5. bölüm · BİR YALANIN KIYISINDA

5. Bölüm

Gecenin Fısıltısı

Bu hikayede geçen kişi, kurum, kuruluş ve olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçeklik taşımamaktadır.

Bu ne yaman acıdur,
Yürek dağlayan.
Kaderim ne kara yazıdur,
Candan can kopartan.

2001 - Trabzon

Rüzgar yine ılık bir akşam öylesine okşuyordu yaprakları, kimisi dalından kopuyor savrulup gidiyor kimisi ise dalında çürümeyi tercih ediyordu. Bir rüzgar daha esti ki bu sefer bir ağaç kökleriyle yıkıldı, dalları en işlek yolları kapattı. Rüzgar fırtına kadar büyüdü yok etti kıyıları Karadeniz döve döve. Bir rüzgar daha uğrar mıydı, mevsimlerden neydi?

Feryal inanamıyordu kendine, içinde ki bu tarifsiz duyguya gün geçtikçe ad koymak onun için zorlaşıyor ama içten içe Aydın diye zikreden kalbine tek söz geçiremiyordu. Ufak bir örtüye mısır ekmeğini de sardı ve bir tabağa tavada yağ ile harmanlamış olduğu fasulye turşusunu koymuştu. İki de çay bardağı koyup sepeti koluna takmıştı.

Aydın’a gidiyordu, sabah onu ufak bir gözle yaylaya giderken görmüştü. Aydın haftanın gelirli günleri ormana gider biraz gezerdi dikmiş olduğu ağaçları sular orada vakit geçirirdi. Feryal kapıdan Havva annesine görünmeden çıkmayı başarıp yayla yolunu tutmuştu. Kalbi ağzında atıyordu resmen, bunun Aydın’ı görecek olması düşüncesiyle olduğunu düşündü. Tövbe çekmek istedi bir an ama sadece ister istemez bir gülümseme kaldı Feryal’in dudaklarında.

Yaylaya vardığında hem beli hemde kolu kopmuştu, sepeti yere bırakıp soluklandı. Aydın görüş açısına girdiğinde gelini kaldırıp konuştu Feryal. “Ula yangaz, gel de yardum et baa.” diye ufak bir isyan ettiğinde Aydın gülümsemeyle hemen hızla Feryal’e yaklaştı ve sepeti elinden aldı. Birlikte biraz daha düz kısma çıktıklarında Feryal hemen sepetin üstündeki yer örtüsünü serdi. Mısır ekmeği ve turşu yağlamasını da çıkartıp hemen çay koydu ve oturdu, Aydın Feryal oturunca oturmuş yemeklerden önce karşısında ki kızı sevdalı sevdalı süzmüştü.

“Ellerine sağlık efulim, sağ olasın emek ettin buraya kadar.” dediğinde Feryal kimseye göstermdiği hayranlıkla baktı Aydın’a. Gözlerinin içi gülüyor, kalbi büyük bir heyecanla göğsüne vururken Aydın en sert darbeyi indirdi Feryal’in kavranan eli Aydın’ın dudaklarıyla buluştuğunda parmak uçlarını tek tek öpüp koklamıştı Aydın. “Aydın’ım, acıkmişsindur ye hayde kurban olduğum bakalum beğenecek misun?” dediğinde Aydın mısır ekmeğinden bir parça koparıp yağa bandırıp sevdiğinin dudaklarına yaklaştırdı. “Önce sen ye sevdam.” demiş ve yine aynı hayranlık dolu bakışlarını sürdürmüştü. Feryal itiraz etmeyip ekmeği ağzına attığında yavaşça çiğnemeye başlamışken o da eline bir tane turşu alıp Aydın’a yedirdi. O kadar mutlu ve kusursuz görünüyorlardı ki, öyle gıptayla seviyorlardı ki birbirlerini. Feryal’in bir anlığına gözleri doldu.

Aydın hemem anlamıştı ama Feryal’in göz bebekleri birden dolmuştu, hafifçe elini yanağına yasladı ve parmağıyla okşadı. “Ne oldu efulim?” dediğinde güçlükle gülümsedi Feryal gözyaşlarının arasından. “Aydın bir gün mutluluğumuz bozulur mi? Ayrı düşer miyuz?” dediğinde Aydın sevdiğinin başını ait olduğu yere göğsüne yasladı hafifçe, saçlarını öptü. “Sana söz veriyorum bu Karadeniz taşsa mutluğumuzun bozulmasına izin vermem, Karadeniz ayrı düşer kıyısından da ben senden ayrılmamak için ona bile baş tutarım.” dediğinde Feryal huzurla daha çok gömüldü Aydın’ın göğsüne.

“Ula ya sen benu aldatursan da ayrilursak?” dediğinde gayet ciddiydi Feryal oysa, “Havva teyzenin çifte kırması var ya onunla göğsüme delik açarsın.” demişti. Sanki eşsiz bir filmin son sahnesiymiş gibi kamera sessizce uzaklaştı iki aşıktan. Birlikte büyüyecek bugün ettikleri yeminlerin üzerine sevdaları uğruna yeminler ve dualar katacaklardı. Aradan belki yirmi beş sene geçecekti ve iki aşık bir terkle durmayacaklardı yeminlerinde.

Karadeniz gidene zaten hırçındı ama asıl mesele ona baş kaldıran birisinin kendinden emin oluşuydu. Kim bilir belki o bile korkmuştu bu sevda karşısında ama adı da üstünde ya Karadeniz’di o. Aydın ile Feryal’in kara yazısı Karadeniz. Kim olduğunu vakti gelince gösterecekti, Feryal sevdiğini elleriyle besledi o gün ve bunu aslında her gün yaptı sevgisi doldu taştı göğsünde. İkisinin arasına girecek neydi bilmiyorlardı ama başlamıştı kaderin cilvesi bir saatin yörüngesinde zamana yetişmeye çalışırken çıkarmış olduğu o tik, tak, tik, tak, tik tak.

Günümüz:

Günün doğuşu hissedilmeye başladığında boğulmuş olduğum düşünce denizinden hâlâ çıkamıyordum, oysa artık kalkmalıydım. Anneme karşı içimde engel olamadığım bir yabancılık hissi vardı ve bu his içten içe beni üşütüyordu. Kendi kendime sorular sormadan yapamıyor, zihnim kendi kendine onlarca senaryoyu bir anda yaşıyordu. Pencereye doğru döndü yatakta, dizlerini karnıma kadar çekip camdan dışarıya bakmaya başlamıştım. İstemsizce gözümden süzülen yaşa engel olamadım, akma sebebini bile bilmiyordum ama çenem öyle bir titredi ki kendimi yabancı olduğum şehirde bir yük gibi hissettim.

Kapım iki kere tıklatıldı ardından içeriye ne kadar hayal kırıklığıyla dolu olsam da giren anne kokusunu hemen tanıdım. Yatağımın yanına kadar gelip yanıma oturdu. “Hasta mısın kızım, kahvaltıya gelmeyecek misin?” dediğinde başımı hafifçe kaldırdım. “Gelmeyeceğim, size afiyet olsun. Biraz halsizim, çıkarken perdeyi örtersen sevinirim ışık gözümü rahatsız etti.” dedim bir çırpıda kafamı yastığa biraz daha gördüğümde kendimi yirmi dört değil de dört yaşındaymış gibi hissettim. Annem sessizce yataktan kalktı ve perdeyi çekti. “Sana ıhlamur yapmamı-“ diyecekken lafını kestim. “Günaydın anne.” dedim. Başını önüne eğdiğini hissettiğimde odadan sessizce çıkmıştı.

Annem çıkınca yatakta oturur pozisyona geldim, saçlarımı elimle düzeltip telefonumu elime aldım. Planlamış olduğum arka planda ki siteye hemen girdim, işlemi onayladığımda yataktan kalkıp sırt çantamı yatağın kenarından alıp eşyalarımı doldurdum ve yatağın altına doğru ittim. Başımı kaldırıp boynumda ki kolyeye sımsıkı sarıldım, parmak uçlarım kanadı ama bırakmadım. Elimi yüzümü yıkayıp üzerime rahat bir eşofman giydim, balkona çıkmak için salondan geçecekken küçük bir odadan bana seslenen Havva neneyle durmak zorunda kaldım.

“Kizum, nereyesun?” dediğinde kucağında ki seccadeyi katladı ve eliyle beni yanına çağırdı, ayaklarım ne kadar geri geri gitse de yanına gidip oturdum. Yanına oturmamla kırışık ellerini saçlarıma yerleştirmesi bir olmuştu. Buğulu gözleri saçlarımda gezdi sonra namaz kılmış, duasını dile getirmiş olduğu ellerini yüzüme sürdü yavaşça. Sonra tekrar saçlarımı tutup konuşmaya başladı, parmaklarıyla ufak ufak tarıyordu. “Gönlunda ki dertler ağur geldu diye anana yüklenmeyesun kizum, biliyrum yıllarca bir bilenmezluk ile yaşamak zordur. Bende kizgundum anana çünkü anan gittiğunden beri benu bir kere aramadu ama ben anayım, ben doğurmamuş olabilurum ama o benim kizum. Canımdan can.” dedi. Gözlerimden zaten süzülmeyi bekleyen yaşlar akmaya başladığında en büyük enkazı ruhumda oluştu. Pürüzlü elleri yüzümde ki yaşları sildi.

“Çok zor nene, annem bir çukurda ben o çukurda değilim ama eşiğinde bıraktı tek başına ve çamur içinde. Ben sadece babam olsun istiyorum, yirmi yıldır babam yok benim.” dediğimde Havva nene buruk bir tebessüm ile baktı bana.

“Anan senden bir şey saklamay ki kizum, sadece biraz zaman istiy. Haklu da anne olsan anlardun kizum. İncitme onu, anayı incitmek çok günahtur.” dedi. “Bak hakkundur, koca kadınsun seni çocuk yerine koyup sır saklamanun anlami yok. Ama sen ananun hâlâ çocuğusun, anan koskoca kadun da benum ufak Feryal’im.” dedi. “Zaman verun birbirinuze, gez Trabzon’u güzeldir memleketum.” diyerek cümlelerini bitirdiğimde gülümsedim. Başımla dediklerini onaylayıp elini öptüm ve ayağa kalktım. Tam kapıdan çıkacakken eşikte durdum, yüzüm öyle acı bakıyordu ki öyle bir umut kırıntısı arıyordu ki.

“Nene, sen benim babamı tanıyor musun?” dediğimde Havva nene belli belirsiz elini göğsüne attı, ne çıkarmam gerektiğini anlamadım. Tanımaması imkansızdı, söz konusu olamazdı hiç bir kelime etmeyince başımı tekrar olumlu anlamda salladım. “Sende saklıyorsun, sende bu sırrın parçasısın değil mi?” dedim ve çıktım. Mutfaktan bir bardak su içip salona geçecekken annem gözyaşları eşliğinde ufacık araladığı kapının arasından çıkıp hızla kapıyı kilitlerken benimle göz göze geldi. Bana donuk şekilde bakarak tek kelime etmeden yanımdan geçip gitmişti.

Tek bir kelime etmesini bekledim gelmedi, odama gidip üzerime beyaz bir gömlek ve siyah kumaş pantolon geçirdim, yüzüme hafif bir makyaj yaptığımda kendimi gerçekten şu bir haftada daha canlı hissettim. Üzerime bordo bir kaban giyinip dışarı çıkarken mutfakta masa kuran anneme seslendim yine de.

“Ben dışarı çıkıyorum, biraz dolaşacağım. Kahvaltımı dışarıda ederim, görüşürüz.” dedim ve dışarıya çıktım. Kendimi temiz havaya attığımda içime derin bir nefes çekip yürümeye başladım. İnsanlar hep birbirini tanıyor selam vermeden geçen yoktu, rotam yine belirsizdi.

Sahilin yanına kadar indiğimde denizin tuzlu kokusu hemen yüzüme vurdu, o soğukluk ve dalgalar beni içime çekerken elime bir tane taş alıp savurdum. Madem birileri benden babamı saklıyordu, madem zamana ihtiyaçları vardı verecektim o süreyi. Kimse bilmiyordu ama sessizce yemin ettim suyun huzurunda, bu sır benim ömrümden bir yıl daha alırsa o gün ben söke söke alacaktım o sırrı. Deniz’in dibinde bir kaç fotoğraf çekip estetik bulduğum bir fotoğrafı paylaşırken altına sade bir not düştüm. Bir sen, bir ben bu ikimizin sırrı.

Kimi nasıl etkilerdi bilmiyorum ama uzun süre sahilde kaldıktan sonra saat ona doğru yaklaşmıştı, eve doğru yürüyecekken bayılmış olduğum o ahşap dükkana bakarak döndüm. Yasin adlı genç dışarıya kendince sofra hazırlıyor ama hayli yorgun görünüyordu, dükkanı yeni açmış ve uykulu gibiydi. Eve gitmekten vazgeçerek yanına gittim, o da beni fark edince gülümsemişti.

“Yardım edebilir miyim?” dediğimde o da başıyla bana öncelik vererek dükkanın içinde ki küçük mutfak bölmesini göstermişti. Gülümseyerek içeriye girdim ve kabanımı çıkarıp kenara bıraktım, kollarımı katladım ve zaten hazır olan yiyecekleri masaya kadar taşıdım. “Sen yenu mi taşındun ha buraya?” diye sorduğunda ağzıma bir tane salatalık atıp ağzımın içinde onayladım. Masa tamamen hazır olduğunda elimi belime attım ve gülümsedim.

İkimiz de masaya oturduğumuzda elinde ufak bir tencere ile gelen amcayı gördüm, ismi sanırım Aydın’dı. Yasin hürmetle ayağa kalktığında bende ayağa kalkmıştım, masanın ortasına koyduğu kuymak buram buram kokuyordu.

“Misafirimiz varmuş, hoş geldun kizum.” dediğinde gülümsemiştim. “Aslında ben Yasin’i gördüm masa hazırlarken yardım etmek istedim, bu dükkan çok güzel gerçekten her sabah burada mı yaparsınız kahvaltıyı?” diye sorduğumda çok konuşmuş gibi hissetsem bile adam çayından büyük bir yudum aldı.

“İyi etmişsun kizum, kuymak ye bakalum ellerumle yaptım. Benim sabah kahvaltı edeceğim bir eşim onun da anasıyla babası yok, yıllardır birlikteyuz.” diye cevap verdiğinde ekmeğimi kuymağa banıp ağzıma attığımda o mis gibi mısır ununun tadıyla gözlerimi kapattım.

“Çok lezzetli, annemin yaptığı kadar lezzetli olmuş amca.” dediğinde adam derin bir nefes aldı ve kahvaltı etmeye devam ettik. Orada kaç saat durdum bilmiyordum, bu insanlar ile gülmüş ve güzel vakitler geçirmiştik. Elimi karnıma atıp zorla susmaya çalıştığımda Yasin eliyle sırtıma vurdu.

“Alemsin Aydın amca, ne oldu sonra?” dediğimde eliyle saçlarını düzeltmiş koltukta arkasına yaslanmıştı. “Gelduk Trabzon’a, kızlar hasta baa diyrum bırakun peşumi yok yani.” dediğinde tebessüm ederek ona bakmayı sürdürdüm, gözlerimi gözlerinden ve ellerinden çekemiyordum.

“Hiç evlenmedin mi Aydın amca?” dediğinde Yasin koluma küçük bir fıske indirdi, “Yanlış sulardasın Ukde.” dediğinde Aydın amca ismimi duymasıyla ellerini kavuşturdu. Sonra ayağa kalktı ve tek kelime etmeden arka tarafa geçti. “Yasin misafirimizi yolcu et.” dediğinde içimde ufak bir kırgınlık oluştu. Kabanımı giyinip Yasin ile dükkandan dışarıya çıktığımızda ona döndüm, o da bunu bekler gibi lafa dahil oldu.

“Aydın abim hassas bu konularda, iki can gömmüş birisinu toprağa birisinu yüreğune. Uzun zaman sonra ilk kez onu bu kadar mutlu göreyrum.” dedi, sonra kararsızca ekledi. “Ukde, sık sık gelur misun?” dediğinde gözlerimi denize çevirdim.

“Neden olmasın Yasin, hadi görüşürüz Allah’a emanet ol.” dediğinde el sallayıp eve doğru yürümeye başladım. O kadar çok vakit geçmişti ki hava hafif kararmaya durmuştu annem bu süre içinde beni bir kere aramamış bir mesaj bile atmamıştı. Yolun kenarında ufak bir mezarlık gördüğümde akşamın getirdiği his ile biraz olsun ürperdim, evin yolu ilk kez bu kadar uzun geliyor dizlerimde derin bir güçsüzlük hissediyordum. Yasin hâlâ dükkanın önünde gidişimi izlerken güç almak için sebepsizce ona döndüm.

İyi olmama rağmen bu durumu açıklayamıyordum, ayaklarım sürekli geri geri gidiyor kıyılara rüzgarla sertçe çarpan dalgaların yüzüme vurduğunu ve nefessiz kaldığımı hissediyordum. Son bir gayretimle hızlanacakken arkamda duyduğum feryatla dizlerim kanadı, öyle bir boşluğa çekildim ki yığılıp kaldığımı hissettim bedenim yüksek bir yerden dibe düştüğünde gözlerimi nefes nefese araladım.

Ellerimle etrafı yokladığımda odamda olduğumu anladım, annem alnıma nemli bez koymuştu gözlerimi aralayınca sorgularcasına ona baktım.

“Ben ne zaman geldim buraya?” dediğimde annem bileğinde ki saate baktı göz ucuyla. “Seni o marangoz çocuk getirdi hemde kucağında, hem de mahallenin ortasında gidip uyumuşsun çocuğun dükkanında.” dediğinde şokla elimi ağzıma kapattığımda hafif utançlı halimin altına sıcacık bir huzur yayıldı.

“Çok huzurluydu.” dediğimde annem bana defalarca sorular sormuş neyin huzurlu olduğunu sormuştu ama ben ona tek bir soru sordum, o soruyu sormamla annemin yüz ifadesinin değişmesi ve ellerinin titremeye başlaması bir olmuştu.

“Birisi beni çağırdı anne, feryat etti birisi kardeşim dedi bana.” dediğimde annem derince yutkunmuşken o ses kulaklarımda çınlamaya devam etti.