getirip aramıza soktuğunda sana güvenmiştik Doruk. Ama o ne yaptı? Bu şeytan oğlumun ve iki arkadaşının canını aldı!” konuşurken gözleri de dolmuştu. Sanki o anı tekrar aklında canlandırıyor gibiydi. Bakışları bana yöneldi. Birden boştaki elini yumruk yaptı ve göğsüne vurdu. “İyi biri dedin, övdün övdün durdun. Ne yaptı? O benim kalbimi söktü. Oğlumu öldürdü o! Pis katil!” Sonra Doruk’a baktı. “Sana bir daha güvenmem. Ölümü gör güvenirsem.” Dengesini kaybediyor gibi olduğunda bir diğer görevli kadın yanına gidip onu tuttu. Sakinleştirebilmek için elinden geleni yapmaya başladı. Bütün gözler şimdi bize dönmüştü.
Doruk derin bir nefes aldı. Bu sözlerden hoşlanmadığı o kadar belliydi ki. Ben de daha benim için söylenen sözleri idrak edememiştim. Bir katil mi? Hayır, bir katile ben demek istemiyordum. Benim buradaki halim olarak görmek istemiyordum. O katil ile ben asla bir olamazdık! Geri çekildim. Üç kişiyi öldürmüş olmanın düşüncesi bile korkunçtu. Çok, çok korkunçtu. Çekinerek kadının yorgun mavi gözlerine baktım.
“Ben Deren değilim ve size bunu nasıl kanıtlarım bilmiyorum. Oğlunuzun başına gelenler korkunç! Hiçbir anne evlat acısı yaşamamalı. Telafi etmeyecek biliyorum ama yine de sizden Deren adına çok özür dilerim. O kızı tanımasam da iğrenç biri olduğunu görebiliyorum. Lütfen özrümü kabul edin. Başınız sağ olsun.”
Tabağımı bıraktım ve geldiğim yoldan geriye dönerek sıradan çıktım. Doruk arkamdan seslendi “Lavin! Nereye gidiyorsun?”
Herkesin bakışları üzerimdeyken çok baskı hissediyordum, Doruk’a geri seslenemedim. Sadece en yakındaki duvara gittim, sırtımı duvara yasladım ve derin nefes almaya çalıştım. Panik atak geçiriyor olmalıydım. Nefes alamıyor, boğazımda bir baskı hissediyordum. Birden sıcak bastırdı. Ellerimi dizlerime koyup öne eğildim ve nefes almaya çalıştım. Oksijen ciğerlerime ulaşmadan yok oluyordu sanki. Üç… Deren üç masum insanı öldürmüştü. Birinin oğlunu, birinin dostunu, birinin kardeşini...yaşamak için çabalayan üç insanı öldürmüştü. İnsanlar ondan nefret etmek konusunda sonuna kadar haklıydı. Ama keşke Deren’e bu kadar benzemeseydim. Daha kötüsü eğer Doktor Evren’in söylediği doğruysa Deren bendim. Sadece başka bir boyuttandım. Tek farkım başka bir boyuttan geliyor olmamdı. Onun haricinde ben aynısıydım. Bir katil olma potansiyeli taşıyordum. Başımı iki yana salladım. Bu doğru olmamalıydı. Uzun bir rüya görüyordum. Çok uzun bir rüya.
Göz ucuyla turuncu saçlı birinin masadan kalkıp yakınlarda bir yere gittiğini gördüm. Başımı yere eğip nefesimi düzenlemeye devam ettim. Çok olmamıştı ki bir el omuzumdan tutup beni sertçe duvara itti. Sırtımın acısıyla yüzümü buruşturduğumda başımı kaldırıp bunu yapana baktım. Az önce gördüğüm turuncu saçlı çocuktu. Öfkeyle yeşil gözlerini kısmış bana bakıyordu. “Gebermemiş miydin sen!” Yumruk yaptığı elini bana doğru savurduğunda yana doğru eğilerek kaçındım. Bunun üzerine daha çok öfkelendi.
“Seni pislik! Yaptıklarının bedelini ödeyeceksin.” Bir yumruk daha savurdu. Deren olmadığımı söylesem de bana inanmayacağı açıktı. Buradaki kimsenin oturup beni dinleyeceğini sanmıyordum. Kendimi korumalıydım. Diğer yumruğa karşı kendimi savunmak üzere hazırlandığımda bir elin uzanıp o yumruğu tuttuğunu gördüm. Başımı kaldırdığımda Doktor Evren’in genci durdurduğunu gördüm. Çocuk o kadar şaşırmıştı ki buna bakışlarını doğrudan Evren’e çevirmişti. Evren daha önce duymadığım sert bir sesle konuştu.
“Yemekhanede kavga çıkarmak yasak. Özellikle de birini savunmasız halde yakalayıp bundan faydalanmak.”
Turuncu saçlı çocuk anlam veremiyor gibiydi. “O mu savunmasız?” Evren’in ona hâlâ aynı şekilde baktığını görünce kaşlarını çattı “Ne yani, onun elini kolunu sallaya sallaya gezmesine izin mi vereceğiz?”
Evren’in kararlılığından hiçbir şey eksilmemişti. “Evet. İntikamınızı çoktan aldınız. Şimdi onu rahat bırakacaksınız.”
Çocuk öfkeyle güldü. “İntikamımızı almış olsaydık şu an hayatta ve burada olamazdı!”
“Bu da size onun Deren olmadığını göstermek için yeterli bir kanıt olmalı.”
Çocuğun yüzündeki öfke yerini kafa karışıklığına bırakırken Evren beni bileğimden tutup masaların olduğu bölgeye sürükledi. Neler olduğunu bilmiyordum ve bu belirsizlik hiç hoşuma gitmiyordu. Evren bana da mı öfkeliydi? Ben ne yapmıştım ki? Bütün gözlerin tekrar bana döndüğünü hissettim. Bakışlardan kaçmak için ben de başımı çevirdiğimde masalardan birinde oturan donuk bakışlı birini gördüm. Deri ceketi yıpranmıştı ve kaşında bir yara izi vardı. Hiç de güvenilir birine benzemiyordu. Göz göze geldiğimizde yüzü gerildi ve donuk bakışları korkunç bir hale büründü. Bakışlarımı kaçırdım. Burada ne değişik tipler vardı. Evren’in elimi bırakmasıyla öne döndüm. Konuşmanın bir kısmını kaçırmış olabilirdim. Evren yemekhanedeki herkese sesleniyordu.
“… onu kendinizden biri olarak görün demiyorum, görmeyeceğinizi de biliyorum. Ama bu ona kötü davranabileceğiniz anlamına gelmiyor. Lavin bizim gözetimimiz altında ve ona bir şey yapacak olursanız karşınızda hem beni hem de Meriç’i bulursunuz. Anlaşıldı mı?”
Kimseden cevap gelmedi. Herkes birbirine bakıyor ve fısıldaşıyorlardı. Bu Evren’i daha da sinir etmiş olmalıydı. Derin bir nefes aldı ve gür bir sesle yeniden sordu “Anlaşıldı mı?” Buna yanıt vermeme gibi bir şansları yoktu, Evren hepsine gözleriyle onları yakabilecekmiş gibi bakıyordu. Birazdan başlarıyla onay veren insanları gördüm. Yavaş yavaş başlamıştı ama sonunda içerideki herkes başlarıyla onayladıklarında içimin kısmen rahatladığını hissettim. Evren daha fazla bir şey söylemeden gittiğinde ne yapacağımı bilmiyordum. Öylece ortada kalmıştım. Evren varken sözünden çıkmayacakları kesindi ama o yokken…Doruk yanıma gelip omuzuma dokunduğunda başımı kaldırıp ona baktım.
“Hadi, masamıza gidelim.”
Bir şey demedim. Başımla onayladım ve sessizce yanında ilerledim. Gittiğimiz masada çoktan bir kız oturuyordu. Telli bir defter açmış yemek yerken bir yandan da deftere bir şeyler yazıyordu. Kızı biraz inceledim. Kestane rengi saçlar, buğday ten, badem gözler, açık kahverengi göz rengi. Yüz hatları Doruk’unkine benziyordu ama daha yumuşaktı. Doruk, kızın yanına oturduğunda ben de karşılarına oturdum. Doruk, kızın yanağına bir öpücük kondurduğunda kız başını defterden kaldırdı ve Doruk’a baktı.
“Defteri bırak da yemeğini ye Dora.” Demek kızın adı Dora’ydı. Ne tatlı. Kız omuz silkip bana döndüğünde gözleri büyüdü. “Demek Deren olmayan Lavin sensin. Vay canına! Ona gerçekten çok benziyorsun.”
Bunu yargılar gibi söylememişti. Kendimi birden gülümserken buldum. Dora’nın sevimli ifadesi çok samimiydi. Elini uzattı. “Ben Dora, Doruk’un kardeşiyim.”
Kızın benden çekinmeyip benimle tanışmak istemesi biraz da olsa içimi rahatlatmıştı. Günün sonunda, burada hayatta kalabileceğime dair umutlarım giderek artıyordu. Elimi uzatıp karşılık verdim. “Ben de Deren olmayan Lavin. Lavin Ergün.” Tokalaştık.
Doruk masadaki tepsilerden birini bana ittiğinde benim için de bir tepsi almayı başardığını fark ettim. Bu hem hoşuma gitmiş hem de beni şaşırtmıştı. Bir paket bisküvi ve suyun üzerinden çok zaman geçmişti.
“Almayı nasıl başardın? İzin vermezler sanıyordum.”
Doruk başıyla onayladı. “Maalesef alan ben olmadım. Evren abla yaptığı konuşmadan sonra önceden hazırlanmış bir tepsiyi masaya koyup gitti.”
Başımla onayladım. “Anlıyorum.” Derin bir nefes aldım. Buradan gitmem hepimizin yararına olacaktı. Yavaş yavaş yemeği yemeye başladım. İlk lokmamı yutarken ne kadar aç olduğumu ve tepsiyi bütünüyle yutma isteğimi gizlemeye çalışıyordum. Bunun için odağımı Dora’ya yönelttim. O da bana bakıyordu. Bu kardeşlerin bana uzun uzun bakma ihtiyaçlarını anlayamıyordum.
“Deren’den bir tane daha olduğuna hâlâ inanamıyorum.” dedi. “Söylesene nasıl oldu da buraya düştün?” Doruk’la göz göze geldik. Derin bir nefes alıp anlatmaya başladım. Sözlerimin ardından bana büyülenmiş gibi bakıyordu. Başını iki yana salladı “Vay canına! Yani bir boyuttan diğerine yolculuk ha? İnanılmaz bir şey. Ayrıca bu başka bir evrende hepimizin güvende ve normal hayatlar yaşadığımız anlamına mı geliyor?” Bir an için durdu. Gülümseyen yüzü soldu “Bunu kimse öğrenmemeli. Özellikle de sığınak dışındakiler çünkü biri çıkıp diğer boyuta geçmek isteyebilir ve bu bizi kargaşaya hatta savaşa bile sürükleyebilir!”
Bu sözleri saniyeler içinde kurmuştu. Mantıklıydı da. Belki de bu yüzden Meriç, Evren ve Cihan beni hemen geri göndermeye kalkmamıştı. Yani burada oluşturduğum kargaşa yetmezmiş gibi bir de buradaki kabileler arasında da savaş başlamasına neden olabilirdim. Burası için ne kadar yanlış ne kadar da büyük bir hataydım.
“Peki sen neler yapıyorsun, deftere karşı çok ilgilisin?” diyerek zihnimi düşüncelerden ayırmaya çalıştım. Ne kadar çok düşünürsem o kadar çok çıkmaza giriyordum. Dora da bana ayak uydurarak sorumu cevapladı.
“Ben burada öğretmenim. İlkokul öğrencilerine on beş yıl önce çıkan salgını anlatıyorum, Türkçe dilbilgisi dersi ve radyo sinyalleriyle ilgili dersler veriyorum.”
Kaşlarım ilgiyle kalktı. “Öğretmenlik için…”
“Biraz küçük müyüm?” diye sorumu tamamladı. “Evet, küçüğüm ama geriye pek öğretmen kalmayınca bu görevi yerine getirmek de bize düşüyor. Hem ben araştırmayı ve çocukları severim. Öğretmenlik hoşuma gidiyor.”
Başımla onayladım. “O zaman harika.” Diyecek fazla bir şey bulamamıştım. En azından burada ne LGS ne de YKS için çalışmaya gerek yoktu. Bunlardan muaf olmak için dişleklerle dolu bir hayat yaşamayı kabul edebilecek birkaç kişi tanıyordum.
Doruk tamamen sohbetin dışındaydı. Bir yere odaklanmıştı. Neresi bilmiyordum ama gördüğü şeyden hoşlandığını sanmıyordum. Yüzünde rahatsız bir ifade vardı. Biraz da öfke. Dayanamayıp bakışlarını takip ettiğimde donuk bakışlı, deri ceketli o çocukla tekrar göz göze geldim. Bu sefer yalnız değildi. Yanında siyah saçlarını örgü yapmış, deri ceketli başka bir kız vardı. Gözleri siren diye adlandırılan o gözlere benziyordu. Hafif sivri dış köşeleri ve doğal bir yukarı eğimiyle bademi andırdığına dair bir tanım okumuştum ve bu gözler bu tanıma kesinlikle uyuyordu. Ela rengi gözleri, keskin yüz hatları bana bakarken bir avcıya benziyordu. Onun da yanlarında sarının koyu tonlarında yani neredeyse kahverengi diyebileceğim kısa ve kıvırcık saçlı biri daha vardı. Yeşil gözleri sakalsız yüzünde parlıyordu. Onun üzerinde de deriden bir ceket vardı. Bu üçlüde deri ceketin özel bir anlamı olmalıydı. Onun haricinde üçü de serseri gibi görünüyordu ve bana bakıyorlardı. İçime yayılan ürpermeyle önüme döndüm. Doruk'a baktım.
“Onlar kim?”
Doruk bakışlarını bir an için onlardan çekip bana baktı. “Avcılar.” Doruk’un onlara böyle seslenmesinden hoşlanmamıştım. Küçülüp yok olmak istedim.
“Benden hoşlanmadılar gibi.”
Doruk bu sefer bütün ilgisini bana yöneltti. “O gördüklerin sığınağın gözde koruyucuları. Yeşil gözlü olanın adı Yaman. Lakabı da "Karga". Tırmanma konusunda iyidir, keskin nişancılığı da iyidir. Dişleklerin arasından ses çıkarmadan kolayca geçebilir. Ortadaki kızın adı Çağla. Ona "Yumruklar" derler. Genç kızların hayranlıkla baktığı biri. Yaman’ın aksine gürültücü olmayı, kavga çıkarmayı sever. Dişlekleri gürültüsüne çeker ve onları yumruklarıyla öldürür. Dövüşmekte sığınağın en yeteneklilerinden biridir.” Doruk devam edecekti ki bir an için durdu. Onun ifadesini okuduğumda masanın başında oturan donuk bakışlı kişiyle aralarının pek de iyi olmadığını fark ettim. Hatta beter bile olabilirdi. Doruk’un birine hiç böyle nefretle baktığını görmemiştim.
“Masanın başında oturansa Demir Eren. Sığınağın da Meriç’in de gözdesi. Bu yüzden götü kalkık bir piç.” Doruk’un öfkeyle söylediği sözleri duyunca şaşırmadan edemedim. Ondan hiç argo ve kötü söz duyacağımı sanmamıştım. Kendisi çok iyi ve kibar birine benziyordu. Artık bu Demir her kimse ona çok kötü bir şey yapmış olmalıydı. Dora’nın abisinin kolunu okşadığını gördüm. Ne yaşandıysa hâlâ sıcak olduğu belliydi. Doruk derin nefes alarak Demir’i anlatmaya devam etti. “Ona da "Dişleklerin Laneti" derler. Kime sorsan sana bayıla bayıla Demir’in nasıl da bir ordu dişlekle tek başına savaştığını anlatır. Ama kimse şans eseri hayatta kaldığından haberdar değil. Bir ordu kadar dişleğe kimse tek başına kafa tutamaz. İmkânızdır bu. Ayrıca Meriç onu büyüttüğü için de sığınağın gelecekteki liderinin o olacağını söylüyorlar. Umarım öyle bir şey olmaz. Olursa burada durur muyum bilmiyorum.”
Başımla onayladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. “Onlardan uzak durmalıyım çünkü?” Evet buradaki herkesten uzak durmalıydım ama onların bana bu kadar ters bakmalarının spesifik bir sebebi var mıydı? Varsa bilmek istiyorum. Dora ve Doruk bir an öylece sustular.
“Çünkü onlar tehlikelidir. İstediklerini almak için senin zihnine girerler ve senden her şeyini alıp seni bir köşeye atarlar sonra da seni hiç tanımamış gibi yaparlar.”
Doruk’un öfkesi beni bile germişti. Meraklanmadan edemedim. Ama sormaya da çekindim. Başımı iki yana sallayıp geldiğimden beri beterin beterini gördüğümü unutmaya çalıştım. Ama durum hiç iyiye gitmiyordu. Dora omzumdan arkaya doğru bakarken kaşlarını çattı.
“Buraya mı geliyorlar?”
Panikle arkamı döndüm. “Kimler?” Avcıların ayaklandığını gördüğümde korku hızla vücudumda yayıldı. Üçü de bize, bana, bakıyor ve cidden buraya doğru geliyorlardı. Onları görmemiş gibi yaparak önüme dönmek istedim. Belki böylece onlar buraya gelmezdi. Ama çok geçti. Tehlikeye bakmamak onun gerçekte orada olmadığı ve size yaklaşmadığı anlamına gelmezdi. Kendimi tekrardan arkama bakarken buldum. Onlar hâlâ bana doğru geliyordu. Derken yaşlı, aksayarak yürüyen bir adam gelip gülümseyerek Demir’in omzuna vurunca durmak zorunda kaldılar. Adam gülümsüyor ve memnuniyetle bir şey anlatıyordu. Teşekkür ediyor olabilir miydi? Doktor Evren, avcıların göreve gittiğini söylemişti. Belki de kurtardıkları adam bu yaşlı adamın bir yakınıydı. Ama sonra üçlüye doğru gelenlerin sayısı giderek arttı. Çağla’nın yüzünü okşayan yaşlı teyzeler, yetişebildiği kadarıyla Yaman’ın eline ve bacağına dokunan hayran küçük çocuklar… Bu kalabalık onları oyalamaya yeterdi. Az da olsa rahatlayarak önüme döndüm ve hızlı kurtulurum umuduyla hemen bir konu açtım. Kimse gerginliğimi görsün istemiyordum.
“Bir süre burada kalacağa benziyorum. Bu sürede de boş durmayıp size yardım etsem diyorum. Nasıl olur? Bana bir iş ayarlayabilir misiniz?”
Dora memnuniyetle gülümsedi. “Senin için bir şeyler bulabileceğime eminim. Ama hepsinden önce benimle öğretmenlik yapmaya ne dersin? Dişleksiz bir evrenden gelen biri anlattığım konularda gerçekçiliği sağlamam için çok işe yarardı. Maalesef böyle bir döneme doğan çocuklar insanların bir zamanlar istediği saatte dışarıda özgürce ve silahsız gezebildiğine inanmıyor. Ama sen belki onlara gerçeği göstermek konusunda yardımcı olabilirsin.”
Heyecanını anlıyordum ama benden öğretmen olmazdı. Ne yapacaktım ki, çocuklara ne anlatabilirdim? Ben daha liseden bile mezun olmamıştım. Başımı iki yana sallayıp dudaklarımı birbirine bastırdım. “Harika bir teklif ama maalesef kabul edemem. Öğretmenlik yapmasam bile akademik işler hiç bana göre değil. Ayrıca onlara yardımcı olabileceğimi sanmıyorum çünkü bunu yapabilmek uzun sürer ve ben umarım burada bu kadar uzun süre kalmam.”
Dora’nın ifadesini çözememiştim ama başını anlayışla sallarken onu kırıp kırmadığımı düşünürken buldum kendimi. Dora bir süre sessiz kaldı. Sonra aklına gelen başka bir fikirle tekrar canlanır gibi oldu.
“Öyleyse dikiş işinde nasılsın? Bu zamanda yeni kıyafet bulmak çok zor. O yüzden biz de yırtıkları düzgün dikmeye çalışarak elimizden geldiğince kıyafetlerin ömrünü uzatıyoruz. Eğer dikiş dikmekte iyiysen bize yardımcı olabilirsin.”
Bir an için düşündüm. Annemi küçüklükten beri izlerdim. O dikiş diker, nakış işler, hırka, eldiven ve çorap örerdi. Bunların birçoğunu bana da öğretmişti. Kendimi kaygısız halde onun ritmik el hareketlerini izlerken hatırladım. Boğazımda hissettiğim yumru içimdeki özlemi kamçılıyordu. Ondan uzak üç gün geçirmiştim. Ama bu onu aylardır görmüyormuşum gibi özlememe engel değildi. Yutkunarak kendimi toparladım. Bu işi yapabilirdim. Ben tam cevabımı söyleyecekken Demir’in arkama geldiğini fark ettim. Masaya doğru gelmek yerine doğrudan benim arkama gelmişti. Gerginlik az önce yaşadığım nostaljiyi bir anda silerken Demir’in ellerini sandalyemin sırtında hissettim. Omzumdan öne doğru eğilerek Doruk’a baktı.
“Yeni kızı bize tanıtmayacak mısın Doruk? Yoksa önceki gibi bunu da mı kendine sakladın?”
Doruk’un çenesinin öfkeyle kasıldığını gördüm. Demir’in sesindeki tehlikeli tonu iliklerime kadar hissettiğimden başımı çevirip ona bakamıyordum. Ama kokusunu çok net hissediyordum. Kan, çürük ve lavanta kokuyordu. Banyoya koydukları sabundan. Biz bu halde beklerken Doruk’un bir cevap vermesini bekleyerek yutkundum.
“Onun kim olduğunu zaten biliyorsun. Meriç abi çoktan sana anlatmıştır.”
Demir’in kıkırdadığını duydum. Derin sesi kulaklarımda yankılanmıştı. Hemen sonra sandalyemden destek alarak kendini geri itti ve doğruldu.
“Ben bir de senden duymak istiyorum. Kimmiş bu Lavin Ergün?” Sonra Doruk’un karşısına, benim sol yanıma oturdu. Çağla denilen kız da sağ yanıma oturdu. Dora’nın yanına, Çağla’nın karşısındaki o son boş yere de Yaman oturdu. Bizi çevrelemişlerdi. Doruk’un bir tehlike arar gibi üçünü de uzun uzun incelediğini gördüm. Ardından bakışlarımız buluştu. Doruk’a gözlerimle yardım çığlığı gönderdiğime emindim. Onun bunu fark ettiğine emin miydim? Belki. Demir’in tekrardan konuşmaya başlaması bakışmamızı sonlandırdı.
“Gözlerini sevgilinden ayıramıyor musun? Şanslı adamsın ha, biri gidiyor yerine aynı tipte yenisi geliyor. Saçlarının rengi daha açık ama. Eh, bazı farklılıklar olacak tabi. Sonuçta başka bir boyuttan geliyor.”
Dalga mı geçiyor yoksa inanıyor mu bilmiyordum. Bildiğim tek şey beni sinir ettiğiydi. “Ben,” diye başladım ama Doruk atılarak sözümü kesti.
“Sana ne dedilerse doğru Demir. Onun adı Lavin Ergün ve o başka bir boyuttan geliyor.”
Demir güldü. Komik olan neydi acaba?
“Sen de cidden buna inandın mı?” gülmek için ufak bir ara verdi. “Sen sandığımdan da salaksın.”
Doruk daha fazla dayanamadı. Öfkeden sertleşen sesiyle konuştu. “Evren abla ve Meriç abi de aynı şeyi düşünüyor. Sence onlar da mı salak?”
Demir’in bir an için gerildiğini gördüm ve bu kısacık saniyeler o kadar güzeldi ki bir an için sırf bir an için Doruk’un beni savunup onları defedeceğini sandım. Yanılmıştım. Çünkü Demir hızlı toparlandı ve öne eğildi. Dirseklerini masaya koyup bir elini yumruk yaptı ve diğeriyle üzerini sardı. Gözleri Doruk’un gözleriyle kesiştiğinde kulaklarının geri çekildiğini gördüm. Sesi derinleşerek konuştu.
“O zaman söyle bu Lavin’in Deren’den ne farkı var.”
Kendimi tutamayarak gözlerimi devirdim. Ben burada yokmuşum gibi konuşmaları sinirimi bozuyordu. “Gerçekten bunu mu yapacağız Demir, senin önemli bir işin yok mu? Git insanların seni övmelerini falan dinle.”
Demir’in dudakları keyifle kıvrıldı. “Evet Doruk, gerçekten bunu yapacağız. Şimdi konuş.” Son cümleyi o kadar sert söylemişti ki sesindeki tehditkâr havayı hissetmemek elde değildi. Doruk’un dayanacağını karşı çıkacağını sanıyordum ama yapmadı. Demir’e boyun eğdi ve konuşmaya başladı.
“Kalbinde kurşun yarası yok. Deren gibi zor güvenen ve sert biri değil,”
Onun sözlerini Çağla böldü “Yani içten pazarlıklı mı? Söylemek istediğin bu muydu?”
Bir an için Çağla’ya ters ters baktım. Ona bakışlarımı fark ederek kaşlarını çattı. Gözlerimiz buluştuğunda gözlerinin yakından ne kadar korkutucu olduğunu gördüm. Maalesef gözlerini ilk kaçıran ben olmuştum. Doruk konuşmadan önce Demir, Çağla ile bizim bakışmamızı fark ederek konuştu. “Dikkat et Çağla. Deren’in kesici – delici aletlerle arasının ne kadar iyi olduğunu biliyorsun.” Bakışları tabağımdaki çatala kaymıştı. Gözlerimi bir daha devirmemek için zor tuttum. Doruk bunalmış bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
“Lavin’in bıçakla arası sandığın kadar iyi değil. O genelde silahları tercih eder.”
“Tüfekleri.” diye karşılık verdim ben de. Ben yanlarında değilmişim gibi konuşmalarına daha fazla dayanamamıştım. Bu yaptığım Demir’in hoşuna gitmiş ve aynı zamanda şaşırmış gibi dönüp bana baktı. Sanki varlığımın farkına yeni varıyordu.
“Demek konuşabiliyorsun ve demek spesifik bir zevkin var.” Yüzümü ilgiyle inceledi. “Ne istediğini bilen kızları severim.” Seversin tabii. Bir şey demedim. Karşılık vermedim. Sadece gözlerinin içine baktım. Öfkeyle. Bıkkınlıkla. Bunun bir Deren davranışı olup olmadığını bilmiyordum ama umurumda da değildi. Demir Eren çok sinir bozucuydu. Onun sinir bozucu gülümsemesinden nefret ediyordum. Tehlikeli oluşundan nefret ediyordum ve bu gidişle ona dair nefret ettiklerim listesi çoğalacak gibiydi.
Demir geri çekilip bana şöyle bir baktı “İş mi arıyordun ufaklık?” Ufaklık mı? Yüzüne karşı küfür etmemek için kendimi zor tuttum. Öfke şu an bana hiç yardımcı olmazdı. Sorduğu soruya cevap vermedim. Demir’in gözlerinin yanımdaki Çağla’ya kaydığını görünce rahatladım. Ona “Lavin için bir işimiz var mı?” diye sordu. Çağla gülümseyerek karşılık verdi. “Olmaz mı? Var tabi! Yüzeyde, eğitim sahasında bizim için silahları toparlayıp düzenleyebilir.”
“Sizden iş istemedim.” diyerek karşı çıktım. Bunun üzerine üçü de gülmeye başladılar. Komik bir şey mi söylemiştim? Neler olduğunu anlamak için Dora’ya baktığımda onun da kafasının karıştığını gördüm. Demir gülerek konuştu. “Bizden başkasının acıyıp sana iş vereceğini mi sanıyorsun? Etrafına bak Ergün, herkes seni tenhada yakaladığı gibi öldürmek istiyor. Bu kadar samimi hisler besledikleri birine değil iş bir parça ekmek vermezler. Senin bizden başka çaren yok.” Söylediklerinin doğru olduğunu anlamak için etrafıma bakmama gerek yoktu. Haklıydı. Belki de iş konusunu hiç açmamalıydım ama buraya gelip barındıktan sonra onlara yararım dokunmadan gidemezdim. Büyük bir ayıp olurdu. Ama şimdi sorduğuma pişman hissediyordum. Ona ihtiyaç duymak burada isteyeceğim en son şeydi ama bir yandan da eğer Doruk’un dediği kadar güçlü ve sözü geçen kişilerse onların yanında çalışmak beni hayatta tutabilirdi. Burada da istediğim bu değil miydi zaten? Geri dönene kadar hayatta kalabilmek. Derdimin ve dermanımın aynı kişide olduğunu bilmek bir kâbustu. Kendimi eve geri dönünce bunun çok uzak bir anıdan başka bir şey olmayacağını düşünerek avuttum.
“Onu rahat bırak Demir, kız istemediğini-” Doruk karşı çıkacakken Demir sert bakışlarını ona yöneltti ve Doruk saniyesinde sustu. Derin bir nefes aldım. Bir anlamı yoktu, karar verilmişti ama ben yine de cevap vererek kararın hâlâ bana ait olduğunu düşünmelerini istedim. “Tamam. Sizin arkanızı toplamak ne kadar zor olabilir ki?”
XXXXXX
Annem hep erken konuşmanın kötü sonuçlar doğurduğunu söyler. Bense hep erken konuşur ve sonunda hak ettiğimi bulurdum. Ama bu kadarını beklemiyordum. Şimdi ise gelmiş onlar eğitimlerine devam ederken ben onların eşyalarını topluyordum. Yüzeye çıkmıştık ve eğitim alanına gitmiştik. O kadar geniş bir alandı ki saha denmesinin nedenini anlıyordum. Bir bölgede arbaletler için içi bir çeşit samanla doldurulmuş kare hedef tahtaları, başka bir bölgede mermiler için tasarlanmış demirden insan hedefleri, bıçaklar için tahta hedefler, yaratıklara özel oyulmuş yine tahtadan hedefler, bir yerde dövüş için genişçe mavi bir minder, hemen sahanın arkasında saha boyunca uzanan, çeşitli etaplardan oluşan tehlikeli bir parkur, kırmızı boyayla çizilmiş, sahayı çevreleyen koşu yolu ve hemen bir köşede aletleri depolamak için yatay bir dolap üzerinde de bir tezgah vardı. Bense Avcı ekibi arbaletlerle hedeflere ateş ederken aynı zamanda atılan okları hedef tahtalarından söküp topluyordum. Demir’in beni buraya canlı, hareketli hedef olarak koyacağını nereden bilebilirdim ki?
Hızla eğildim. Demir’in oku şakağımda ince bir kesik açarken korkudan nefes nefese kalmıştım. O ise eğleniyordu. “Dikkat et, Lavin. Boyutlar arası yolculuktan ve seni kovalayan dişleklerden kurtulduktan sonra iş kazası geçirip ölmek istemezsin. Bu çok komik ve boşuna olurdu.”
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. Burada, tüm bunları onların eğitimi sırasında yapıyor olmak benim hatam mıydı yani? Demir atışlarına devam ettiği sırada ben de öfkeyle bir oku hedeften söküp diğer elimdeki ok yığının arasına koydum. Demir’in oku omzumun hemen yanından geçip hedefi on ikiden vurduğunda bir anlığına Demir’e ters ters baktım ama Demir, Yaman’a yaptığı atışı göstermeye ve kendini övmeye dalmıştı. Umursamamaya çalıştım. Çağla’nın tahtası dolmuştu. Oraya gittim. Okları hedeften sökerken Çağla’nın durup benim işimi bitirmemi beklediğini gördüm. Tuhaf, beni neden arkadaşı gibi öldürmeye ya da yaralamaya çalışmıyordu? Bir şey demedim. Konusunu açarsam Demir belki Çağla’ya niye beklediğini sorabilir ve ona kızabilirdi. Dolayısıyla Çağla da bir daha ben işimi yaparken beni beklemezdi. Sonuçta burada liderin Demir olduğu barizdi. İşimi bitirdikten sonra minnetle Çağla’ya baktım. O ise birkaç saniye bana baktıktan sonra başını çevirdi.
Elimdeki ok yığınını bırakmak için köşedeki dolaba doğru ilerledim. O kadar çok toplamıştım ki düşürmeden zar zor tutabiliyordum. Üçlünün arkasından dolanarak dolaba doğru ilerlediğimde Demir’in bana seslendiğini duydum.
“Hey, Lavin! Gelsene.” Durdum, Demir’e döndüm. “Doruk’un dediği kadar iyi bir atıcı mısın görelim.” İşte bu reddetmek istemediğim bir teklifti. Elimdeki okları bırakmadım. Birazdan ihtiyacım olacaktı. Hızlı adımlarla Demir’in yanına gittim. Demir arbaletini bana uzattığında bir tanesi hariç bütün okları yere bırakıp arbaleti aldım. Yaman, onaylamayan bir sesle konuştu “Bu yaptığın hiç güvenli değil Demir.” Bana karşı uyarıyordu. Tabii ben Deren olsam bana verilen bu fırsatla üçünü de öldürmeye çalışırdım muhtemelen. Ama Deren değildim. Öyleyse bir problem de yoktu. Onlara da kim olmadığımı bu şekilde kanıtlardım belki.
Demir’in arbalete ok yerleştirmesine izin verdim. Daha önce hiç arbalet kullanmamıştım ama tüfek mantığıyla hareket edecektim. Büyük bir farklılıkları olduğunu sanmıyordum. Hedefe doğru nişan aldığım sırada Demir yaklaşıp kulağıma fısıldadı.
“Hedefi beş santimetre bile şaşırmış olursan seni burada öldürürüm. Onları nasıl kandırdın ya da kalbindeki kurşun yarasını nasıl kapattın bilmiyorum ama bu yüze sahipken bana Deren olmadığını kanıtlamak için çok uğraşman gerekecek. Aksi taktirde Evren ablanın sana inanıyor olması bile seni benim elimden kurtarmaz.”
Ürpertiyle titredim. Kesinlikle baskı yoktu. Sadece bir atış yapacaktım ve onda da hedefi bulacaktım. Başka seçeneğim yoktu. Hayatta kalmak istiyorsam onlara Deren olmadığımı göstermeliydim. Demir kenara çekildiğinde derin bir nefes alıp iki yanıma baktım. Sol yanımda Yaman kurulu arbaletiyle beni izliyordu. Sağ yanımda da Çağla kurduğu arbaleti bana doğrultmuş en ufak bir yanlışımda tetiği çekmeyi bekliyordu. Önüme döndüm. Uygun bir pozisyon aldım. Ellerimin titriyor olması bana hiç yardımcı olmuyordu. Umarım bu atışı yapabilirdim. Yutkundum. Sonunda daha fazla beklemenin fayda etmeyeceğini düşünerek hedefe odaklandım ve tetiği çektim.
Okun hedefe saplandığını görmemiştim bile. Ok arbaletten çıktığı gibi başımı eğmiş ve titreyen ellerimin arbaleti nasıl titrettiğini seyretmiştim. Üçünden de ses çıkmayınca başımı kaldırmak zorunda kaldım. En yakınımdaki Demir’di. Önce ona baktım. İfadesinden bir şey anlamak mümkün değildi. O yüzden sağ taraftaki Çağla’ya döndüm. Kaşları kalkmış, yüzü şaşkın bir hal almıştı. Sol tarafımdaki Yaman’a baktığımda onun da ne kadar şaşırdığını gördüm. Bu demek oluyordu ki… Hedefin tam ortasındaki okla göz göze geldiğimde dizlerimin boşaldığını hissettim. Yapmıştım, başarmıştım! Rahatlayarak derin bir nefes aldım. Üçü de suskunken yerden bir tane daha ok alıp arbaleti kurdum ve onlar daha ne olduğunu anlayamadan hedefe tekrar nişan alıp tetiği çektim. Bir sonraki ok hedefin ortasındaki oku ortadan ikiye yararak yine ortaya saplandı. Bunun da aynı sonuca ulaşmasıyla artık özgüvenimin yavaş yavaş yerine geldiğini hissediyordum. Ancak birazdan Demir arbaleti elimden çekip aldı ve yere attı. Sonrasında beni yakamdan tutup kendine çekti. Gözlerindeki öfke sesine de yansıyarak konuştu.
“Nasıl yaptın?”
Kafam karışarak kaşlarımı çattım “Nişan alıp tetiği çektim işte.” Fakat bu cevap Demir’e yetmemişti. Yakamdaki elleriyle beni sertçe sarstı. “Sana nasıl yaptın dedim!”
Ne dememi bekliyordu? Ellerini tutup yakamdan çekmeye çalıştım. “Hedefi ıskalarsam beni öldüreceğini söyledin, hedefi ıskalamadım. Benden daha ne istiyorsun?”
“Gerçekleri!” diye bağırdı.
“Gerçek bu işte! Ben Lavin Ergün’üm. Ne bu boyuta dair bir bilgim var ne de buraya nasıl geldiğime. Benim de aklım ermiyor, ben de inanmakta zorlanıyorum ama bu burada olduğum gerçeğini değiştirmiyor. Sadece bu lanet yerden kurtulup eve gitmek istiyorum!” demek kırılma noktasına sandığımdan daha da yakındım ve sonunda kırılmıştım. Sesimin sona doğru kırılması hiç hoşuma gitmemişti ama Demir gizlemek istediğim bir yarayı, bir endişeyi bıçakla deşip tekrar kanatmıştı sanki. Kendime engel olamayarak ağlamaya başladım. Sesim artık bir fısıltı gibi çıkıyordu. “Eve gitmek istiyorum.”
Demir beni bıraktığında dizlerimin üzerine düştüm. Gözümden akan yaşları elimin tersiyle silerek durdurmaya çalıştım ama durmuyorlardı. Boğazımdan bir hıçkırık koptuğunda kendimi nefes almaya zorladım. Burada, beni öldürebileceğini açık açık belirtmiş birinin karşısında zayıf görünemezdim. Nefes almaya çalıştım. Bir kere, bir kere daha. Göz yaşlarım kuruyana kadar aynısını yaptım. Başımı kaldırıp beni izleyen Demir ile göz göze geldiğimde ifadesini yine okuyamıyordum. Bakışlarımı kaçırdım. Sonra ileride Meriç ile göz göze geldim. Kollarını arkada birleştirmiş, uzaktan bizi izliyordu. Yüzünde sert bir ifade vardı. Sonra bir baş hareketi yaptı ve Çağla’nın beni kolumdan tutup kaldırdığını hissettim. Meriç’in bakışları şimdi Demir’e kilitlenmişti. Çağla beni uzaklaştırırken Meriç’in hızlı adımlarla Demir’e doğru gelişini izledim.
Birazdan Çağla beni bırakıp yanımdaki boş yere oturduğunda ona baktım. “Otur.” Diyerek yanındaki boş yeri işaret etti. Olduğum yere eğilip oturdum. Ellerim hâlâ titriyordu. Çağla belinde asılı olduğunu şimdi fark ettiğim su matarasını çıkarıp bana uzattı. Bir an için bunun bir tuzak olup olmadığını düşündüm. İfadesiz yüzü bana yeteri kadar güven verince matarayı aldım.
“Teşekkür ederim.”
Bir şey demedi. Ben suyu yudumlarken o da kollarını dizlerine koyup Meriç ve Demir’i izledi.
“Sana ne dedi?” Mataranın kapağını kapatırken Çağla’ya baktım. Sonra onun bakışlarını takip edince Demir’e baktığını anladım. Matarayı ona verdiğimde otomatik bir hareketle beline tekrar astı.
“Bana hedefi tam ortadan vurmazsam beni öldüreceğini söyledi.”
Çağla’nın başını yukarı aşağı salladığını gördüm. “Onu bir şeye inandırmak her zaman zor olmuştur.”
Kaşlarımı çattım. Niye benimle konuşmaya çalışıyordu? Yoksa bu da bir tuzak mıydı?
“Sonra da hedefi iki kez tam ortadan vurduğuna inanamayıp üzerine geldi?”
Başımla onaylamakla yetindim. Çağla’nın ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum, ona güvenebileceğimi de sanmıyordum. Demir gibi biriyle arkadaşsa onun da korkunç yanları olmalıydı. Başımı çevirip Meriç’in Demir’i azarlayışını izledim. Ne konuştuklarını çok duyamasam da bu mesafeden öyle görünüyordu.
“Sana inanıyorum.”
Sözleriyle birlikte hızla ona döndüm. Şaşkındım. Doğru mu duymuştum? “Bana inanıyor musun?” Kaşlarımı çattım. Bu garipti. Başını yukarı aşağı salladı.
“Evet.”
Şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırmıştım. Bir süre öylece dudaklarımı aralayıp geri kapattım. Ne demeye çalıştığımı anlamış olacak ki hafifçe güldü. “Neden mi? Çünkü Deren, asla Demir’in onu aşağılamasına izin vermezdi. Ve Deren, Demir’in önünde ağlayacağına okla kendi kalbini delmeyi tercih ederdi. Demir ve Deren için gurur her şeydir.”
İşte şimdi de kendim gurursuz, zayıf ve aptal hissetmiştim. Bu utanç vericiydi. “Ah, ne rahatladım. Kesinlikle kendini berbat hisseden birinin duymaktan hoşlanacağı sözler!”
Bu tepkime güldü. Onun gülüşü içimi ciddi anlamda rahatlatmıştı. Tehlikeli görünüşünün altında rahat bir havası vardı ve beni komik bulduysa beni daha az öldürmek istiyor olmalıydı. Bu rahatlatıcıydı. Onun gülüşüne hafifçe gülümseyerek ben de katıldım. Ancak birazdan bir bağrışma yükseldi. İkimizin de ilgisi Demir ve Meriç’e kaymıştı. Meriç’in “Onu peşinde sürükleyemezsin! O senin oyuncağın değil. Bizden uzaktayken ona ne yaparsın kim bilir?” dediğini duydum.
Demir öfkeyle güldü. “Onun nasıl atış yaptığını gördün mü?” Benim attığım okları gösterdi. “Burada ona verilen odada kalıp gününü gün etmesine izin mi vereceğim yani? O yetenekli, bizimle gelip bize yardım edecek. Burada kalmanın bedelini ödeyecek.”
Meriç öfkeyle Demir’in üzerine yürüdü. “Miraç onu gördüğünde ne yapacaksın Demir? Onu da düşündün mü?” Demir karşılık verecekti ki Meriç sesini yükseltti “Zaten kalıcı değil. Bırak da burada kalsın. Yoksa sadece kendi değil bizim de başımıza bela açacaksın!” Demir başını iki yana salladı. Meriç’e göz göre göre hata yapıyormuş gibi baktı. “Ona gerçekten güveniyorsun.”
Meriç bir eliyle anlını ovuşturdu. “Bunun güvenip güvenmemekle alakası yok, evlat. Bir şeyin doğru olup olmadığıyla alakası var.” Demir yine de inanmıyor gibiydi. Meriç bir elini Demir’in omzuna koydu “Kızı rahat bırak Demir, o Deren değil.”
Demir başını eğip bir süre toprağı izledi. İçimden bir ses beni rahat bırakmayacağını söylüyordu. Demir başını kaldırıp Meriç ile göz göze geldiğinde Meriç hafifçe gülümsedi. “Ayrıca onu koruyacağına da güveniyorum. Malum, sığınaktakiler onu pek hoş karşılamadı. Ama onu senin koruman altında görürlerse Lavin’e zarar veremezler.”
“Ben de aynısını yapmak isterken neden onu koruyayım ki?”
Meriç bir lider edasıyla cevap verdi. Bense nefesimi tutmuş o ikisinin benim hayatım üzerinde karar vermelerini izliyordum.
“Çünkü iyi bir lider hislerine göre değil mantığına göre hareket eder ve masumları korur.”
Demir inanamıyormuş gibi güldü. “Hislerime göre hareket ettiğim falan yok.”
Meriç ona imayla baktı. “Kin bir histir, öfke bir histir…acı bir histir ve intikam da bunlardan oluşur.” Biraz bekledi ve gitmeye karar verdiğinde son sözlerini söyledi “Doğru kararı vereceğine inanıyorum.” Demir’in omzuna hafifçe vurdu ve geldiği gibi geri döndü. Şaşkınlık ve kafa karışıklığıyla Demir’e bakıyordum. Ama ondan bir cevap alamayacağımı ve aslında şimdi beni görmekten pek hoşlanmayacağını düşünerek Çağla’ya döndüm.
“Deren ona ne yaptı?” Başımla Demir’i işaret ettim. Çağla iç çekti. “Sadece ona değil. Bize, hepimize bir şey yaptı. Deren korkunç biriydi ve kendini kaybetmişti.” Bir an için beni süzdü. “Senin iyi biri olduğuna inanıyorum, sakın inancımı boşa çıkarma Lavin. Yoksa seni Demir’e bırakmam önce ben öldürürüm.”
Başımla onayladım. Ancak bu sefer gülesim gelmişti. Nedenini bilmiyordum. Sanırım delirmiştim. Çağla bana ters ters baktı. Neden güldüğümü anlamamıştı. Ona “Ben de bir diğer ölüm tehdidi ne zaman gelecek diye bekliyordum. Sanırım burada böyle şeylere alışmalıyım.”
Çağla sırıttı. “Evet. Buranın koşulları serttir prenses, herkes senin gibi dişleksiz ve hayatları için endişelenmedikleri bir yerden gelmiyor.”
İşte bu söylediği pek doğru değildi. “İnan bana, dişlekler yok diye rahat bir yerden gelmiyorum. Benim geldiğim yer de en az burası kadar kötü. Belki geldiğim yer seni ısırıp yemek isteyen dişleklerle dolu olmayabilir ama psikopat insanların elini kolunu sallaya sallaya gezdiği ve ceza almadıklarından istedikleri kadar suç işleyebildikleri korkunç bir yerdir.”
“Eh,” dedi doğrulurken “günün sonunda burası kulağa o kadar da kötü gelmiyor demek.”
Çağla’nın bu sözlerinden sonra gerçek bir farkındalığa erişmiştim. Haklıydı. Burası nereden baktığına bağlı olarak o kadar da kötü bir yer sayılmazdı. Hatta iyi bile olabilirdi. Daha az insan, daha az kaygı ve daha yeşil topraklar vardı. Olması gerektiği gibi, diye düşündüm. Evet burada yaşayabilirdim. Eve geri dönene kadar buranın artılarını görmeye çalışacaktım. Çağla üstündeki tozu temizledikten sonra elini bana uzattı ve ben de elini tutup beni kaldırmasına izin verdim. Doğrulduğumda gökyüzüne baktım. Güneş tepeyi geçeli çok olmuştu. Çağla bakışlarımı takip ettikten sonra Demir ve Yaman’a seslendi.
“Akşam yemeği vakti gençler!”
Yaman gülümsedi. “Günün en sevdiğim vakti.”
Çağla yanlarına giderken ben de onu takip ettim. Yaman’ın yanına ulaşan Çağla gülüyordu. “Aynısını kahvaltı zamanı ve öğlen yemeği zamanında da söylüyorsun. Karnın doymak bilmez mi senin?”
Yaman güldü. Çağla bir kolunu Yaman’ın diğer kolunu da Demir’in omzuna atarak onlarla birlikte sığınağın girişine doğru ilerledi. Peşlerinden sessize ilerliyordum. Onlara şöyle bir uzaktan baktığımda aslında Doruk’la aynı hisleri paylaşmadığımı fark ettim. O kadar da kötü sayılmazlardı. Tabii Yaman’ı tanımıyordum. Demir içinse nefretten başka bir şey hissedemiyordum. Ama Çağla iyi birine benziyordu. İyi olmasını umdum.
Demir arkalarında ilerlediğimi görünce Çağla’nın kolundan kurtulup beni durdurdu. “Senin işin bitmedi ufaklık, git etrafı toparla. İşini bitirmeden de yemekhaneye gelme.”
Hızla geri dönüp bize bakan Çağla ve Yaman ikilisine katıldı. Onlar aşağı inerken ben yüzeyde tek başıma duruyordum. Derin bir nefes aldım. Tamam, sığınağa taktim edildiğim gün öldürülmemiştim. En azından bu iyi bir şeydi. Bir de bu açıdan bakmalıydım. Hava görüşümü daha da zorlaştırmadan önce etrafı toplamaya başladım.
XXXXXX
Yemekhaneye geldiğimde kalabalığın azaldığını gördüm. Neredeyse herkes yemeğini yemiş ve odalarına çekilmişti. Yemek sırası olmadığından doğrudan bir tepsi alıp kalan bir iki tabağı tepsiye koydum. Aşçılardan hiçbiri yoktu. Onlar da masalardan birinde oturmuş yemeklerini yiyorlardı. Ters ters bakanların sayısı azdı. Bu iyiydi. Kendimi daha az rahatsız hissediyordum. Tepsideki tabaklardan birine dokundum. Soğumuşlardı ama bir önemi yoktu. Dolu birkaç masa arasında tanıdık bir yüz görüp onların yanına gittim. Doruk beni görünce rahat bir nefes verdi. Dora da yanındaydı. Öğlenki oturma düzenimizde oturdum.
“Seni göremeyince bir şey yaptılar sandım. İyi misin?” Sonra şakağımdaki kurumuş kan izini görüp uzandı. Dokunmasına izin verdim. Baş parmağı şakağımdaki kurumuş kanı temizlemek için hafif bir baskı uygularken gözleri gözlerimle buluştu. Benim için gerçekten endişelenmiş gibi görünüyordu. Sesimi canlı tutarak onu rahatlatmaya çalıştım.
“İyiyim, gerçekten. Sadece biraz sertler. Ama hafiften, çok hafiften kaynaşmaya başlamış olabiliriz.”
Dora inanmayarak kaşlarını çattı. “Kaynaşmaya mı başladın? Avcılarla?”
Başımla onayladım. Dora Doruk’a sözlerimin gerçekliğini tartmak istiyormuş gibi baktı. Doruk elini çektiğinde toparlandık. “Göründükleri kadar kötü değiller. En azından Çağla öyle.”
Doruk güldü. “Onların seni ağına düşürmesine izin verme Lavin…Onlar çok iyi göz boyarlar.” Ciddileşti. Sonra masadaki elimi tuttu. Sesini alçaltıp öne eğildi. O böyle yapınca ben de eğilip karşılık verdim.
“Öğlen sana söylediklerimi asla aklından çıkarma. Onlara güvenemezsin. Bir gün seninle iyi anlaşırlar ve onları arkadaşın sanırsın, ertesi gün olur seni av yaparlar ve avlanırsın.”
Gergindim, onun kendi deneyimleri konusunda bulunduğu çıkarımlar doğru olabilirdi ama ben burada hayatta kalmak istiyorsam kendi bildiğimi okumam gerekecekti. Doruk’un dediği gibi ondan bundan çekinirsem bir korkak olur ve kolay ezilirdim. Çağla haklıydı buranın koşulları sertti ve benim de uyum sağlamaktan, uzlaşmacı olmaktan başka çarem yoktu. Elimi çektim. Doruk’un eli boşta kaldı. Doruk niyetimi ne olduğunu fark etmiş gibi kaşlarını çatmıştı.
“Söylediklerinin doğru olduğuna hiç şüphem yok, haklısın burada hayatta kalmak istiyorsam kimlerle birlikte olduğuma dikkat etmeliyim. Beni korumaya çalışıyorsun ve bunun için sana çok teşekkür ederim gerçekten sen olmasan ne yapardım bilmiyorum ama benim kendimi korumaya ihtiyacım var. Onlar senden benden üstünler. Bunun için de şansımı onlardan yana kullanmalıyım. Onlara uyum sağlamalı, onlardan biriymişim gibi davranmalıyım ta ki onlar da buna inana kadar. Başka çarem yok.” Demir’in onu nasıl küçük düşürdüğünü hatırlıyordum. Onun da bunu hatırladığına emindim. Biraz kırıcı konuşmuş olabilirdim. Niyetim onu kırmak değildi. Ama birini korumak istiyorsanız bunu yaparken kimsenin önünde ezilmeyeceğinizden de emin olmalıydınız.
Doruk ne kastettiğimi anlamış olacak ki elini geri çekti. İkimiz de duruşumuzu düzelttik. Bir süre aramızda sessizli oldu. Dora ne söyleyeceğini bilemediğinden yemeğiyle ilgileniyormuş gibi yapmaya başladı. Konuşmanın bittiğini düşünüp ben de yemek yemeye devam ettiğimde Doruk’un boğazını temizlediğini duydum. Hemen sonra yumuşak ve üzgün bir sesle konuştu. “Ben…özür dilerim Lavin.” Ne kastettiğimi anlamıştı. Onu üzmüş olmaktan nefret ediyordum. Buraya geldiğimden beri yanımda duran ve bana arkadaşıymış gibi yaklaşan ilk kişiydi. Onun yüzündeki ifadenin sebebi olmak kötüydü. Yavaşça çatal kaşığı yerine bıraktım. Birden bütün açlığım kaçmıştı. Güçlü durup bunun o kadar da önemli olmadığını göstermeye çalıştım. Gerçekten önemli olmadığından değildi burada edindiğim tek dostu kaybetmek istemedim içindi.
“Özre gerek yok.”
Doruk bana inanmayarak başını iki yana salladı. “Var. Gerek var.”
Başını sallayan bu sefer ben oldum. Sesimi sert ve otoriter tutmaya çalıştım. “Özre gerek yok Doruk. Olanların hiçbiri senin kabahatin değil. Bunlar ben burada olduğum için oluyor ve durum o kadar karmaşık ki bana yardım edememen normal.” Doruk’un daha fazla konuşacağını ve ne kadar pişman olduğuna dair bir paragraf dökeceğine dair içimde bir his vardı. Bu yüzden o dudaklarını araladığında masadaki elini tuttum. Bakışlarımız buluştuğunda bütün samimiyetimle konuştum.
“Benim için zaten elinden geleni yapıyorsun.” Daha fazla konuşmadık. Başıyla beni onaylayıp yemeğine döndüğünde elimi elinden çektim. O akşam yemek yedikten sonra odalarımıza dağıldık.
XXXXXX
Yerimi yadırgamış olmalıydım ya da buradaki yataklar sırtı mahvedecek kadar sertti. Döne döne bir hal olmuştum. Sonunda sinirle battaniyeyi üzerimden attım. Tavanı seyredecek ve uykuya dalmayı bekleyecektim. Ya da gidip Doktor Evren’den bir uyku ilacı almalıydım. Ben bunları düşünürken kapının çaldığını duydum. Garip, bu saatte kim uyanık olurdu ve kim benim kapımı çalardı ki? Ayaklandım. Kapıya gitmeden önce üstümü başımı ve dağılmış saçlarımı düzelttim. Tam kapıyı açacaktım ki öğlen yemeğindeki turuncu saçlı çocuk aklıma geldiği ve olduğum yerde kaldım. Ya o kapının ardında turuncu saçlı çocuk vardıysa ve intikam almak istiyorduysa? Belki de yanına birkaç kişiyi daha toplamış olabilirdi. Biraz sonra kapıya tekrar vurdular. Sakin vuruşlardı. Bir kişiye aitmiş gibi geliyordu. Belki de böyle kandırmaya çalışıyorlardı. Kapıya yaklaştım ve kulağımı yüzeyine dayadım. Ses gelmiyordu. Susup açmamı bekliyor olabilirlerdi. Doktor Evren’in yemekhanede söylediklerinden sonra kimse bana bir şey yapamazdı dimi? Muhtemelen kapıyı açmanın bedelini ağır ödeyecektim ama açıp merakımı gidermem gerekiyordu.
Kilidi açıp kapı kolunu yavaşça çevirdim. Kapıyı araladım. Aradaki mesafeden kapıda duran kişiye baktım. Çağla kapımın önünde, beklemekten bıkmış halde, bir eli belinde bana baktı. Onu gördüğüme şaşırmıştım ama iyi bir şaşırmaydı yani iyi ki onu görmüştüm. Turuncu saçlı çocuğun karşımda durmasından iyiydi. Hemen ardından kapıyı sonuna kadar açtım ve karşısına çıktım.
“Uyumadığını biliyordum.” Kendisi de hiç yatmamış gibiydi. Gece yarısı olmasına rağmen üzerinde öğlen onu ilk defa gördüğümde giydiği deri ceketi ve siyah kumaş pantolonu vardı. Belinde tabancası ve birkaç bıçağı asılı duruyordu. Bir yere mi gidecekti, bir yerden mi geliyordu?
“İlk gecem. Uyuması biraz zor.” Dedim sohbet başlatmaya çalışarak. Teknik olarak ilaçla uyutulmadığım ve bu odada geçirdiğim ilk gecemdi.
“Anlıyorum.” diye karşılık verdi. Ama sesi pek ilgileniyormuş gibi çıkmamıştı. Onun için pek önem arz etmemesi normaldi.
“Sana nasıl yardımcı olabilirim?”
“Doruk sana burada ne olduğunu anlattı mı?”
Kaşlarımı çattım “Hayır. Sadece dişlekleri anlattı. Dört türden oluşuyorlarmış ve her tür birbirinden korkunç.” O çizimlerden sonra bu gece uyku tutup yatmış olsam bile muhtemelen kâbus görürdüm.
Çağla başını salladı. “Pekâlâ, bizimle şehir turuna çıkmaya ne dersin? Sana salgının nasıl başladığını gösteririz.”
Bir an için “harika fikir! Hadi gidelim” demeyi düşündüm ama burası normal bir yer değildi. Ya dişlekler hiç beklemediğimiz bir anda çıkarsa ve bizi gafil avlarlarsa ne olacaktı? Üstelik gece karanlığı da bize yardımcı olmazdı. İçimde yükselen paniği hissettiğimde yutkundum. Düşüncesi bile korkutucuydu.
“Bilemiyorum, gece gece dışarıda olmak tehlikeli olmaz mı? Dişlekleri nasıl göreceğiz?”
Çağla şaşırmış gibi bana baktı. Yüzünde sanki beni güneşli bir günde bir bahçede çaya davet etmiş ben de onu dışarıda kar yağdığını söyleyerek reddetmişim gibi bir ifade vardı.
“Bunu söylediğine pişman olursun bak. Avcı ekibi yanında olacak. Güvendesin yani merak etme.”
Çağla’nın ekibini savunuşundaki ciddiyeti hoşuma gitmişti. Gülümsedim.
“Ama cidden. Yaman ve Demir yüzeyde seni bekliyor. Acele etsen iyi olur.”
Kaşlarımı çattım “Madem seçim şansım yoktu niye sordun ki?”
Çağla boğazından onaylayan bir ses çıkardı. “Kibarlık olsun diye.” Omuz silkti. Yüzümü ovuşturdum ve çoktan hareket etmeye başlamış Çağla’yı takip ettim.
Yüzeye çıktığımızda Çağla’nın dediği gibi Yaman ve Demir’in bizi beklediğini gördüm. Yaman kemerindeki eşyalara parmağını vurarak ritim tutuyordu. Demir ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, sıkılmış bir ifadeyle ayakkabısının ucunu yere vurup toprak kaldırıyordu. Sonunda beni gördüğünde durdu ve kaşlarını çattı.
“Geç kaldınız.”
“Meriç uyanana kadar dört saatimiz var.” Dedi Çağla, Demir’e endişesinin yersiz olduğunu kanıtlamak istercesine. Demir onu görmezden gelip Yaman’a başıyla işaret verdi.
“Bir dakika bu geziyi sığınağın yöneticilerinden gizli mi yapıyoruz?” dedim. Anlık korkum bütün vücuduma yayılmıştı.
Demir gayet normalmiş gibi başıyla onayladı. Birazdan Yaman belinden ucunda susturucu olan bir tabanca çıkardı ve şarjörünü kontrol edip bana uzattı. Saniyelik korkunun ardından beni buraya, kimse görmeden öldürmek için çıkarmadıklarını sadece yanımda bulunsun diye bir tabanca verdiklerini anladım. Gerçi dışarıya çıktığımızda beni kimsenin bulamayacağı bir yere götürüp öldürebilirlerdi de. Seçenek çoktu. Onlar için hangisi uygunsa onu yapabilirlerdi. Korku içinde yaşamak berbat bir şeydi. Yaman’dan silahı alırken ona baktım. Bana hafifçe gülümseyerek karşılık verdi.
“Korkmana gerek yok. Sen bize emanetsin. Bizde emanete hıyanet olmaz.” Demir dese inanmazdım.
“Teşekkür ederim.” Başını aşağı eğip teşekkürümü kabul ettikten sonra kenara çekildi. Tabancanın emniyetini açıp onu belime yerleştirdim. Yatmadan önce tulumu çıkarmış, onun yerine kargocu pantolonu ve gömleği giymiştim. Tulumda uzun süre kalmak pek rahat değildi. Silahı rahat bir konuma getirmek için elimi arkaya attığımda Demir birkaç adımda aramızdaki mesafeyi kapatıp önümde durdu. Gözleri her an fikir değiştirip beni öldürecekmiş gibi bakıyordu sesi ise tehditkârdı.
“Bana bak ufaklık, sana silah verdik diye bunu bize karşı kullanabileceğini sanma. Ha olur da kullanmak istersin, o zaman Sevil bütün sığınağı ayağa kaldırır. Sonra da senin için av partisi başlatırlar. Haberin olsun.”
Sevil mi? O kimdi? Demir gözlerini benden ayırmadan yukarı işaret etti. Surların oraya baktım ama kimseyi göremedim. Şey dışında… göğsümdeki kırmızı nokta dışında. Lazeri takip ettim ama kaynağını göremiyordum. Derin bir nefes alıp kendimi rahatlatmaya çalıştım. Demir’e dönüp ellerimi teslim olur gibi kaldırdım.
“Öyle bir niyetim de yok zaten.”
“Göreceğiz.” Dedi. Tanrım! Demir’in bir şeye, herhangi bir şeye inanması için ne yapmak gerekiyordu? Madem bana güvenmiyordu o zaman neden gecenin bir vakti bana silah veriyor ve bir yolculuğa çıkarıyordu? Dışarıdayken ve eğer buradan uzaksak üçünü de öldürüp kaçabilirdim. Sevil denen kız izimi bulamazdı bile. Yani bizi yolculuk boyunca takip etmiyorsa. Düşüncelerimi kendime sakladım ve onlar yürümeye başladığında peşlerinden gittim.
Surları aştık, düz bir arazide bir süre ilerledikten sonra küçük bir yerleşkeye geldik. Burası da her yer gibiydi. Birçoğu yıkılmış binaların arasında ayakta duran birkaç tanesi vardı. Ayakta duranları da sarmaşıklar işgal etmişti. Etrafsa sessizdi. Ya dişlekler yoktu ya da bir ses duyup harekete geçmeyi bekliyorlardı. Yaman yukarıdan gitmenin daha güvenli olacağını söyleyerek bize bir yol bulmak için tırmanmaya başladı. Evlerden en kısa olanına, iki katlıydı, çıktıktan sonra etrafı gözlemledi. Sonra gidebileceğimiz uygun bir rota bulmuş olmalı ki çatının kenarına gelip bize el salladı. Hepimiz peşinden eve tırmandık. Tırmandığımız ev eskiydi. Keçeden yapılmış duvarlar parçalanıp dökülüyordu. Hızlı olmalıydık. Önce Çağla çıktı sonra Demir. Sıra bana geldiğinde ayağımı rahatça kendimi yukarı itebileceğim bir boşluğa yerleştirip tırmanmaya başladım. Ama tuğlalar zayıftı ve hızla dökülüyorlardı. Acele etmeliydim fakat tırmanma konusunda pek de iyi değildim. Tırmanırken ayağım kayınca Demir dengemi toparlamam için kolumdan tutup beni çekmek zorunda kaldı. Bunu bilinçsiz bir şekilde yapmıştı. Otomatik hareketlerle beni yukarı çekerken kaşlarını çattı ve ne yaptığına inanamıyormuş gibi bir ifadeye büründü yüzü. Ben de şaşırmadım desem yalan olurdu. Çatıya çıktığımda düşmeyeceğimden emin oldu ve hızla beni bıraktı. Beni öldürmek isteyen ama Meriç izin vermiyor diye hayatta tutmak zorunda kalan Demir’i iç çatışmasıyla baş başa bırakıp Çağla’nın yanına gittim.
Yaman bizden birkaç adım öndeydi. Çıktığımız evin bitişiğinde beyaz sıvalı daha yüksek bir eve doğru ilerlediğini gördüm. Sonra durdu ve aşağı baktı. Hemen ardından bize dönüp fısıldadı.
“Buradan atlayarak geçmemiz gerekecek. Düşerseniz ölmezsiniz ama kemikleriniz kırılır ve dişleklere yem olursunuz. Yine de atlayacağımız mesafe uzun değil o yüzden hiçbirimizin düşeceğini sanmıyorum.”
İçim ne kadar ferahlamıştı. Demir yanımdan geçerken bana laf attı. “Lavin için halat getirmeliydiniz. Kendisi düşmeye çok meraklı.”
Sinirime hakîm olamadım “Ayağım kaymıştı. Tam olarak düşmedim ben.”
Ona cevap verdiğim için şaşırdı ama hemen sonra toplanıp kaşlarını çattı ve o öldürücü bakışını attı. Tek başıma, kazamayacağım bir savaşın ortasındaydım. Ben de sustum. Yola devam ettik. Çatının ucuna geldiğimizde durduk, aşağı baktım. İki ev arasında bir metrelik boşluk vardı. Atlayış mesafesi kısaydı ancak atladıktan sonra tutunmanız gereken bir pencere vardı ve oradan da çatıya uzanmanız gerekiyordu. Bu evin üzerinde bulunduğumuz evden daha sağlam duvarları olmasını umdum.
İlk harekete geçen Yaman’dı. Biraz geriledikten sonra ileri doğru koşmaya başladı. Hemen sonra üzerinde demir olan pencerenin demirine tutundu. Onun atlayışıyla parmaklıklar titrese de çok ses çıkmamıştı. Bir hayalet gibi hızlı ve sessizce ilerleyerek kendini yukarı çekti ve çatıya tutunup tırmandı. Bunu çok kolaymış gibi yapmıştı. Gerginlikle yutkunmadan edemedim. Yaman’ın ardından Çağla da atlayışı yaptı. Onunki biraz gürültülü olmuştu. Bu yüzden eğilip pencereden içeri baktı. Yeterince gözlem yaptıktan sonra içeride bir hareketlilik görmeyince tırmanmaya devam etti. Uzanırken biraz sorun yaşayınca Yaman hiç tereddüt etmeden diz çöküp Çağla’nın elini tuttu ve onu yukarı çekti.
Şimdi sıra Demir’deydi. Onun geçmesi için kenara çekildiğimde hareket etmedi. Bana baktı.
“Sıra sende. Buyur.”
Garipseyerek kaşlarımı çattım. Atlayacağım sırada beni aşağı itmeyi mi planlıyordu? Ya da ona arkamı döndüğümde bana tuzak mı kuracaktı? Aklım soru işaretleriyle çalkalanırken Demir omuzumdan tutup beni öne itekledi. “Hadisene! Bütün bir gecemiz yok.”
Yumruklarımı sıktım. Yüzüne bir tane geçirmemek için derin nefes üzerine derin nefes aldım. Yutkundum. Öfkem hızla geçerken yerine yüksekten düşme korkusu gelmişti. Ayaklarımı sürüye sürüye koşu için başlangıç noktasına geldim. Derin nefes alıp koşu pozisyonuna geçtim. Hafif çömelmiş ve önümdeki mesafeyi hesaplamak için gözlerimi kısmıştım ki bütün odağım Demir’in kıkırdamasıyla dağıldı.
“Atlamaktan mı korkuyorsun, ufaklık?”
Şu an onun yerinde Doruk’un olması için nelerimi vermezdim ki! En azından düşersem o beni tutardı. Yanımdaki kişi gibi korkularımla dalga geçmez bana yardımcı olurdu. Başımı iki yana sallayıp içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. Demir’e bu sefer cevap vermemiş olmam onu şaşırtmıştı. Ben ne yapsam şaşırıyordu zaten.
Kaşları hayretle havaya kalkarken konuştu “Ne oldu, dilini mi yuttun? Az önce ne güzel cevap veriyordun. Yoksa gerçekten yükseklik korkun mu var?”
Ona bakmadım bile. Sadece koştum. Koşmaya başlamamla karşıdaki pencerenin demirlerine atlamam bir oldu. Şükürler olsun ki atlamış ve tutunmayı da başarmıştım. Üstelik Çağla’dan bile daha sessiz atlamayı başarmıştım. Tek problem pencerenin bulunduğu duvara sol dizimi çarpmış olmamdı. Yüzüm acıyla buruşurken kendimi dizime bakmaya zorladım. Pantolonumun o bölgesinde kan gözükmüyordu. Yaralanmamıştım. Ama sabaha şiddetli bir ağrı çekeceğim kesindi. Şimdiyse pencereye yapışmış bir sinek gibi durmamak için harekete geçmeliydim. Dizimin ağrısına aldırış etmemeye çalışarak parmaklıkları ittim ve kendimi yukarı çektim. Çatıya uzandım ama bir türlü çatının çıkıntısına erişemiyordum. Yaman eğilip bana uzandı. Onun elini tuttum ve beni çekmesine izin verdim. Çatıya ulaştığımda nefes nefeseydim. Doğruldum ve derin derin nefesler aldım. Çağla kollarını göğsünde birleştirmiş gözlemci bir tavırla bana bakıyordu.
“İyi iş çıkardın.”
Gülümsedim. “Özellikle seni gaza getiren biri olunca o kadar da zor olmuyor.”
Çağla’nın dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. Sözlerimden memnun mu kalmıştı yoksa bu konuşmanın ardından beni Demir’e ispiyonlayacak mıydı anlamamıştım. Tehlikeli bir gülümseme sunmuştu. Bakışları Demir’in üzerindeyken konuştu.
“Her konuda onun gazına gelip başarılı olacaksan devam et, Demir’i kendi yararın için kullan.”
Gülümsedim ama garipsemiştim. Çağla’dan bu kadar destekleyici sözler beklememiştim ama anlaşılan Çağla bana diğerleri kadar uzak davranmak istemiyordu belki aramızda bir samimiyet kurabilirdik. Şimdilik iyi gidiyorduk. Ona güvenebilirdim. Demir de sonunda çatıya çıktığında artık gitmeye hazırdık. Önden ilerlemek için yanımızdan geçerken bize şöyle bir baktı. Saniyelik bir bakıştı ama içimizi okumak istiyormuş gibiydi.
“Bakıyorum da çabucak kaynaştınız.”
Çağla kollarını çözüp iki yanına sarkıttıktan sonra yürümeye başladı. Ben de tabii ki onların arkalarında yerimi aldım.
“Ekibe ilk defa bir kız aldık. Bırak da tadını çıkarayım. Yedi yirmi dört sizinle olmaktan sakalım çıkacak!”
Yaman, Çağla’nın sözlerine gülerken Demir ise durup Çağla’ya ters ters baktı. Bir parmağını kaldırıp Çağla’ya uzattı. “O ekipten değil. Onu asla ekibe almam ben.”
Çağla onun parmağını iki parmağıyla tutup önünden çekti. “Sen bilirsin.” Ama bunu korkmuş gibi söylememişti. Umursamıyor gibi söylemişti. Gergince ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verdim.
Yürümeye devam ettik. Biraz sonra evler azalmış, şehirden uzaklaştığımızı belli eden yollar çoğalmıştı. Durduk. Az ileride büyük bir bina vardı. Üst katta sanki bir patlama olmuş gibi binanın alt kısmı ayakta duruyordu ama üstü yok olmuştu. Mavi renkli bir amblem ya da ona benzer bir şey parçalanıp yere çakılmıştı. Binanın önünde birçok araba vardı. Ambulanslar, itfaiye araçları ve yolları kapatmış polis araçları her yerdeydi. Orada büyük bir şey olduğu belliydi. Demir boğazını temizledi.
“Oraya ne olduğunu biliyor musun?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.” Tahminde bulunabilmek için gözlerimi kısıp binayı iyice incelemeye başladım. Yaman belinde taşıdığını bile bilmediğim bir dürbünü çıkarıp bana uzattı. Karga olarak bilinen ve görevi ağaçlara tırmanıp gözetleme yapan biri olarak onun ayrılmaz bir parçası olmalıydı. Dürbünü alıp binaya daha yakından baktım. Sonra o mavi renk amblemin tanıdık geldiğini fark ettim. Çok tanıdık geliyordu.
Ben binaya bakarken Demir de açıklama yapmak için konuşmaya başladı. “Burası…” ancak sözlerini daha tamamlayamadan buranın neresi olduğunu fark ettim ve hızla atıldım. “KADEN ilaç firması.”
Demir’in durup bana baktığını anlamam için ona dönmem gerekmiyordu. Binayı incelemeye devam ettim. Ancak o da susmaya devam etti. Bunu fark edip dürbünü indirdiğimde göz göze geldik.
“Ne bildiğini anlatmak ister misin?” Sesi sertti. Sorudan çok bir emirdi. Beklenti içindeydi. Benim bir şeyler bildiğimi düşünüyor olabilirdi. Dişleklerle ilgili ya da artık burada nasıl bir felaket yaşandıysa. Bir süre durup düşündüm.
“Burası benim geldiğim yerde de var. İlaç firması. Kuruluş amaçları kanseri tedavi etmek ama başka hastalıklar için de ilaç üreten bir firma. Geçen sene o kadar başarılı işler yaptılar ki Nobel Kimya Ödülüne aday gösterildiler.”
Üçü de kaşlarını çatıp birbirlerine baktılar. Kafaları karışıktı. Çağla bana döndü. Kollarını birbirine dolayıp sorgulayıcı bir tavır takındı.
“Hizmetteler mi?”
Başımla onayladım. “Evet, hâlâ hizmetteler.”
Kaşlarını çattı. Demir birazdan bir adım atıp bana yaklaştı. “Geçen sene mi? Ne yaptılar?”
Onların bu sorgulayıcı ve gergin hallerine anlam veremiyordum. Yine de yorum katmadan sorularını yanıtlamaya devam ettim. “İşte şey… kemik erimesini durduran bir ilaç ürettiler. Adının Kemodem gibi bir şey olması lazımdı.”
Üçü de sessizleştiler. Demir bakışlarını üzerimden çekip Çağla ve Yaman’a döndü. Yaman kaşlarını çatmış boşluğa bakıyordu. Çağla’nın dudakları da şaşkınlıkla aralanmıştı. Ne kaçıyordum ben? Bir şey kaçırıyordum ama ne kaçırıyordum?
“On altı yıl öncesi.”
Kaşlarımı çattım. Demir o kadar kısık sesle konuşmuştu ki son anda ona doğru eğilmesem dediklerini kaçırabilirdim. Sonunda daha fazla dayanamadım ve konuştum. “Neler oluyor? Tepkilerinizden hiçbir şey anlamıyorum.”
Demir kendine gelir gibi oldu ve bana döndü. Heyecanlı, gergin ve şaşkın bir hali vardı. İfadesi saniyeler içinde o kadar çok değişiyordu ki yetişemiyordum.
“Virüs on beş yıl önce o gördüğün binada çıktı. KADEN önce Kemodem’i üretti bir sene sonra da yeni bir formül bulduklarını söyleyerek Kemodem 2’yi piyasaya sürdü. Bütün kanser hastalarına ilacı dağıttılar. İlaç ters etki gösterdi. Hastaların dişlerinin çoğaldığına, kemiklerinin kalınlaştığına ve saldırgan davranışlar sergilediğine dair raporlar haberlere çıktı. KADEN yaptıklarını telafi edebilmek için hastaları kendi firmalarında ücretsiz tedavi edeceklerini söylediler. Bazı aileler hastalarını gönderdi, bazılarını göndermedi ve ilk salgın bu binalarda başladı.”
Öylece durdum ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Demir’in sözleri aklımda tekrar ederken düşünmeye başladım. Birazdan aklıma gelenler korkuyla titrememe sebep oldu. On beş yıl öncesi. Benim geldiğim yerde olanlar burada on beş yıl önce yaşanmıştı. Benim geldiğim yerdeyse her an…Büyümüş gözlerle onlara döndüm.
“Bu geldiğim yerin de böyle bir felaketle karşılaşması için bir senenin olduğu anlamına mı geliyor?”
Bu soru onların da düşündüğü bir soruydu. Yerimde duramadığımı hissettim. Kalbim göğüs kafesimi delip geçecek kadar hızlı atarken ben de elimi anlıma götürmüş düşünmeye çalışıyordum. “Bu benim bir şekilde bir şeyleri değiştirebilmek için bir senem olduğu anlamına mı geliyor?”
“O da tabi geri dönebilirsen.” Düşünmeye korktuğum şeyi Çağla söylemişti. Ama içimdeki onca endişeye rağmen kararlı bir duruş sergiledim “Geri döneceğim.” Kesin bir bilgi gibi söylemiştim. İddialaşır gibi bakmadı onun yerine tepkisiz kalmayı tercih etti. Sorularıma cevap bulmak için erkeklere baktım. Gözlerim birinin elle tutulur bir yanıt vermesi için bekliyordu. Hiçbiri bir şey demedi. Stresle çatıda volta atmaya başladım. Diyelim geri dönmeyi başardım, bu bilgiye sahip tek kişi olarak ne yapabilirdim?
“Başlarına ne geleceğini bilmiyorlar. Ailemin olacaklardan hiçbir haberi yok.” Ve salgın çıktığında polisler yetersiz kaldığında halkı tahliye etmek için askerleri göndereceklerdi. Hava kuvvetlerini…abimi. Annemse abim görev başındayken yalnız kalacaktı. Dişlekler sokaklarda avlayacakları insanları ararken annem tek başına hayatta kalmaya çalışacaktı. Nefes alamadığımı hissettim. Neler olabileceğini düşündükçe aklıma çeşitli görüntüler geliyordu ve bu beni daha çok korkutuyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken beni inceleyen üçlüye baktım.
“Benim geri dönmem gerekiyor. Geri dönmeli ve onları uyarmalıyım.” Sesim bir fısıltıdan ibaretmiş gibi çıkmıştı.
“Sakin olmalısın.”
Çağla’ya inanamayarak baktım. Nasıl sakin olabilirdim? Okula gittiğim sabahtan beri bir tane normal an geçirmemiştim ve üzerine üstlük ilerleyen her saatte daha kötü haberler ve daha kötü durumlarla karşılaşıyordum. Bu tarz durumlar onlar için sıradan olabilirdi ama benim için değildi. Boğulduğumu hissediyordum. Üstüne üstlük geldiğim yerde de bir salgın çıkacağını bilmek durumuma hiç yardımcı olmuyordu. Onlar nasıl bu kadar kayıtsız kalabiliyorlardı?
“Sakin makin olamam ben!” Sesimin gece gökyüzünde istemediğim bir yankı yaptı. Hepsinin yüzü benimkiyle aynı ifadeyi aldı: panik.
“Hemen çeneni kapa yoksa bizi duyacaklar!” diye sessizce kükredi Demir. Haklıydı. Bu sefer ona katılıyordum. Belki de çoktan duymuşlardı bile. Ne aptalca bir hataydı! Bir süre sessizce etrafı dinledik. Bizi duymamış olmaları için her saniye içimden dua ediyordum. Yaman, Çağla ve Demir kıpırdamayı kesmiş sadece etrafı dinlemeye odaklanmışlardı. Ancak hafifçe çok hafifçe kıpırtılar duymaya başladım. Taşların düşme sesleri geliyordu.
Çağla tek bir solukta “Bizi duymuşlar.” dedi. Birazdan Yaman’ın başını gökyüzüne kaldırdığını gördüm. Havayı mı kokluyordu o? Demir ve Çağla beklentiyle ona döndüğünde Yaman başını indirip baktı.
“Uzaktalar. Kaçmamız için biraz vakit var ama bunu sessizce yapmamız gerekiyor.” Bakışlarını bana çevirdi. “Tamamen sessiz.” Utançtan ne tepki vereceğimi bilemedim. Gözlerimi kaçırdım. Demir öne çıkıp plan yapmaya başladı. Fısıldayarak konuşuyordu.
“Pekâlâ, şimdi şöyle yapıyoruz” diye başladı “Yaman sen önden gidiyorsun. Gözlem yapacak ve bize nerenin geçmek için güvenli olduğunu bildireceksin. Ben Lavin’i de alıp ortadan ilerleyeceğim. Çağla da arkadan gelecek ve herhangi bir sıkıntıda dişleklerin dikkatini dağıtmak için gürültü çıkaracak.”
Yaman ve Çağla sorgulamadan başlarıyla onayladılar. Sonra dağılıp hızla hareket etmeye başladılar. Yaman hızla bu çatıdan diğerine atladı ama ne adım ne de düşme sesi duymuştum sanki yere basmıyor da süzülüyor gibiydi. Oldukça sessiz hareket etmeyi çok iyi başarıyordu. Sonra Çağla’yı gördüm. Belindeki silahı çıkardı ve ucundaki susturucuyu kontrol etti. Gürültüyü başka şeylerle çıkarabilirdi ama susturucusuz ateş ederse dikkati kendi üzerine çekerdi. Bu karanlıkta kaç dişlek olduğunu bilmediğimiz için de bu durum korkutucuydu. Arkayı gözetlemeye başladı. Birazdan Demir, ileride yüksek bir binanın çatısına çıkmış Yaman’ın işaretlerini okuyup bana döndü. Kolumdan tutup beni kendine çekti.
“Buraya gel, başımın belası.”
Geldiğimiz gibi geri döndük. Demir kolumu bırakmamıştı. Hızla ilerlerken bana yol veriyordu. Ona uyum sağlamaya çalışıyordum. Yaman yukarıda kolunu kaldırıp elini yumruk yapınca durduk. Yaman belinden çıkardığı silahla aşağıya iki el ateş etti. Yukarıda olduğumuzdan pek bir şey göremiyorduk ama iki bedenin yere yıkıldığını duyduk. Başımı kaldırıp minnetle Yaman’a baktım. Bana gülümseyerek karşılık verdi. İnmemiz gereken tek bir ev kalmıştı. Orayı da aşıp yürüyerek geldiğimiz yolu koşarak geri dönecektik. Buradan da aşağı atlamak üzereydik ki evin altında birikmiş dişlekleri gördük. Demir derin nefes aldı. Arkasına dönüp hâlâ görüş mesafesinde olan Çağla’ya baktı sonra anlamını bilmediğim birkaç el hareketiyle ona komut verdi. Biraz sonra Çağla’nın cebinden avuca sığan top benzeri bir şey çıkardığını gördüm. Hemen ardından onu olabildiğince uzağa fırlattı. Cisim yere düşerken patladı ve etrafa alev saçtı. Bu dişleklerin ilgisini çekmek için yeterli olmuştu. Sesin geldiği yere koşan dişlekler evin önünü boşalttı. Ben daha kendimi hazırlayamadan Demir aşağı atladı beni de yanında çekti. Hazırlıksız yakalandığımdan dizlerimin üzerine düştüm. İki dizimden bacaklarıma doğru keskin bir sancı yayıldı. Ses çıkarmaktan korkmasam şu an çığlıklarım sığınağa kadar gitmişti ama onun yerine dudaklarımı birbirine bastırıp burnumdan acı bir soluk verdim. Demir söylenmesin diye acımı yutup hızla ayağa kalktım. Dengem bozulduğunda Demir beni tutma zahmetine girmemişti. Dizlerime bulaşan tozu silkeledim ve arkamdaki silahı çıkardım.
Demir bana gözlerini kısarak şüpheci bir bakış attı. “Onu bana karşı kullanmayı düşünmüyorsun dimi?”
Gülümsedim. Gerginken hep ya çok konuşurdum ya da gülümserdim. “Maalesef boşa harcayacak mermim yok.” Ancak bunu dememle yüzündeki ifade beni korkutacak kadar sertleşti. Eli arkasına gitti. Gülümsememi silip dediklerimden pişman bir ifadeyle konuştum. “Sakin ol, sadece şaka yapmıştım.”
Demir boğazından bir ses çıkardı. İfadesi hâlâ sertti. “Yapma.”
Gözlerimi devirmeyi o kadar çok istedim ki! Ama kesin bunu da yanlış anlardı. Çok alıngan bir insandı. Derin nefes almakla yetinip mırıldandım. “Deren’e benzetilmeden bir espri de yapamayacaksam işimiz yaş.”
Ancak mırıldandığımı duyabileceğini hesaba katmamıştım. Demir’in boğazından merakını ifade eden bir ses çıkardığını duydum. “Bir şey mi dedin?”
Başımı masum masum iki yana salladım. “Yok, bir şey demedim.”
Demir üstelemedi ancak bakışları bir süre üzerimde oyalandı. Hemen ardından o da silahını çıkarıp etrafı taradı. Şimdilik hiçbir hareketlilik görememiştik. Bunun üzerine Demir elini kaldırıp Yaman’a aşağı inmesini işaret etti. Aynı komutu da Yaman, Çağla’ya yaptı. Çağla koşarak ilerledi. Yaman da aşağı inmeye başlamıştı ki bir hareketlilik duymamla pozisyon almam bir oldu. Demir de aynısını yapmıştı ve bu göz göze gelmemize neden oldu. Beni şöyle bir süzdü.
“Eğitimlisin.”
“Asker bir abim var.” Daha fazla bir şey demedim ve Çağla’nın atlayacağı yere doğru gidip etrafı taramaya başladım. Karanlıktı. Görmek zordu. Şu an dişlekler kadar kör sayılırdık. Eve yaklaştığımda ayağıma bir şey takıldığını hissettim. Başımı yere eğdiğimde bir karaltı bileğime dolanmış ve beni çekmeye çalışıyordu. Silahı oraya doğrulttum ve pikatini raydaki feneri açtım. Işığın alanı aydınlatmasıyla birlikte bileğime dolanan şeyin belden aşağısı olmayan bir dişleğin eli olduğunu gördüm. Dişlek bacağımı çekmiyordu. Kendini bana doğru çekmeye çalışıyordu. Panik mide bulantısı gibi midemden boğazıma doğru yükselirken yaratığın kafasına ateş ettim. İki kere ateş ettikten sonra hızla geri çekildim ama el ayak bileğimi kavramış halde duruyordu. Yere eğildim ve var gücümle eli bileğimden söktüm. Kurtulmanın getirdiği rahatlamayla tam derin nefes alacağım sırada diş gıcırdatma sesi duymaya başladım. Hemen önümden geliyordu. Yere bıraktığım silahımı almaya fırsat bulamadan bir dişlek üzerime atıldı. Bu ikinci seviye olandı. Çarpık ellere sahip olan. Daha iyi kavrayan. Dişleğin dişleri etime saplanamadan önce ona tekme atarak üzerimden itmeyi başardım. Birazdan üç el atış sesi duyduğumda dönüp Demir’e baktım. Demir silahını bana saldıran dişleğe doğrultmuştu. Şimdiyse dişleğin sesi soluğu çıkmıyordu. Bir gecede iki kez bana yardım etmiş ve hayatımı kurtarmıştı. Beni kurtarmak istediği için yapmamış olsa da ona minnettardım. Meriç’e verdiği söze sadık kalmak için yapıyordu ve ona borçlu kalmak istemiyordum. Hızla toparlanıp ayağa kalktım. Çağla yanıma atladığında Yaman da sonunda yanımıza gelmişti.
Çağla “Hepiniz iyi misiniz?” diye sorduğunda Demir’in bakışları bana yöneldi. “Bana borçlusun ufaklık.” Bunu asla unutturmayacaktı dimi?
Yaman daha nefesini düzenlemeye vakit bulamadan konuştu. “Hemen gitmeliyiz. Zamanımız kalmadı.”
Daha fazla beklemedik. Hızla koştuk. Hayatımız buna bağlıydı. İkinci seviye dişlekler bombanın çıkardığı sesten dolayı uyanmış, bombadan önce uyananlarla birleşip gelişi güzel etrafa dağılmaya başlamışlardı. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi hızlı ve sert atarken arkama bakmadım. Eğer bakarsam sürüsüyle bizi yemeye çalışan ve peşimizden koşan dişlekleri görebilirdim. Bütün vücudum alarm vermişti. Panik halindeydim. Yanımda üç kişinin olması ve dişlekleri öldürme konusunda ne kadar yetenekli oldukları beni rahatlatmaya yetmiyordu. Adrenalin bacaklarıma güç verirken kendimi buraya geldiğim günkü gibi hissettim. Korku dolu, neye uğradığını şaşırmış, çaresiz, bir kâbusun içinde… Hemen bir yere tırmanmalıydım. Hemen! Gözlerim güvenli bir yer ararken birinin beni kolumdan tutup çektiğini hissettim. Bakışlarımı o yöne çevirdiğimde Çağla’nın bana baktığını fark ettim. Koşarken önce yolun güvenliğini kontrol ediyordu sonra da dönüp beni kontrol ediyordu.
“İyi misin?” sesinde gerçek bir endişe vardı. “Isırılmadın dimi?”
Başımı iki yana salladım. Çağla’nın beni koşmaya teşvik eden gücü olmasa dağılırdım. Gruptan uzaklaşır ve kendime saklanacak bir yer bulmaya çalışırdım. Bana ne oluyordu böyle? Geldiğim ilk seferde bile bu kadar paniklememiştim. O zaman bunun bir rüya olduğunu sanıyordum. Gerçek olduğunu öğrendiğimde bununla yüzleşmek daha zor hale gelmişti. Derin nefes almaya çalıştım. Ciğerlerime hava girmesine ihtiyacım vardı. İlk seferinde hayatta kalmış olmamın bir önemi yoktu. Ne zaman peşimdeki dişleklerden kaçıyor olsam o korkuyu her zamanki şiddetinde hissedecektim. Böyle bir şeye alışamazdınız. Biraz sonra adrenalin o kadar tavan yapmıştı ki önde koşan erkeklere yetişmeye başladım. Vücudum baştan aşağı titrese de aldırış etmedim. Elimdeki silahıma güveniyordum. On iki adet mermi kalmıştı. Geri dönmemize yeteceğine inanıyordum.
Az ileride sığınağın surlarını görmemle derin bir nefes aldım. Ancak erken rahatlamamalıydım. Hâlâ bir kilometre yolumuz kalmıştı. Bir kilometre yürüyerek on beş dakikaysa koşarak yedi buçuk dakika olacaktı. Adrenalinin sınırlarımı zorladığını da düşünürsek dört dakikaya sığınağa varabilirdim. Hızımı korudum. Aynı zamanda iki yanıma bakıp dişlek arıyordum. Görmemeyi umarak. Dişleklerle aramızdaki mesafe giderek açılmıştı. Gecenin karanlık saatlerinde ne kadar görüşleri birinci seviyelerden daha iyi olsa da bu onların bizim bile zor gördüğümüz yolu görebilecekleri ve bizi takip edebilecekleri anlamına gelmiyordu. Belirli bir mesafeden sonra geride kalanların dikkati çoktan dağılmaya başlamış ve koşuşturmayı bırakmışlardı bile. Diğerlerinin de aynısını yapacağını umarak koşmaya devam ettim.
Sonunda sığınağın arka kapısına yaklaştığımızda kapı hızla açıldı. Ana girişten çıkmamıştık. Böyle yaparsak Meriç’e haber gideceğini söylemişti Demir. Biz de arka kapıdan çıkmıştık. Şimdi de arka tarafın mekanik, sürgülü kapısının açıldığını gördük ve doğruca içeri daldık. Hepimiz girer girmez kapı aynı hızda kapanmaya başladı. Zar zor durabilmiştim ve bunu yapmak için de kendimi yere atmak zorunda kalmıştım. Adrenalin yavaş yavaş bedenimi terk ederken yerini yoğun titreme ve muhtemelen önümüzdeki bir saat boyunca devam edecek hızlı nefes alışverişler almıştı. Çağla, Yaman ve Demir’in de benden aşağı kalır bir yanı yoktu. Çağla, elleri dizlerinde öne eğilmiş halde nefes almaya çalışıyordu. Yaman kapının bulunduğu duvara bir elini dayamış hızlı hızlı nefes alıyordu. Demir ise her seferinde daha yavaş volta atarak vücudunu şoka sokmadan soğutuyordu.
Çağla konuşabilmek için biraz nefes topladıktan sonra bana baktı. Gülüyordu. “Ölüm korkusu bacaklarını çalıştırmış.”
Kafamı yerden biraz kaldırıp onun gülümsemesine karşılık verdim “Cidden! Hiç bu kadar hızlı koşabileceğimi bilmiyordum.” Sonra da geri uzanıp gülerken bir yandan da nefes almaya çalıştım. Karnıma bir ağrı saplanmıştı.
Yaman duvarın oradan konuşmamıza katıldı. “Bir de bizim bunu her görevde yaptığımızı düşün. Sürekli kurtarılacak birileri hatta koca bir köy oluyor ve biz üç kişi işi halletmeye çalışıyoruz.”
Nefeslerim yavaş yavaş düzelirken konuşmaya çalıştım. Düzene daha girmemiş soluklarımı konuşarak bölmek mantıklı bir hareket değildi yine de onlarla kaynaşma fırsatı olduğundan bunu yaptım. “Size müthiş saygı duyuyorum.”
“Müze geziniz eğlenceli geçti mi?” Duyduğum bu yabancı kadın sesiyle uzandığım yerde doğruldum. Gerilmiştim. Fark edilmiştik. Şimdi Meriç’e haberimiz gidecek ve bizi cezalandıracaktı. Ancak birazdan Demir’in kıkırdamasını duydum. Durup karanlıkta görmediğim birine bakıyordu.
“Yeni kız gördükleriyle o kadar heyecanlandı ki yerinde duramadı, gece koşusu yaptık.”
Demir’in kıkırtılarına karanlıkta olduğundan yüzünü göremediğim kadın da eşlik etti. Kaşlarımı çattım, gözlerimi kıstım. Sanki böyle yaparsam kadını görebilecektim. Ancak kadın beni bu zahmetten kurtararak biraz daha öne çıktı ve surların içindeki aydınlatmalardan ona yakın olanı kadının, daha doğrusu genç kızın, yüzünü yeterince aydınlattı. Bizim yaşımızda görünüyordu. Omuzunda biten kısa dalgalı saçları vardı. Saçlarının rengi şu an kahverengi görünüyordu ama gece karanlığında bu rengin doğruluğundan şüpheleniyordum. Badem gözleri ve hafif köprülü bir burnu vardı. Göz rengini söyleyemeyeceğim kadar karanlıktı. Ama aydınlatmanın ışığının yüzüne çarpmasından elmacık kemiklerinin çıkık olduğunu görebiliyordum. Narin bir yüzü var gibi görünüyordu ama duruşunda narinlikten hiçbir eser yoktu. Kargocu pantolonunun her cebinde bir şey vardı ve kemerinden aşağı dürbün, dokuz milimetre atan tam takım bir tabanca ve küçük bir çakı sarkıyordu. Acaba bu kız yola çıkmadan önce bana silahın lazerini doğrultmuş olan, Demir’in Sevil dediği kız olabilir miydi? Yerden kalktım ve üstümü silkeledim. Onun da bakışları üzerimdeydi. Kaşlarını çatarak beni izliyordu. Sonra gördüklerini yeterli bulmuş gibi bakışlarını Demir’e çevirdi.
“Onu yanına alarak çok büyük bir riske girdin.”
Demir başıyla onayladı “Gezinin amacı oydu ve maalesef Deren olduğuna dair bir kanıt elde edemedim.” Bana kısa bir bakış attıktan sonra genç kıza geri döndü.
Kaşlarımı çattım. Yani o yolculuğa beni test etmek için mi çıkmışlardı? Deren’i andıran herhangi bir hareket yapmış olsam beni öldürmüş mü olacaklardı? Demir’e espri yapmaya çalıştığım zaman yüzünün aldığı o korkutucu şekli hatırladım. Elinin arkaya gidişini hatırladım. O zaman fark etmemiştim ama şimdi her şey netlik kazanmıştı. Sözlerimden geri dönmesem beni oracıkta öldürebilirlerdi. Meriç’in sözleri onun hiç umurunda değildi. Birden içimi yoğun bir öfke kapladığını hissettim. İçimde fırtınalar esiyordu. Bakışlarımı Demir’e kilitledim.
“Ve maalesef Deren olduğuma dair bir kanıt elde edemedin demek?”
Aklımdan geçen düşüncelerin onun dudaklarından dökülmesini bekliyordum. İtiraf etmesini istiyordum. Öfkeliydim. Gerginliğimi fark eden Çağla bana yaklaştı. Yaman ise yaslandığı duvardan ayrılarak kendiliğinden oluşan çemberin içine girdi. Demir tamamen bana döndü. Yanındaki kızsa elini beline götürmüştü. Bu hareketine hiç şaşırmamıştım. Bu yüzden tepki verme ya da bir şey söyleme ihtiyacı duymadım. Demir’in cevap vermeyeceğini anladığımda tekrar konuştum.
“Ben de saf gibi bana burada neler olduğunu göstermek, bana yardımcı olmak için dışarı çıkıyoruz sanıyordum. İyi niyetlisiniz sanıyordum. Ama sizin derdiniz başkaymış. İnsanlık hali ya, ya yanlışlıkla Deren’in kullandığı bir kelimeyi söyleseydim ne olacaktı? Kafama sıkar, sonra bir dişleğin önüne atar, geri döndüğünüzde de Meriç’e beni kaçarken falan gördüğünüzü söylerdiniz!”
Hepsine teker teker baktım. Onların bu oyunundan da onlardan da tiksiniyordum. Gözlerim tekrar Demir’in gözleriyle buluştu. Öfkeliydim ve bunu fark etmesini istiyordum. Ölümüme gitmiştim. Doğru tahmin etmiştim. Doruk’un onlar hakkında özellikle de Demir hakkında söylediği her şey doğruydu. Onlara güvenmekle hata etmiştim. Söyleyeceğim o kadar çok şey vardı ki hepsi boğazıma takılmış, dudaklarımdan dökülmek için can atıyordu. Ama sustum. Dudaklarımı birbirine bastırıp yutkundum. Nefes alışlarım yavaşlamıştı. Kendimi uyuşuk hissetmeye başlamıştım. Kollarımı iki yana açtım. Tükenmiş ve teslim olmuş haldeydim.
“Ee Avcılar, kararınız nedir? Öldürecek misiniz yaşatacak mısınız?”
Üçünden de bir süre ses çıkmadı. Bakışları birbirleri arasında gidip geliyordu. Delirdiğimi falan düşünüyor olmalılardı. Delirdiğimi düşünüyordum. Bir yanıt alma umudum yavaşça yok oldu ve kollarımı indirdim. Bir cevap vermeyecekleri kesindi. Daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Silahımı belime koydum ve geldiğimiz yerden geri, odaların olduğu kısma doğru ilerlemeye başladım.
“Silahı geri ver.” Demir’in sesini duymazlıktan geldim. Yürümeye devam ettim. Çok istiyorsa kendisi gelip alabilirdi.
XXXXXX
Odama geldiğimde kapıyı arkamdan kilitledim. Yalnızlık düşüncelerin beynime akın etmesine neden olmuştu. Düşünmek istemiyordum. Buradan kaçmak istiyordum. Kaçıp kurtulmak ve eve dönüş yolunu tek başıma bulmak istiyordum. Bu lanet yerden, korkunç canavarlarından ve bir o kadar korkunç, güvenilmez insanlarından kurtulmak istiyordum.
Kendimi yatağa attım. Bir süre nasıl düştüysem öyle kaldım ancak dizlerimdeki sancı kendini belli edince doğrulmak zorunda kaldım. Pantolonumu sıvayıp dizlerime bakmam gerekiyordu. Pantolonun düğmelerini çözdüm ve yavaşça bacağımdan aşağı indirdim. Belimden düşen silahı da masanın üzerine koydum. Dizlerimin çeşitli yerlerinde sıyrıklar ve morluklar vardı. Derim soyulmuş ve kanamıştı. Anlaşılan pantolon bol olduğundan kan kumaşa değmemişti. Buna şükrettim. Yeni verilmiş kıyafetlerimi çabucak kirletmiş olmak kötü olurdu. Sonra Meriç sorduğunda ne derdim? Pantolonu tamamen çıkarıp banyoya gittim. Dizlerimi lavabodan avcuma aldığım suyla yıkadım ve ovalayarak acısını geçirmeye uğraştım. Sonra da gidip havluyla sildim. Pantolonumu geri giydiğim sırada köşeye attığım okul kıyafetlerini gördüm. Kirli ve hasarlı bir halde duruyorlardı. Pantolonumda fazla hasar yoktu. En azından yırtık yoktu. Olsa bile sonuçta yırtık pantolon da giyiliyordu. Bir dönem aşırı moda olduğunu hatırlıyorum. Okul formamı ve pantolonumu alıp muslukta yıkamaya başladım. Onlar için de sabun kullanmaktan başka çarem yoktu. Pantolonu ve formayı yıkadıktan sonra ikisini de kabinin üstüne astım. Yarın ya da ondan sonraki güne belki kurumuş olurlardı. İçeride bir pencere yoktu o yüzden ne zaman kuruyacaklarına dair net bir şey söyleyemiyordum.
İçeri geri döndüm. Artık uyumanın zamanı gelmişti. Hem kahvaltıya kaç saat kalmıştı? Üç mü beş mi? Gece yarısı amaçsız bir yolculuk için vakit kaybetmesem belki çoktan uyumuş olacaktım. Yatağa oturduğumda kapımın bir süredir sertçe çalındığını fark ettim. Biri yumruğunu vuruyordu. Derin nefes almaya zorladım kendimi. Belki bu sefer turuncu saçlı çocuk gelmiş olabilirdi. Ama artık korkmuyordum. Gözlerim küçük masanın üzerindeki tabancama kaydı. Yataktan kalkıp tabancamın yanına gittim. Silahı sağ elime alıp elimi de arkaya saklayarak kapıya doğru ilerledim. Birazdan kapının ardından bıkkın bir ses geldi.
“Hadi Lavin, uyumadığını biliyorum. Aç şu kapıyı!”
Bu Demir’di. Açmayacaktım. İstediği kadar kapıya vurabilirdi. Bağırıp çağırabilirdi. İllaki bıkacaktı. Durdum. Yatağa geri oturdum. Keşke kapının ortasında bir delik olsaydı da oradan Demir’i görebilseydim. Yüzünün öfkeyle nasıl şekil aldığını, şu an elinde bir silah olup olmadığını görmek isterdim. Ancak biraz sonra kapıya yumruklamayı bıraktı. Şaşkınlıktan kaşlarım havalanmıştı. Bu kadar erken pes edeceğini düşünmemiştim.
“İyi. Gidip Çağla’ya uzlaşmacı davrandığımı ama senin karşılık vermediğini söylerim.”
Bunu beni kışkırtmak için yapıyordu. İnat ediyordu ve beni kolayca tuzağına düşürebileceğini sanıyordu. Başarıyordu da. Ayağa kalkıp kapıyı açtım ancak tam açmamıştım. Elimdeki silahı görmesi için elimi arkamdan çektim. Bakışları önce bana sonra da silaha kaydı ve tekrar bana baktı.
“Uzlaşmacı tavrın kapıya kıracak kadar sert vurmak mı?”
Cevap vermedi, izin de istemedi. Doğrudan içeri girdi. Gecikmiştim. Ona engel olamadım. O kendini rahat bir şekilde sandalyeye bırakırken ben de kapıyı kapatıp sırtımı duvara yasladım. Onunla arama odanı izin verdiği kadar mesafe koydum. “Ne istiyorsun?”
İşaret parmağıyla elimdeki silahı gösterdi. Evet, çok istemiş olmalı ki kendisi gelmişti. Silahı arkama yerleştirdim ve başımı iki yana salladım.
“Öyle bir şey olmayacak.”
Gözlerini kısıp beni inceledi. “Öğlenki korkuna ne oldu senin?” Yok edemedim ama bastırdım diyelim. İçimdeki öfke olmasa şu an onunla dört duvar arasında tek başıma olmak beni gererdi.
“Önce benim adıma ne karar verdiğinizi öğrenmek istiyorum.”
Emrivaki hareket ediyordum. Bu şekilde ne kadar ileri gidebileceğimi bilmiyordum ama sınırları zorlamaya hazırdım. Böylelikle belki beni aşağılamaya ve zorbalamaya son verirdi. Onun yerine sandalyeden kalktı ve karşıma dikildi. Gözleri yüzümün her santimini incelerken ifademi değiştirmedim. Kaşlarım hafif çatık, ifadem sertti. Bu kadar yakınımdayken ondan korkumu gizlemek çok zordu ama güçlü durmalıydım. Fakat aşırıya da kaçmamalıydım. Çoktan varmadıysa eğer her an en ufak bir hareketimden benim Deren olduğum sonucuna varabilirdi. Yine de söz konusu Demir olunca tamamen bir bilinmezliğin içinde gibi hissediyordum kendimi. Sonuçta böyle bir manyaktan her şey beklenirdi.
“Senin ne istediğinin bir önemi yok Lavin.” İsmimi öyle derin bir tonda söylemişti ki bu onun hangi fikirde olduğunu belli etmeye yetmişti. Yutkundum. Bana inanmıyordu. Umarım bu benim infazım anlamına gelmezdi. Gözlerinin donuk kahverengisine bakmayı sürdürdüm. Yapay ışığın altında iki kara delik gibi görünüyordu. Sanki uzun süre bakarsam beni içine çekecek ve kendi karanlığında boğacaktı.
“Çağla istedi diye mi geldin?” Acaba bu sorumun da mı bir önemi yoktu? Görmezden gelinmekten nefret ediyordum. Aklımı başka şeylerle meşgul etmeliydim. Bakışlarımı kaçırıp boşluğa odaklandım. Belimdeki silahın ağırlığı bana az da olsa güven veriyordu. Demir’in dudakları kısa bir an için büküldü.
“Çağla senin Deren olmadığına inanıyor. Çağla’nın Deren’den ne kadar nefret ettiğini sığınaktaki herkes bilir. Yani nasıl yaptın da onu Deren olmadığına inandırdın aklım almıyor.”
“Şey yüzünden inanmış olabilir mi? Zaten Deren olmadığımdan dolayı?”
Alaycı ses tonuma ters ters bakarak karşılık verdi. Sonra konuşmasına devam etti. “Yaman da aynı fikirde. Ya da senin bu oyuna daha ne kadar devam edebileceğini görmek istiyor.”
Deren olmadığımı söylemek için dudaklarımı araladığımda işaret parmağını dudaklarıma bastırdı. “Sen Deren değilsin, tamam. Anladık. Ancak fark ettiysen ben kolayca inanan bir insan değilim. Bir de bana bunu kanıtlaman gerekecek.”
Kaşlarımı çattım. “Nasıl?” Bir umut. Demir’in bana inanabilecek olma ihtimali midemde kelebeklerin uçmasına neden olmuştu. Demir inanırsa beni de korurdu. Böylece sığınakta geçireceğim günler boyunca ne tehdide ne de saldırıya uğrardım. Demir bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe oldukça kısalmıştı. Başını eğip bana baktı. Ben de ona bakmak için kafamı kaldırmak zorunda kaldım. Uzun boyluydu ve bu beni rahatsız ediyordu.
“Bana geldiğin yeri anlat. Kim olduğunu anlat. Sen buraya gelmeden önce İstanbul’da neler olduğunu anlat. Bana virüssüz dünyayı anlat.”
Bu bir emirden çok arzu ve özlemle söylenen sözler gibi çıkmıştı ağzından. Hayatı boyunca hep dişleklerle uğraşmış olduğundan benim geldiğim yer ona bir cennet gibi kalıyor olmalıydı. Boğazımı temizledim. “Şimdiden söylüyorum beklentin yüksek olmasın, benim geldiğim yer de neredeyse burası kadar boktan.”
Nefes verdi. Tek tepkisi oydu ama gözlerindeki merakı gizlemeyi başaramamıştı. Elimle arkasında kalan sandalyeyi işaret ettim. Uzun bir sohbet olacağından otursa iyi olurdu.
Gece yerini sabaha bırakana kadar konuştuğumuzu hatırlıyorum. Ona sadece İstanbul’u değil tüm dünyayı anlatmıştım. İnsanların bisikletle dünya gezisi yapmasına ve sokak lezzetleri hakkında videolar çekmesine çok şaşırmıştı. Bunun delice olduğunu ve dışarıda kendilerini nasıl güvende hissettiklerini tekrar tekrar sormuştu. Konu müziğe kaydığında Demir çok ilgi göstermiş ve bana bazı müzik gruplarını sormuştu. Sadece Türkçe değil İngilizce de dinlediğini öğrenmiş ve onun dinlediği gruplardan birinin en son çıkardığı albüm hakkında konuşmuştuk. Imagine dragons’ın yeni çıkan albümünden haberi bile yoktu. Billie Eilish’i sadece Bellyache’ten biliyordu. Bu da iki boyut arasında zamanın çok farklı işlediğini gösteriyordu. FSOS grubundan çok fazla ortak sevdiğimiz şarkının olduğunu da fark etmiş ve bunu kendime saklamayı tercih etmiştim. Youngblood sadece benim dinleyip kafamda sahte senaryolar kuracağım bir şarkıydı. Bu kadar farklı iki kişilik olarak bu kadar çok ortak şarkımızın olması oldukça tuhaftı.
Ne zaman sabah olmuş, ben ne zaman uyumuştum, Demir ne zaman gitmişti bilmiyordum. Tek bildiğim yatağın içinde olduğum ve silahımın da masada öylece duruyor olduğuydu. Kaşlarımı çattım. Yatağın içine ne zaman girmiştim ben? Ayrıca o kadar ısrarına rağmen Demir neden silahı almamıştı? Ben uyurken bunu rahatlıkla yapabilirdi. Yataktan çıkıp kapının kilitli olup olmadığını kontrol ettim. Belki de Demir hiç gelmemişti ve ben tüm bu olanları hayal etmiştim. Kapı koluna uzandım ve kapıyı açabildim. Kilitli değildi. Oysaki odaya girer girmez kapıyı kilitlemiş olduğumdan emindim. Gözlerimi kısa bir süre için kapattım. Gece yaşananları hatırlamamla birlikte kalp atışlarım hızlandı. Demir’in dirseğini masaya yaslamış, başını da eline yaslamış halde beni izlediğini hatırladım. Bense sırtımı yatağın bitiştirildiği duvara dayamış ve uyudu uyuyacak haldeydim. Konuşuyorduk. Ben sürekli bir şeyler anlatıyordum ve Demir ya şaşkınlıkla bakıyor ya da merakla sorular soruyordu. Sonrası yoktu. Aklıma gelen düşünceleri yüzümü kızartmadan önce yok etmeye çalıştım ama bu imkânsızdı. Demir ben uyuduktan sonra gitmiş olmalıydı. Almak için geldiği silaha dokunmamış, beni de duvara yaslı halde bırakmamıştı.
Bölüm etkileşimi
