20. bölüm · BİR İDDİA BİR AŞK

19.BÖLÜM

𝐸𝑐𝑟𝑖𝑛𝑖𝑚𝑠𝑖 💙

Deniz'den

Perşembe akşamı Teoman beni eve bırakırken arabada (sanayiden kiraladığı o eski hurda arabada) elimi tuttu.

"Yarın gece," dedi, gözlerime bakarak.

"Her şey değişecek Deniz. Bana güveniyorsun, değil mi?"

Gülümsedim.

Yüzümdeki tebessüm o kadar içten, o kadar aşık duruyordu ki, kendi oyunculuğuma ben bile şaşırdım.

"Sana hayatımda hiç kimseye güvenmediğim kadar güveniyorum Teoman," dedim.

"Yarın gece ikimiz için de yepyeni bir başlangıç olacak."

Teoman elimi öptü.

"Evet... Yepyeni bir başlangıç."

Arabasından inip eve yürürken arkama bakmadım.

Yüzümdeki gülümseme anında silindi.

Evet Teoman, diye fısıldadım içimden.

Yepyeni bir başlangıç.

Ama senin cehenneminde.

Teoman'dan

Cuma akşamı sahil kafesi tıklım tıklımdı.

Sınıftaki bütün öğrenciler, Kutay, Evren, hatta mahalleden birkaç kişi bile oradaydı.

Herkes Deniz’in 17. yaş gününü kutlamak için toplanmıştı ama Kutay’ın ekibi asıl gösterinin ne olduğunu biliyordu.

Saat sekizde kafenin kapısı açıldı.

Deniz içeri girdi.

Üzerinde koyu kırmızı, vücuduna oturan harika bir elbise vardı.

Saçları dalgalı bir şekilde omuzlarına dökülüyordu.

O kadar güzel görünüyordu ki, bir an için kafedeki herkesin nefesi kesildi.

Benim bile.

Yanına yürüdüm.

Üzerimde yine o mahsus giydiğim eski hırkam vardı.

Sefil veliaht rolu son dakikaya kadar sürmeliydi.

"İyi ki doğdun Deniz," dedim, cebimden çıkardığım küçük, ucuz görünen kutuyu ona uzatarak.

"Sana lüks şeyler alamam artık ama... Bu benim için çok değerli."

Deniz kutuyu aldı.

İçinde basit bir gümüş kolye vardı.

Gözlerindeki o sevinç ışıltısıyla bana baktı.

"Bu benim hayatımda aldığım en güzel hediye Teoman," dedi, sarılarak.

O bana sarıldığında içimde garip bir suçluluk hissi belirdi ama Kutay’ın arkadan attığı öksürük sesiyle kendime geldim.

Zamanı gelmişti.

Geri çekildim.

Kafenin ortasındaki küçük sahneye doğru yürüdüm.

Mikrofonu elime aldım.

"Arkadaşlar!" diye bağırdım.

Kafedeki müzik kesildi.

Herkes bana döndü.

"Bugün Deniz’in doğum günü," dedim, yüzüme o son hamlenin kibirli gülümsemesini yerleştirerek.

"Ve ben onun için çok özel bir sunum hazırladım. Bizim nasıl bir araya geldiğimizi, benim o lüks hayattan nasıl vazgeçtiğimi hepinizin görmesini istiyorum."

Kutay arkada projeksiyon cihazını açtı.

Beyaz perdeye görüntü gelmeye başladı.

Işıkları söndürdüler.

Dudaklarımda zafer kazanmış bir canavarın gülümsemesiyle Deniz’e baktım.

Onun yıkılışını, ağlayışını izlemek için sabırsızlanıyordum.

Ama perdede benim hazırlattığım sahte video değil...

Bambaşka bir görüntü oynamaya başladı.

Salonda devasa bir fısıltı koptu.

Kaşlarımı çatarak arkama, perdeye döndüm.

Ekranda...

Dün gece VIP kulüpte Kutay’la yaptığım konuşmanın net ses kaydı ve görüntüleri oynuyordu!

Teoman’ın sesi kafedeki hoparlörlerden yankılandı:

"Deniz elimde oynattığım bir kukladan farksız! Onu mağdur olduğuma inandırdım. Bana kendi elleriyle yemekler, ders notları getiriyor. Doğum gününde bütün okulun önünde maskemi düşürüp onu hayatının en büyük hezimetine uğratacağım!"

Görüntü değişti.

Salı günü sokağın köşesinde muhasebe müdüründen para ve spor araba anahtarı alırken çekilen HD kalitesindeki videom ekrana geldi!

Kafedeki herkes dehşet içinde bir bana, bir ekrana bakıyordu.

Ezgi, Aras, sınıftakiler...

Kutay bile ne olduğunu anlayamayarak panikle cihazın fişini çekmeye çalışıyordu.

Kanım beynime sıçradı.

Yüzümdeki o zafer tebessümü anında dondu, un ufak oldu.

"Bu... Bu ne?!" diye bağırdım.

Mikrofonun yanına yavaş adımlarla biri yaklaştı.

Deniz.

Yüzünde en ufak bir şaşkınlık, tek bir damla gözyaşı yoktu.

Kırmızı elbisesinin içinde, bir kraliçe gibi dimdik duruyordu.

Dudaklarında bana hayatım boyunca gördüğüm en acımasız, en tepeden bakan gülümseme belirdi.

Deniz elimdeki mikrofonu sakince çekti aldı.

Kafedeki buz gibi sessizlikte, sesi bir kılıç gibi çınladı.

"Şaşırdın mı Teoman?" dedi Deniz, gözlerimin içine o zifiri nefretiyle bakarak.

"Sanayide yağ kokan ellerinle, o soğuk odada bana oynadığın tiyatronun sonunu böyle kurgulamamıştın, değil mi?"

"Deniz... Ben..." Dedim ama sesim boğazıma tıkandı.

Bütün karizmam, Bütün Akkaya zırhım tek bir saniyede yerle bir olmuştu.

"Sen beni bir kukla sanıyordun," dedi Deniz, adımlarını etrafımda ağırdan alarak.

"Ağına düşürdüğünü, saflığımdan yararlandığını sanıyordun. Ama yanıldın. Pazar gecesi Aras bana VIP kulüpteki o aşağılık konuşmalarını anlattığı an... Senin oyunun bitti."

Kafedeki öğrenciler yuhlalamaya, bana nefret dolu bakışlar fırlatmaya başladı.

Kutay ve Evren kapıya doğru sıvışmaya çalışıyordu ama Aras ve Ezgi kapıyı kapatmıştı.

"Hafta boyunca bana sarılırken," dedi Deniz sesini yükselterek,

"bana 'sana güveniyorum' derken içimden ne geçiyordu biliyor musun? Senin ne kadar zavallı, ne kadar acınası bir mahluk olduğunu düşünüyordum!"

"Deniz dur..." dedim, ilk defa hayatımda birinin önünde çaresizce gerileyerek.

"Sen Akkaya’ların veliahtı değilsin Teoman," dedi Deniz, elindeki gümüş kolye kutusunu yere, ayaklarımın dibine fırlatarak.

"Sen sevilmek için bile yalan söylemek zorunda kalan, parası olmadan hiçbir şey olan ezik bir adamsın. Bugün benim doğum günüm evet... Ve sen bana hayatımın en güzel hediyesini verdin."

Deniz bana doğru bir adım daha attı.

Yüzü yüzüme birkaç santim uzaktı.

"Bana bir hiç olduğunu kanıtladın," diye fısıldadı.

"Şimdi o sahte kral tacını al ve defol git buradan."

Deniz arkasını döndü.

Bütün kafe onu alkışlamaya başladı.

Aras ve Ezgi yanına geldi, ona sarıldılar.

Deniz gururla, başı dimdik bir şekilde doğum günü pastasına doğru yürüdü.

Ben ise...

Kafenin ortasında, o yırtık hırkamın içinde, ayağımın dibindeki değersiz gümüş kolyeyle tek başıma kaldım.

Rezildim.

Rezil olmuştum.

Hayatımda ilk defa bir oyunu kaybetmemiştim; bir oyunun içinde tamamen yok edilmiştim.

Kafeden nasıl çıktığımı, arabaya nasıl bindiğimi hatırlamıyorum.

Yağmurun altında, lüks spor arabamın direksiyonuna çöktüm.

Aynadaki yansımama baktım.

Akkaya imparatorluğunun o kibirli veliahtı gitmiş, yerine kendi kazdığı kuyuya düşmüş bir enkaz kalmıştı.

Deniz beni yıkmamıştı.

Deniz, benim ona kurduğum tuzağın aynasını bana tutmuştu.

Ve ben o aynada kendi canavarlığımla baş başa kalmışım.

O gece sahil yolunda motoru son ses çalıştırırken içimdeki tek gerçek yankılanıyordu:

O iddiayı Deniz kazanmıştı. Ve ben, hayatım boyunca bu mağlubiyetin gölgesinden asla kaçamayacaktım.

Normalde Deniz oyun oynamayacaktı, Teoman oyununu devam ettirecekti ama KADINLARIN HAKKINI HİÇBİR ERKEK YİYEMEZ.