21. bölüm · BİR İDDİA BİR AŞK

20.BÖLÜM

𝐸𝑐𝑟𝑖𝑛𝑖𝑚𝑠𝑖 💙

Teoman'dan

Sahil caddesinde fırtına caddenin üzerindeki çöp konteynerlerini devirirken, spor arabanın gaz pedalına ayağımın bütün gücüyle basıyordum.

Motorun gürültüsü zihnimdeki o çıldırtıcı çınlamayı bastırmaya yetmiyordu.

“Sen sevilmek için bile yalan söylemek zorunda kalan ezik bir adamsın…”

Deniz’in ses tonu bir dövme gibi zihnime kazınmıştı.

Ne bağırarak söylemişti o cümleleri ne de öfkeyle.

Bir hakikatı telaffuz eder gibi, öylesine soğuk ve öylesine katı.

Işıklarda durmadım.

Kadran iki yüzü geçtiğinde sileceklerin camdaki suyu temizlemeye yetişemediğini fark ettim ama umurumda değildi.

Önümdeki yol belirsizleşiyordu, tıpkı hayatımın geri kalanı gibi.

O kafedeki bakışlar…

Sınıftaki eziklerin, Aras’ın, hatta Kutay’ın bile yüzünde gördüğüm o maskeli dehşet.

Kutay beni kurtarmamıştı.

Kamera kayıtları ekrana geldiğinde ilk kaçan o olmuştu.

Beni o sahnenin ortasında, rezilliğimle baş başa bırakıp tüymüştü.

Villanın nizamiyesinden içeri hışımla girdim.

Lastiklerin çığlığı devasa bahçede yankılandı.

Arabadan inip kapıyı çarptım.

Salona girdiğimde babam elinde konyak kadehiyle şöminenin karşısındaydı.

Yüzünde her zamanki o ifadesiz, taş gibi duruşu vardı.

Ama beni o halde—kıyafetlerim sırsıklam, saçlarım darmadağınık ve gözlerim kan çanağı—görünce kadehini tutan eli havada duraksadı.

"Sana ne oldu?" dedi soğuk bir sesle.

"Kutay’ın babası aradı. Kafede bir rezillik çıkmış. Kulüplerde masalara meze olmuşsun Teoman. Şirketin adını ne idüğü belirsiz bir mahalle kızı yüzünden ayağa mı düşürdün sen?"

Gülümsedim.

Dudaklarımdan kan tadı geldi, alt dudağımı patlatacak kadar ısırmıştım yürürken.

"Şirketin adı mı?" dedim.

Sesim bir yabancıya aitmiş gibi yabancı geliyordu kulağıma.

"Senin tek düşündüğün o tabeladaki Akkaya yazısı mı baba?"

"Bana bak!" diye kükredi babam, kadehi sehpaya çarparak.

"Ben sana o imkanları, o arabaları, o gücü millete rezil olasın diye vermedim! Bir kızı mat edeceksen düzgün edecektin. Eline yüzüne bulaştırdın! Kendini o paçavraya maskara ettin!"

"Ben batmadım baba," dedim ona doğru bir adım atarak.

Araya giren mesafe azaldıkça babamın gözlerindeki o mutlak otoritenin ilk defa tereddütle sarsıldığını gördüm.

"Ben zaten batmıştım. Sen beni yetiştirirken batırmıştın. Ben sadece dün gece o aynaya baktım. O kız bana ne olduğumu gösterdi."

"Saçmalama! O kız senin dengin değil! Yarın sabah o okula gitmeyeceksin. Seni Londra’daki şubeye gönderiyorum. Bu rezillik unutulana kadar orada kalacaksın."

"Londra’ya gitmiyorum," dedim net bir sesle.

"Gideceksin!"

"Gitmiyorum!" diye bağırdım, salondaki kristal vazoyu tek bir hamlede yere fırlatarak.

Mermer zeminde patlayan cam parçaları ikimizin de ayaklarının dibine saçıldı.

"Beni hiçbir yere gönderemezsin! Ben senin Akkaya Holding’indeki bir hisse senedi değilim! Ben senin oyuncağın değilim!"

Arkamı döndüm.

"Eğer bu kapıdan çıkarsan..." dedi babam arkamdan, sesi gürlese de içindeki çaresizlik seziliyordu.

"Tek bir kuruş alamazsın! Arabanın anahtarını bırak! Kartlarını iptal ediyorum!"

Cebimdeki bütün kartları, arabanın anahtarını, kolumdaki yüz bin dolarlık saati çıkarıp mermer masanın üzerine fırlattım.

"Hepsini al baba," dedim kapının kolunu tutarken.

"Hepsini al ve o boş salonda tek başına Akkaya olmanın tadını çıkar."

Yağmurun altına geri çıktım.

Bu sefer ne arabam vardı ne gidecek bir yerim.

Üzerimdeki ıslak takım elbiseyle, ana yola doğru yürümeye başladım.

Ayaklarındaki ıslak ayakkabıların çıkardığı ses, gecenin tek melodisiydi.

Gidebileceğim tek bir yer vardı.

Aslında gitmeye yüzümün olmadığı tek yer.

Sanayiye, Rıza Usta’nın dükkanına vardığımda saat sabahın dördüydü.

Dükkanın kepenkleri kapalıydı.

Yan taraftaki paslı demir merdivenlerden deponun üstündeki o odaya tırmandım.

Kapı kilitli değildi.

İçeri girdim.

Rutubet kokusu genzimi yaktı.

Işığı açmadım.

Karanlıkta, o eski çekyatın üzerine oturdum.

Başımı ellerimin arasına aldım.

İçimdeki o kibir, o devasa Akkaya zırhı parçalanmıştı evet.

Ama altından çıkan şey bir hiçti.

Deniz haklıydı.

Ben koca bir hiçtim.

Sevilmek için oyun oynamış, acınmak için rol yapmış, en sonunda da kendi tuzağında boğulmuş bir hiç.

Gözlerimi kapattığımda sadece Deniz’in o son cümlesi dönüyordu:

“Şimdi o sahte kral tacını al ve defol git buradan.”

Tacım yoktu artık.

Kral da değildim.

Sadece yağmurda ıslanmış, yapayalnız bir sokak köpeğiydim.

Deniz'den

Sabah penceremden giren güneş ışığı odamı aydınlatırken, yataktan kalktım.

Aylardır ilk defa göğsümdeki o ağır, ezici baskı gitmişti.

Teoman Akkaya'nın yalanları, sahte bakışları, kurduğu o aşağılık düzen artık hayatımda bir tehdit değildi.

Onu kendi silahıyla vurmuştum.

Bütün okulun, arkadaşlarının, hatta mahallelinin gözü önünde maskesini söküp atmıştım.

Aynanın karşısına geçtim.

Saçlarımı taradım.

Ancak garip bir şey vardı.

İçimde beklediğim o muazzam rahatlama, o büyük zafer sevinci yoktu.

Sadece derin, kocaman bir sessizlik vardı.

Tıpkı bir fırtına geçip gittikten sonra geride kalan o ıssız yıkıntı gibi.

Ezgi sabah erkenden bize geldi.

Elinde taze simitler vardı, gözleri ışıl ışıldı.

"Kızım!" diye sarıldı bana kapıda.

"Bütün okul seni konuşuyor! Kutay’ların grubu tamamen dağılmış. Kutay bugün okula gelmeyecekmiş bile, utancından kentin diğer ucundaki özel okula nakil aldırıyormuş. Teoman ise..."

Ezgi duraksadı.

Yüzündeki o coşku bir an için duruldu.

"Teoman ne?" diye sordum sakince, çayı bardağa doldururken.

"Teoman... Şey," dedi Ezgi, masaya otururken.

"Babası dün gece bütün kartlarını iptal ettirmiş. Arabasını elinden almış. Evi terk ettiğini söylüyorlar. Ama bu sefer kurgu değilmiş Deniz. Şirketteki amcam söyledi, babası holdingteki bütün yetkilerini feshetmiş. Çocuk tamamen sokakta kalmış."

Çaydanlığı masaya koyarken elim hafifçe titredi.

Ama hemen toparlandım.

"Beni ilgilendirmez," dedim net bir sesle.

"Kendi düşen ağlamaz Ezgi. Yine bir rol peşindedir. O adamın nefes alışı bile yalan."

"Haklısın," dedi Ezgi hızla.

"Tabii ki ilgilendirmez. Hak etti o pislik. Yaşattıklarının bedelini ödüyor."

Okula gittiğimizde bahçedeki hava tamamen değişmişti.

İnsanlar bana imrenerek, biraz da korkarak bakıyorlardı.

Artık "o fakir kız" değildim.

Akkaya'ların veliahtını diz çöktüren kızdım.

Aras yanıma gelip gururla kolunu omuzuma attı.

"İşte benim arkadaşım," dedi Aras.

"Hak ettiği dersi verdin ona. Bir daha bu mahalleye adım bile atamaz."

Gülümsedim.

Ama gülümsemem dudaklarımda donup kaldı.

Arka sıraya baktım.

Teoman’ın sırası boştu.

Masanın üzerinde ne bir kitap vardı ne de bir defter.

Sadece ahşabın üzerine çizilmiş eski karalamalar.

Ders boyunca gözüm ister istemez o boş sıraya kaydı.

Ondan nefret ediyordum, evet.

Bize yaşattıklarını, hastane koridorlarında geçirdiğim o korkunç geceleri, Ali’nin gözyaşlarını unutmamıştım.

Ama içimdeki bir yer...

O karanlık, tanımlayamadığım yer, sahil kafesindeki o son anı hatırlatıp duruyordu.

Ekranda videolar oynarken Teoman’ın yüzünde beliren o ifade.

Öfke değildi o.

Kibir de değildi.

O, bir insanın ruhunun kırılma sesiydi.

Hayatında ilk defa çıplak kalmış, maskesiz kalmış bir adamın dehşetiydi.

"Ders bitti Deniz, çıkmıyor muyuz?" dedi Aras.

"Siz gidin," dedim çantamı toplarken.

"Benim kütüphanede biraz işim var."

Okuldan çıktım.

Ayaklarım beni kütüphaneye değil, farkında olmadan sanayi sitesine doğru götürdü.

Kendi kendime kızıyordum;

Ne işin var orada Deniz? Ne yapmaya gidiyorsun? Onu sürünerken görüp tatmin olmak için mi?

Sanayinin o ağır gres yağı ve egzoz kokulu sokaklarına girdiğimde hava kararmak üzereydi.

Rıza Usta’nın dükkanının önüne vardım.

Kepenk yar yarıya çekilmişti.

İçeride sarı bir ışık yanıyordu.

Yavaşça yaklaştım.

Rıza Usta tezgaha yaslanmış, elindeki çay bardağıyla köşede duran birine bakıyordu.

İçeri göz attığımda Teoman’ı gördüm.

Üzerinde yırtık, kirli bir iş tulumu vardı.

Yüzü siyah motor yağına bulanmıştı.

Ellerindeki nasırlar ve kirler sabunla yıkanmaktan kıpkırmızı olmuştu.

Bir arabanın motor bloğunu sökmeye çalışıyordu. İngiliz anahtarını tutan elleri yorgunluktan titriyordu.

"Teoman," dedi Rıza Usta babacan bir sesle.

"Bırak artık evlat. Dün geceden beri tek lokma koymadın ağzına. Çalışarak unutamazsın."

Teoman başını kaldırmadı.

Anahtarı somuna takıp bütün gücüyle asıldı.

"Unutmak istemiyorum Usta," dedi.

Sesi o kadar kısıktı ki, dışarıdan zor duyuluyordu.

"Hatırlamak istiyorum. Ne mal olduğumu her saniye hatırlamak istiyorum."

"Baban aradı öğlen," dedi Rıza Usta.

"İngiltere’ye biletini almış. Gelip alsınlar seni buradan diyor. Bu sefillik sana göre değilmiş."

Teoman durdu.

Anahtarı motorun üzerine bıraktı.

Yavaşça doğruldu.

Sırtı bana dönüktü.

"Benim bir babam yok artık Usta," dedi Teoman.

"Benim bir evim de yok. Ben buradayım. Eğer beni dükkandan kovmazsan, Akkaya değil... Sadece Teoman olarak çalışmak istiyorum. Karın tokluğuna."

Rıza Usta derin bir iç çekti.

"Kovmam evlat. Sen yeter ki insan ol. Ama o kız... O kız seni affetmez artık. Çok dolmuş."

Teoman hafifçe başını salladı.

"Affetmesin," dedi fısıltıyla.

"Ben kendimi affetmiyorum ki o beni affetsin."

Kepengin arkasında, karanlıkta dururken nefesim kesildi.

Teoman arkasını döndü.

Yüzündeki yağ lekelerinin arasından gözleri parladı.

Tam kapıya doğru baktı.

Beni görmedi; ben gölgenin içindeydim.

Ama o gözlerdeki ifade...

O sahil kafesindeki kibirli canavardan eser yoktu.

Orada sadece darmadağın olmuş, küllerinden bile doğamayacak kadar ezilmiş bir çocuk duruyordu.

Geri çekildim.

Ses çıkarmadan arkamı dönüp koşmaya başladım.

Yağmur yine başlamıştı.

Sokak lambalarının altında koşarken gözlerimden yaşlar süzülüyordu.

Ona olan nefretim bitmemişti.

Ama zaferim...

Zaferim bana zerre kadar mutluluk getirmemişti.