10. bölüm · BİR SOKAK DÖRT KALP

9. Bölüm: "İlk Lokma"

Vaveyla Kullanıcısı

~ İrem

Bugün Leyla ve benim için büyük bir gündü. Uzun uğraşlar ve sabrın sonunda pastanemiz bugün açılıyordu. Sabah erkenden kalkmış açılış için elbise arıyordum. Sonunda beyaz kiraz çiçekli bir elbise ve o elbiseye uygun bir şal taktım. Leyla da kırmızı bir elbise giymişti. Birlikte evden çıkıp pastanenin olduğu yere doğru yürüdük.

Sonunda pastanenin önüne geldiğimizde ikimiz de kapıda bekledik. Bana verdiği his tanıdıktı. Ama aynı değildi. Daha önce de anahtar tutmuştum elimde. Daha önce de bir pastanenin kapısını açmıştım. Ama o zaman... İçimde umut vardı. Şimdi ise... Sebep var.

Leyla yanımdaydı. Bu sefer konuşmadı, konuşmasına gerek yoktu zaten. Çünkü ikimiz de biliyorduk: Bu bir başlangıç değil, bu devam etmek zorunda kalmak.

Derin bir nefes alıp verdim ve anahtarı kilide yerleştirdim. Bir an durdum. İstanbul geldi aklıma. O sokak... O dükkân... O kahkahalar... Ve... Bir anda kesilen her şey. Gözlerimi kapattım. Sadece bir saniye.

Sonra anahtarı çevirdim. Kapı açıldı. İçeriden gelen sıcaklık aynıydı. Ama hissettirdiği şey değildi. İçeri girdik. Adımlarım yavaştı. Sanki bir yeri değil, bir şeyi yokluyordum.

Leyla vitrine —dün yaptığımız tatlılara— baktı. Ben tezgâha. Her şey yerli yerindeydi. Ama hiçbir şey... Yerinde değildi.

Leyla kısık bir sesle, "Burası daha sessiz," dedi.

Haklıydı. İstanbul'daki gibi değildi. Orası gürültülüydü, canlıydı. Bizim gibiydi. Burası daha sakin, daha derin. Daha bizim içimiz gibi.

Tezgâhın arkasına geçtim. Ellerimi ahşaba koydum. Bu sefer soğukluğu hissettim ve hemen çekmedim.

"Alışır," dedim.

Leyla bana baktı. "Biz mi... Yoksa burası mı?" dedi.

Kısa bir sessizlik. "İkisi de," diye kesinlik verdim.

Kapıya doğru yürüdü. Elini kapının kulpuna koydu ama açmadı. "İrem..." Sesinde o ince çizgi vardı; kırılmakla gizlenmek arasındaki. "Bu sefer..." Durdu. Devam etmedi ama anladım. Bu sefer kaybetmekten korkuyordu.

Yanına gittim. Yanında durdum. "Bu sefer farklı..." dedim.

Bana baktı. "Neresi?"

Kapıya baktım, sonra ona. "Biz."

Uzun süre baktı. Sonra çok hafif başını salladı. İlk müşteri girmeden önce son kez etrafa baktım. Bu yer bir kaçış değildi; bu yer kaldığınız yerden devam etmekti.

Kapı açıldıktan sonra birkaç saniye... Kimse girmedi. Leyla'yla göz göze geldik. O an ikimiz de aynı şeyi düşündük: Ya kimse gelmezse? Tam o düşünce içinde büyümeye başlarken kapının zili çaldı.

İlk gelen yaşlı bir kadındı. Başında desenli bir yazma, elinde bez çanta içeri adım attı. Etrafına baktı. Yavaş yavaş, detaylı... Sonra gözleri bize geldi. Kadın, "Yeni açıldınız galiba?" dedi.

Leyla hemen toparlanıp, "Evet, hoş geldiniz," dedi.

Kadın tezgâha doğru yürüdü. Cam vitrine doğru eğildi. "Burada böyle yer yoktu."

"Artık var," diye karşılık verdim.

Kadın hafifçe gülümsedi. "İyi olmuş," dedi sevecen bir sesle. Bir süre tatlılara baktı. "Bunları siz mi yaptınız?" diye sordu bu sefer.

Leyla tebessümle, "Evet," dedi.

Kadın başını salladı. "Elinize sağlık." O zaman, ilk sipariş geldi. Basit bir şeydi ama önemi büyüktü.

O çıktıktan sonra kapı bir daha açıldı. Bu sefer iki çocuk. 10-11 yaşlarında içeri girip hemen durdular. Sanki yanlış yere gelmiş gibiydiler.

Çocuklardan biri, "Abi burası pahalı mı?" diye sordu hafif bir endişeyle.

Kendimi tutamadım, gülümsedim. "Abla," diye düzelttim onu.

Çocuk tereddüt etti. "Abla... pahalı mı?" dedi bu sefer.

Leyla tezgâha eğildi. "Ne almak istiyorsun?"

Camı işaret etti. "Şundan..." En büyük pastayı gösteriyordu. Leyla bana baktı, ben ona. Hiç konuşmadık.

Leyla, "Onu tek başına yiyemezsin," dedi çocuğa.

Çocuk, "Denerim," dedi.

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Leyla küçük bir dilim kesti, önüne koydu. "Bunu dene önce."

Çocuk bir lokma aldı ve yüzü değişti. "Çok iyi lan bu!" dedi sesindeki heyecan ve beğenmişlikle. Yanındaki çocuk dirseğiyle dürttü: "Lan deme!"

Leyla kahkahayı patlattı. "Beğendiysen gelirsin yine," dedi.

Çocuk, "Her gün gelirim," dedi.

"Her gün bedava değil ama," diye karşılık verdi Leyla.

"Bugün bedava mı?" diye sordu. Bu sefer ikimiz de güldük.

Onlar çıktıktan sonra kapı bir daha açıldı ve bu sefer içeri daha farklı insanlar girdi. Bir teyze, bir amca, iki genç kız... Bakışıyorlardı, fısıldaşıyorlardı: "Yeni açılmış...", "Güzelmiş...", "Temiz duruyor."

Ben tezgâhın arkasında duruyordum ama bu sefer farklı bir şey hissediyordum. İstanbul'daki gibi değildi. Orada insanlar gelip geçerdi, burada ise insanlar kalıyordu. Leyla sipariş alıyor, ben hazırlıyordum. Ve bir noktada yoğunluk başladı. Küçük bir yerdi ama doluydu.

Bir an durdum, etrafa baktım. Konuşmalar, gülüşmeler, tabak sesleri... Ve o an ilk defa içimde bir şey yerine oturdu.

Leyla kulağıma eğilerek, "Fena değil," dedi.

Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim: "Daha yeni başlıyoruz." Ve bu sefer gerçekten inandım.

~ İlahi Bakış

Demir Yumruk'ta sıradan bir gündü. Toprak, ağırlık çalışan gençlere gereken uyarıları yapmış, 16 yaşlarında bir öğrencisini çalıştırıyordu.

"Sol yumruğun çok zayıf. Onun üzerinde çalışalım Alp. Sol bileğini güçlendirmek için bir kiloluk dambıllardan kaldır. Bir anda yüklenme, sakatlık çıkmasın."

"Tamam Toprak abi." Alp ağırlıkların oraya gitmiş, Toprak'ın dediği gibi bir kiloluk dambıllardan almıştı. Kademe kademe yükselteceğini biliyordu.

Öte yandan Toprak, gençler arasında dolaşmaya başlamış, bazılarını ringe çıkartmıştı. O ringdeki gençleri izlerken Kaan da odasındaydı. Her zamanki gibi belgelerle ilgileniyordu. Birilerinin dosyaları kronolojik sıraya göre düzeltmesi gerekiyordu; böylelikle ileride lazım olursa sıkıntı çekmezdi. Toprak'a kalsa hepsi iç içe dururdu.

O büyük bir uğraşla masasındaki belgeleri sıralamaya çalışırken kapı açıldı ve içeri Mert girdi.

"Ooo Doktor Bey, sizi de buralara hangi rüzgâr attı?" dedi Kaan, sandalyesinden kalkıp Mert'le tokalaşıp sarılarak.

"İlayda'mın yanına geçmeden önce sizi göreyim dedim Kaan'ım."

"Ha, yani bizi özlediğinden değil," dedi Kaan, Mert'e koltuğu göstererek.

Mert koltuğa oturunca o da yerine geçip bir yandan onunla sohbet ediyor, diğer yandan da belgeleri hallediyordu.

"Yine sana kalmış anlaşılan," dedi Mert belgeleri gösterip. "Hiç sorma. Toprak'a kalsa hep iç içe dururdu."

Mert, Kaan'ın cümlesiyle kahkahayı attı. Haklıydı, Toprak bazen çok üşengeç davranabiliyordu. Sanki Toprak onun hakkında konuşulduğunu hissetmiş gibi içeri girdi.

"Vay vay vay. Kaçak, hoş geldin."

"Hoş bulduk hoş bulduk, ne kaçağı lan?"

"Ee oğlum, sen nişanlılığından beri buraları unuttun. Kırılıyorum ama arada gel ringe çıkalım," dedi Toprak, Mert'in karşısındaki koltuğa otururken.

"Geliriz aslanım, geliriz. Sen yeter ki iste, seve seve ringe gömerim seni."

"Hadi lan oradan, sen mi beni ringe gömeceksin? Asıl ben seni gömerim ringe."

"Tabi tabi," dedi Mert gülerek. Karşısındaki adamı sinir etmek hoşuna gidiyordu.

"O ne?" diye sordu Kaan, belgelerden başını kaldırıp Mert'in elindeki poşeti işaret ederek.

"Tatlı," dedi Mert.

"Ne yazıyor poşetin üzerinde?" diye sordu bu sefer Kaan.

Mert sırıtarak, "Geceye Düşen Gölge Pastanesi," diye cevap verdi.

Aldığı cevapla duraksadı Kaan. Ne güzel düşünmüyordu onu, ne çıktı şimdi bu? Toprak şaşırınca, "Nasıl?" diye sordu.

"Bizim kızların pastanesi işte. Bugün açılışı varmış. Geçerken fark ettim, uğradım bir beş dakikalık. Yalnız iyi iş yapıyorlar, tatlıları kapış kapış gidiyor. Bana da ikram ettiler bir tane, bayıldım tadına. O yüzden İlayda'ya da aldım."

"Abart," dedi Kaan terslikle. Sinir olmuştu şu an. Nereden çıkmıştı bu? Niye tekrar aklına o gelmişti?

"Ne abartması? Harbi çok güzel hepsi. Evet, normal pastanelerde bulunan üründen de var ama kendi yaptıkları onlara bin basar," dedi Mert savunmacı bir şekilde. Çünkü o ya siyah ya beyazdı, ortası yoktu. Bir şeyi beğendiyse "evet", beğenmediyse "hayır" derdi. Ve haklıydı; kızlar gerçekten harika işler çıkarmıştı. İsimleri tuhaf gelebilirdi kulağa belki ama tatları muhteşemdi.

Biraz daha Topraklarla sohbet ettikten sonra Demir Yumruk'tan ayrıldı Mert. Toprak o gittikten sonra Kaan'a bakıp, "Var sende bir haller," dedi.

"Ne varmış halimde?"

"Bir tuhafsın son günlerde. Şu belgeleri üç gün önce düzenlemiştin ama şimdi tekrar düzeltiyorsun. Arada dalıp gidiyorsun. Az önce de Mert onlardan bahsedince sinirlendin."

Kaan bir süre elindeki belgeye bakıp Toprak'ın dediklerini dinledi. Haklıydı. Son günlerde kafası çok doluydu. Kafasını dağıtmak için devamlı işle ilgileniyordu. Aklını meşgul eden bizzat gece karası kadar siyah saçlı, ay kadar beyaz tenli kadındı: Leyla... Son günlerde aklını meşgul eden tek kişi oydu.

Pencereden dışarı baktığında pastaneyi görebiliyordu. Gerçekten de Mert'in dediği gibi müşterisi çoktu. Ani bir kararla sandalyesinden kalktı ve ceketini aldı.

"Nereye?" dedi Toprak, ayağa kalkmıştı o da.

"Şu pastaneye bir de biz bakalım," dedi Kaan.

"Bakalım," dedi Toprak. Keyfi yerine gelmişti şimdi. Şu sıralar onun da yeni hobisi mahallelerine yeni taşınmış şu inatçı kadınla atışmaktı. İrem'le uğraşmak onu keyiflendiriyordu. Sinirlenince çattığı kaşları ve kahve gözlerinde oluşan ateşle, farkında değildi ama çok sevimli duruyordu.

İkisi birlikte Demir Yumruk'tan çıkmış, yeni açılan pastaneye doğru yol almışlardı.

~ İrem

Pastane beklediğimden çok ilgi görüyordu. Birçok müşteri tatlıların isimlerini garipsese de tattıkları zaman beğeni nidaları etrafı sarıyordu. Bazıları pastanede yiyor, bazılarıysa alıp aileleriyle yemek için evlerine gidiyordu.

Birkaç saat önceki çocuk arkadaşlarını alıp gelmiş, onlara pastaneyi anlatıp bizim ona verdiğimiz pastanın tadının ne kadar güzel olduğundan bahsediyordu. Ona ve arkadaşları için bir dilim pasta verdikten sonra diğer siparişlere bakıyordum.

Kapı tekrar açıldı ve içeri onlar girdi: Kaan ve Toprak. İçimde bir şey hafifçe gerildi, yüzümse sakindi. Gözlerim istemsizce Toprak'ı buldu, onunkiler de beni. Kısa, keskin.

"Fena değil," dedi Kaan.

Leyla başını kaldırdı ve ona baktı: "Beklediğinden iyi çıktı galiba?"

"Henüz karar vermedim."

"Tatmadan karar vermek zor olur."

Kaan tezgâha doğru ilerledi. "Ne önerirsin?" dedi.

Leyla hiç düşünmedi: "Risk alacaksan..." Kısa bir duraksama... "Siyah Ay Pastası."

Kaan kaşını hafifçe kaldırdı. "İddialı."

"Sen kaldırırsın gibi duruyorsun."

Dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Deneyelim."

Tabağı hazırlarken Toprak yaklaştı. "Burası sana yakışmış."

"Alışıyorum."

"Ne önerirsin?"

Hiç düşünmedim: "Gecenin Fısıltısı." Bir anlık sessizlik. "Kahve ve karamel. Yavaş basıp... sonra vurur."

Bakışlarını benden ayırmadı, başını salladı. "Uygun."

Tabakları önlerine koyduk. Kaan ilk lokmayı aldı, durdu. Gerçekte bir anlık durdu. Leyla kollarını bağlayıp, "Eee?" dedi.

"İyi."

"Sadece iyi mi?"

"Beklediğimden iyi."

Leyla hafifçe gülümsedi. Zafer gibi değil, emin gibi. "Daha başlangıç," dedi. "İstersen daha hafif bir şey dene."

"Ne gibi?"

"Ayın Sessizliği..."
"...Gördüğünden daha derin."

Kaan başını yavaşça eğdi. "Senin gibi mi?"

Leyla gözlerini kaçırmadı. "Denemeden bilemezsin."

Yan tarafta Toprak bir lokma aldı. Gözleri bir an kapandı, sonra bana döndü. "Bu..." Kelimeleri seçemedi. "Beklediğimden daha iyi," dedi.

Omuz silktim. "İnsanları hafife almamak lazım," dedim.

Pastane doluydu ama bizim bulunduğumuz yerde zaman biraz daha ağır akıyordu.

"İstanbul'dan geldiniz." Leyla kısa bir duraksamayla başını salladı. "Evet."

"Kaçtınız mı, yoksa bıraktınız mı?"

Bu sefer ben konuştum: "Fark eder mi?"

Kaan'ın bakışı sertleşti. "Eder."

"Biz bırakmayı seçtik."

Sessizlik... Toprak dirseklerini masaya koydu. "Zor olmuştur."

"Oldu," dedim.

"Ama geldik. Ve kaldık," dedi Leyla. Başını hafifçe salladı. "İyi yapmışsınız."

Kısa bir an kimse konuşmadı. Sonra Kaan sandalyesinde yaslandı ve Leyla'ya baktı. "Bir şey soracağım," dedi.

Leyla hafifçe başını kaldırdı. "Sor."

"Her zaman bu kadar sakin misin?"

"Genelde."

"İnanmıyorum."

"Neden?" diye sordu Leyla.

"Çünkü insan bence en sessiz haliyle en çok şeyi anlatır."

Leyla'nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Sen de insanları gözlemlemeyi seviyorsun galiba."

Kaan'a, "Biraz," dedi.

Tam o sırada Toprak bana döndü. "Peki ya sen?"

"Ben ne?"

"İlk tanıştığın insanları hemen sevebiliyor musun?" dedi.

Gülümsedim. "Kolay kolay değil."

"Vay... Demek şansımız pek yok," dedi. "Henüz yok," dedim. İlk tanıştığımız andan bahsediyordu, anlamıştım.

Toprak elini kalbinin üzerine götürüp abartılı bir ifadeyle iç çekti. "Bu biraz kırıcıydı."

Hepimiz güldük.

"Peki," dedi Toprak. "İnsanlara ikinci bir şans verir misin?"

"Eğer hak ederlerse..."

"O zaman çalışmaya bugünden başlıyorum," dedi gözlerindeki haylaz parıltılarla.

Başımı iki yana sallayıp istersizce güldüm. "İşin zor," dedim.

"Kolay olsaydı eğlencesi olmazdı," dedi.

Masaya sıcak bir kahkaha yayıldı. Ve o an anladım: Bu masa sadece aynı anda aynı yerde bulunan dört yabancının masası değildi. Belki de yıllar sonra dönüp hatırlayacağımız ilk an, tam da burada başlıyordu.