3. bölüm · BİR YALANIN KIYISINDA
3. Bölüm
Bu hikayede yer alan kişi, kurum ve olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçeklikle hiçbir bağlantı taşımamaktadır.
Gün döndu, göründu intikam yoli.
Destanlar okundi, yasla direndu.
Karadeniz savurdi kendunu,
Hesap döndu amansuz gidene
Zihinde düşünceler biriktikçe insan kendini kaybeder, o gün mutlaka gelir çünkü bundan kaçış imkansızdır. Bu bir çaresizlik veya boyun eğme değildi, gün geldiğinde her şeyin oluruna varmasıydı. Annemin yaşadığı şeylerin acı olduğunu elbet bilirdim ama onu bu kadar ah ettireceğini bilmezdim. O bana her zaman dik durmayı öğretmiş ki bununla da gurur duyuyordum ama bugün annemin dizlerini ve boynunu ilk kez kırık görmüştüm.
Gözlerimi boy boy uzanan dağlarda gezdirdim. Koca yaylada inek sürüleri otluyor evlerin bahçesindeki tavukların sesleri geliyordu. Doğa ile iç içe olduğumu hissettim, gülümseyip sadece çevrenin sesine odaklandım. Deniz sesi kulaklarıma çalındı, taşları dövdü su küçükken deniz kabuğu bulup kulağıma yasladığımda ki hisleri hissettirdi bana. Evin yanındaki komşu evde odun kıran yaşlı bir kadın ve genç bir çocuk gördüm uzaktan kadında hemen beni fark etmiş el sallamıştı bende kadına el salladım ve çite doğru yaklaştım konuşmak için.
Kadında bana yaklaştığında elini çitin üstüne koydu.
"Havva'nun nesi olaysun sen?" dedi, ona gülümseyip arkamı dönüp saniyelik farkla evi izleyip kadına döndüm. "Ben pek bilmiyorum ama annemle geldik, torunu oluyorum." dediğimde kadın elini ağzının üstüne kapatıp bana daha dikkatli bakmaya başladı, süzdü beni uzun uzun. Sonra çiftten uzanıp ellerimi tuttu.
"Sen Feryal kizun evladu misun?" dediğinde sanki evet dememi beklercesine umutla baktı bana, başımı sallayıp onu onayladığımda ellerimi bırakıp çitin gerisinden dolanarak bana gelip sımsıkı sarıldı. "Hoş geldun kizum, hoş geldun Havva hanım ne çok bekledu sizleri. Dünya gözuyle gördü ya hamdolsun." dedi. Anneme duyulan sevgi, Havva neneye duyulan saygı içten içe beni öyle çok mutlu etmişti ki, saçlarımı ellerimle toplayıp bileğimdeki tokaya kıstırdım.
Kadını oturmaya davet edecektimki, bir süre yere bakmış sonra başını dik bir şekilde kaldırmış gözlerime derin derin bakmıştı. Ellerimi tutup sıktı.
"Anan yirmi bir sene evvel uçup gitti ha bu Karadenuz'den, acusunu basturmak için gittu. Cahilce konuşmak istemeyrum ama sen bir mucizesun kizum, sen Karadenuz'un anana verdiğu mucizesun." demişti. Ne dediğini pek idrak edemesem de bir sözünde takıldım, acısını bastırmak için gitti derin düşünmedim. Belki babamla bir şey yaşamıştır diye düşündüm, acısı belki de aşktı annemin. Zihnimden yüzlerce senaryo ve ihtimaller geçti, bilmediğim bir yerde bilmediğim cümleler duyuyor ve onları nereye yerleştirmem gerektiğini bilmiyordum.
"Neyse uğurlar olsun kizum, benum ocakta aşum vardur." dedi ve gitti. Tahta evin merdivenlerine oturup bir süre odun kesen genci izledim, yeri göğü akşama kadar inceledim; ağaçlara konan kuşları izledim sonra bağıran ineğe odaklandım, tüten bacalara kadar... Telefonumu çıkarıp Karadeniz hakkında temel bilgilere baktım, cennetti burası resmen havası ve denizi en önemli kalbiydi ve hele ki çay buranın resmi içkisiydi çay, dışarıda üşümeye başladığımda eve çıkıp içeriye girdim. Annem ortalıkta yoktu Havva nene kucağındaki seccadeyi katlayıp kenara koymuş elini yüzüne sürerken beni de görmüştü. Derince gülümseyip kanepeye iki kere vurdu.
"Anan uyay, iki çay koy da içelum ha." demişti gülerek, hemen ahşap raflardan iki bardak alıp çayları koydum ve birisini Havva neneye ikram edip oturdum. "Tahsilun ne kadardur?" dedi.
"Yeni mezun oldum sayılır, tercih yapmadım mezuna bıraktım Trabzon'a gelme kararı alınca ertelemek kaldım ama en kısa sürede devam edeceğim inşallah." dediğimde bacağıma vurmuştu yavaşça. "Bende ebeyum biliy misun? Benim öyle pek tahsilum yoktur bir imza atayruk sadece köyde ki herkes elume doğmuştur." dedi. "Anan de elume doğdu, anasu doğumda rahmetlu olunca dediler bu bebe yaşamaz. Babası benim oğlum gibi idu da bir koçari süt veremez ya dedum ula uşağum ben ne güne durayrum, anandan iki yaş ufak uşağum vardu onu da erken vakit Rabb’im aldu süt analuk ettim bende." demişti, onu hayran hayran dinlemiştim. Annesi olmadığın bir çocuğa annelik etmek kolay değildi ama Havva nene onu başarmıştı anaç bir profildeydi, herkesin annesiydi Havva nene.
"Sende benum torundan torinumsun ha, serdun ha cennetu baa." demişti. "Sevdaluğun var midur?" dediğinde biraz düşündüm, benim düşündüğümü görünce hemen kaş göz yapmıştı ama hızla elimi kaldırıp salladım. "Vallahi yok sevdaluğum." dediğimde özellikle ağız kullanmıştım.
"Oy, dillerinu yerum." demiş ve elleriyle yüzümü kavramıştı öyle büyük bir özlemle bakmıştı ki içimde denizlerin köpürdüğünü hissetti, içimde çağlayan gibi akan suyun içinde bir sızı hissettim o an canım çekilseydi bu kadar demezdim dedim doğurmadığın bebeğe annelik eden kadına sarılıyorsun Ukde bunun hissidir diye düşündüm. Kadın nazikçe başımı kendine doğru çekmiş ve alnıma bir buse kondurmuştu, saçımı okşayıp en son kırışıklıklarından süzülen yaşı yazmasına sildi. "Yillardur, ha bu kapum el uşaklarundan gayri çalinmazdu. Bu gün bu evde ilk kez lambalar yanacak kizum, ocağumda sıcak aş pişecek Havva nenenin evinin ışığı yanay diyecekler bugün Rabb'ime şükur." dediğinde merakla sordum.
"Sizin hiç çocuğunuz olmadı mı?" dediğimde haddimi aşmış gibi hissettim ama o yine de cevapladı. "Benum bir süru çocuklarum var kizum, ebeyum ben." demişti gülümseyerek bu sefer bende ona sımsıkı sarıldım, onun yanağını öptüğümde çakır gözlerinden bir umut geçti. Kadın bakışlarını ellerime çevirdiğinde ellerimi okşadı pürüzlü parmaklarıyla. Sonra açılan tahta kapının gıcırtısıyla bakışlarım merdivene yöneldi. Annem merdivenlerden göründüğünde sanki on yıl yaşlanmış gibiydi, gözlerinin altı morarmış ince saçını gelişi güzel sabitlemişti. Annemin gözlerinde bir cenaze töreni vardı sanki, annem derin bir yas ile yüzleşiyordu.
Dudaklarıyla gülümsedi ama gözlerindeki yaşlar hâlâ kurumamıştı bile, ona zaman tanıyordum içinde derin bir memleket özlemi vardı ancak annem özlemden daha yoğun bir duygunun içinde kapana kısılmış gibiydi. Yanımıza geldiğinde tekli ahşap sandalyeye oturup ellerini dizlerine koydu ve bana baktı.
"Beğendin mi kızım buraları?" dediğinde sesinde ki titreme ve boğukluk benimde yüreğime taş gibi oturdu. Yine de cevap verdim sorusuna. "Çok sevdim annem, denizin kokusu öyle güzel ki buraya kadar geliyordu sanki çok ferah çok beğendim hatta iznin olursa yarın biraz dışarı çıkayım olur mu? Merkezi çok merak ediyorum." dedim bir çırpıda. Annem daha ilk cümlemde kaşlarını çatmıştı.
"Hayır, hayır Ukde. Karadeniz'i bilmezsin sen kızım tehlikelidir Karadeniz, ölümdür bu vakitlerde. Olmaz, denize gidemeyiz burada mevsimi değil henüz gidemeyiz pazara gideriz ama deniz olmaz. Deniz sonra güzel kızım olur mu?" demişti sayıklar gibi, sesinde bir öfke veya kızgınlık yoktu annemin sesinde kocaman bir hiçlik vardı. "Yemek, yemek hazırlayayım ben. Ama deniz sonra deniz yok." demiş ve annem aramızdan ayrılmıştı Havva neneye üzgün gözlerle döndüğümde beni kınayarak gülümsemişti.
"Karadeniz'e iki gün için gelmedunuz ya kizum, gider görursun anan bugününü biraz evhamlı geçiriy. Varmayasun üstüne." dedi. Başımla onu onayladım. Vakitler nasıl geçti bilmiyordum, saatler nasıl ilerledi, akrep yelkovanı öyle hızlı kovaladı ki bir gün sona ermişti, başımda şimşek gibi çakan ağrılar kendimi düşüncelerle sıkmaktandı. Yirmi bir sene diyordu herkes, Feryal yirmi bir sene beklemişti memleketine dönmek için. Annem yirmi beş sene neyi beklemişti? Ömrün yarısıydı yirmi bir yaş. Annemin kırklı yaşlarının her zerresiydi yirmi bir sene.
Annem sadece babamdan mi kaçmıştı?
Ne kadar süre geçti bilemedim, zihnimi kemiren bu sorular beni derin bir uykuya çoktan teslim etmişti. Sabah gözlerimi ahşap tavana bakarak açtım, bulanık gören gözlerim cama iliştiğinde masmavi gökyüzü içime günün doğduğunu hissettirdi. Yataktan kalkıp saate baktım, ardından üzerime sabahlığımı giyinip havlumu aldım ve yüzümü yıkamak için salona çıkacaktım. Merdivene yöneldiğimde duyduğum fısıltı seslerine doğru yöneldim. Sessiz sessiz diyaloglar kuruluyor ama sanki her sözün altında bir kamçı bir acı yatıyordu, konuşan kişi sanki acı çekiyordu ve o annemdi...
Kaşlarımı çatarak uyku sersemi adımlarla büyük oturma salonunun girişine kendimi yasladım.
"Çok çektim anne, çok çektim. Tek başına bir evlat büyütmek ne kadar zor biliyor musun? Hele ki İstanbul'un göbeğinde onu her şeyden sakınarak büyütmeye çalışmak. Tüm sevgimi verdim ona, bir anne ne kadar sevebilirse o kadar seviyorum kızımı," dedi, sonra ellerine çevirdi bakışlarını. "Ama ellerimden kayıp giden kader hatırlatıyor bana cehennemlik olduğumu bu Karadeniz tuzuyla yakacak beni ama o yakacak anne." dedi. Havva nene hemen annemin ellerini tutmuş saçını okşamıştı.
"Bir daha seni o kıyamete itmeyeceğim kızım, zaman her şeyi gösterecek emin ol, Allah'ın affetmeyeceği kul yoktur ki sen kötü bir şey yapmadın ki kızım? Sen karnında ki canı düşündün." dediğinde annem başını kaldırmış acıyla yüzünü buruşturmuştu.
"Affedeceği günah mezara koyduğu..."cümlesini tamamlayamadan tesadüfen göz göze gelmiştik, panikle sıçradığında bunu bana yansıtmamaya çalıştı ama ellerinde ki ani şoklanma gözümden kaçmadı ama. Kaşlarımı çatarak anneme doğru adım attım sonra Havva neneye baktım uzun uzun.
"Kızım." Bakışlarım karşısında susmuşken kuruyan dudaklarımdan tek bir cümle çıktı ama o öyle bir cümleydi Karadeniz dile gelseydi ah edecekti, su bu kez köpürmekten ziyade ters düz olacaktı sanki. Karadeniz Ukde'yi şimdi yakmayacaktı belki ama Feryal'i sürüm sürüm süründürecekti, ona ölen evladına karşı bu annesizliğinin hesabını soracaktı sahi Feryal ölen oğluna annelik edememiş miydi?
Kocasına bir çocuğu bile zor veren Feryal o çocuğa annelik mi edememişti? Minicik oğlu, Karadeniz'e kurban ettiği oğlu, kollarında ölen ufacık oğlu.
En çok da bundandı Feryal'in saçında ki beyazlar, çok net hatırlıyordu yirmi beş yaşındaydı saçında ki beyazları saymaya başladığında. Aydın'ın ona yaşattıkları ve evlatsızlık günden güne öldürürken tek umudu olmuştu Ukde. Ukde onun mucizesiydi, bir idam mahkumunun celladından son isteğiydi. Feryal'in duaları Allah katında cevap bulmuş ama Allah onu tez istemişti huzurunda.
Feryal'in kalbi kulaklarında atıyordu resmen ki Ukde o soruyu sordu, bir yalanı getirecek o soruyu...
"Kimi koydun anne mezara, onun için mi geldik buraya?" Gerizekalı değildim ama annemin gözünden geçen korkuyu gördüm, gözünden bir damla yaş süzüldüğünde Ukde tekrarladı.
"Anne, kimi koydun mezara yoksa?" Gözümden bir damla yaş süzüldüğünde Ukde hüngür hüngür ağlamak istedi, 20 yıllık özleme sığınarak ağlamak istedi.
Ukde mezara giren kişinin babası olduğunu düşündü, Ukde nereden bilsin Karadeniz'e kurban gitmiş bir kardeşi olduğunu? Annesinin bu çaresizliğinin o olduğunu düşündü. Babası olması için Allah'a yalvarırdı yeter ki baba diyeceği bir mezarlık taşı olsun Feryal bjr evlada hasret kalmışken Ukde kafasında ki babaya hasretti.
Toprak kabul etmedi ölüleri, minicik Volkan ah Volkan...
Nasıl sığdın o toprağa Volkan,
Annesinin özlemi Volkan.
Ukde'nin abisi Volkan, abi olduğunu bile bilmeyen iki buçuk yaşında ki Volkan..
