8. bölüm · BİR İDDİA BİR AŞK
7.BÖLÜM
Deniz’den
Hastaneden taburcu olmamın üzerinden iki hafta geçmişti ama bedenimdeki sızılar kadar ruhumdaki o derin yorgunluk da geçmek bilmiyordu.
Evde geçirdiğim o günlerde, annemin laf sokmalarına ve patlamalarına karşı tek sığınağım Ali’ye sarılmak ve kafamın içindeki o karmakarışık düşüncelerle boğuşmaktı.
Kafamın içinde sadece tek bir adamın görüntüsü dönüp duruyordu: Teoman.
O gece acil servisin kapısında üzerindeki kanla çaresizce duruşu, yoğun bakımdaki o kırık bakışları...
"Aynı cehennemi yaşıyorum," derkenki o dürüstlüğü.
İlk defa birine karşı duvarlarımı bu kadar indirmş, ilk defa düşmanım saydığım bir adamın gözlerinde kendi yaramı görmüştüm.
Belki de...
Belki de o düşündüğüm gibi acımasız biri değildi.
O gün Ezgi beni ziyarete geldiğinde bu düşüncelerle boğuşuyordum.
Ama Ezgi’nin yüzündeki o tereddütlü, acıyan ifadeyi gördüğümde içime bir kurt düştü.
"Ezgi, ne oldu?" diye sordum yatakta doğrulurken.
"Bir şey mi gizliyorsun benden?"
Ezgi gözlerini kaçırdı, elleriyle oynadı.
"Deniz... Şey. Okulda bir şeyler konuşuluyor. Söylemek istemiyordum ama bilmeye hakkın var."
"Ne konuşuluyor?"
"Teoman... Kazadan önce sınıftaki Kutay ve Evren’le bir iddiaya girmiş."
Ezgi’nin sesi kısılmıştı, bakışlarını yere dikti.
"Seni... seni kendine aşık etmek, kendi etrafında oynatmak için. İddia konusu yapmışlar seni Deniz."
O an göğsüme yediğim darbe, bana çarpan arabanın darbesinden yüz kat daha ağır, yüz kat daha yıkıcıydı.
Kulaklarım çınladı.
"Ne?" diyebildim sadece.
Sesim boğazımda tıkandı.
"Kazadan iki gün sonra Teoman sınıfta Kutay’ın üzerine yürümüş, 'iddia bitti, bir daha onun adını anmayın' diye bağırmış ama... ama en başından beri her şey bir iddiaymış Deniz."
Dünya başıma yıkıldı sanki.
O hastanedeki çaresiz bakışları, elindeki kanı ısıtmaya çalışması, "O eve gitme" diye yalvarışları...
Hepsi bir tiyatro muydu?
Kendini acındırmak, beni o tuzağa düşürmek için oynadığı iğrenç bir oyun mu?
Yüzümdeki tokat izini gördüğünde takındığı o empati maskesi, sadece iddiayı kazanmak için yaptığı bir hamle miydi?
Kendi kendime bağırmak, evi yıkmak istedim.
Nasıl bu kadar saf olabilmiştim?
Nasıl olur da o zengin züppesinin iğrenç bir iddia uğruna hayatımla, duygularımla ve en hassas yaralarımla oynamasına izin vermiştim?
Kendi acımı onunla paylaştığım için kendimden tiksindim.
Cuma günü okula döndüğümde tek bir amacım vardı:
O adamın gözlerinin içine bakıp benden aldığı her şeyin hesabını sormak.
Ezgi ve Aras’ın korumacı tavırlarına aldırış etmeden bahçeye çıktım.
Boynumdaki hafif sargı ve vücudumdaki sızılar umurumda bile değildi.
İçimdeki öfke, her türlü fiziksel acıyı yakıp kavuruyordu.
Bahçeyi taradım.
Ve oradaydı.
Her zamanki rahatlığıyla bahçedeki çardakta oturuyordu.
"Deniz, gitme yanına, değmez," dedi Aras kolumdan tutarak.
"Bırak Aras," dedim, sesimdeki buz gibi nefret onları bile ürkütmüştü.
"Bu hesabı ben kapatacağım."
Adımlarımı hızla ona doğru attım.
Teoman başını kaldırdı.
Beni gördüğünde gözlerinde anlık bir şaşkınlık ve ardından garip bir rahatlama belirdi.
Sırtını banka yasladı.
"Geri dönmüşsün," dedi, sesini sakin tutmaya çalışarak.
"Döndüm," dedim soğukça.
"Daha fazla ders kaçıramazdım."
Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.
Yüzünde beni anladığını, bana acıdığını sanan o iğrenç, uydurma ifade vardı.
"Kutay ve Evren ile aranın bozulduğunu duydum," dedim, öfkemi dizginlemeye çalışarak.
Hafifçe gülümsedi.
"Gereksiz kalabalıktan kurtuldum diyelim."
"İddiayı iptal ettiğini de duydum."
Teoman bir anda donakaldı.
Yüzündeki o hafif gülümseme bıçak gibi kesildi.
Gözleri büyüdü.
"Biliyor muydun?"
O an içimdeki yanardağ patladı.
Artık kendimi tutamıyordum.
"Biliyorum!" diye bağırdım.
Sesim bütün bahçede yankılandı, yakındaki öğrencilerin hepsi durup bize bakmaya başladı.
"Her şeyi biliyorum Teoman! Beni bir iddia malzemesi yaptığını, o pis arkadaşlarınla üzerimden iddiaya girdiğini her şeyi biliyorum!"
Teoman ayağa kalktı, ellerini kaldırarak bana doğru bir adım attı.
"Deniz, bak... Bak açıklayabilirim. Başta evet, öyleydi ama—"
"Sakın!" diye kükredim, göğsüne doğru bir adım atıp parmağımı yüzüne salladım.
"Sakın bana yaklaşma ve sakın o iğrenç yalanlarından birini daha söyleme! 'Açıklayabilirim'miş! Neyi açıklayacaksın ha?! Benim gururumla, benim acılarımla nasıl oynadığını mı açıklayacaksın?!"
"Deniz yemin ederim kazadan sonra her şey değişti—"
"Kes sesini!" Gözlerimden öfke yaşları süzülüyordu ama bu zayıflıktan değil, içimdeki nefrettendi.
"Ben sana inandım! Ben ilk defa birine evimdeki o cehennemi anlattım! 'Aynı cehennemi yaşıyoruz' dedin bana! Meğer hepsi bir senaryoymuş, meğer hepsi o aşağılık iddianı kazanmak için kurduğun bir tuzakmış!"
"Öyle değildi!" Teoman’ın da sesi yükselmişti, gözlerinde derin bir panik vardı.
"O söylediklerimin hepsi gerçekti! Ben hastanede sabaha kadar senin için—"
"Bana acıdın mı yoksa iddiayı kaybedeceksin diye mi korktun?!" diye bağırdım.
Sesim kısılan kadar haykırıyordum.
"Sen aşağılık bir yalancısın Teoman! Parayla her şeyi satın alabileceğini sanan, insanların yaralarını oyun hamuru gibi kullanan zavallı birisin! Senin o zenginliğin de, o ukala masken de iğrenç!"
Bahçedeki herkes bizi izliyordu ama umurumda değildi.
Teoman’ın yüzü bembeyaz olmuştu.
Bana uzatmaya çalıştığı eli havada asılı kaldı.
O an, o sert ve yıkılmaz Teoman’ın gözlerinde ilk defa gerçek bir hayal kırıklığı ve acı gördüm.
Ama bu sefer zerre kadar acımadım.
"Seninle aynı havayı solumak bile midemi bulandırıyor," dedim dişlerimin arasından, sesimi alçaltarak ama her kelimeyi bir bıçak gibi saplayarak.
"O hastanedeki halin... Keşke o gece uyanmasaydım da senin o sahte yüzünü bir daha görmek zorunda kalmasaydım."
Teoman sanki yüzüne tokat yemiş gibi geriye doğru bir adım sendeledi.
Gözlerindeki ışık tamamen söndü.
"Deniz...Yapma," diye fısıldadı.
"Bir daha sakın karşıma çıkma," dedim nefes nefese.
"Sakın bana dokunmaya, benimle konuşmaya ya da yoluma çıkmaya kalkışma. Sen benim gözümde bir hiçsin Teoman. Sadece büyük bir hiç."
Arkamı döndüm.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu, kalbim öfkeden patlayacak gibiydi.
Ezgi ve Aras bahçenin kenarında şaşkınlıkla bana bakıyorlardı.
Yanlarından geçip hızla okula doğru yürüdüm.
Arkamda bıraktığım o adama tek bir kez bile dönüp bakmadım.
Çünkü o gün, o bahçede Teoman’a duyduğum tek şey nefretti; ve onun, benim hayatımda açtığı bu son yara, hiçbir zaman kapanmayacaktı.
Teoman’dan
Arkasından öylece baka kaldım.
Yüzüme savurduğu her bir kelime, attığı o son tokat gibi ruhumu paramparça etmişti.
"Keşke o gece uyanmasaydım da senin o sahte yüzünü bir daha görmek zorunda kalmasaydım."
Bu cümle zihnimde bir gülle gibi yankılanıyor, göğsümün ortasındaki o boşluğa ağır ağır oturuyordu.
Beni affetmesini, beni anlamasını beklememiştim zaten ama gözlerindeki o saf nefret...
O nefret içimdeki son umut kırıntısını da silip süpürmüştü.
Haklıydı.
En başından beri baştan aşağı haklıydı.
O iddianın altına imza atan bendim.
Onu bir oyunun, bir hırsın nesnesi haline getiren bendim.
Şimdi "Ben değiştim, o gece ameliyathane kapısında öldüm öldüm dirildim" desem ne fark ederdi ki?
Bir yalancının dürüstlüğüne kim inanırdı?
Bahçedeki öğrencilerin fısıltıları, bana acıyan veya alay eden bakışları etrafımı sarmıştı.
Ama umursamadım.
Kimseyi görmüyordum.
Yavaşça kalktığım yere geri çöktüm.
Ellerim titriyordu.
Başımı ellerimin arasına alıp derin bir nefes çekmeye çalıştım ama göğsümdeki o daralma geçmiyordu.
Gözlerimi okulun kapısına diktim.
Deniz içeri girmişti.
Beni kendi cehennemimde tek başıma bırakıp gitmişti.
İçimdeki o karanlık kıskançlık ya da kazanma arzusu yoktu artık.
Yerini sadece devasa bir pişmanlık ve katıksız bir acı almıştı.
Babamın bana senelerdir hissettirdiği o "hiçlik" duygusunu, ben gidip bu dünyada en çok korumak istediğim kıza hissettirmiştim.
Ona, en hassas noktasından saldırmıştım.
Kutay ile Evren’in bahçenin diğer ucundan bana baktıklarını gördüm.
Yüzlerinde ne olduğunu anlamaya çalışan salakça bir ifade vardı.
Onlara bakarken tiksintim bir kat daha arttı.
Ama suç onlarda değildi; suç, onlarla aynı seviyeye inip o aşağılık iddiayı kabul eden bendeydi.
Otuduğum yerden yavaşça ayağa kalktım.
Yumruklarımı sıktım, az önce vurmamak için zor tuttuğum ellerimin boğumları beyazladı.
Artık o okulda, o sınıfta, Deniz’in baktığı her yerde ona o iğrenç iddiayı hatırlatacak bir gölge olmak istemiyordum.
Beni bir hiç olarak görüyordu ya, varsın öyle olsun.
Arkamı dönüp okulun dış kapısına doğru yürümeye başladım.
Ders zili çaldı, öğrenciler içeri koşuştu ama ben durmadım.
Bahçe kapısından çıkıp caddeye adım attığımda rüzgar yüzüme sertçe çarptı.
Deniz beni affetmeyecekti, biliyordum.
Yüzümdeki o maskeyi düşürmüştü ama geriye kalan enkazı temizlemek bana düşüyordu.
Artık ne babamın kurallarıyla yaşayacaktım ne de o sahte arkadaş grubunun arkasına saklanacaktım.
Deniz bana ilk defa dürüst olmayı öğretmişti; bedeli onu sonsuza dek kaybetmek olsa bile.
Caddenin kalabalığına karışırken son bir kez okula doğru baktım.
"Sana söz veriyorum Deniz," diye fısıldadım kendi kendime.
"Bir daha asla karşına çıkıp o yaralarını kanatmayacağım. Ama ben de bir daha asla o eski Teoman olmayacağım."
