17. bölüm · BİR İDDİA BİR AŞK
16.BÖLÜM
Deniz'den
Pazar günü Halk Eğitim Merkezi’nin sergi salonu kalabalıktı.
Ali’nin kurs arkadaşları, aileler, öğretmenler içeride dolaşıyordu.
Ali, heyecanla panonun önünde duruyordu.
Kendi yaptığı resim tam ortada asılıydı.
Ezgi ve Aras yanımızdaydı.
Aras hala Teoman’ın geleceğini bildiği için huzursuzdu ama söz verdiği gibi olay çıkarmıyordu.
Saat ikiyi çeyrek geçe sergi salonunun kapısı açıldı.
Teoman içeri girdi.
Üzerinde temiz bir beyaz gömlek ve siyah bir pantolon vardı.
Saçlarını düzeltmişti.
Elinde küçük, şık bir kutu vardı.
İçeri girdiğinde gözleri hemen beni aradı.
Beni görünce hafifçe gülümsedi ve yanımıza doğru yürüdü.
Ali, Teoman’ı görünce gözleri parladı.
"Teoman Abi!"
Teoman Ali’nin önünde diz çöktü.
O boydaki bir adamın, küçük bir çocuğun seviyesine inerek gözlerinin içine bakması...
İçimde bir yerleri sıcacık yaptı.
"Merhaba Ali," dedi Teoman, elindeki kutuyu Ali’ye uzatarak.
"Sergini tebrik ederim. Bu senin için."
Ali kutuyu açtı.
İçinde profesyonel, kaliteli bir sulu boya seti vardı.
Ali’nin sevinç çığlığı salonda yankılandı.
"Çok teşekkür ederim Teoman Abi! Harika bunlar!"
"Beğendiğine sevindim," dedi Teoman, Ali’nin saçlarını okşayarak.
"Hani senin resmin? Göster bakalım bana."
Ali, Teoman’ın elinden tutup panoya doğru sürükledi.
"Bak bu!"
Resme baktım.
Ali bir deniz kenarı çizmişti.
Mavi ton ağırlıklıydı.
Kumsalda üç kişi vardı.
Biri küçük bir çocuktu—kendisi.
Biri bendim.
Diğeri ise yüksek bir kayalığın üzerinde duran, siyahlar giyinmiş bir adamdı. Adam bize bakıyordu ama uzaktaydı.
Teoman resme uzun uzun baktı.
Yüzündeki ifade aniden donuklaştı.
O kayalıktaki adamın kendisi olduğunu anlamıştı.
Ali bile bizi böyle algılamıştı:
Biz kıyıda, Teoman ise uzakta, bizi izleyen bir gölge...
"Çok güzel olmuş Ali," dedi Teoman, sesindeki o hüzünlü tonu gizlemeye çalışarak.
"Çok yeteneklisin."
"O kayadaki adam sensin Teoman Abi," dedi Ali masumca.
"Ablam seni hep uzaktan izlediğimizi söylüyordu. Ben de seni oraya çizdim."
Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim.
Başımı öne eğdim.
Teoman bana doğru baktı.
Gözlerimiz buluştuğunda, içimdeki o gizli gerçeğin açığa çıkmasının utancını yaşadım.
Evet, onu izliyordum.
Mahallenin köşesinde dururken, sınıfta tek başına otururken, Rıza Usta’nın yanında çalışırken...
Onu uzaktan izliyordum.
Nefret ettiğim için değil; artık ne hissettiğimi bilmediğim için izliyordum.
Aras araya girdi.
"Pekala Ali, gel sana bir meyve suyu alalım."
Ali ve Aras kantine doğru yürürken sergi salonunda Teoman’la baş başa kaldık.
Ezgi de bize biraz mesafe tanımak için kenara çekilmişti.
"Demek beni uzaktan izliyordun," dedi Teoman.
Sesinde alay yoktu; sadece derin, yumuşak bir merak vardı.
"Ali saçmalıyor," dedim hızla, gözlerimi resimden ayırmadan.
"Çocuk işte, kafasına göre çizmiş."
"Deniz..." dedi Teoman.
Yanıma yaklaştı.
Aramızda sadece birkaç santim vardı.
"Bana bak lütfen."
Yavaşça başımı kaldırdım.
Teoman gözlerimin içine baktı.
"Ben artık o kayalıkta durmak istemiyorum. Uzaktan izlemek istemiyorum. Eğer izin verirsen... O kumsala inmek istiyorum. Senin yanına."
Kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi çarpmaya başladı.
Nefesim kesildi.
"Teoman..." dedim fısıltıyla.
"Bu... Bu çok hızlı."
"Biliyorum," dedi Teoman kararlılıkla.
"Zaman alacak, biliyorum. Sen 'hazırım' diyene kadar beklerim. Bir ay, bir yıl, bir ömür... Ne kadar gerekiyorsa beklerim. Ama benden kaçma artık. Kalbinin kapılarını bana tamamen kapatma."
Elimi tuttu.
Bu sefer parmakları titriyordu.
O güçlü, korkusuz Akkaya veliahtı, benim iki dudağımın arasından çıkacak tek bir kelime için ecel terleri döküyordu.
"Kapatmıyorum," dedim fısıltıyla.
"Kapatmadım."
Teoman’ın yüzünde beliren o tebessüm...
Hayatımda gördüğüm en güzel, en dürüst tebessümdü.
İçimdeki o son nefret kırıntısı da o tebessümün sıcaklığında eriyip gitti.
Teoman'dan
Sanayinin rutubetli kokusu, Rıza Usta’nın nasihatleri, fakir fukara edebiyatı...
Birkaç hafta boyunca oynadığım bu "pişman veliaht" rolü, hayatımda yaptığım en zevkli, en kusursuz tiyatroydu.
Deniz’in o saf, her şeye inanmaya meyilli gözlerinin içine bakıp mağduru oynamak o kadar kolaydı ki...
Notlarını verirken parmaklarının titremesi, Ali’nin sergisinde bana acıyarak ve hayranlıkla bakması, gururunu ayaklar altına alıp beni teselli etmeye çalışması...
İnsanların bu kadar çabuk kanması beni her zaman eğlendirmişti ama Deniz’in kanması ayrı bir zevkti.
Rıza Usta dükkanı kapatıp gittiğinde, üzerimdeki o kirli iş tulumunu çıkarıp kenara attım.
Lüks spor arabamın yedek anahtarı cebimdeydi.
Babamla kavga etmişim, evi terk etmişim, sanayide yatıp kalkıyormuşum...
Hepsini Deniz’in zihnine ilmik ilmik ben işlemiştim.
Babamla yaptığımız o sözde kavga bile, Deniz’in kulağına gitsin diye planlanmış kusursuz bir kurgudan ibaretti.
Gece yarısına doğru sanayiden çıktım.
Garajda sakladığım arabaya atlayıp Kutay’ların kulübüne doğru sürdüm.
VIP salonuna girdiğimde Kutay, Evren ve ekibin geri kalanı masadaydı.
Ellerinde içkileriyle müzik eşliğinde eğleniyorlardı.
Beni gördüklerinde Kutay kahkahayı bastı.
"Ooo! Sanayinin gururu, gariban dostu Teoman Akkaya gelmiş!" dedi Kutay, bardağını kaldırarak.
"Ne o Teo? Üstün başın gres yağı kokmuyor? Melek rolün bitti mi?"
Masaya doğru yürüdüm, deri koltuğa kurulup bacak bacak üstüne attım.
Masadaki pahalı viski şişesinden kendime bir kadeh doldurdum.
"Rol hiçbir zaman bitmez Kutay," dedim kadehi hafifçe sallayarak.
"Sadece perde arası verilir."
Kutay öne doğru eğildi.
Yüzündeki o alaycı ifade yerini merak ve hafif bir şüpheye bıraktı.
Kadehindeki buzları şakırdatarak yüzüme baktı.
"Harfiyen uyguluyorsun planı ama dışarıdan bakınca fazla gerçekçi duruyor Akkaya," dedi Kutay, sesini alçaltarak.
"Okulda herkes seni konuşuyor. Babana rest çekmelerin, Aras’la koridorda ezik ezik konuşup 'ben değiştim' tiratları atmaların, Ezgi’ye verdiğin o mahcup pozlar... Hatta babanın şirketteki o hisse devri dedikoduları bile yayıldı. Lan yoksa harbiden o ezik kız için bütün krallığı çöpe mi attın?"
Kıkırdadım.
Kadehimden büyük bir yudum alıp arkama yaslandım.
"Sen beni gerçekten salak mı sanıyorsun Kutay?" dedim gözlerimi onun gözlerine dikerek.
"Ben Teoman Akkaya'yım. Bir kenar mahallesi kızı için mi imparatorluğumu yakacağım?"
"E ne bu tiyatro o zaman?" dedi Evren araya girerek.
"Aras’a söylediklerin neydi öyle? 'İnsan olmaya çalışıyorum' falan... Kızın arkadaş çevresini bile yutturdun. Ezgi dün sınıfta senin için 'Teoman aslında çok iyi biriymiş' diye ağlayacaktı neredeyse."
"Tam olarak yapmam gerekeni yapıyorum," dedim soğuk bir sesle.
"Deniz o kadar gururlu, o kadar duvarları olan bir kızdı ki, ona parayla, güçle ya da yakışıklılıkla yaklaşamazdım. İlk iddiayı kaybettiğimde beni tamamen sildi. Onu tekrar ağıma düşürmemin tek bir yolu vardı: Kendimi onun seviyesine indirmek. Ya da ona öyle hissettirmek."
Kutay gözlerini kıstı.
"Yani babanla arandaki o kavga? Evi terk etmelerin? Hepsi kurgu mu?"
"Babamla olan her şey kontrollü bir hamleydi," dedim gülerek.
"Babam benim ne yaptığımı çok iyi biliyor. Şirket hisseleri, vakıf paraları... Hepsini Deniz’in gözünde kendimi bir 'kurban' gibi göstermek için kullandım. Kadınlar kurban olan, mağdur olan adamlara bayılır Kutay. Onları 'kurtarmak' isterler. Deniz şu an kendini benim kurtarıcım sanıyor."
"Peki ya Aras’la Ezgi?" dedi Kutay.
"Aras sana koridorda gider yaptığında heriften özür diledin lan! Teoman Akkaya bir eziğe boyun eğdi!"
"Boyun eğmedim, ona yem attım," dedim kadehi masaya sertçe koyarak.
"Aras’a sert çıksaydım Deniz bana yine düşman olacaktı. Ama ben ne yaptım? Kendi ezikliğimi kabullenmiş gibi göründüm. Aras şimdi kendini kahraman sanıyor, Ezgi bana acıyor, Deniz ise bana tapıyor. Bugün bana ne dedi biliyor musun? Sanayide çalışırken derslerden geri kalmayayım diye kendi ders notlarını verdi bana. O çok kıymetli, kimseye vermediği notlarını!"
Kutay ve Evren birbirine bakıp kahkahayı bastılar.
"Oğlum sen harfiyen bir şeytansın!" dedi Kutay.
"Kız resmen oltaya takılmış."
"Oltaya takılmak mı?" dedim dudaklarımı bükerek.
"Kız artık elimde oynattığım bir kukladan farksız. Ne söylesem inanıyor. Ali’nin sergisine gittim bugün. Çocuğa 50 liralık bir sulu boya seti aldım, gözleri doldu. Deniz bana baktığında gözlerinde ne gördüm biliyor musun? Aşk. Tamamen bana teslim olmuş bir ruh gördüm."
"Peki son hamlen ne olacak?" diye sordu Evren.
"Bu oyunu nereye kadar sürdüreceksin?"
"Zirvede bitireceğim," dedim gözlerimi karartarak.
"Bana o hastane odasında, o rezil kenar mahallesinde yaşattığı aşağılanmanın bedelini ödeteceğim. Beni tamamen hayatının merkezine koyup, bana sonsuz bir güvenle bağlandığı an... Ona aslında hiçbir şeyin değişmediğini, hala aynı oyunun içinde bir piyondan ibaret olduğunu açıklayacağım. Kendisi gelip ayaklarıma kapanacak. İşte o zaman Akkaya'nın intikamı tamamlanmış olacak."
Kutay kadehini kadehime vurdu.
"İşte benim bildiğim Teoman Akkaya bu! Valla bir an harbiden aşık oldun sanıp korkmuştum."
"Aşk mı?" dedim nefretle karışık bir tiksintiyle.
"Benim dünyamda aşka yer yok Kutay. Sadece kazananlar ve kaybedenler var. Ve Deniz, hayatının en büyük mağlubiyetini almak üzere."
O gece saat üçte kulüpten çıktım.
Arabayı sanayinin arka sokağına park edip, üzerime yine o eski hırkamı geçirdim.
Deponun üstündeki soğuk odaya çıktım.
Masanın üzerinde Deniz’in notları duruyordu.
Sayfaları yavaşça çevirdim.
Sayfa kenarlarına aldığı o küçük, sevimli notlara baktım.
Dudaklarımda zafer kazanmış bir canavarın gülümsemesi belirdi.
"Çok az kaldı Deniz," diye fısıldadım karanlığa doğru.
"Bana tamamen kalbini açmana çok az kaldı."
BEKLEMİYORDUNUZ DEĞİL Mİ?😈
