1. bölüm · BİR YALANIN KIYISINDA
1. Bölüm
Bu kişide geçen kişi kurum ve olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçeklikle hiçbir bağlantı taşımamaktadır.
2005-Trabzon.
Dağ başında birikmiş kar,
Yarum sana bir diyeceğum var.
Koymuşlar bizi ayrı,
Gel kaçalum diyar diyar yolumuz var.
Geçmiş parlak bir kayanın üstünden parıl parlıyordu, yosunlar etrafını sarmış ama her acı damla damla akmaya devam etmişti. Bir kan damlası düştü Karadeniz'e, bir tane daha, bir tane daha...
Öyle sert ve öfkeliydi ki derinler, her kana hazırlıklıydı. Ama bu sefer kandan daha farklı bir şey damladı buram buram tuz kokan Karadeniz'e. Bir yürek yandı, bir diyar duydu feryadı. Ölüm gibi bir soğukluk kapladı ne derman kaldı bir adım atacak, ne nefes kaldı dolu dolu çekilecek. O öldü, Karadeniz kavruldu. Suyun yönü değişti, kum üste çıktı balıklar öldü onun acısına da o bana mısın demedi de gelmedi daha. Bir kıyamet koptu ama sadece Karadeniz aldı payını.
"Oğlum!" diye bir feryat koptu, "Uşağum." dedi peşine. Yürek dayanmadı, evlat acısı dayanılmazdı. Kadın karşısında ki doktorun göğsüne vuruyordu, yanıyordu yüreği ondan vuruyordu da doktor sadece elini sırtına koyabiliyordu kadının. Eteği beline kadar ıslanmıştı, başında ki eşarp omuzlarına aşağı düşmüş örgülü saçları dökülmüştü omuzlarına. Çakır gözleri buğulu bakıyordu.
"Oğlum öldu mi? Ne diye susaysun toktor, cittu mi benum evladum?" Kadının tüm gücü tükenmiş dizlerinde hiçbir güç kalmadığında yere çökmüştü. Karadeniz ah etmişti de kadının alevi yinede dinmiyordu, doktor da ne yapacağını bilmiyordu. Bir insana 3 yaşında ki oğlunun ölüm haberini vermişti, nefret etti kendinden boynu büküldü bu çaresizliğin karşısında ne yapacağını bilemedi. Bir güç eğildi kadının yanına.
"Hanımefendi eşiniz nerede?" dedi, bu kadın buraya feryat figan tek başına gelmişti. Kucağında peştemale sarmış evladıyla gelmişti de kurtaramamıştı küçüğü. Yüreği yanan bu kadına neyi nasıl anlatabilirdi ki? Sonra içeriye 4 kişi girdi, en önde ki genç adam çaresizce dizlerimin dibinde ağlayan kadına bakıyordu. Gözleri kırıldı, kafasını havaya kaldırıp elini yumruk yaptı. Yanında ki siyah takım elbiseli adamlar ellerini önünde birleştirmişti, adam kadının yanına çöktü. Doktor ayağa kalktığında onları yalnız bırakmak istedi ama daha diyecekleri vardı, bekledi.
Adam kadının başını göğsüne çekmek istedi ama kadın direndi, ellerini yere vurmaya başladı acıyla. "Senun yüzünden oldi! Senin yüzünden benum evladumu sen aldun benden. Niye ettun ha, oda senun canundan değil miydu? Konuşsana Aydın, yaktun benu yaktun!" diye bağırdı çaresizce, ne fayda. Karadeniz yuttuğunu verir miydi? Çekerdi içine de döve döve öldürürdü.
"Senunle severek evlendum, bebemiz olmadı Aydın. Aylarca dua ettuk senunle, seccade üstunde birlikte sabahladuk. Aç doyurduk, Rabb'im bize bir evlat evlat nasip etsun diye. Sen ne ettun? Sen benu aldattun. Sen bana kisur dedun, eksik kadun dedun, namusuma kadar laf getirdun. Kiyamadum saa, yine ayrulamaduk içime can düşmüştü ula ona sımsıkı saruldum da oni de sen aldun benden." diye tüm kinini kustu kadın, ellerini yer yer göğsüne vuruyor acı çeken gözlerle bakıyordu. Dalgalar çekildi, kumlar sustu yağmur bile dindi. Karadeniz diz çöktü bu acının karşısına, o bile acıdıysa sevdaluklar ayrılmıştı. Filmin son sahnesi kavruk bir alev gibi yakıp geçmişti.
Adam kadının yanından kalktığında gözlerini yavaşça kaldırdı yerden, adamlarına döndü. İlk kez ne yapacağını bilmiyordu sanırım, ilk kez kim olduğunu unutmuştu Aydın. Şimdi kim kurtaracaktı ki onu? Bu yangından onu sağ çıkaracak kimse kalmamıştı yanında. Feryal bile çıkarmazdı artık onu bu yangından, her hatasında her yanlışında onu affeden karısına da hayatında ki en büyük ihaneti etmişti artık. Ona etmediğini bırakmamış, her gününü zehre boğmuştu. Aydın Doğan kendini bir çekirdek aileye bile sığdıramamıştı.
Doktor Doğan'a yaklaştı, yapılması gerekenler vardı. "Oğlunuzun cenazesi morga götürüldü, boğulma olduğu için otopsi yapılmasını ister misiniz?" dediğinde Feryal'in kulakları çınladı, yüreğini paslı bir demir kesti. Aydın yutkundu, karısına döndü onun bu harap olmuş haline baktı uzun uzun. Pişman oldu, kendine bela okudu. 'Allah'ım canımı al.' demek istedi ama faydasız.
"Otopsi yaptırmak istemiyoruz, zaten ufacık bir bedeni var doktor elinde heder olmasın oğlum." dedi, doktor devam etti sonra. "O zaman cenazenin sevkini gasilhaneye yapalım, ölüm işlemlerini biz yapıyoruz ama cenaze prosedürlerini orada halledebilirsiniz." diye sözünü bitirdiğinde kadın hızla ayağa fırlayıp doktorun önlüğünü tuttu evladına cenaze diyorlardı. Sonra yapacak hiçbir şeyi olmadığını anladı, ağlaya ağlaya başını kocasının göğsüne yasladı. Vurdu kollarıyla ama yine sevdiği adamın omzunda ağladı Feryal, bir zamanlar sevdigi adamın...
🌪
Aydın Doğan, Trabzon'un en zengin kereste ve mobilya işleriyle uğraşan Türkiye'ye hizmet eden büyük bir mirasın başındaydı. Ailesinin soyundan ona gelmişti, gururla da işine yerine getiriyor her yıl üstüne kata kata zirveye yerleşiyordu. Her yeri gezmişti ama yine bir yayla kızına gönül vermişti, Feryal ile evlenmişti. İkisi de birbirlerini ölümüne seviyor, görenler ibret alıyordu bu iki sevdalıktan.
Gün geçtikçe işler değişmeye başlamıştı, Feryal koca bir konakta tek gelin olarak dönüyordu her işe yetişmeye çalışıyordu. Dedikodular çıkıyor, herkes bir ağızdan konuşuyordu. Doğan'lar gibi güçlü bir ailenin tek oğluydu Aydın da hâlâ bir çocuğu olmamıştı. 'Feryal gelin kısırmış, Doğan'lara bir veliaht bile verememiş.' , 'Gelin de kısır çıkmış, oğlanın gözü hep dışarıda gezer tat huzur kalmaz ki bu evde.' demişler durmuşlar.
Bir gün Feryal ağlaya ağlaya diz çökmüş Aydın'ının önünde, boşanalım demiş baba olmak senin de hakkın evlat hasreti yaşama ben seni uzaktan severim demişte Aydın senin sevdandan başka sevda haram bana demiş herkese peşkeş çekmişler. Dualar etmişler, Allah'ın huzurunda sabahlamışlar. Bir evlat nasip olsun onlara diye varlarını yokluklarla harmanlamışlar.
Günler geçmiş, Aydın eve uğramaz olmuş. Şirket batacak seviyeye gelmiş bu noktaya nasıl hızlı gelindiğini hiç kimse anlayamamıştı, girmiş olduğu her ihaleden dolar bazında zarara uğramaya başlamış ettikleri zarar arttıkça güvenli şirket konumundan çıkmış. Alkole düşmüş Aydın sonuçta baba yadigarı mirası yok oluyordu ama asıl yok ettiği ailesiydi, bilmiyordu o bile. Karısına dokunamaz hale gelmiş Feryal’ine, ailesini tanımamış da Feryal sarhoş kocasını omzunda sokmuş evlerine aslında esaretlerine sabaha kadar başında beklemiş sevdiği adamın. Feryal evde ağlaya dursun Aydın'ın hiçbir şey umrunda değilmiş. Dışarıda ki sözler eve girmiş artık 'sen eksik bir kadınsın, bir çocuk doğurmadın.' diye diye dağlamış içten içe onu kötü hale getiren bir şişe meretti. Akşam olur yine karısının koynunda nefes alırdı.
Aydın onca dert içinde sevdiği kadının haline acır olmuş, boşanmayı kabul etmiş. Onlar kadar büyük bir aşk geçmemişti ve içinde hala kıyamıyordu. Feryal ağlayarak kabul ettiğinde boşanma evrakları için geçmesi gereken süreyi 1 hafta geçmemiş Feryal'in içine öyle bir heves düşmüş ki, öyle bir his kaplamış ki içini. Tamam demiş, bu sefer anne oluyorum. Herkesten gizli bir test yaptırmış bir test ona dünyaları nasıl verebilirdi, bu sefer tek çizgi yoktu testte artık çift çizgiydi. Bitmemişti, sevdiği adamdan ayrılmamış karnında onun canını taşır olmuştu.
Hamile kalmış Feryal, içinde bir can büyümeye başlamış. Aydın sevinmiş ama o meretten, karısına bile yabancı eden o meretten kurtulamamıştı. Sıkıntılı bir hamilelik geçirse de Feryal dünyaya sağlıklı bir erkek evlat getirmiş, herkese taş çıkarmış benimde artık yiğit bir oğlum var demiş demesine de her şey bozuk bir havada tuzla buz olmuş. Bir kurşun sesi yüreğini ağzına getirmişti. İçinden öyle kanlar akmıştı ki bilmiyordu zaman o kanı durdurmayacaktı.
Aydın eve kurşun yarasıyla ölecek halde gelmişti, Feryal sarmıştı tüm yaralarını. Ne yaparsa nefret edemiyordu kocasından ki, seviyordu. Ölümüne seviyordu Feryal, ölmüştü belki de. Sevgi onuda sevdiği adamı da öldürmüştü. O gün içinden akan o kan usul usul damlamıştı dalgaların arasına.
Deniz dağa çarpmış; su köpürmüş, yosunlar kopmuş, taşlar temizlenmişti. Karadeniz'e kan düşmüş, o kana bir de intikam ateşi devrilmiş. Tavşan dağa küsmüş de dağ yerle bir olmuş tavşan enkazda kalmış, ne bir kazanan olmuş ne de kaybeden. Herkes elenmiş yürek delinmiş.
21 sene geçmiş, ölüm gibi bir 21 sene. Volkan'ı boğmuş Karadeniz, ona sadece bir mezarı layık görmüş annesi canını sağ etmiş. Şimdi bir can doğmuş intikam alacak o can, Karadeniz'e karşı gelmiş hem derdine hem sevdasına. Sular çekilmiş, yerini kanlar bırakmıştı. Sevda ah etmiş, azaptan.
2026-İstanbul.
"Hadi Anne, uçağı kaçıracağız." dediğimde heyecandan yerimde duramıyordum. Valizimde ki her şeyi iki kere kontrol etmiş üstüme başıma aynada bir daha düzen vermiştim. Siyah saçlarımı dalgalı yapmış, makyajımı çok hafif tutmuştum. Üzerimde ki kahverengi kot elbise bana yakışmıştı. Yıllar sonra memleketime dönme günü artık gelmişti. Gözlerimi kapatıp tüm dileklerimi içimden geçirdim, bileğimde ki saate bakıp heyecanla annemin odasına daldım.
"Anne hadi çıkalım, geç kalıyoruz." dedim. "Tamam kızım, şu çantayı da alalım çıkalım hadi. Her şeyi kontrol ettin değil mi?" dedi. Başımı mutlulukla sallayıp anneme sıkıca sarıldım. "Ocak tamam, sigorta tamam, camlar tamam her şey eksiksiz ve şunu diyeyim teşekkür ederim anne, beni kırmadığın için. Her şeye rağmen beni Trabzon'a götürdüğün için." sesim sonlara doğru fısıltıya dönüşmüştü, içimde ki amansız mutluluk beni yerle bir ediyordu.
Kapı iki kere çalındı ve açıldı, içeriye kıvırcık saçlı genç oğlan girdi bina sorumlusuydu. Gözleriyle önce valizleri sonra üzüntüyle bizi süzdü.
"Feryal teyze, taksiniz geldi ben yardım edeyim size." deyip valizlere yönelirken durdu, gözlerini bana çevirip berrak gözlerimi delip geçecek kadar masumca baktı. Doğdum doğalı burada yaşamama rağmen annem hep arkadaşlarıma karşı mesafeli olmam gerektiğini öğretmişti bana, Ömer onlardan değildi. Annem Ömer'e en az benim kadar güvenir soframıza layık görürdü. Ömer bir süre düşüncesini kelimelere nasıl aktarması gerektiğini düşündü. Sonunda o kelimeleri bulmuş olacaktı ki dudaklarını araladı.
"Beni unutma olur mu? Sık sık gel Ukde." dedi. Gözleri hafifçe dolduğunda istemsiz benimde gözlerim doldu, ufak adımlarla yanına varıp kollarımı boynuna dolayıp sımsıkı sarıldım.
"Belki gelirim, sende gel mutlaka olur mu?" dediğinde başıyla beni onaylayın susmuştu. Sesinin titremesinden korkuyordu, annem de yanımıza geldiğinde o da bize sarılmış sonra çekilip omzuma fiske indirmişti. Güldü:
"Hadi çocuklar, dünyanın öbür ucuna gitmiyoruz ya hem elinizde telefon sık sık konuşursunuz. Ağlatmayın beni şimdi." dedi. Bizde toparlanıp eşyaları tek tek indirip annemle en son kapıyı kilitlemek için döndük. Gözünden akan bir damla yaşı eliyle silip anahtarı kilide takıp iki kez çevirdi, ağlamama engel olamıyordum burası benim ait olduğum yerdi ve tekrar gelebilecek olmam tamamen muammadan ibaretti.
Annem bana döndüğünde ona sımsıkı sarıldım, hep yaptığı gibi saçlarımı öptü. Sonra gözlerini kaçırdı ve çatallaşmış sesiyle konuştu.
"Taksiyi daha fazla beklemeyelim."
Her şey o kadar hızlı olmuştu ki; annem komşuları ile vedalaşmış ben ise Ömer'le, annem kapıyı kilitlemiş ama ben o dört duvar arasında ismi yuva olan yerde bir çocukluk unutmuştum, ya da bu onun tercihi olmuş gelmek istememişti. Ait olduğum yere dönerken ayak bağı olmak istememişti belki de.
Taksiye binişimiz, havalimanına ulaşmamız her şey bir saat içinde olup bitmişti. Uçak havalandığında ardımda bıraktığım koca şehre baktım, koca şehrin minik insanlarıydık bizler giderdik ama şehirler oldukları yerlerde öylece kalırlardı. İstanbul öylece kalmıştı, gözlerim boğazın üstünü son kez daha net bir şekilde gördü. Gözümden akan yaşı silip gülümsedim, dönüyordum annemin senelerdir beni mahrum bırakmış olduğu memlekete dönüyordum.
Çok düşünceli duruyordu, gözümden akan yaşı silip elimi annemin elini üstüne koydum. Yüzünü buruşturup elimi öptü, saçımı okşayıp gülümsedi. "Heyecanlı mısın?" diye sordu, başımı sallayıp onu onayladım ve başımı omzuna yasladım. Annem peşpeşe saçlarımı öpmüş, sonra usul usul saçlarımı okşamaya başlamıştı.
İlahi.
Kehanet yıllar sonra gerçekleşecekti, bir can çıkmıştı Karadeniz'in bağrında ufacık çocuk bedeni suya karışmış aileler kanlarını o suya akıtmıştı. Feryal senelerce çalışmış okumuş, iş kurmuş kendi ayakları üstünde duran başarılı bir kadın olmuş olmasına da avuç içlerini deştiği tırnakların izleri hâlâ yerli yerindeydi. Bugün sadece kızını getirmiyordu memleketine, 21 sene sonra ilk kez minicik oğlunun mezarına gidecekti. Annenin bir kere uğramadığı mezarına, sadece taşla işaretlenmiş olarak düşündüğü sahipsiz bir mezar gibi görünen biricik oğlunun mezarına gidecekti hemde, oğlu sahipsiz değildi Feryal'in aksine hep yanında da olmuştu, o anneydi.
Bu dava sessiz sedasız buruşturacaktı yürekleri, kan kusacaktı herkes de ah ettim demeyecekti. Feryal niye dönüyordu ki? Kime gidecekti, oğlunun mezarından ve teyzesinin başka kimi vardı? Kapısını çalacak bir komşusu bile yoktu.
Feryal ufacık oğlunu soğuk toprağa koymuştu da taziye için bir gün beklememişti evde, cenazeden havaalanına gitmiş ilk uçakla da İstanbul'a bilmediği yabancı şehre ayak basmıştı. Bir sebep vardı ki Ukde... Feryal cenaze günü fenalaşıp tek başına taksiye binip tek başına acile gittiğinde hemşire merak etmeyin, sizde bebeğiniz de çok iyi sadece biraz üzülmüşüz annesi demişti. Defalarca tekrar etmişti bu cümleyi kafasında, Allah ona bunu lütfetmişti. Ondan bir can almıştı huzuruna, bir melek almıştı Volkan'ı almıştı da göğsüne bir de Ukde'yi bırakmıştı. Şükretti.
Feryal cenazeden sonra gitmeden son kez mezarın başına eğilmiş havaalanına gideceği pantolonun dizleri çamur olmuştu, demişti oğluna geleceğim annem... daha çok şey demişti de demişti işte.
Bu yüzden yüreği hançer yarasıydı Feryal'in tek düşüncesi onu oğluyla nasıl tanıştıracaktı, mezarla tanışılır mıydı abi diye. Tanışacaktı. Karadeniz Feryal'e sanki 21 senenin intikamı gibi kan kusturacaktı, oğlunu terk etmenin bedelini ödeyecekti çünkü kimse Feryal'den sonra o mezara diz çöküp ne af dilemişti ne de özür mezar yol olmuş gitmişti. Bu yüzden intikam alacaktı Karadeniz.
Baş göğe kalkacak; dert şaha,
Ölüm iki dudak arasına sığacak; duy,
Hayat ince pamuk ipliğinde sallanan
Ah edecek, ölmeyecek, diz çökecek yıkılmayacak.
