6. bölüm · BİR YALANIN KIYISINDA

6. Bölüm

Gecenin Fısıltısı

Bu hikayede geçen kişi kurum ve olaylar tamamen kurgu olmakla birlikte gerçeklik taşımamaktadır.

2001 -Trabzon

Sevdam ellere kadar varmuş,
Dağlar taşlar ortadan ayrilmuş.
Uçan kuşların kanatlari kirulmuş,
Yar uslanmaz mı?

Hayatta ki en güzel başarı kimi zaman en basit anlara güzel şeyler sığdırabilmekti, kader öyle tatmin edelimez bir köprüden dilediği gibi geçebiliyordu ki; Kaderinde bu varmış derler, kötü bir şey değildi oysa. Kaderi, acı hale getiren seçimler olurdu. Feryal bugün pişman değildi kaderinde atmış olduğu bu adımdan, kendinden bile beklemiyordu bu anı, bunun bu kadar kısa sürede yaşanacağını tahmin etmemişti. Dudakları ilk kez sevdiği adamın karşısında kuruyor, elleri tir tir titriyordu. İçinde olup yere göğe sığdıramadığı aşkı ilk kez dile gelecekti.

Tarlanın ortasında elinde ki beli yere savurup Aydın’ın dibinde bitti, yapmadığı şey değildi hoşuna da gidiyordu. Etrafına baktıktan sonra kimsenin olmadığından emin olduğunda elini yavaşça Aydın’ın ellerinin üzerine koydu. Aydın istese şimdi ölürdü, kalbinde ki bu sıcaklık onu mahvetmiş soluksuz bırakmıştı. Feryal derin bir nefes alıp saçını kulağının arkasına itti.

“Gel babamdan iste benu Aydın, beklemenun manasu yok. İkimiz de birbirimizi şey ediyoruz.” dediğinde Aydın sesli bir şekilde gülüp ellerini çenesinde toplayıp belin sapını da avcuma dayadı. Gözlerinin içi gülüyordu sevdiği kadına bakarken, o ilk gün ki asi kız gitmiş gönlünü en güvenli liman ilan eden Feryal’ine kavuşmuştu.

“Ne ediyoruz biz birbirimizi?” dediğinde Feryal seviyoruz diyemedi onu demekten bile utandı ama dudaklarına gelen kelimeden sakınmadı da. “Ula fışki yiyesice adam akıllı cevap ver baa, isteyecek misun benu?” dediğinde Aydın elinde ki beli yere artıp iki elini sevdiğimin beline sarmış alnına bağlamış olduğu peştemali dokunarak düzeltti. “İsteyeceğim Feryal, isteyeceğim.” dediğinde eridi gitt Aydın, onu böylesine büyüleyen bu kadınla bir yuva kurmak elbette isterdi. Onun inadını, sevgisini ve aşkına sadakatini görüyordu.

“Da noldi?” bilerek ağız özelliği kullanmışken özgüvenli şekilde sesini yükseltti. “Dedin evde kalacağım, baktın bende sevdalıyım sana alayım bu uşağı demişsindir.” dediğinde Feryal kaşlarını çatıp Aydın’ın göğsüne hafif bir yumruk attı.

“Saa mı kaldum ula ben? İstemiysan talibum çoktur. Sonra sen evde kalursun kart erkek olursun.” dediğinde Feryal gülmeye başlamıştı, gülüşü her saniye derinleştiğinde kendi kendine gülme sebebini anlatırken Aydın’ın gözleri ilk önce gülümseyen dudaklarında ardından ise o derin gözlerinde kaldı. Boğazını temizleyip bir adım daha atmak istedi ama bu güzelliğe zarar gelmesinden korktu.

Başını sağa yatırıp elini yavaşça Feryal’in yanağında gezdirip gülümsedi, sonra diğer elini kaldırıp gökyüzünü gösterdi parlayan güneş gözünü aldığında eliyle ovuşturdu.

“Seni tanıyana kadar güneşe dokunmanın imkansız olduğunu düşünürdüm ki hep öyle öğrettiler bize, güneş yakar dediler. Ama şimdi elim güneşte ve göğüs kafesim o güneşe ait. Seni öyle seviyorum ki Feryal başımıza ne gelirse gelsin gerekirse göğüsümde saklardım seni. Her zerreni hemde.” dediğinde Feryal ne diyeceğini bilemedi utançla başını eğdi sonra beli eline alıp işine döndüğünde Aydın bir süre daha doya doya baktı sevdiği kadına.

O gün Karadeniz bu iki sevdalı insanın göğsüne bir kehanet indirdi, bu mutlulukları bozulacak her saniye yerini gözyaşına bırakacaktı. Karadeniz karanlığını yaşatacak, Aydın ve Feryal o karanlıkta kaybolacaklardı. Birbirine ulaşmak için uzanan eller kana, yürekler yara olmuştu. Niye istemiyorsun ki Karadeniz? Bu cilve bu ıstırap kimeydi?

Günümümüz.
Feryal’in anlatımı.

Hatıralar; onları ardında bırakıp gittiğimde hayatımdan her şeyin tamamen silineceğine inanmıştım. Koskoca bir yirmi beş sene geçmişti bir evliliğin üzerinden, unutulur muydu yine de? Ne yaparsam yapayım bu gerçeğimden vazgeçemiyordum, onun ellerinden başka eli tutan eller yirmi beş sene önce de şimdi de kırılsındı. Bazen hatıra bir fotoğraf karesi olmazdı, bir tül bile hatıranın en güzel simgesi olabilirdi.

Gözyaşlarımı silerek perdeyi avcuma alıp narince okşadım, ne özenle seçmiştim bunu çeyizime. Eskitme bir renk olduğu için arkadaşlarım yakıştırmasa bile Aydın gözümün iki saniye bunda oyalandığını fark etmişti ve almıştı. Ellerimi ateşe değmiş gibi çektiğimde kaşlarımı çattım. Evlenmiştir belki Feryal dedim kendi kendime, yüzümü buruşturdum ve hızla saate baktım, sabah ezanı yeni okunmuş namazımı kılmıştım. Saçımı gelişigüzel şekilde örüp üzerime uzun montumu giyindim, elime siyah bir şal alıp cebime günlerdir dokunamadan izlediğim şeyi de atıp odadan çıktım.

Annem çoktan uyanmıştı, ona başımla selam verdim. “Oğluma gidiyorum anne.” dedim, elini yüreğine koyup başıyla onayladı. Evden sessizce çıktığımda şalı başıma takıp yürümeye başladım, attığım her adımda zihnimde çalkalanan sesler sanki yirmi beş sene evvel değil de şu an yaşanıyor gibiydi. Adımlarım hızlandığında yağmur çiselemeye başlamıştı, oğluma geldiğimde eskimiş demir kapıyı açtım ve içeriye girdim. Bakışlarım büyük çam ağaçlarında, eski ve yeni mezar taşlarında öylesine gezinirken bir taşta yazan yazı dikkatimi çekti.

Evlat acısı farklıymış oğul,
Acını tadınca anladım,
Bir tas çorba yemeden duramadık.
Boğaz ileri gelirmiş evlattan oğul.

Taş gibi oturdu yüreğime bu sözler ben bir tas çorba bari içseydim oğlum melek olduğunda, bir tas çorba bari içseydim de terk etmeseydim yirmi beş yıl annesiz koymasaydım onu. Sonunda aradığım mezarı bulduğumda mezar taşı parlak bir mermerle yapılmış üzerine Volkan Doğan, ruhuna el Fatiha. Gözümden bir damla yaş süzüldüğünde mezar taşına dokunamadan dizlerim üzerine çöktüm. Gözlerimde ki yaşlar sertçe yağan yağmura yetişirken var gücümle o yirmi bir yıllık ağıdı yaktım.

“Oğlum, oğlum.” diye bağırdığımda hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlamaya başlamıştım. Zar zor ellerimden destek alıp mezar taşına dokunduğumda ağlamam şiddetlendi. “Annen geldi oğlum, geldim.” dediğimde mezar taşını okşayıp rengarenk açmış olan menekşeleri öptüm. “Nasıl sığdın buraya, ufacıktın Volkan’ım.” dediğimde başımı ufak mezarın ayak ucuna yasladığımda ağlamam hâlâ aynı şiddetteydi.

“Yirmi bir yıl gelmedim diye küstün bana da ondan mı rüyama bir kez olsun gelmedin oğlum? Trabzon’a gelmemi mi bekledin oğlum. Bak annen sana ne getirdi, affedeceksin beni biliyorum bak.” diye sayıkladığımda elimi cebime atıp küçük kırmızı arabayı çıkarıp gözyaşlarımın arasında güldüm. “Tırmız araba annem, en sevdiğin araba kuzum.” dediğimde ruhumun ferahladığını hissettim.

“Nnne, ınne.” dediğinde gülümseyerek ellerini tutup avuçlarını öptüm. “Efendim annem?” dediğimde eliyle yerde ki arabayı işaret etti. Yeşil gözleri heyecanla bakıyordu ama sanki gösterdiği şeyi göremesem ağlayacaktı.

“Pak, tırmız abara.” dediğinde elimle arabayı alıp öününde ileri geri ittirdim.

Gözümde canlanan bu kısa anı içimi paramparça ettiğinde eğilip defaralca öptüm toprağını. Kırmızı araba getirmiştim oğluma, kırmızı renkli araba. Avcumla toprağı sıktığımda gözyaşlarım şiddetlendi, “Volkan’ım, bal oğlum benim. Ne yakışıklı olurdun şimdi, kardeşine abilik yapardın canımın içi. Yıllardır sana kavuşmak için tutuştum gelmedi elimden, şimdi kardeşinden saklıyorum seni. Yapamıyorum Volkan, dayanamıyorum. Boğuluyorum ama ölemiyorum.” dediğimde elimle yüzümde ki yaşları silip başımı koyduğum taştan kaldırıp minik mezarın çevresinden dolanıp isminin üzerini okşadım.

İsminin üstünden kanlar aktı ellerime sanki, içimi bir sızı yüreğimi bir yangın sarmıştı. “Anneni affet diyemiyorum, yirmi bir yıldır içimde ki özlemi bil oğlum. Bu acıyı bil, hisset oğlum.” dedim. Eğilip öptüm defalarca, okşadım. Belli belirsiz ismini de okşadım, kırmızı arabayı mermerin üstüne koyup son kez öptüğümde yorgun adımlar ile çıkışa ilerlemeye başladım. Adımlarım beni bu sefer eve götürmemişti, bugün cesaretimin ilk ve son günüydü. Yirmi bir yıl ile bugün yüzleşecektim ben bunu hak etmiştim yoksa oğlum affetmezdi beni.

Sahile vardığımda kıyıya öfkeyle vuran dalgaya ve bıraktığı köpüklere baktım. Dizlerim üzerine düştüğümde başımı omzuma yasladım, elimi bana doğru çarpan suya dokundurdum dizlerim ıslandığında üşüdüğümü bu soğukluğun beni öldürdüğünü hissettim.

“Neden, neden, neden?! Küçücüktü o nasıl boğdun onu, günahsızdı o nasıl boğdun? İsyan etmek haddime değil yüreğim yanıyor, ciğerimi deşiyorsun neden? Oğlum! Oğlumu aldın benden.” hıçkırarak ağlamaya başladığımda güçsüzlükle başımı kuma yaslayıp dalgaları izlemeye başladığımda elimi ileri uzatıp suyun her halde elime değmesini istedim.

“Oğlum kokar mısın ki? Aldın ya onu benden?” Gözlerimi kapattım bir süre, bir süre sonra gözlerimi araladığımda gün tamamen doğmuştu. Kumdan kalktım ve son kez baktım dalgalara, devasa bir açıyla baktım.

“Benden bir evlat aldın, bir tanesini daha almana izin vermeyeceğim. Bu sefer anne kazanacak, ben kazanacağım.” dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım, gözlerim sürekli buğulanıyor boğazım bir diken misali batıyordu nefesime. Eve gitme sebebim olsun diye fırında durup iki tane ekmek aldım, o çeşmenin önünde durduğumda bir süre sessiz maziyi izledim. Önümden işe yetişmeye çalışan insanlar, yavruları için seferber olan hayvanlar geçti. Benim bakışlarım ise yıllar önce o çeşme başında buluşan iki aşığı hatırladı. Önüme dönmüştüm ki arkamdan ismimin seslenilmesiyle şaşırsam bile arkama söndüğümde Asiye’yi gördüm.

Mahalleden en yakın arkadaşımdı, onu ilk bakışta tanıyamasam bile bakışları ve gülüşü aynıydı. Yanıma geldiğinde bana sımsıkı sarıldı, bende ona sarıldığımda sanki geçmişte terk ettiğim yirmi beş yıla sarılmıştım. Benden ayrılınca saçlarımı okşadı eliyle. “Ne kadar değişmişsin.” dediğimde ona buruk bir gülümsemeyle gülümsedim.

“Yolu yarıladık.” dedim. Gülüp geçtiğinde eve gitme fikri ağır bastığı için Asiye’yi kahvaltıya davet etmek istedim ama aklıma Ukde geldi, çoğu kişi bilmiyordu bile varlığını içime büyük bir sıkıntı sağlandığında ellerini tuttum. “Benim şimdi eve yetişmem gerek, yemekten sonra buluşalım mı seninle? Her zaman ki yerde.” dediğimde başıyla onayladı, “Telefon numaranı kaydet, ulaşabileyim sana.” dedim ve telefonumu uzattım. Kısa süre içinde onun yanından ayrılıp eve vardığımda Ukde ve annem çoktan masaya oturmuştu.

“Afiyet olsun.” dedim, ekmekleri poşetten çıkarıp masaya koydum ve bende Ukde’nin karşısına oturdum. Bende kahvaltıya başladığımda Ukde devamlı önünde ki kahvaltılıklar ile oynuyor çay bardağını ileri geri çevirip duruyordu. “Ben masaya oturdum diye mi yemiyorsun kızım?” dediğimde Ukde hızla başını salladı. Ağzına iki lokma peynir atıp yuttu.

“Dün bir tane esnafla kahvaltı yaptık, aklıma o geldi de.” demiştim, kızımın aklında takılan soruyu bilmiyordum ama sanki aradığı huzuru bu masada bulamamıştı. Çatalımı bırakıp uzum aradan sonra rol bile olsa gülümsedim. “Anne bugün meraya mı çıksak? Ukde çok sever orada ki bitkileri, değil mi kızım?” dediğinde Ukde de gülümseyerek onayladı. Sessiz kahvaltı sonunda bitmişti tabakları dolaplara yerleştirdikten sonra herkes hazırlanmak için odalarına çekilmişti. Yatağa oturduğumda telefonu elime aldım ve Asiye’yi aradım.

Telefon ikinci çalışında açıldığında derin bir nefes aldım. “Asiye benim sana bir şey demem gerekiyor, bu durum beni o kadar diken üstünde hissettiriyor ki bir kişiyle daha paylaşmasam öleceğim sanki.” dediğimde Asiye şaşkınlıkla bir süre cevap verememiş sonra dilinin kemiğini bulmuş olacak ki sessizliği bozdu.

“Ula merak etturme, ne oldi?” dediğinde derin bir nefes aldım elimle çarşafı sıktığımda başımı hafifçe omzuma yasladım.

“Benim bir kızım var Asiye, bir çocuğum var.”