7. bölüm / 7
Boyutlar ArasıBÖLÜM 7
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 7
- 1 Giriş6.085 kelime
- 2 BÖLÜM 217.321 kelime
- 3 BÖLÜM 31.860 kelime
- 4 BÖLÜM 41.910 kelime
- 5 BÖLÜM 55.698 kelime
- 6 BÖLÜM 67.411 kelime
- 7 BÖLÜM 77.102 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 7
Silecekler hızlı ayarda çalışsa da yağmuru bastırmaya yetmiyordu. Bir saat önce başlayan yağmur tüm şiddetiyle yağmaya devam ediyordu. Akşam üzerini geçtiği için aracın farlarını yakmışlardı. Dişlekler yakında bile olsa bu yağmurda ışıkları göremeyecek kadar körlerdi.
Yaman yan aynasından başını yumruğuna dayamış dışarıyı seyreden Demir’e baktı. Kaşları çatılmış düşüncelere dalmıştı. Arabada alışık olmadıkları bir sessizlik vardı. Bir dönemeçten sola döndükten sonra yan koltuktaki Çağla’ya baktı. Çağla’nın da canı sıkılmış görünüyordu. İkisi de Lavin’i düşünüyor olmalılardı. Yaman normalde sessizliği ve sakinliği seven biri olsa da Çağla’nın sesini duymamak ona gerçek bir rahatsızlık veriyordu. Onun gürültüsü huzurluydu. Kahkahası her şeyin yolunda olduğu anlamına gelirdi. Ancak şimdi o sessizdi. Dikiz aynasından Demir’i izliyordu. Endişeli görünüyordu.
“Doğu Yakası’na ne kadar kaldı?”
Çağla’nın sesini duyan Yaman gülümsemek istedi. Ama dudakları kıvrılmadan önce kendini durdurmayı başardı. Demir’in morali bozukken gülümsemek yanlış olurdu. Yine de Çağla’nın sesini duymak güzeldi. Zaten sonsuza kadar sessiz kalamayacağını biliyordu. Doğu Yakası daha önce gittikleri yerdi yani ne kadar kaldığını az çok tahmin edebilirdi. Yine de sormak istemişti çünkü Çağla da bu sessizlikten bıkmıştı. O konuşmayı çok severdi. Yaman da onu dinlemeyi.
Kısa bir an dönüp Çağla’ya baktı. “Üç saatimiz kaldı. Ancak biz gittiğimizde hava kararmış olacak o yüzden konaklayacak bir yer bulmamız gerekecek.”
Çağla başıyla onayladı. Dert değildi. Doğu Yakası sakinleri onları gördüğünde karşılarlardı zaten. O yüzden içi rahattı. Karanlık havada kalacak bir yer bulmakla uğraşmayacaklardı. Biraz sonra dikiz aynasından Demir’i kontrol edip önüne döndü. Koltuğa yaslanmış kollarını göğsünde kavuşturmuş yolu izliyordu şimdi. Yaman, Çağla’nın tekrar sessizliğe bürünmesinden hoşlanmamıştı. Ama bir şey demedi. Onu konuşmaya zorlayamazdı ya.
Yağmur şiddetini arttırırken Yaman her an karşılarına bir şey çıkabileceği düşüncesiyle tetikteydi. Gözleri yola tamamen odaklanmıyor ve her iki dakikada bir çevreye göz gezdiriyordu. Yol şimdilik boş gözüküyordu ancak her şey her zaman göründüğü gibi olmazdı. Yere düşmüş olanlar varsa aracın sesini duyup ayaklanabilir ve peşlerinde koşabilirdi, kaputa atlayıp Yaman’ın görüşünü kapatabilir ve kaza geçirmelerine sebep olabilirdi. O yüzden Yaman elinden geldiğince dikkatli olmaya çalışıyordu.
Demir camdan yağan yağmuru seyrediyordu. Bakışları damlaları takip ediyordu ama aklı başka yerdeydi. Yola çıkmadan önce Lavin’i içeri girerken izlemişti ve sonra Çağla ve Yaman’ı hazırlanmaları için göndermişti. Meriç onu çalışma odasına çağırmasaydı Doğu Yakası’na gitmeden önce Lavin’in yanına uğrayacaktı ve ona neden gece gezilerini Meriç’e anlattığını soracaktı. Ama Meriç, Doğu Yakası için ayrılmadan önce Demir’in böyle bir şey yapabileceğini düşünerek onu yanına çağırıp bütün vaktini boşa harcamasına neden olmuştu. Hâlâ Lavin’in neden böyle bir şey yaptığını bilmiyordu ve onunla konuşamamış olmak canını çok sıkıyordu. Meriç ile konuşmak yerine Lavin ile konuşması gerekirdi! Bıkkın bir nefes verdi. Meriç ile konuştukları da Demir’e çok saçma geliyordu. O kadar saçmaydı ki Demir düşündükçe gülmek istiyordu. Ama nedense ne kadar çok düşünürse o kadar sinirlendiğini hissediyordu.
Odadayken Meriç ona “Ne yapmaya çalıştığını görebiliyorum.” demişti. Demir de ona kaşlarını çatarak bakmıştı.
“Ne yapmaya çalışıyormuşum?”
“Onu deniyorsun. Dayanabilecek mi görmek için onu kendi testlerine tabii tutuyorsun. Herkesle oynadığın gibi onunla da oynuyorsun. Testlerini geçse ne olacak? Kalsa ne olacak? Bu onu daha mı az şüpheli yapacak senin gözünde?”
“İnsanları denemeden onlara güvenip güvenemeyeceğini bilemezsin.” Diye cevap vermişti Demir soğuk bir sesle.
Meriç ise başını iki yana sallayıp hayal kırıklığı ile nefesini vermişti. “O sadece hayatta kalmak istiyor. Buna izin ver. Kendi gerçeklerini kızın boynuna dolayıp ona eziyet etme. O Deren değil.”
“Yine de bu onun iyi biri olduğu anlamına gelmez.”
“Kötü biri olduğu anlamına da gelmez.” Derin nefes almış ve ciddi bir şey söylemeden önce Demir’e yakın olmak amacıyla masasına doğru eğilmişti. “İçten içe sen de bunun farkındasın. Bir bakıma bu yüzden üzerine gidiyorsun. Yanılıyor olmaktan korktuğun için. Yakından baktığında gözlerinde Deren’i görebilmek için. Ama yapma. Ona ne kadar yakından bakarsan gözlerinde Lavin’in değil kendi gerçeğini göreceksin. Ona çektirdiğin ve çektirmek üzere olduğun acıları göreceksin. Senin bu güvensizliğin, bu inadın yüzünden yeterince kişinin canı yandı. Daha fazla can yakma. Oyunlarına bir son ver ve kızı rahat bırak.”
Uyarı kesin ve netti. Meriç, onlar Lavin’i nasıl kabul ettilerse Demir’in de aynı şekilde kabul edip geçmesini istiyordu. Demir ise inadında ısrarcıydı. Konuşmadan önce güler gibi olmuştu. “Onun gözlerinde göreceğim tek şey yakalanmış olmanın korkusu olacak.”
Meriç ise ona inanmayarak bakmıştı. Ama daha fazla bir şey dememiş, haklı çıkacağı günü iple çeker gibi yerine geri geçmişti. Demir ise Meriç ile neden bu konuşmayı yaptığına bir türlü anlam verememişti. Başından sonuna kadar saçmalıklardan ibaretti. Yağmur sert bir şekilde cama çarptığında Demir kendine gelerek kapıdan uzaklaştı. Ortaya doğru oturdu. Doğu Yakası’na gelmelerine az kalmıştı. O vakte kadar yağmurun dinmesini umuyordu. Sonuçta ne kadar yetenekli bir ekip olsalar da yağmur dişlekler gibi onları da yavaşlatırdı. Görüşlerini engellerdi.
XXXXXX
Hava yağmurdan dolayı olması gerektiğinden daha karanlık gözüküyordu. En azından artık bardaktan boşalırcasına yağmıyor, sadece çiseliyordu. Doğu Yakası’na gelmişlerdi ve buradaki insanlar onları görürlerse kalacak bir yer verirlerdi. Sonuçta Akçaların Doğu Yakası ile arası her zaman iyi olmuştu. Zamanında birbirlerine çok yardımda bulunmuşlardı. Çoğunlukla Doğu Yakası istihbarat ve bilgi sağlamıştı, Akçalar da koruma. Bu sayede birbirlerine çok fazla git gel yapmışlardı, böylelikle Yaman da yolları ezberlemişti. Birazdan karşılarına bir tabela çıkacak, üç dakika sonra da Doğu Yakası’nın surlarına ulaşmış olacaklardı.
Yol kenarında salgın öncesi şehirlerinin isimleri ve kaç kilometre kaldığı yazan eski tabelayı gördüler. Tabelanın üstü çoktan karalanmış ve artık bir önemi olmayan şehir isimleri yerine “Doğu Yakası” yazısı kazınmıştı. Tabelalar diğer her şey gibi bakımsızlıktan kirlenirdi ama bu tabelada durum biraz daha farklıydı. Üzerinde sadece kir yoktu. “Doğu” yazan kısmın üzerinde kanlı bir el izi de vardı. Diğer tarafında da bir kurşun deliği ve deliğin etrafında yağmur ile birlikte aşağı akan et parçaları. Avcılar bunun parçalanmış bir beyin olduğunu biliyorlardı. Demir yaslandığı yerden doğruldu ve dışarıyı daha iyi görebilmek için ön koltukların arasından başını uzattı. Etraf çok sessizdi. Surlarda gezen kimse yoktu. Kimse onları karşılamaya gelmemişti. Işıklar bile yanmıyordu. Normalde araçları gördüklerinde üzerlerine ışık tutarlar ve güzergâh boyunca ışığı aracın üzerinden çekmezlerdi. Ancak şimdi bunların hiçbirini yapmamışlardı. Çağla durumdan hiç hoşlanmayarak kaşlarını çattı.
“Niye sessiz burası?”
Ne Yaman’ın ne de Demir’in buna verecek bir cevabı vardı. Arabanın farları karanlık yolu aydınlatırken etraftaki dişlek cesetleri üzerlerine çarpan ışıkla birlikte ortaya çıktı. Çok fazla ceset vardı. Her tarafta yüzlerce parçalanmış dişlek ve bir o kadar da insan vardı. Toprak kanla sulanmıştı resmen.
Çağla gördükleriyle rahatsız olarak oturduğu yerde kıpırdandı ve sonunda pozisyon değiştirdi. İstemsizce yumruğunu sıkmıştı. “Burada ne olmuş böyle?”
Yaman direksiyonu sıkıca kavradı “Dişlek baskınına uğramışlar. Bir katliam yaşanmış.” Bazen dişlekler aylak aylak gezerken birbirlerine denk gelir ve sürü halinde ilerlemeye başlardı fakat hiçbir dişlek sürüsü bir yerleşkeyi bu hale getirecek kadar çok olmazdı.
Demir başını iki yana salladı “Bunca dişlek kendiliğinden bir araya gelmiş olamaz. Başka bir yerleşkenin işi olmalı bu.” Meriç, burası için serserilerin baskınına uğradığını söylememiş miydi?
Bazen düşman yerleşkeler diğer düşman yerleşkeleri sıcak çatışmalarla yenemeyeceklerini anladıklarında dişleklerin kalabalık olduğu alanlara bir öncü birlik gönderir ve bu birlikler dişleklerin dikkatini çekip onları peşlerine takarlardı. Bu sırada da ısırılmayacak ama dişleklerin dikkatini de kaybetmeyecek kadar bir hızda ilerler ve yolda karşılaştıkları dişlekler de onları takip etmeye başladıklarında sürüyü büyütmüş olurlardı. Düşman yerleşkesine geldiklerinde ise topladıkları sürüyü yerleşkeye salar ve kaçıp giderlerdi. Böylece dişlek sürüsünü yok etmek tuzağa düşmüş olan yerleşkeye kalırdı. Yerleşke yeterince güçlüyse dişleklerden kurtulabilirdi. Değilse Doğu Yakası’na olanlar gibi bir harabeye dönebilirdi.
Birçok ev yanmış ya da yıkılmıştı. Etrafta yaşanan kaosun izleri duruyordu. Bir dişleğe ya da ölü bir insana basmadan adım atmak imkânsız görünüyordu. Geç kalmışlardı. Çok geç… Çağla iç çekti.
“Buraya yardım etmeye gelmiştik, ceset toplamaya değil.”
Yaman frene basarak aracı yavaşlattı. Demir belindeki silahı çıkarıp şarjörünü kontrol etti. Sağlam bir yer bulmaları gerekiyordu. Hava bu kadar karanlıkken dışarıda olmaları hiç güvenli değildi.
“Kalacak bir yer bulmalıyız.” Diyerek yeni görevlerini bildirdi Demir. Durup manzaranın korkunçluğunu izlemeye vakitleri yoktu. Hayatta kalmak istiyorlarsa hemen harekete geçmeleri gerekiyordu.
Geceyi geçirecek bir yer bulabilirlerse sese uyanacak olan dişleklerden de sabaha kadar saklanmış olurlardı. Böylece hem dinlenmek için hem de araştırmalarını yapabilmek için vakit kazanırlardı. Sağlam kalmış bir ev, bir kulübe bulabilmek için etrafı taramaya başladı Demir. Tahtadan yapılmış evler çoktan yanıp kül olmuş ya da yıkılmıştı. Bu yüzden en azından taştan yapılmış bir yer bulmaları gerekiyordu. Beton binalar salgının ilk yıllarında kalacak yer arayan ya da sadece huzursuzluk çıkarmak ve gözdağı vermek isteyen eşkıyalar tarafından basılmış ve kullanılamaz hale getirilmişti. O yüzden geri kalan insanlar birlik olup taştan ve tahtadan – inşaata uygun ne bulabildilerse – evler inşa etmeye başlamışlardı. İlk yerleşkeler de böyle kurulmuş, insanlar kabilelere böyle ayrılmıştı.
Çağla dertli bir iç çekti. Planın bozulmasından ve ani gelişmelerden nefret ederdi. Ama yapabilecekleri bir şey yoktu. O da tabancasını eline aldı ve şarjörünü çıkardı. Üst üste dizilmiş mermilerine baş parmağıyla bastırdı. Mermiler milim oynamamıştı. Şarjörü tam doluydu. Yaman onları kalabilecekleri bir yere götürene kadar kendini oyalamaya karar verdi. Şarjörü tuttuğu elinin baş parmağıyla mermileri arkalarından ittirerek teker teker avucuna düşürdü. Onlar düşerken de bir yandan saymaya başladı. Bir, iki, üç…on yedi. Şarjör tamamen boşalınca mermileri kucağında bir araya getirdi. Altın sarısı renginde parlıyordu dokuz milimetreler. İçlerinden bir tanesini tutup havaya kaldırdı. Bunca yıl yaşam ve ölüm arasında bu ufacık parça durmuştu. Bu şey o kadar değerliydi ki kıyametten sonra her şeyin üretimi durmuş olsa da bir onunki durmamıştı yani en azından dursa bile çok geçmeden üretimi tekrar başlamıştı. İlk seneler mermi üretimi yapılamadığı için insanlar önce boş kovanları tekrar doldurarak devamlılığını sağlamaya çalışmışlardı sonra barut ve diğer parçalar tükenme noktasına gelince arbaletler ve eski nesil silahlar kullanmaya geçmişlerdi. Ama eski nesil silahlar hem zahmetli hem yorucu hem de yavaştı. Ateşli silahlara tekrar büyük bir ihtiyaç duyulmuştu. Bu yüzden yerleşkeler kendi silahlarını ve mermilerini üretmek zorunda kalmıştı. Böylece tabancalar ve kurşunlar dönemine tekrar girilmişti. Çağla bu durumdan çok memnundu çünkü yumruklar her zaman işe yaramayabiliyordu. Özellikle Zehir Kusan ve Torba Ağız’a karşı. Evet, Doruk’un Pokemon kartı gibi ama tuhaf bir şekilde tam oturan isimler verdiği dişlekler. Üçüncü ve dördüncü seviye olanlar.
Çağla, mermiyi indirip şarjöre tekrar dizmeye başladı. Baş parmağıyla şarjörün üstüne yerleştirdiği demir parçasını içeri bastırdı ve sonra kucağından yeni bir tanesini alıp üstüne ekledi. Yavaş yavaş hepsini çıkardığı yere geri taktı. Yaman’ın göz ucuyla ona baktığını gördü ama bir tepki vermedi. Yaman kimin için endişelense o kişiye hep göz ucuyla bakar ve kontrol etmek isterdi. Çağla buna alışmıştı. Derin bir nefes verip şarjörünü hızlı ve sert bir şekilde yerine taktı. Silahının sürgüsünün üzerine elini kapatıp kendine hızla çekti ve bıraktı. Mermiyi atım yatağına sürüklemişti. Tabanca atışa hazırdı. Tetiği çekmesine bakardı. Çağla kontrolün tekrar kendisinde olmasının rahatlığıyla silahını sıkıca kavradı. İçinden “On altı artı bir” diye geçirdi. Çok çaresiz kalırsa ve on altı mermisi bitmesine rağmen kurtulmayı başaramazsa dişleklere yem olmak yerine o tek kurşunu kendine kullanmayı yeğlerdi. O yüzen hep, on altı mermi, diye düşünürdü. Silahı tutuğu elin baş parmağıyla emniyet mandalını yukarı itip emniyeti açtı. Silahın arabanın içinde patlamasını istemezlerdi. Sonra geri yaslanıp hâlâ bir sürü cesedin bulunduğu yolu izlemeye başladı.
Biraz sonra bir göz odadan oluşmuş gibi görünen, yerleşkeden nispeten uzakta küçücük bir kulübeye rastladılar. Sadece bir penceresi vardı. Tahtalar ile gelişigüzel kapatılmış pencerenin camı ise kırıktı. Kulübenin dışı uzun zamandır kullanılmadığını gösterecek şekilde bakımsızdı. Taştan yapılmış bu kulübe yıkıldı yıkılacak gibi görünse de geceyi geçirmek için yeterliydi.
“Burası olur.”
Demir’in onayıyla Yaman arabayı kulübenin yanına park etti. Gözlem yapabilsinler diye pencerenin önünü kapatmamıştı. Arabayı kapatıp çıkmadan önce bir süre etrafı izlediler. Ne bir hareketlilik ne de şüpheli bir ses duymayınca arabadan indiler. Dışarısı soğuktu. Özellikle Doğu Yakası gibi tepelik bir yerde hava olması gerekenden de soğuktu. Üşümeden kulübeyi kontrol etmeleri gerekiyordu. Yağmur damlaları hızla üzerlerine düşmeye başladı. Gözlerini damlalardan korumak amacıyla kolunu alnına siper etti Demir. Elinde hazır silahıyla kulübenin kapısına gitti. Silahın altındaki feneri açtı. Çağla da silahının fenerini açarak Demir’in karşısında ama daha geride durarak üçlünün ortalarında açtığı alanı aydınlattı.
Işık botlarını aydınlatırken Demir kapıya iyice yaklaştı. Kulağını tahtaya yaslayıp içeriden ses gelip gelmediğini kontrol etti. Hiçbir ses gelmiyordu. Emin olmak için bir süre daha bekledi. Sonra anlına kaldırdığı kolunu indirdi ve yağmur damlaları yüzüne çarparken o, kapı koluna uzandı. Yavaşça çürümeye yüz tutmuş tahta kolu büktü ve kapıyı hızla açtı.
Kapı açılır açılmaz silahını kaldırdı. Fenerden çıkan ışık tek odalık kulübeyi aydınlatmaya yetmişti. Demir içeriden gelen yoğun rutubet kokusuyla yüzünü buruşturdu. Koku o kadar yoğundu ki burun damarları sızlamıştı.
Biraz sonra Çağla’dan öğürme sesi geldi. Demek koku dışarıya da yayılmıştı. Gerçekten kusmak üzere olduğunu fark eden Çağla sol elinin tersini dudaklarına bastırıp ağzını kapalı tutmaya çalıştı. Yaman ise yüzünü buruşturmuştu. Ama sanki milattan kalan bir yiyecek deposunun değildi de çürümüş bir meyvenin kokusunu alıyormuş gibi bir ifadesi vardı.
“Burayı terk etmelerine şaşmamalı.” Diyen Demir olabildiğince dışarıya yakın durarak içeriyi incelemeye başladı. İçerinin kokusu çıkana kadar kapı açık halde bir süre beklemeleri gerekecekti.
Duvarlarda sıra sıra dizilmiş raflar vardı. Tahta raflardan bazıları çürüyüp kırılmıştı. Yerde devrilmiş duran bazısının içinin boş bazısının dolu olduğu kavanozlar vardı. Kavanozların dışı o kadar kirlenmişti ki içlerinde ne olduğu görünmüyordu. Kırılmış olanların içinden de siyah renkte, sonradan katılaşmış gibi görünen, Demir’in ne olduklarına anlam veremediği sıvılar vardı. Köşede alçak beş adet tahta iskemle gördü. Basit bir şekilde, bir dikdörtgenin iki yanına kısa odunlar çakılarak yapılmış iskemlelerdi bunlar. İskemlelerin bulunduğu duvarın sağ köşesinde kurumuş bir yığın ot vardı. İçeri bir adım atıp yığına yakından baktığında bunun saman olduğunu gördü.
İki adımda kulübenin ortasına gelen Demir etrafta incelenmesi gereken bir şey kalmadığında silahını indirdi. Onu dışarıdan izleyen Yaman ve Çağla’ya eliyle gelmelerini işaret etti. Biraz sonra ikisi de içerideydi. Kulübe onların gelişiyle olduğundan daha da dar gözükmeye başladı. Çağla hâlâ elinin tersiyle ağzını kapatıyordu.
“Soludukça kokuya alışıyorsun.” Diyerek Çağla’yı rahatlatmaya çalıştı Yaman. Ama bu Çağla’nın Yaman’a ters ters bakmasına neden oldu.
“Alışmıyorsun, koku duyunu kaybediyorsun.”
“Şimdi kaybederiz, yarın sabaha geri gelir.”
Ancak Çağla onun kadar umut dolu değildi. “Bir daha koku alabileceğimi sanmıyorum.”
“Tartışmanız bittiyse artık ateş yakalım.”
Demir’in bıkkın sesi ikisini de kendilerine getirmeye yetmişti. Kırılmış rafları ve etrafa dağılmış samanı toplayıp bir araya getirdiler ve küçük bir ateş yaktılar. Ne ateşi fazla harlıyor ne de sönmesine izin veriyorlardı. İhtiyaç duyduklarında sadece bir parça odun atarak yeterli bir oranda tutuyorlardı. Sonuçta bu ateş onlar gece uyurken de devam etmeliydi ama fazla yanarak ne onlara zarar verecek kadar ne de dışarıdan görülebilecek kadar büyümemeliydi.
İskemlelere birbirlerine karşılıklı gelecek şekilde oturdular. Ateş ortamın ağır kokusunu azaltabilmişti. Şimdi ise aralıksız yapılan uzun bir yolcuğun ardından açlığı da gidermeleri gerekiyordu. Yaman arabadan üçünün de çantalarını getirmişti. Kalan iki iskemleye sırt sırta dizdikleri üç çantadan kendine en yakın olanını eline aldı Çağla. Sırt çantaları çok kullanılmaktan hasar görmüştü. Bazı kısımlarında dikişler sökülmüştü, bazı kısımlarda kopup sallanan parçalar vardı. Hâlâ yeni ve hasar almamış bir çanta bulmak böyle bir zamanda neredeyse imkânsızdı. Ellerinde var olanlarla yetinmeleri gerekiyordu ancak Demir önce hangisinin ellerinde patlayacağını düşünmektense yeni bir tane bulmayı yeğlerdi.
Çağla çantanın orta gözünün fermuarını açtı. İçinden rulo halinde deri bir bez çıkarıp çantayı aldığı yere geri bıraktı. Dizlerini birleştirip deri kaplı ruloyu bacaklarında uzatarak açtı. Biraz sonra deri rulonun içinden beyaz bir rulo daha çıktı. Bu kuyruk yağıydı. Çağla bu yağı da açarken Yaman da orta gözü açık çantadan üç demir şiş çıkardı. Çağla sonunda ete ulaştığında Yaman ile birlikte etleri şişlere geçirdiler. Yaman elindeki iki şişten birini Demir’e uzattı. Demir şişi alıp diğerleri gibi ateşe doğrulttu ve pişmesini bekledi.
Etin önce kuyruk yağına sonra da hayvansal deriye sarılarak muhafaza edilmesi bozulmasını geciktiriyordu. Böylece uzun yolculuklarda bir de yemek için endişelenmek zorunda kalmıyorlardı. Bunu onlara Yaman öğretmişti.
Demir ateşi izlerken sessizliğe gömüldü. Yorgundu, canı sıkılıyordu, yağmur yağıyordu, sol şakağında migrene dönüşmesinden korktuğu bir ağrı vardı ve onca cesedin arasında hiçbir şey olmamış gibi yemek yiyecekti birazdan. Her şey kötü gidiyordu. Lavin aklından çıkmıyordu. En çok da bu canını sıkıyordu. Neden onu düşünüp duruyordu ki? Beyni istemsizce aynı kişiye, aynı olaya dönüp duruyordu. Lavin…ve Meriç ona bağırıp çağırırken sanki buna kendisi neden olmamış gibi şaşkın bakan gözleri. Lavin’e kısa bir an güvenebileceğini düşünmüştü ve o kısa bir an Demir’e her şeye mâl olmuştu. Meriç ona herkesin önünde tokat atmıştı. Bağırıp çağırabilirdi, istediği gibi kızabilirdi ama Meriç ona asla el kaldırmazdı. Ancak Lavin geldi geleli çok tartışır olmuşlardı. Sonuç olarak Meriç tokat atacak kadar ona öfkelenmişti. Neden, neden Lavin’i korumakta bu kadar ısrarcıydı? Demir burnundan yoğun bir nefes verdi. Evren’in incelediklerini söylediği o telefona bakmalıydı. Belki onda bir şey bulurdu. Yine de her ne olursa olsun bu Demir’in Lavin’e bir daha güveneceği anlamına gelmiyordu. Bundan sonra asla.
“Etini yakacaksın.” diye bir uyarıda bulundu Çağla. Demir ancak o zaman etini hiç çevirmediğini fark etti. Şişi döndürüp etin hiç ateş değmemiş kısmının pişmeye başlamasını izledi bu sefer de. Ateşe değen et kızarıp büzülüyor ve arasından çıkan yağ ateşe damlayıp keskin bir ses çıkmasına neden oluyordu.
Uzun bir sessizliğin ardından Çağla dayanamayıp o malum soruyu sordu.
“İyi misin?”
Demir bu sorunun ona sorulduğunu anlamak için başını kaldırmaya ihtiyaç duymadı. İfadesiz bir yüzle etinin pişmesini izlemeye devam etti.
“İyiyim. Neden iyi olmayayım?”
Çağla bu sorunun tehlikeli olduğunu biliyordu bu yüzden kendi cevap vermek yerine dönüp Yaman’a baktı. Yaman Çağla’nın bu isteğini kırmayarak onun yerine konuştu.
“Yerleşkede olanlar yüzünden canın sıkılmış görünüyor.” Bunu o kadar sakin bir sesle söylemişti ki Demir bir anda öfkelenip yükselmesin, bu cümleyi normal karşılasın. Ancak söz konusu Demir’di. Neyi nasıl karşılayacağını ancak o bilirdi ve ondaki inat sakin karşılıklar vermesini genelde engelliyordu.
Demir başını kaldırdı ve Yaman’a sinirle baktı. Elindeki şişi şimdi sıkı sıkı kavramıştı. Ancak bu gözle görülür öfkesinin aksine sesi şaşırtıcı derecede yumuşak çıktı. “Hayır, gayet iyiyim.”
Çağla ve Yaman birbirlerine inanamayarak baktı. Bu iyi değildi. Demir’in aklından ne geçiyordu? Ona güvendikleri söylenemezdi çünkü Demir ne zaman öfkeli olması gerekirken sakinse işte o zaman aklında karşı atak planları yapıyor olurdu ve Demir’in karşı atakları ona yapılandan çok daha beter olurdu. O yüzden Doruk’tan başka kimse ona bu kadar uzun süre düşman kalamamıştı. Demir hep onların iradelerini kırmıştı ya da bir yerlerini. Söz konusu buysa eğer Lavin’in sağlığı için endişelenseler iyi olurdu.
“Meriç sana ne dedi?”
Çağla’nın ona yönelttiği bu soruyla birlikte Demir şaşırarak baktı. Yaman ise kaşlarını çatmıştı. Meriç’in ona ne dediğini zaten biliyorlardı. Herkesin ortasında bağırıp çağırmıştı. Çağla da oradaydı. Öyleyse bu soruyu neden sormuştu?
Ortamdaki kafa karışıklığını gidermek adına yeniden konuştu Çağla “Yola çıkmadan önce seni Meriç’in odasından çıkarken gördüm.”
Meriç ile yaptığı konuşmayı hatırlayan Demir sinirli bir iç çekti. O saçmalığı hatırlamak istemiyordu. Çağla’ya bakıp geçiştirdi. “Önemli bir şey değildi.”
“Bak, eğer…” diye konuşmasına başlayan Çağla’nın “Sabah ilk iş merkez binaya gidelim.” diyerek sözünü kesti Demir.
Çağla ve Yaman’ın açmaya çalıştığı konuyu itinayla değiştiriyordu. Ancak ne Çağla ne de Yaman üsteledi ve Demir’in sözlerine başlarıyla onaylayarak karşılık verdiler. Demir bunun üzerine sabah için hazırladığı planı anlatmaya devam etti.
“Belki merkez binada burada neler olduğuna dair bir şeyler bulabiliriz. Ama çok dikkatli olmamız gerekecek. Hali hazırda hayatta kalan dişleklerin yanı sıra yeni dönüşüm geçirenler de olacak.”
“Önce ben çıkar ve çevreyi incelerim.” diye kendine görev verdi Yaman. Demir başını bir kere kısacık bir süreliğine eğip onun sözlerini onayladı. Çağla da Demir ile birlikte gidecekti.
“Buraya ne yapacağız peki?” diye sordu Çağla. Doğu Yakası’nı başıboş bırakamazlardı. Ama rapor vermek için de yerleşkeye geri dönmeleri gerekiyordu ve burada güvenliği sağlamak istiyorlarsa ayrılamazlardı.
“Yarın sabaha kadar bir bakalım. Buraya bu felaketi yaşatan kişiler geri dönmezlerse Akça bayrağını diker ve yerleşkeye geri döneriz.”
Bunu da onayladılar. Çağla rahatsız bir iç çekti. “Bu serserilerden bıktım artık.”
Yaman ona döndüğünde Çağla’nın odun ateşinin aydınlattığı yüzünde gerçek bir bıkkınlık gördü. Ela gözleri eskiden kalma bir öfkeyle parlıyordu. Çağla’nın anne ve babası Cebecilere bağlı bir serseri grubunun baskınında öldürülmüştü. Anne ve babasını aynı anda kaybetmenin acısı Çağla’yı dağıtmıştı. Yaman onun ne kadar zor toparlandığını biliyordu çünkü her dakikasında Çağla’nın yanında durmuştu. Onu bir an bile yalnız bırakmamıştı. Geceleri kimse görmesin diye odasına çekilir ve ağlardı Çağla. Hıçkırıklarını bastırmak için elini ağzına kapatır ve kimsenin duymadığından emin olurdu. Ya da emin olduğunu sanırdı. Oysaki Yaman geceleri onu kontrol etmeye gelirdi ve Çağla’nın onu içeri almayacağını bildiğinden olur da birine ihtiyaç duyarsa diye dışarıda bekler, bu sırada Çağla’nın herkesten gizlemeye çalıştığı ağlayışlarını duyardı. Çağla, yerleşkedeki tüm kızların ve kadınların ona nasıl baktıklarını biliyordu. Ona hayranlık duyuyorlardı. Sahip olduğu güce, kararlılığa, yılmayışına, her zaman haklıyı gözetmesine… Çağla kimsenin gözünde kırılgan bir imaj çizemezdi. Göründüğünden de büyük bir sorumluluk taşıyordu aslında sırtında. Bu yüzden yasını da içinde yaşamaya çalışmıştı. Sürekli ifadesizlik, sertlik maskesini takınmıştı. İçi kan ağlasa da dışarıya hep sert durmuştu. Öyle ki Yaman, anne babasının haberini aldığında Çağla’nın gözünden bir damla yaş düştüğünü görmemişti. Sadece bütün gün odasına geçene kadar dalgın bir halde ortalıkta gezmiş ancak odasına geçtiğinde kendini göz yaşlarında boğacak kadar çok ağlamıştı. Ancak o zaman Yaman’ın ona sarılmasına izin vermişti.
Çağla’nın anne ve babasını kendisi de çok severdi. Yaman ne biliyorsa onlardan öğrenmişti. Kudret amcasından silah kullanmayı, Begüm teyzesinden de dövüşmeyi. Salgından önce annesini salgın sırasında da babasını kaybettiğinden Meriç, Evren, Kudret ve Begüm sahip çıkmıştı ona. Yaman ise bir tek Begüm ve Kudret’in yanında kendini gerçekten bir ailede hissetmişti. Anne ve babasının ardından kalbinde açılan boşluğu bir onlar kapatabilmişti ve onları aynı anda kaybetmek onu Çağla kadar üzmüştü. Belki de bu yüzden Çağla’nın yanından hiç ayrılmamıştı. Belki bu yüzden onun yasını Duman gibi göz ardı edememişti. Çağla’yı da acısını da çok önemsemişti. Şimdi de Doğu Yakası’na olanları görmek ve bunu serserilerin yapmış olduğunu bilmek Çağla’nın canını hiç olmadığı kadar sıkıyordu. Yaman da onun bu duygusunu çok net anlıyordu.
Birazdan pişen etlerini yediler ve sönecek gibi olan ateşe birkaç parça raf atarak canlandırdılar. Bir süre ortamda yanan odunların çatırtısından başka ses çıkmıyordu. Kapıya yaslayıp açılmasını engelleyecekleri hiçbir şey yoktu bu yüzden gece nöbet tutmaları gerekiyordu.
“İlk nöbeti ben alıyorum.” Dedi Yaman. Ama Demir başını iki yana sallayarak karşı çıktı.
“Sen şoförsün. Dinlenmen gerekiyor. Nöbet bende.”
“Ben yolda biraz uyumuştum. İlk nöbeti ben alayım, ikincisini sen alırsın.” Diye bir öneride bulundu Çağla Demir’e. Ancak Demir bunu da aynı şekilde reddetti.
“Hiç uykum yok. İlk nöbeti ben alacağım. Belki sonradan uykum gelirse seni uyandırırım.”
Demir’in bu kesin sözleri bir emirdi. Çağla karşı çıkmadı. Başıyla onaylamakla yetindi. Çantalardan birinin içini açıp içinden üç tane katlanmış alüminyum battaniye çıkardı. Birini Yaman’a birini de Demir’e uzattı. Bu onları gece sıcak tutardı. Sıcak bir uyku için uyku tulumu da kullanabilirlerdi ama buraya kamp yapmaya gelmemişlerdi. Hareketlerini kısıtlayabilecek her şeyden uzak durmalılardı. İskemlesini sırtını duvara yaslayabileceği kadar geri çekti. Sonra Yaman’ın yaptığı gibi battaniyeyi açıp üzerine örttü. Gözlerini kapatıp kendini uyumaya zorladı.
XXXXXX
Demir elinde tabancası, üşümemek için dizlerine örttüğü battaniyesiyle tahtalarla gelişigüzel kapatılmış pencereden gökyüzünü izliyordu. Sabah olmuştu. Güneş doğuyordu. Ateş çoktan sönmüş, içerisi soğumuştu. Onun ise gözüne bir gram uyku girmemişti. Gece boyunca yerleşkede olanları ve Lavin’i düşünmüştü. İspiyoncu Lavin’i. Ona korkuyla bakan ama onu Meriç’e söylemekten de çekinmeyen Lavin’i. Belki de sinirdi onu bütün gece uyutmayan şey. Hareketsizlikten kaskatı kesilmiş bedeni kalkmak için ileri atıldığında sızladı. Yaman ve Çağla kafa kafaya vermiş uyuyorlardı. Bu yüzden ses etmeden kulübenin kapısını açtı ve dışarı çıktı.
Etraf şu an için sessizdi. Soğuk sabah esintisi yağmurdan dolayı dağılıp şekli bozulmuş siyah saçlarını havalandırdı. Kulübenin içindeki sıcaklığa alışmıştı bu yüzden dışarıda beklerken deri ceketinin fermuarını çekmek zorunda kaldı. Güneş ışığının altında Doğu Yakası’na olanlar daha net gözüküyordu. Yıkılan ve yanan evler, çatışmanın şiddetiyle evlere sıçramış kan, boğuşma sırasında dağılmış toprak, rüzgâra rağmen hâlâ geçmemiş o kül ve kan kokusu, ileride ortadan ikiye bölünmüş tahta direğin kısa olan ucuna derin saplanmış, kurtulmak için çırpınan bir dişlek…manzara tek kelimeyle korkunçtu ve saatlerce yağan yağmur yıkayıp geçirememişti olanları.
Arkadan kapı açılma sesi geldi. Elinde hali hazırda bekleyen silahıyla geriye yarım dönüp kulübenin kapısına baktı. Yaman uyanmış, esneyerek yanına geliyordu. Onun da saçları dağılmıştı. Dışarının soğuğu yüzüne tokat gibi çarpınca gözleri açıldı. Yaman da hemen ceketinin fermuarını boynuna kadar çekti. Ellerini de ceketinin ceplerine soktu.
Demir onun bu haline gülümseyerek baktı. “Üşüdün mü?”
“Sen üşümedin mi? Ne işin var bu saatte dışarıda?”
“Senin ne işin var bu saatte içeride?”
Yaman sırıttı. “Uyandırabilirdin beni.”
Demir imayla gülümsedi. “Sizi rahatsız etmek istemedim.”
Yaman yüzünü buruşturdu. Demir biliyor muydu? Ne zamandır biliyordu? Nasıl fark etmişti? Yaman şimdi neden gerilmişti? Aklında bu sorular dönerken dışarının halini gördü ve gerginlikle karışık heyecanı yerini derin bir üzüntüye bıraktı. Görüş açısında yüz adet ceset vardı ve bunların altmış tanesi insan cesediydi. Kül ve kan kokusu boğazını yakarken cesetlerin üzerinde uçuşan sineklere baktı. Bu görüntüye alışmıştı. Artık midesi bulanmıyordu ama kalbi onca yıla rağmen alışmayı başaramamıştı. Kıyameti atlatmış ve kendilerine yeni bir düzen kurmaya, yeniden başlamaya, yarına umutla bakabilmeye çalışmıştı bu insanlar. Eşkıyalar gelip yok etsin diye değildi kurdukları hayaller, eşkıyalar gelip çalsın diye değildi yaşamları. Eline silah alan herkes kendi kafasına göre yargı dağıtmaya kalkarsa olacağı buydu. Kıyametten sonra bile dünya hiç değişmemişti. Çok fazla kötü vardı ve çok az iyi onlarla savaşmaya cesaret ediyordu.
“Ben gidip gözlem yapayım.”
“Nereye gideceksin?”
Yaman etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Merkez binaya doğru gidişte iki katlı, yarısı yıkılmış bir bina vardı. Binanın en üstüne tırmanmayı başarırsa merkezde neler olup bittiğini, dişleklerin nerelerde çok nerelerde az olduğunu görebilir ve nerede daha rahat hareket edebileceklerini planlayabilirdi. Orayı işaret etti. Demir işaret ettiği yeri görünce başıyla onayladı.
“İçeriden telsizini almayı unutma.”
Yaman boğazından onaylayan bir ses çıkardı. Telsizi almaya içeri girdi. Çağla hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmaktan çekinerek iki çantanın arkasındaki üçüncü çantayı açıp içinden kendi telsizini aldı ve sessiz adımlarla hızla dışarı çıktı. Yarısı yıkılmış binaya gitmeden önce Demir ile vedalaştı.
“Dikkatli ol.”
Demir bunu emir verir bir tonlamada söylemişti. Yaman başıyla onaylayarak yanından ayrıldı. Demir bir süre onun gidişini seyretti. Şu işi halledip bir an önce yerleşkeye dönmek istiyordu. İleride bir arada gezen dişlek sürüsünü gördü. Sadece altı adetti. Demir için çocuk oyuncağıydı. Aklına gece yarısı Lavin’i bacağına yapışmış dişlekten kurtarışı geldi. Onu kurtararak iyi mi yapmıştı? Bu sabah onu ispiyonlayacağını bilse yine de o gece kurtarır mıydı? Kurtaracağını sanmıyordu. Ama nedense bunu yaptığı için hiç pişmanlık hissetmiyordu. Derin bir nefes aldı. Lavin o daha farkına varmadan dengesini bozmaya başlamıştı. Demir ise buna izin veremezdi. Bir daha olmazdı. Deren hatasını bir daha yapamazdı.
Çağla, Demir’in onu sarsmasıyla uyandığında alüminyum battaniyesini üzerinden düşürdü. Soğuk bütün vücudunu saniyesinde işgal ederken ellerini bacaklarının arasına koyup gerindi.
“Çok soğumuş burası!”
“Sen bir de dışarıyı gör.” dedi karşısında duran Demir. Çağla esnemek için ağzını açtığında elinin tersini ağzına kapattı. Bundan fırsat bulan Demir, dışarıda soğuktan donmuş parmaklarını Çağla’nın boynuna bastırdı. Çağla boğazına değen bu ani soğukla sıçradı. Demir kıkırdarken Çağla ona öldürmek istercesine bakıyordu.
“Demir!”
“Ayıldıysan kalk da Yaman’ın yanına gidelim. Bizi çağırıyor.”
Çağla hemen toparlanıp görev moduna geçti. Oturduğu yerden kalkarken bütün gece konforsuz alanda oturarak uyumanın getirdiği sancıyla beraber ofladı. “Bu uykunun ağrısı kalıcı olacak.” Ayağa kalktığında boynunu sağa sola çevirip kütletti. Demir ise kenara koydukları çantaları toplamaya başladı.
Çağla, alüminyum battaniyesini katlayıp çantaya koysun diye Demir’e uzatırken bütün içtenliğiyle “Keyfinin yerine geldiğini görmek güzel.” dedi.
Demir bir şey demedi, tepki de vermedi. Lavin’in onun canını sıkabiliyor olması zaten kabullenmek istemediği bir gerçekti ama bir de bütün bir gün bunu gizleyemeyecek kadar canını sıkabiliyor olması ve Çağla ile Yaman’ın bunu fark etmiş olması beterdi. Battaniyeyi Çağla’nın elinden aldığı gibi çantaya tıkıştırdı. Ardından daha fazla beklemeyerek çantaların üçünü de kaptığı gibi kulübeden çıktı. Onun gidişiyle bıkkın bir nefes verdi Çağla. Bazen bu adamın bu tavırlarına katlanamıyordu. Lavin’in yaptığına kendisi de kızmıştı ancak Demir gibi bu durumu içinde tutup, duygularını bastırıp sonradan patlamıyordu. Konuşmak istiyordu çünkü sağlıklı olan buydu. Bir sorun varsa konuşulurdu. Ancak dün gece ne kadar konuşmayı denemiş olsa da Demir yapılacakları anlatarak bu çabasını geri püskürtmüştü. Geri döndüklerinde Demir’in değil Lavin ile konuşacağını onun yüzüne bile bakacağını sanmıyordu. Dahası Demir, Lavin’den intikam almaya çalışabilirdi. Kendisi de içeride daha fazla beklemedi ve Demir’in peşi sıra dışarı çıktı.
XXXXXX
Yaman’ın hazırladığı yol planına göre hareket edip ellerinden geldiğince az dişlek kışkırtmış ve bu yüzden mermilerini çok harcamadan merkez binaya ulaşmışlardı. Ancak umut ettikleri gibi onlara yardım edecek herhangi bir şeye ulaşamamışlardı. Taştan binanın içinde yangın çıkmıştı ve her şey yanıp kül olmuştu. Salon gibi olan ilk katta koltuklar yanmış, tahtayla kaplanmış zemin yok olmuş, toprak zemini açığa çıkarmıştı. Doğu Yakası’nın başkanın çalışma masası artık ortada yoktu. Yanmış kağıtların birkaç parçası kurtulmuştu ama bu parçalar kağıtların üst ya da en alt köşeleriydi. İşlerine yarayacak hiçbir şey orada yazmıyordu. Üç katın üçüne de bakmışlar, içeride saatler harcamışlardı fakat Yaman fazla geç olmadan gitmeleri gerektiğini söylediğinde binanın tepesine mavi bir kuşun önünde beyaz bir zırhın ve kırmızı bir kılıcın resmedildiği Akçalar bayrağını asmış sonra da zemin kata tekrar inmek zorunda kalmışlardı.
Demir öfkeyle soludu. “Siktir! Bu iyi planlanmış bir suikast.” Parçalanmış radyoya ve çeşitli iletişim cihazlarına baktı. “Buraya geldiğimizde hiçbir şey öğrenmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Sikerim böyle işi!”
Yaman, Demir’in ani yükselişine şaşırarak baktı. Oysaki sabah iyiydi. Keyfi de yerindeydi. Yoksa aklına Lavin mi gelmişti? Hiç aklından çıkmış mıydı ki? Yine de hiçbir şey demedi. Öfkesini kendi kendine yaşamasına izin verdi. Bu duruma Çağla kadar sıcak kanlı yaklaşmıyordu. Tam Çağla bir şey demek üzereydi ki Demir orada da daha fazla beklemeye dayanamadı ve binadan hızla çıktı. Çağla buna anlam veremeyerek Yaman’a baktı. Yaman eliyle Çağla’ya sakin olmalarını, beklemelerini işaret etti. Onu şimdilik yalnız bırakmaları en iyisi olurdu.
Çağla ise Yaman’ın aksine onu kendi haline bırakmamaları gerektiğini düşünüyordu. Demir’in düşünceleriyle baş başa kalması hiç sağlıklı olmazdı. Kendi kendini dolduruşa getirebilirdi. Endişeli bir nefes verdi. “Peşinden gitmeye ne dersin? Yoksa öfkesinden dişlekleri kendine çekecek.” Kulübede kırdığı pottan sonra Demir’in yanına gitmek istemiyordu. Ama Yaman giderdi. O gitmeliydi zaten. En inatçı, en öfkeli insanı bile sakinleştirebilecek bir yapıya sahipti kendisi. Çağla’nın bu önerisini de sorgusuz sualsiz başıyla onaylayarak kabul eden Yaman beklemeden dışarı çıktı.
Demir az ötede ellerini iki yanında yumruk yapmış, öfkeden hızlı hızlı nefes alıp vererek volta atıyordu. Islak toprak onun aynı güzergâhta defalarca gitmesiyle birlikte düz, sıkı bir şerit halini almıştı. Başını kaldırdığında ellerini önde birleştirmiş onu izleyen Yaman’ı gördü. Durdu. Kaşlarını çattı.
“Ne diye dikiliyorsun orada?”
Yaman sakince Demir’in sorusunu yanıtladı. “Öfkenin geçmesini bekliyorum.”
Demir ise ağzına gelen küfrü dudaklarını kısa bir an birbirine bastırarak geri yuttu. Sakince cevap vermeye çalıştı. “Ben öfkeli falan değilim.”
Yaman kaşlarını ‘öyle mi cidden?’ der gibi kaldırdı. Onu inandıramadığını gören Demir uzun bıkkın bir nefes verdi.
“Öfkelisin. Öfkenin dışarıda, soğuk havanın altında olmakla geçeceğini sanıyorsan yanılıyorsun.” Etrafa şöyle bir baktı “Etraf dişlek kaynıyor, seni fark edip gelmeleri an meselesi. Arabadan da oldukça uzağız. Gel içeri de sakince konuşalım. Anlat derdini. Böyle içinde tutarsan sana zarar verecek.”
Demir ise Yaman’ı daha da öfkeli gözlerle süzdü. “Konuşacak bir şey yok, iyiyim ben!”
Demir yine kendini tutamadan yükselmişti. Daha dişleklerin fark edip fark etmediğini gözlemlemeden Yaman silahını çıkarıp hazırda bekledi. Uyarıcı bakışları Demir’in üzerindeydi. “Sakinleşmen lazım yoksa hepimizi öldüreceksin.”
Ancak çok geçti. Bir dişlek uzaktan boyası çoktan dökülmüş olan iki müstakil evin oradan koşarak onlara doğru gelmeye başladı. Demir, belindeki silahı çekerken kaşlarını çatmış, onlara doğru gelen dişlekle ilgilenen Yaman’a baktı. savaş pozisyonu almıştı. Demir kendinden emin bir şekilde konuştu. “Bir avuç dişlek bize ne yapabilir?”
Yaman derin bir nefes verdi. İşleri daha da yokuşa sürmemek için bir şey demedi. Demir ile tartışmak istemiyordu. Onun yerine giderek çoğalmaya başlayan dişleklere odaklandı ve en yakındakileri ucuna susturucu takılmış tabancasıyla öldürmeye başladı. Demir de hiç beklemeden ateş etmeye başladı.
Çağla ise tartışma sesleri kesilince merak edip merkez binanın kapısına gelmişti ki Yaman ve Demir’in dişlekler ile çatıştığını gördü. O da hemen silahını kuşandı ve yaratıklara ateş etti. Bir yandan da alaycı bir tavırla ikiliyi azarlıyordu.
“Siz ne güzel konuşup da anlaşamıyorsunuz öyle!”
“Hiç sırası değil Çağla.” Diyerek ondan odaklanmasını istedi Demir. Fakat Çağla oralı bile olmadı.
“Aslında tam sırası. Dişlekler bize saldırıyor, sonumuzun ne olacağı belli değil. Bence ölmeden önce bir itirafta bulunabiliriz. Mesela sen,” dedi dibine kadar gelmiş bir dişleği yumruğuyla yere devirip sonra da kafasına ateş ederken. Demir kaşlarını çatıp ‘ben mi?’ diyen bir ifadeyle Çağla’ya baktı. Çağla da bu sessizliği fırsat bilerek konuştu “Lavin’e kafayı taktığını, onun sana böyle bir şey yapabileceğini aklından hiç geçirmediğin için kendine kızdığını ve bir an olsun onu Deren değil de cidden Lavin olarak görerek ne kadar büyük bir hata yaptığını düşündüğünü itiraf edebilirsin.”
Çağla bir sonraki dişleğe tekme atıp göğüs kafesini kırarken Demir’in sinirli bakışları ona kilitlendi. “Hiç de bile!” dedi çocuksu bir inkârla. Neden sürekli onu aynı şeyle suçluyorlardı? Lavin’e darıldığı falan yoktu. Onu önemsese ona güvense darılırdı ancak. Ama Demir, Lavin’e bir saniye bile güvenmemişti. Öyle değil mi? Güvenmemişti! Aklına, Lavin düşmek üzereyken onu tutuşu geldi. Kaşlarını çattı. Öfkesinin onun yerine karar vermesine izin verdi. Yaman’dan da Çağla’dan da uzaklaşmak için kendini dişleklerin arasına attı. İkisinin de geri dönmesi için ona bağırdığını duyuyordu ama umursamadı. Önünde, büyük bir açlıkla ağızlarını açmış gelen dişleklere baktı. Onları öldürmek kafasını boşaltmaya yardımcı olacaktı. Bundan dört ay önce bir ordu büyüklüğünde dişlekleri alt etmişti tek başına. Artık karşısında ona doğru gelen on iki tanesi o kadar da kalabalık hissettirmiyordu. Şarjörünü kontrol etti. On mermisi vardı. Hepsine yetirirdi.
İlkine ateş etti. Kurşun kafasına denk gelen dişlek darbenin etkisiyle geriye düşüp yere yığıldı. Hemen yanından yüzüne doğru sallanan bir pençe gördü. Pençe hedefine ulaşıp tırnaklarını yüzüne geçiremesin diye hızla geri çekildi. Dişleğin dizine tekme atıp kırılmasını ve yere iki büklüm düşmesini sağladı. Dişlek onun önünde diz çöküyor gibi bir pozisyonda kaldığındaysa bir saniye bile beklemeden başına kurşunu sıktı. Yaratığın beyninden çıkan sarımsı sıvı yere saçılmıştı. Sonra sıra bir sonrakine geldi. Demir’e doğru hızla atıldı fakat Demir bu saldırıdan da kaçındı. Dişlek önünde yere düşmüşken başına sıkıp onu da ikinci ve son kez öldürdü. Bu yaratıkların bir zamanlar insan olduğunu düşünmek epey zordu. Çürümüş derileri kemiklerine yapışmış, ağızlarından dışarı çarpık dişler uzamış, parmakları kırılmış ve tırnakları pençe misali uzamıştı. İnsandan eser kalmamıştı vücutlarında. Bu görüntüye bakarak onları öldürmek elbette kolaydı. Sonuçta hiç kimseyi dönüşürken görmemişlerdi. Isırılan insanlar dişleklere dönüştüklerinde kim olduklarının bir önemi kalmıyordu zaten. Çünkü bir dişlek ile karşılaştığınızda sadece iki seçeneğiniz olurdu. Öl ya da öldür. Karşı taraftan size merhamet etmesini bekleyemezdiniz. Bu kişi ailenizden biri bile olsa sizi canlı canlı yemek istediğinde hayvansal bir içgüdüyle siz de onu öldürmek isterdiniz. Bunda düşünecek bir şey yoktu. Zaten aksiyon almak gerektiğinde düşünmek yapılan en büyük hata olurdu.
Bu yüzden Demir, bir sonrakinin geçmişte hacı ya da hoca olup olmadığını düşünmedi. Ona yaklaştığında alnından vurup yere devirdi. Ancak şanslıydı ki beyinleri çok yumuşaktı ve alnından geçen kurşun neredeyse hiç enerji kaybetmeden hemen arkasındaki diğer dişleğin de beynini delip geçmişti. Aynı anda ölen iki dişlek de ayrı yerlere devrildi. Hiç hız kaybetmeden diğerlerini de öldürdüğünde öfkesinin dişleklerin beyin parçalarıyla birlikte etrafa saçıldığını hissetti. Onları öldürmenin, odağının başka bir yerde olmasının, kendisine iyi geleceğini sanıyordu ama yanılmıştı. Her seferinde daha çok öfkeleniyordu ve yorgunluktan değil sinirden nefes nefese kalıyordu. Bir tanesi sürünerek ona doğru geldiğinde ayakkabısının topuk kısmını dişleğin başına basarak kafatasını ezdi. Ayağını parçalanan kafatası kemiklerinin arasından çıkardığında derin bir nefes almak için kendine bir süre izin verdi.
Yaman, Demir’i belinden kavradığı gibi hızla en yakındaki evin içine sokmasaydı arkasından gelen dişlek bir ısırığıyla Demir’in boğazını parçalamış olacaktı. Yaman onu kurtarmak için ateş etmeyi denemişti ama tam o anda mermisi tükenmişti. Bu yüzden Demir’i kurtarmak için kendini ileri atmıştı. Demir’e ne kadar kızsa da ölmesine izin veremeyecek kadar önemsiyordu onu. Bu yüzden onu eski evin tahta kapısına çarpıp içeri yaka paça sokarken öfkeyle bağırdı.
“Aklın nerede senin?”
Arkalarındaki kapı aldığı sert darbeden dolayı kirişlerinden sökülüp yere düştü ve yerdeki tozu kaldırdı. Yaman ise hızını alamamıştı. Demir’in sırtı evin sıvası dökülmüş duvarına çarptığında ancak durabildiler. Demir, neler olduğundan habersiz hatta savrulmaktan rahatsız olmuş halde Yaman’a bakarken Yaman dikkatsizliğinden dolayı kızmış halde Demir’e bakıyordu.
“Çek elini üzerimden!” diye bağırdı Demir. Bir yandan da Yaman’ın yakasını sıkıca kavradığı ellerini itiyordu.
“He bırakayım da kendini yine dişleklerin arasına at öyle mi?”
Demir duvardan ayrılmayı denedi ama Yaman onu geri bastırdı.
“Kahramanlık yapıp çekip çıkardın da ne oldu? Zaten ben hallediyordum.”
“Hallediyor muydun? Demir senin üzerine atlamasaydım arkandan gelen dişlek boğazını parçalayacaktı!” Çok yükseldiğini düşünerek kendini sakinleştirmek amacıyla sesini alçalttı. “Nedir senin derdin? Daha önce hiç dalıp gitmemiştin. Demir… İyi değilsin sen.”
Demir, ölebileceğinin farkına varınca kaşlarını çattı. Yaman yalan söylemezdi. Demek ki yeterince dikkat etmemişti. Ama neden? Demir savaşırken hiç hata yapmazdı. Hiç dalıp gitmezdi. Ama sırf gururuna yediremediği için bu gerçeği inkâr etti. “İyiyim ben!”
Yaman bıkkın bir nefes verdi. Sonunda onun bile asabını bozmayı başarmıştı. “Değilsin! İnadına sıçayım senin! İyi falan değilsin sen.”
Demir bir karşılık veremedi. İyi değildi. Bunu artık görmezden gelemezdi. Özellikle Yaman da Çağla da bunun çoktan farkındayken.
Birazdan Çağla nefes nefese içeri girdi ve ikiliye bir saniye bile bakmadan yere düşmüş kapıyı var gücüyle kaldırdı. Bir yandan da telaşla konuşuyordu. “Sohbetiniz bittiyse artık buradan defolup gidebilir miyiz? Şu lanet olası şeylerin sayısı gittikçe artıyor.” Bir ayağını arkasına almış, diğer ayağını da önde bükmüş bacaklarından aldığı güçle kapıyı eski yerine yerleştirmek için kaldırıyordu. Bunu fırsat bilen Demir, Yaman’ın elinden kurtulmayı denedi. Ancak Yaman onu bırakmadı.
“Bırak beni Yaman.”
Yaman onu bırakmak yerine damarına basmayı seçti. “Lavin’in yaptığı doğru değildi, bu konuda hemfikiriz ama bir de onun açısından bak. Kim korksa öyle yapar.”
İşte bu Demir için bardağı taşıran son damlaydı. Öldürücü gözlerle Yaman’a baktı. Artık elinden kurtulmaya çalışmıyordu. Artık elinden kurtulması gereken Yaman’dı. Çünkü şimdi Demir onu iki yakasından tutmuş sertçe kendine çekmişti. “Ne dedin sen?”
“Yaman’ı rahat bırak Demir. O haklı.” Diyerek Yaman ile aynı fikirde olduğunu gösterdi Çağla. Bir yandan da sırtını yerine geri yerleştirdiği kapıya yaslamış hem dinleniyor hem de düşmesine engel oluyordu. Demir ona aynı öfkeli gözlerle baktı. “Size inanamıyorum ya. Lavin’in tarafını mı tutar oldunuz? Size yazıklar olsun!”
“Onun tarafını tuttuğumuz falan yok.” Dedi Yaman durumu açıklamak için. “Ama anlamalısın ki eğer o söylediyse bunu korkudan yapmıştır.”
“Eğer o söylediyse mi? O söyledi tabii! Başka kim söyleyecek?”
“Bilmiyorum, Meriç yanımıza geldiğinde Lavin oldukça şaşırmışa benziyordu. Eğer ispiyoncu o olsaydı bu kadar şaşırmazdı. Ayrıca böyle bir durum olduğunda ilk onu suçlayacağımızı biliyor, neden böyle bir şey yapsın ki? Sonuçta senden korkmuyor mu?”
Yaman başıyla Çağla’nın sözlerini onayladı ancak Demir’in siniri bir an olsun hafiflememişi. “Yeterince korkmuyormuş o zaman!”
“Belki de sandığımızdan da çok korkuyordur? Hatta onu o kadar korkutuyorsundur ki hayatının tehlikede olduğunu düşünerek gece gezimizi Meriç’e söylemek zorunda kalmıştır. Olamaz mı?”
“Bana onu savunmaya kalkma Yaman.” Diye uyardı onu Demir. “Ona güvenmemizi istiyor, onu hayatta tutmamızı istiyor, gece yarısı tatlı tatlı sohbet ediyor, masum biri gibi davranıyor ama sonra gidip bizi, beni, Meriç abiye ispiyonluyor! Demek ki onu yeterince korkutamamışım. Ona kim olduğumu yeterince gösterememişim.”
“Peki sen ona sana güvenmesi için ne verdin Demir?”
Demir, Yaman’ın bu sorusuna kaşlarını çatarak baktı. Neden ona böyle saçma bir soru soruyordu? “Ben ne vereceğim önce o bana vermeli.”
“Çağla ona inandığını söyledi, ben onu rahat ettirmeye çalıştım ama sen? Sen sadece kızı korkutup zorbalayıp durdun. Sonuç olarak bu gece gezmesi bir tek senin yüzünde patladı. Hayatta her şey karşılıklıdır Demir ve sen inadın yüzünden bunu bir türlü göremiyorsun. Lavin’i korkuttun, onu hayatıyla tehdit ettin. O da kendini çaresizce korumaya almaya çalıştı. Evet o kadar çaresizdi ki belki de ona kızacağını, onu asla affetmeyeceğini bile bile gitti Meriç ile konuştu.”
“Bu yine de onu ne iyi ne de masum biri yapar.”
“Ben Lavin’e baktığımda sadece hayatta kalmaya çalışan bir kız görüyorum.”
Bu konuşma giderek Demir’in Meriç ile yaptığı konuşmaya benziyordu ve Demir bundan oldukça rahatsızdı. Gerçekten kendisi hariç herkes Lavin’i sadece hayatta kalmaya çalışan masum biri olarak mı görüyordu? Ona gerçekten inanıyorlar mıydı ve yerleşkede Demir’in küçük düşmesine neden olsa da onu haklı mı buluyorlardı? Demir buna inanamıyordu! Aklına Deren’in sinsi gülüşü geldi. Ona bakıp alay etmiş ve yüzüne karşı kahkahalarla gülmüştü. Bu olanlardan sonra Demir, Lavin’e baktığında nasıl Dereni görmesindi? Kim bilir belki de şu an yanında Doruk ile odasında oturmuş karşılıklı bir şekilde Demir’i düşünüp gülüyorlardı. Hatta belki kahkaha bile atıyorlardı. Yine duygularıyla oynanan Demir olmuştu. Yine alay edilen yine zayıf görülen Demir olmuştu. İnatçı diye onu yetersiz görmüştü Deren, onun iyi bir lider olamayacağını çünkü insanları anlamaktan da dinlemekten de noksan olduğunu söylemişti. Demir’in kalbinin taştan olduğunu ve kırılmadığı sürece asla altındaki et parçasına ulaşamayacağını söylemişti. Doruk’un yumuşak kalbini övüp durmuştu ve Demir’e asla onun gibi birinin sevilmeyeceğini, ondan hoşlanan her kızın aslında onun değil potansiyelinin, liderlerle olan yakınlığının peşinde olduğunu bağırmıştı. Deren ona, Demir gibi birini asla sevmeyeceğini söylemişti…Ama sonra aklına gece yarısı Lavin’in odasında Lavin ile ettiği sohbet geldi. Anlattığı şarkılardan Demir’in bildiği bir iki tane çıktığında gözlerinin nasıl heyecanla parladığını hatırladı. Demir'in sorularını can kulağı ile nasıl dinlediğini, ona hevesle neler anlattığını hatırladı. O gece karşısında bambaşka biri vardı. Yüzü Deren, içi heyecanla dolu olan biri: Lavin Ergün. Belki de… belki de… kendini Lavin’e hak vermek üzereyken bulunca başını iki yana salladı. Bir daha aynı tuzağa düşemezdi. Düşmemeliydi. İlk defa yaparsa kaza, aynı şeyi ikinci defa yaparsa hata denirdi ve Demir asla hata yapmazdı! Yapmamalıydı. Buna lüksü yoktu. Deren buna hakkı olmadığını yüzüne fena vurmuştu.
“Bakın,” Çağla ikilinin dikkatini üzerine topladığında yorgun bir sesle konuşmaya başladı “Lavin meselesi oldukça kafa karıştırıcı ve üzerine istediğiniz kadar konuşabiliriz. Ama lütfen burada daha fazla beklemeyelim. Sonumuzun dışarıdaki cesetler gibi olmasını istemiyorum. Arabaya binip gidelim artık!”
Onun daha fazla kapıyı tutmaya dayanamayacağını gören Yaman ellerini Demir’in üzerinden çekti. Belinde hazır duran şarjörü, tabancasındaki boş şarjör ile değiştirdikten sonra hızla başka bir çıkış aramaya başladı. Eğer Çağla’nın sırtını yasladığı kapıdan çıkmaya kalkarlarsa üzerlerine gelen dişlek sürüsüyle uğraşmak zorunda kalırlardı. Hali hazırda zaten içeri girebilmek için kapıyı tırmalıyorlardı. Doğu Yakası’nı yok eden bu dişlekler ne kadar Avcı ekibi de olsalar bu üçlüden de kolaylıkla kurtulabilirlerdi. Yaman bunun olmasını hiç istemezdi. Özellikle de Çağla’nın, gözünün önünde ısırıldığını görmeyi. O yüzden aceleyle evin her tarafını dolaşmaya başladı.
Demir ise olduğu yerde duruyordu. Hareket edememişti. Hâlâ Yaman ve Çağla’nın Lavin’i haklı bulmalarını sindirmeye çalışıyordu ve tabii Lavin’in kendi üzerinde yarattığı kafa karışıklığını da. Ancak biraz sonra Yaman’ın “Üst katta büyük bir pencere var. Buraya gelin!” dediğini duyduğunda kendine geldi. Çağla ile göz göze geldiklerinde onun endişeli ifadesini gördü. Kapıyı tutmakta zorlanıyordu.
“Hazır mısın?”
Demir başını yukarı aşağı salladı. Bir yandan da silahındaki mermileri kontrol etti. Buradan çıkmak için yeterli değillerdi. Son dolu şarjörünü de tabancasına takarken buradan sağ salim çıkabilmelerini umdu.
“Ben üç deyince merdivenlere doğru koşacaksın tamam mı?” dedi Çağla. Demir bunu da başıyla onayladı.
“Bir…iki…üç…” Çağla kapıdan çekilip ileri doğru atıldı. Demir de merdivenlere doğru hızla koştu ve Çağla ona yaklaştığında geride kalmasın diye kolundan tutup onu kendine çekti. Çağla’nın kapıdan ayrılmasıyla birlikte kapı şiddetle devrilmiş ve dışarıda bekleyen dişlekler içeri doluşmaya başlamıştı. Çağla ve Demir’i görür görmez üzerlerine koşmaya başladılar. Aralarında mesafe olmasına rağmen gelişi güzel salladıkları pençelerle onları yakalamaya çalışıyorlardı.
Yaman’ın üst katta geniş bir pencerenin önünde beklediğini gördüler. İkiliyi gören Yaman eliyle onlara daha hızlı koşmaları için işaret yaptı. Diğer elinde de siyah, küremsi bir el bombası vardı. Üçü de evden çıkar çıkmaz bombayı atıp evi patlatacaktı. Bu dişleklerin ilgisini biraz olsun dağıtırdı. Demir önce Çağla’yı pencereden dışarı itti. Sonra kendisi atladı ve hemen ardından da Yaman el bombasının pimini çekerek evin ortasına doğru bombayı savurdu ve aşağı atladı. Yağmurdan dolayı ıslanmış ve bu yüzden yanmamış bir saman tepesinin üzerine düştüler. Sonra da yere savruldular. Ama ne beklemeye ne de bütün vücutlarına yapışan çamurlu samanları temizlemeye vakitleri vardı. Hızla yerleşkenin çıkışına doğru koşmaya başladılar.
Yaman’ın attığı bomba evi büyük bir gürültüyle patlatırken etrafa ateş parçaları saçıldı. Belki evdeki dişleklerin hepsini öldürmüştü bu bomba ancak çevredeki dişleklerin de ilgisini saniyesinde çeken bir gürültü oluşturmuştu. Demir var gücüyle koştu. Az önceye kadar arabayla aralarında olan mesafe oldukça yakın hissettiriyordu ama şimdi aralarında şehirler varmış gibi uzak gelmişti gözüne. Yine de koştu. Duramazdı. İki yanına baktı. Çağla ve Yaman’ın ona yetişip yetişmediğini kontrol etti. İkisi de neredeyse onun dibinden gidiyorlardı. Hızları arasında çok fark yoktu. Sonuçta üçü de arkalarında bir ordu dişlek, can havliyle önlerindeki kurtuluşlarına koşuyorlardı…
Bölüm etkileşimi
