4. bölüm · BİR YALANIN KIYISINDA

4. Bölüm

Gecenin Fısıltısı

Bu hikayede yer alan kişi, kurum ve olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçeklikle hiçbir bağlantı taşımamaktadır.

Taşlaşmış atan yürekler
Elbet ortaya çıkacak gerçekler,
Ne sevda kalacak ne bağ...
Ölüm girecek dağlara.

2001 - Trabzon.

Hayat gerçekten de bir noktadan sonra sınavdan ibaret olurdu, doğduğumuz gün alnımıza kaderimiz gönlümüze ise nasibimiz yazılırdı. Benim içim bu nasip Aydın olmamalıydı, ben ona denk değildim. Düşüncem bu yöndeydi ama o inatla bunu inkar ediyordu. Başımdan ayrılmıyor üzerime titriyordu. Hoşuma gitmeyen şey ise ben artık Aydın’ın sevgisine alışmaya başlamıştım, onu görünce kanın beynime sıçraması gerekirken artık karnımda ufak sızılar oluyordu.

Elimde ki değnekle tavukları yoldan kovmaya çalışırken Aydın yine beni görmek için evine ters düşen o caddeden geçiyordu. Bakışlarını ona çevirme Feryal desem bile başımı usulca kaldırıp gözlerine baktım, önüme gelen perçemi eşarbıma sıkıştırıp kaşlarımı çattım. İşte o belirsiz sızı yeniden içime doğmuştu, ne yapıyordu bu adam bana böyle? Her şeye rağmen burnum hâlâ havadaydı sertçe konuşmaya başladım.

"Öyle bakma ula baa, tavuk kovalayrum.” dediğimde Aydın sohbetten istifade yanımda bitmiş gülümseyerek bana bakmaya başlamıştı. Gerçekten çok yakışıklı bir adamdı kumral saçları geriye doğru taranmış yeşil gözleri ay gibi parlıyordu sanki yüzünde, üzerinde ki beyaz gömleğin üzerine kareli bir kazak giyinmişti. Bakışları saçlarıma düştüğünde gözlerimi biçimli suratından kaçırıp tekrar tavuklara baktım ardından yazmamın önüne düşen saçımı düzelttim. Neden olduğunu bile bilmeden hemde, bu adama neden sevdalanacağımı bilmeden yaptım bunu. Gözlerim onun şiir gibi sesiyle tekrar onu bulmuştu.

"Nasıl bakıyormuşum sana?" dediğinde biraz daha yaklaşmak istedi Feryal'e ama düşündü burası Karadeniz'di ve Aydın, Feryal'in annesine çok büyük hürmet ediyordu o kadın tek başına bir kız evlat yetiştirmişti o an kendine kızdı ama gönlünde çırpınan sevdadan ileriye gidemedi. Düşündü ama ona böyle güzel bakan kadın bir gün sabahlarına da doğar mıydı? Evlilik hayali kurmuş olduğu bu kadın ile saçları ağırana kadar bir yastığa baş koyarlar mıydı? Düşündükçe, hayal ettikçe içinde ki umut daha da arttı. Açık sözlü bir adam olmuştu hep ve bundan gocumamıştı.

"Sevdalı gibi mi bakıyorum yoksa?" dediğinde Feryal biraz utanmıştı sonra kafasını kaldırıp çenesini dikleştirdi Aydın'ın boynuna ulaşmak istedi ama bir hayli zordu. İçine büyük bir özgüveni çekti. "Ula sen kimsun baa sevdalu bakacaksun? Baa bak Aydın uzak dur benden istemiyrum senu anlamay misun?" dediğinde Aydın bir an olsun inanmak istedi ama bu kadını artık tanıyordu. Feryal’in de korkusu sevdası değildi zaten laf ederlerdi, söz ederlerdi de garip anasının yüreğine inerdi. Sevdalı bakıyordu Aydın ona bunu saklamıyordu peki Feryal’in içinde ki bu ışıksızlık nereden geliyordu?

Feryal hiçbir zaman izin vermemişti Aydın'ın onu tanımasına asi bir kızdı o, Aydın da devamlı onu izleyerek öğrenmişti onu. Ama burada çocuk oyuncağı da oynamıyorlardı. Kaşlarını çattı ister istemez Aydın, sonra konuştu. "Ben senin düşmanın değilim bir şeyin değilim kızım, seviyorum seni Feryal ben seni gerçekten seviyorum. Sende beni sev demiyorum seni zorlanıyorum ama ben eminim Feryal ben sana aşığım. Tüm Karadeniz de bunu duysun isteyeceğim seni babandan karım yapacağım seni, evime hanım yapacağım. Bir ayıbım mı oldu sana?” dedi. Aydın daha son cümlelerini bile tamamlamadan sokağın başından görülen Salim amcayla cümlelerini yutttu. Korku değildi bu hissettiği, mahcubiyetti.

Feryal da babasını fark edince başını dönüp hızla eve doğru ilerlemeye başlamıştı, Aydın yine geride kalmıştı ama olsundu. Sevdiği kadın onu hep ardında bırakırdı zaten.

Karadeniz şahitti ama artık Aydın, Feryal'e aşıktı. Feryal ise onu seven adamı ardında bırakıp gitmişti.

-Günümüz.

Annemin gözlerindeki buğu gittikçe artarken zorla yutkundum. Elimi göğsüme attığımda anneme acı çekercesine baktım. "Benim babam öldü mü anne?" dediğinde hayır bile diyemedi annesi ne evet dedi ne hayır. Sadece sayıklıyordu çok erken diyordu.

"Kızım bak her şeyin vakti var ben söz anlatacağım sana güzel kızım her şeyi anlatacağım söz veriyorum." dese bile içimde gittikçe büyüyen bir kırılganlık kalbimin en derin yerlerine doğru battı. "Neyin vakti anne? Yirmi bir sene olmuş neyin vakti anne?" dediğimde defalarca tekrar ettim içimden sus Ukde dedim ama yapamadım. Elimi annemin ellerine koyup konuşmaya devam ettim.

"Ben babasız büyüdüm anne, öldü mü benim babam? Anne konuşsana bir kelime etsene!" diyince istemsizce yükselen sesimle annemle nenemi süzdüm ikisi de anlatacak gibi değildi. "Yirmi bir yıl sonra yolunu bilmediğim şehre getirdin beni, neden anne? Bir kere sebep sormadım sana bir kere, anne anladım seni ama ben yirmi bir sene babasız kaldım." dedim. Hızlı hızlı soluklar alırken ayağa kalkıp ikisinde de gözlerimi en kınayıcı şekilde gezdirdim.

"Benden bir baba mı çalıyorsun anne? Mezar taşını bari çok görme bana." dedim ve hızla salondan çıkıp vestiyere yöneldim uzun kabanımı giyinip evden çıktım, nereye gittiğimi bilmeden gidiyordum. Ben bu şehri bile bilmiyordum ki, tek bildiğim benden alınan neydi onu bile bilmiyordum ama içten içe bu hisse babasızlık dedim. Adımlarım o kadar sertti ki, gözümden yaşlar o kadar ardı ardına akıyordu ki önümde yürüyen adamı bile göremedim ve yanlışlıkla ayakkabısına bastım.

"Afedersiniz amca, kusura bakma." dedim boğuk sesimle ki duyduğum ses tonu ile durdum. "Amca mi? Ula kizum ne diysun?" dar kaldırımda durup adama baktım. Siyah gözlerini çerçeveleyen uzun siyah kirpikleri, uzun boyu ve üzerinde ki ağaç kokusuyla oldukça genç birisiydi. Anlık olarak utanma duygusu hissedince başımı inatla kaldırıp adama baktım, gözümden akan yaşları sildim daha güçlü görünmek istedim belki de... "Bak önce ayakkabına sonra da amca dediğim için kusura bakma, gerçekten yüzünüzü görmemiştim." dediğimde adam bana gülümsedi.

"Olsun ne olacak sanki? İnsanluk halidur da ha bu senin halin nedur?" deyince biraz düşündüm, ince çiseleyen yağmur altında yürüyordum ve ağlamaktan yüzüm gözüm sümük içindeydi. Üzerimdeki kıyafetleri de hiç saymazken bu sefer arkamı dönüp gitmeye kararlıydım. Rezalet haldeydim.

"Sana ne be? Ben böyle sevemez miyim?" Adam güldüğünde yeniden durmak zorunda kaldım, "Sabah sabah herkes imtihan mı bana, niye gülüyorsun?" dediğimde adam kendi burnunu işaret etti.

"Hem sümüklü hem ıslak, ileride çaliştuğum dükkan var. Sıcak çayumi içersun." dediğinde bu sefer sinirli bir şekilde yaklaşıp işaret parmağım ile göğsünden itmeye çalıştım. "İstemez, hem sana mı kaldı benim sümüğüm ve ıslaklığım?" dedim ve cevabını bile beklemeden geldiğim yönün tersine doğru yani eve doğru yürümeye başladım. Adamın söylediği son söze göz yumdum. Hem güzel, hem asi erkekler bu kadar değişikti işte, ilk görüşte aşka inanıyorlardı sanırım kapılma Ukde.

Burnumdan akan sümüğü koluma sildiğimde eve ulaşmadan bir banka oturup esen rüzgar eşliğinde denize bakmaya başladım. Babam... gerçekten baba bu gürül gürül kıyıya vuran deniz miydi? Öyle bir ikilemde kalmıştım ki ellerimle yüzümü kapatarak ağlamaya başladım, bankta yanıma çöken gölge ve tanıdık anne kokusuyla başımı çevirip gözlerine baktım. O da o kadar güçsüz bakıyordu ki kendi babasızlığıma bile üzülememiştim.

Annem eliyle önce yüzümü sildi sonra saçlarımı okşadı, hiç bir şey yokmuş gibi gülümsedi ama kırgındı bunu görebiliyordum.

“Annem.” dedi bana şevkatle, sonra ellerimi tutup öptü. “Seni öğrendiğim gün içimde tarifsiz bir duygu oluşmuştu kızım, korktum da. Seni kaybetme, kendine yenilme ve anne olamama duyguları kahretti beni biliyor musun?” dedi ve yutkundu. “Buraya geleli iki gün oldu kızım benim bile yüzleşemediğim şeyler varken sana bunları anlatmak beni zorluyor Ukde. Bak sen benim kızımsın ama bende bir anneyim.” dediğinde onu anlamaya çalışmak istedim. “Sen yirmi bir yıl diyorsun, hayatının farkına on yaşında vardığını düşünsek on bir sene beklettim seni bu gerçek için. Kısa bir süre demiyorum ama Ukde ben yirmi bir sene bekledim kızım, aklı başında yirmi bir sene bekledim.” dedi. Ona hak vermem için deli gibi büyük bir umutla bakıyordu.

“Bu gerçek babamla ilgili mi peki? En azından bunu söyleyebilirsin bana değil mi?” dediğimde annem çaresizce başını eğdi. Sonra kesik kesik konuşmaya başladı. “Yirmi beş senenin başında öyle bir şey var ki o bile ağır onu bile diyecek gücüm yok kızım.” dedi. İstediğim cevabı alamayınca ayağa kalkıp bankta tek kalan anneme baktım.

“Anne, kızınım ben senin kızınım, çocuk değilim neden anlamıyorsun anne ben yirmi yaşındayım. Ne on yaşımda babam vardı ne beş yaşımda babam vardı ama bil benden sakladığın şey babamla ilgiliyse içimde olışan kırgınlığı saçımı okşayarak, gözyaşımı silerek atamazsın.” dedim. Arkamı dönüp gidecekken yapamadım, annemi ardımda bırakmadım. Tekrar ona baktığımda benden dsh yıkık haldeydi. Ellerini saçlarına geçirmişken ellerini tuttum.

“Bana yürüdüğün sokakları tanıtmayacak mısın? En azından babamla ilgili yıllardır anlattığın hatırayı tekrar anlatırsın, ağlama annem.” dedim, annem zorlukla gülümsemiş ama isteğimi geri çevirmeden ayağa kalkmış ve koluma girmişti. Yol boyunca yürümeye başladığımızda gözlerim her tarafta geziniyordu. Atmosferi bile nasıl bu kadar farklı olabiliyordu? Biraz ilerledikten sonra gelişmiş bir meydanda durdu annem. Gözlerini bir hatırayı arar gibi gezdirdi etrafta sonra aradığını bulmuş olacak ki sağ tarafa doğru yürümeye başladı.

Bir çeşmenin önünde durmuştuk, su durmaksızın akıyordu ve gelişmiş meydana rağmen bu Çeşme nostaljik halini koruyordu. Annem ellerini önce çeşmenin üzerinde gezdirdi belli belirsiz. Sonra elini suyun altına uzatıp avcuna doldurdu, yüzün yaklaştırıp kokladığında deniz kuvvetli bir dalga savurdu. Sahilin sesi buraya kadar gelmişti, annem dalga sesiyle elini çeşme suyundan ateşe dokunmuş gibi çekti.

Bende onun gibi elimi suyun altına götürdüğümde avcumdan yüreğime doğru bir ferahlık işledi. Gülümseyerek anneme döndüm.

“Çok güzel değil mi annem?” deyip avcumda ki suyu yüzüme doğru sürdüm. Bakışlarım anneme döndüğünde büyük bir özlem gördüm gözlerinde. Ellerini hızla üzerine sildi. Bakışlarını etrafta gezdirdi. “Kızım ben biraz yoruldum, bankta oturayım sende meydanda gezebilirsin.” demiş ve zoraki bir gülüşle bakmıştı gözlerime. Annem cevabımı beklemeden arkasını dönmüş bir banka oturmuştu, avcuna bakıyor gözleri ufak ufak çeşmeye doğru ilişiyordu. Bende daha fazla olduğum yerde kalmadan gezmeye başladım.

Dikkatimi çeken ilk dükkan renkli kumaşlar ile süslenmiş bir peştemal dükkanıydı. İçeriye girdiğimde kapıda ki zil çalmıştı. O kadar fazla kumaş vardı ki kasa önü yığın gibiydi. Bir tane kırmızı ağırlıklı renklere sahip bir peştemal aldım elime bunu beğenmiştim, yavaşça boynumdan geçirip yakama taktım ve dükkanda ilerlemeye devam ettim. Peştemale benzer halı duvarı kaplamış üzerine özel işlemelerle ‘Bize Her Yer Trabzon’ yazılmıştı. Güldüğümde yanıma ihtiyar bir adam geldi, gözlüğünü düzelttiğinde bir nebze adamı süzdüm. Üzerinde ki her şey bordo ve mavi renklerden oluşmuş haldeydi, parmağındaki yüzüklerden gözlük ipine kadar Trabzon’un vücut bulmuş haliydi.

“Ha bu haliyu mi beğendun?” dediğinde merakla başımı salladım ve adama döndüm. “Fiyatı nedir acaba?” diye sorduğumda adam sanki ona küfür etmiş gibi kınayan gözlerle bana baktı. Sonra halıya dokunup okşadı.

“Ula görmiy misun? Üzerunde bize her yer Trabzon yazay, dengi yoktur da.” dediğinde güldüm. Sonra adamda bir kahkaha atmıştı Karadeniz tarihi hakkında biraz sohbet ettikten sonra fularımın parasını ödeyip çıkmıştım. Anneme uzaktan baktığımda yanında emsali bir kadınla sohbet ediyordu. Bu sefer farklı bir dükkana girmiştim içerisi ahşap kaplamalar ile süslenmişti raflarda değerinin yüksek olduğunu düşündüğüm minyatür heykeller duruyordu. İçeride güzel bir odun kokusu vardı, bir tane masaya doğru yaklaştığımda üzerinde ‘ziyaretçilere özeldir’ yazısı beni şaşırtmıştı.

Elime oyma aletini alıp çizik olmayan bir kalıba acemice şekil vermeye başlamıştım. Hoşuma gitmişti ama hiç kimse de yoktu kimse olmayınca huzursuzlukla elimdeki aleti bırakıp çıkışa yönelecekken naif ama sert bir ses duydum. “Buyrun lütfen, oyma aletini bile doğru tutuyordunuz.” demişti kırlaşmış saçlarına rağmen dinç duran adam. Gözleri gözlerime değdiğinde anlamsız deniz sesi kulaklarımda yankılandı, ellerimin bile uyuştuğunu hissettim. Güçsüzlükle masaya kendimi yaslarken geriye sadece hatırladığım kararan gözlerim ve belimden beni sıkıca saran kollar olmuştu, sıcacık kollar… sesler kulağımda yankılanıyordu, “Yasin kolonya ve su getir hemen hadi oğlum… hanımefendi iyi misiniz?”

Yüzüme sürülen su, ellerimin ovalanması ve içimde olan tem endişe annem… ne kadar süredir baygındım ben? “Ambulansı arayalım mı?” dediğinde panikle ellerine sarılmıştım adamın. Gözlerimi yavaşça açtığımda kucağında bayılmış olduğum adamda bana tuhaf bir şekilde baktı, tam oturmamış bilincim gözlerimin önüne bir fotoğraf karesi getirdi, köşeleri yanmış bir fotoğraf karesi. Hiç bir şey netleşmedi kafamda, gözlerimi hafif araladığımda adamın vermiş olduğu destekle kalkıp gözlerini tekrar kapatıp açtım.

“Ben iyiyim, iyiyim. Gerek yok ambulansa.” dedim. Önümde ki şişeye uzanıp aldım ve bir yudum içtim. “Ne zamandır baygınım ben? Çok oldu mu?” diye panikle sorduğumda adam hemen söze atıldı.

“Yok kızım, çok olmadı.” dediğinde rahat bir nefes verdim, dikkatle ayağa kalkıp çıkışa yönelecekken arka taraftan bugün çarpışmış olduğum adam karşıma çıktı birden, yanıma doğru geldi ve önce yüzümde gezdi gözleri sonraysa boynumda takılı kaldı. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda usta da bize sorgulayıcı bakışlarla bakmaya başlamıştı.

“Yoksa siz tanışıyor musunuz, Yasin?” demişti usta. İsmi Yasin’di demek. Uzun kirpikleri hâlâ benim üzerimdeyken elini cebine attı ve bir kolye çıkardı, kolyenin tanıdık gelmesiyle elimi boynuma atıp yokladığımda güneş kolyem yerinde yoktu. Kolyenin güneş kısmını hızla avcuma alıp sıkıca tuttum.

“Yok Aydın abi. Tanımayrum bu kızi.” dediğinde Aydın usta daha kafası karışık halde bakmaya devam ettiğinde güldü. “Oğlum dalga mı geçiyorsun benimle? Kızın kolyesinin sende ne işi var o zaman?” dediğinde ustaya bana ise sırtını dönmüştü.

“Bugün çivi almaya giderken yolda çarpiştuk, ondan tanidum.” diye kısa bir cevap verdiğinde teşekkürümü iletip daha fazla oyalanmadan kendimi dışarıya atmıştım. Hava kararmaya başlamıştı ve meydan git gide boşalmıştı, annem bankta oturmaya devam ederken yanına oturup başımı omzuna koyduğumda o da başını yorgunca başıma yaslamıştı. Saçımdan derin bir nefes çektiğinde kafasını kaldırdı ve elleriyle saçlarımı okşadı. Gözleri alev alev olmuştu ama öfke olmadığına emindim, saçımdan bir tutam alıp dudaklarına yaklaştırıp öptü.

Konuyu dağıtmak ister gibi eli oradan boynumda ki peştemale kaydı. “Alayına Trabzon diyorsun ha kızım?” Annem güldüğünde bende gülmeye başlamıştım.

Gün su gibi aktı, yolunu buldu. Ay en tepede parlarken gecenin uçsuz vaktinde bir mezarlıkta bir kibrit alevlendi, birisi derin bir nefes çekti içine o nefesi bırakmadan nasırlı eller soğuk mezar taşını okşadı.

Yine o gecenin ortalarında bir kız rüyasında bir adam görmüş ona baba diyerek sımsıkı sarılmıştı ama boyuna yetişemiyordu. “Baba göremiyorum, kucak.” dediğinde adam tam onu kucağına alırken uykusundan uyanmıştı. Burnuna tarifsiz bir koku geldiğinde artık vakit yaklaşıyordu.

Karadeniz esareti başlatacak, mahkememin ayağına bir taş bağlayıp derinliklerine bırakılacaktı. Esaret başlayacak, atan yürekler cansızlaşacaktı.

Geliyordu o gün.