7. bölüm · BİR İDDİA BİR AŞK
6.BÖLÜM
Yoğun bakım ünitesinin o steril, mekanik bip sesleriyle dolu soğuk koridorunda zaman kavramı tamamen yitip gitmişti.
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Koridordaki florasan ışıklarının cızırdayan sesi, havadaki ilaç ve dezenfektan kokusuyla birleşerek insanın üzerine ağır bir karabasan gibi çöküyordu.
Ezgi, hemen yanımdaki plastik sandalyede kıvrılmış, ağlamaktan şişmiş gözleriyle sızıp kalmıştı.
Aras ise koridorun diğer ucunda, elleri ceplerinde duvarı seyrediyordu.
Aramızdaki o düşmanca sessizlik bozulan bir barış antlaşması gibi asılı duruyordu ama ikimizin de kavga edecek mecali kalmamıştı.
Ortak noktamız, camın arkasındaki o makinelere bağlı bedendi.
Gece ikiye doğru koridorun başında sert ve hızlı ayak sesleri yankılandı.
Başımı kaldırdığımda gelen kişinin Deniz’in annesi olduğunu anladım.
Üzerindeki hırkası hafifçe kaymış, saçları dağılmıştı ama yüzündeki o sert, öfkeli ve huzursuz ifade yerindeydi.
Yanında da Aras’ın gidip getirdiği Ali vardı.
Küçük çocuk ablasının montuna benzer büyük bir kazağın içinde kaybolmuş gibiydi; gözleri korkuyla etrafı süzüyordu.
"Nerede o?!" diye bağırdı kadın koridorda.
Sesinde üzüntüden çok, başına gelen bu "aksiliğe" duyduğu bir öfke vardı.
"Nerede benim kızım?"
Ezgi irkilerek uyandı.
Ben ise yavaşça ayağa kalktım.
Kadın yoğun bakımın camına doğru ilerledi, Deniz’i makinelerin arasında görünce bir an duraksadı ama sonra hemen bana döndü.
Üzerimdeki kurumuş kan lekelerini ve pahalı kıyafetlerimi süzdü.
"Siz kimsiniz? Ne oldu bu kıza? Polisler beni aradı, araba çarpmış dediler. Nasıl olur bu ya? Evde bir sürü iş güç var, Ali tek başınaydı, bir de seninle uğraşıyorum Deniz!"
Ağzımdan dökülecek kelimeleri zor tuttum.
Yumruklarımı o kadar sıktım ki tırnaklarım avucumun içine battı.
Deniz’in bahsettiği o "tokatların" ve "nefretin" kaynağı tam karşımda duruyordu.
Kendi kızı yaşam savaşı verirken bu kadının derdi evdeki işler ve düzeninin bozulmasıydı.
"Abla," dedi Aras araya girerek, sesini kontrol etmeye çalışıyordu.
"Deniz ameliyattan yeni çıktı. Durumu kritik. 24 saat uyanmasını bekleyeceğiz."
Kadın ellerini beline koydu, derin bir nefes verdi.
"Ahmak kız! Bakar mısın durduğu yere? Kafası neredeydi acaba yürürken? Kesin yine o saçma sapan düşüncelerine daldı."
Sonra bana dönüp yaklaştı.
"Sen kimsin delikanlı? Üstün başın kan içinde. Çarpan sen misin yoksa?"
"Hayır," dedim.
Sesim o kadar soğuk ve tehlikeli çıktı ki kadın bir adım geri çekildi.
"Ben sadece yanındaydım. Kanını yerden toplayan kişiyim. Ve eğer bir nebze olsun annelik kırıntın varsa, şu an burada bağırmak yerine duacı olursun."
"Sen benimle nasıl konuşuyorsun be!" diye bağırdı kadın.
"Sen kim oluyorsun da bana annelik öğretiyorsun!"
"Yeter!"
Ses koridorun diğer ucundaki Ali’den çıkmıştı.
Küçük çocuk titreyen sesiyle bağırıp annesinin kolunu çekti.
"Yeter anne! Ablam orada yatıyor, sus artık!"
Kadın Ali’ye ters bir bakış attı ama koridordaki güvenlik görevlisinin bize doğru yürüdüğünü görünce sesini kesti.
"Ben hava almaya çıkıyorum. Hastane kokusu içimi bulandırdı zaten," diyerek arkasını dönüp gitti.
Onun gidişini izlerken Deniz’e bir kez daha acıdım.
Bu evde yaşamak, her gün bir savaşın içinde olmak demekti.
Ali yavaşça camın önüne yaklaştı.
Boyu camın alt kenarına zor yetiyordu.
Küçük ellerini cama dayadı.
"Abi..." dedi kısık bir sesle.
Onun yanına diz çöktüm.
Üzerimdeki kanı görmesin diye ceketimin önünü kapatmaya çalıştım.
"Efendim Ali?"
"Ablam uyanacak değil mi? Beni bırakmaz ki o. Söz vermişti, bana yeni resim defteri alacaktı..."
Boğazım düğümlendi.
Babamın bana hiç sarılmadığı, hiç güzel söz söylemediği çocukluğum geldi aklıma.
Ama Deniz bu çocuk için bir abladan fazlasıydı; o onun tek sığınağıydı.
"Uyanacak Ali," dedim kararlılıkla.
"Ablan çok güçlü. Sen hiç onun pes ettiğini gördün mü?"
Başını iki yana salladı.
"Görmedim. O hiç ağlamaz bile."
"İşte bu yüzden uyanacak. Sadece biraz yorgun, dinleniyor."
Ali’nin başını okşadım.
O an içimde bir şeylerin kökten değiştiğini hissettim.
Bu iddia, bu ego savaşı, okuldaki o saçma sapan popülerlik oyunları...
Hepsi ne kadar boş ve zavallıydı.
Karşımda gerçek bir hayat, gerçek acılar ve savunmasız bir çocuk duruyordu.
Saat sabahın altısına doğru koridordaki ışıklar hafifçe söndü, dışarıdan günün ilk aydınlığı pencerelere vurdu.
Ezgi sandalyede Ali’ye sarılmış uyuyordu.
Aras kantine kahve almaya gitmişti.
Ben ise camın önünden bir an olsun ayrılmamıştım.
Gözlerimi Deniz’in solgun yüzüne dikmiş, göğsünün inip kalkışını sayıyordum.
Tam o sırada camın arkasında bir hareketlilik oldu.
Deniz’in parmakları hafifçe kıpırdadı.
Ardından göğüs kafesi hızla yükselip alçaldı ve bağlı olduğu monitörlerin ritmi değişti.
Bip sesleri hızlanmaya başladı.
Hızla kapıya vurup hemşireye seslendim.
"Bakar mısınız! Kıpırdıyor!"
Nöbetçi doktor ve iki hemşire içeri daldı.
Camın arkasından izliyordum.
Doktor Deniz’in göz kapaklarını açıp ışıkla kontrol etti.
Deniz’in dudakları kıpırdıyor, sanki bir şey söylemeye çalışıyordu.
Oksijen maskesinin altı buğulanıyordu.
Birkaç dakikalık gergin bekleyişin ardından doktor dışarı çıktı.
"Doktor bey?" dedim nefes nefese.
Doktor yorgun ama hafifçe gülümseyen bir ifadeyle yüzüme baktı.
"Gözlerini açtı. Bilinci yerinde. Hayati tehlikeyi atlattık diyebiliriz. Beyin ödemi gerilemiş. Gerçekten çok şanslı ve güçlü bir kız."
Derin bir nefes aldım.
Aylar sonra ilk defa göğsümdeki o ağır kayanın kalktığını hissettim.
Gözlerimden yaşlar süzülürken sırtımı duvara yaslayıp yere bıraktım kendimi. Yaşıyordu.
Ezgi ve Aras da doktorun sesine uyanmış, sevinçle birbirlerine sarılmışlardı.
Ali ablasının uyandığını duyunca zıplamaya başladı.
"Onu görebilir miyiz?" diye sordu Ezgi.
"Normal odaya alacağız. Kısa bir süre sonra tek bir kişi birkaç dakikalığına girebilir. Hastayı yormamak kaydıyla," dedi doktor ve yürüyüp gitti.
Deniz’i yoğun bakımdan çıkarıp üst kattaki özel bir odaya taşıdılar.
Annesi hala ortalıklarda yoktu, muhtemelen bahçede ya da kantindeydi.
Ezgi ve Aras odanın kapısında beklerken Ezgi bana baktı.
"İlk sen gir Teoman," dedi.
Şaşırdım.
"Ben mi? Ama siz onun en yakın arkadaşlarısınız..."
"Gece boyunca buradan ayrılmadın," dedi Aras, sesi bu sefer dürüst ve sakindi.
"Kızı hastaneye yetiştiren de sensin. Üstelik... o kaza geçirirkende önce bir tek sen yanımdaydın. Git gör."
Tereddütle kapının kulpunu tuttum.
İçerisi hafife antiseptik kokuyordu.
Yavaşça içeri girdim ve kapıyı arkamdan kapattım.
Deniz yatakta yarı oturur vaziyetteydi.
Sol kolu askıdaydı, kafasında beyaz sargılar vardı.
Yüzü hala solgundu ama o gözler...
O kehribar renkli, dik ve meydan okuyan gözler açıktı.
Beni görünce gözleri büyüdü.
Üzerimdeki kanlı gömleğe, dağılmış saçlarıma ve göz altlarımdaki morluklara baktı.
Adımlarımı yavaşça yatağa doğru attım.
Aramızda birkaç adımlık mesafe kaldığında durdum.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordum, sesim pürüzlüydü.
Deniz kurumuş dudaklarını araladı.
Sesi fısıltı gibiydi.
"Sen... Sen hala burada mısın?"
"Buradayım," dedim.
"Gitmedim."
Gözlerini benden kaçırıp pencereye baktı.
"Neden?"
Sandalye çekip yatağın yanına oturdum.
Ellerimi dizlerime koydum.
"Çünkü korktum Deniz. Hayatımda ilk defa birini kaybetmekten bu kadar çok korktum."
Hafifçe yutkundu.
"Bana çarpan araba... Ben hiç fark etmedim. Sadece senin sesini duydum. 'Deniz' diye bağırıyordun."
"Yetişemedim," dedim başımı öne eğerek.
İçimdeki o suçluluk duygusu yeniden su yüzüne çıktı.
"Sana yetişemedim. Eğer seni o bahçede durdurmasaydım, o lafları söylemeseydim kafan dağılmayacaktı. Benim yüzümden—"
"Saçmalama," dedi sertçe.
Sesi zayıftı ama tonundaki o eski kararlılık geri gelmişti.
"Senin yüzünden değil. Ben zaten kafamın içinde bir cehennemle yürüyordum. Sen sadece... o cehenneme ayna tuttun."
Bakışlarımız buluştu.
İlk defa aramızdaki o görünmez düşmanlık duvarı yoktu.
"Kardeşin dışarıda," dedim konuyu değiştirmek için.
"Ali. Gece boyunca seni bekledi. Çok korktu ama ona senin güçlü olduğunu söyledim."
Gözleri yumuşadı, hafifçe gülümsedi.
"Sağ ol. Onun yanında olduğun için."
"Ezgi ve Aras da dışarıda. Seni görmek için sabırsızlanıyorlar."
Ayağa kalktım.
"Ben... ben gitsem iyi olur. Artık güvendesin."
Arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüğümde seslendi:
"Teoman."
Durup ona baktım.
"Elindeki yara..." dedi gözleriyle sağ elime bakarak.
"Duvara vurduğun için mi?"
Başımı salladım.
"Bir daha yapma," dedi kısık bir sesle.
"Duvarlar canını yakmaz ama sen kendi canını yakıyorsun."
O an bir şey söyleyemedim.
Sadece başımla onayladım ve odadan çıktım.
Dışarı çıktığımda Ezgi ve Aras içeri girdi.
Ben ise hastanenin çıkışına doğru yürümeye başladım.
Üzerimdeki kanlı gömlekle sabahın erken saatlerinde hastaneden çıktım.
Oksijeni ciğerlerime çektim.
Hayatım boyunca her şeyi paramla, gücümle ya da babamın adı arkasına saklanarak çözebileceğimi sanmıştım.
Ama dün gece, Deniz’in kanı ellerime bulaştığında, asıl fakir olanın ben olduğumu anlamıştım.
