1. bölüm · BİLİNMEYEN NUMARA

BÖLÜM 1:BİLİNMEYEN NUMARA

fatma

Yağmurun sesi alarmdan önce uyandırdı beni.
Bir süre tavana bakıp öylece yattım. Her sabah yaptığım gibi. Gözlerimi açar açmaz zihnim çalışmaya başlıyordu çünkü. Bugünkü hastalarım, yarım kalan dosyalar, cevap vermediğim mesajlar, unutmam gereken insanlar…
Komodinin üzerindeki telefona uzandım.
06.42
Bir bildirim vardı.
Bilinmeyen Numara.
Normalde açmazdım. Son zamanlarda danışan yakınları bazen numaramı bulup gece gündüz yazıyordu. Ama nedense bu mesaj farklı hissettirdi.
Ekranı kaydırdım.
“Dün gece üç kez uyandın.”
Kaşlarım çatıldı.
Devamında başka mesaj geldi.
“Ve yine lambayı açık bırakarak uyudun.”
Bir anda doğruldum.
Boğazım kurumuştu.
Refleksle yatak odama baktım. Komikti. Sanki birinin hâlâ burada olduğuna inanmışım gibi.
Perdeler kapalıydı. Kapı kilitliydi. Ev sessizdi.
Kendime gelmeye çalıştım.
Bir sapık.
Muhtemelen buydu.
Mesajı silmek istedim ama elim gitmedi.
Çünkü söylediği şey doğruydu.
Son birkaç aydır geceleri lambayı kapatamıyordum.
Telefon yeniden titredi.
“Korkma. Sana zarar vermem.”
İşte insanlar tam da bunu söylediklerinde korkmalıydınız.
Numarayı aradım.
Telefon kapalıydı.
“Harika,” diye mırıldandım kendi kendime.
Yataktan kalkıp mutfağa geçtim. Kahve makinesinin düğmesine bastım. Ellerim fark edilmeyecek kadar hafif titriyordu.
Ben psikologdum.
İnsanların korkularını analiz eder, travmalarını dinler, panik anlarında nefes egzersizi yaptırırdım.
Ama o an kendi zihnim kontrolden çıkıyordu.
Çünkü biri beni izliyordu.
Ve daha kötüsü…
Beni anlamış gibiydi.
Kliniğe vardığımda hava hâlâ kapalıydı.
Sekreterim Ece, elindeki kahveyle bana döndü.
“Berbat görünüyorsun.”
“Teşekkür ederim.”
“Gerçekten diyorum. İyi misin?”
Çantamı masaya bırakırken gülümsedim.
Psikologların en iyi yaptığı şeylerden biri buydu zaten: iyiymiş gibi görünmek.
“Uykusuzum sadece.”
Ece bir süre yüzüme baktı ama üstelemedi.
İlk danışanım on dakika sonra geldi.
On altı yaşında bir erkek çocuğu. Sosyal anksiyete problemi vardı. Son üç seanstır göz teması kurmaya çalışıyorduk.
“Bugün nasılsın Arda?”
Omuz silkti.
“Bilmiyorum.”
“Dün ne yaptın?”
“Bilgisayardaydım.”
“Yine bütün gece mi?”
Bu kez hafifçe gülümsedi.
“İnsanlar gerçek hayatta çok yorucu.”
Cümlesi içime oturdu.
Çünkü haklıydı.
Seans boyunca notlar aldım ama zihnim sürekli sabah gelen mesajlara kayıyordu.
Birinin beni izlemesi düşüncesi…
Rahatsız ediciydi.
Ama tuhaf bir şekilde merak da uyandırıyordu.
Seans bitince telefonumu kontrol ettim.
Yeni mesaj vardı.
Bu kez fotoğraf.
Kalbim duracak gibi oldu.
Fotoğraf bu sabaha aitti.
Kliniğin önünde arabamdan inerken çekilmişti.
Altında tek bir cümle yazıyordu:
“Kırmızı sana çok yakışıyor Defne.”