10. bölüm · BİLİNMEYEN NUMARA
BÖLÜM 10 : YÜZ YÜZE
Onu ilk kez gördüğümde, aklımdaki hiçbir senaryo tutmadı.
Ne “korkutucu bir adam”dı…
Ne de “hayal ettiğim biri.”
Sadece sessizdi.
Ve çok dikkatli bakıyordu.
Lokantanın köşesindeki masada oturuyorduk.
Buluşmayı ben istemiştim.
Ya da doğru dürüst düşünecek olursam… kaçınılmaz olmuştu.
Mert, “Seni görmek istiyorum ama istediğin yerde,” demişti.
Ben de burayı seçmiştim.
Kalabalık bir yer.
Kontrol edebileceğim bir mesafe.
Ama garip olan şu ki…
Onu görünce kontrol duygum azalmadı.
Sadece şekil değiştirdi.
“Geldin,” dedi.
Başını hafif eğerek.
Sesi telefondakinden daha sakindi.
Daha gerçek.
“Geldim,” dedim.
Bir süre birbirimize baktık.
Sanki ikimiz de ilk defa “gerçek” olmanın ne demek olduğunu test ediyorduk.
Garson yemekleri bıraktı.
Ben pek aç değildim ama yine de bir şeyler söyledim.
“Beni nasıl tanıdığını hâlâ açıklamadın.”
Çatalı eline aldı ama kullanmadı.
“İnsanları izlemek kolay,” dedi.
“Özellikle kimsenin fark etmediği insanları.”
Bu cümle yine içime dokundu.
“Ben fark ediliyordum,” dedim.
“Hayır,” dedi hemen. “Sen sadece görülüyormuş gibi yapıyordun.”
Bir an sustum.
Cevap veremedim.
Yemekten sonra ayağa kalktı.
“Burada kalmayalım,” dedi.
“Nereye?”
“Üst kata.”
Lokantanın arkasında dar bir merdiven vardı.
Yukarı çıktık.
Burası küçük bir kafe gibiydi.
Daha sessiz.
Daha loş.
Masaların arasında hafif bir nargile kokusu vardı.
Oturduk.
Mert garsona işaret etti.
“Nargile.”
Bana baktı.
“İçer misin?”
“Hiç içmedim.”
Hafifçe gülümsedi.
“Bugün ilklerin günü olabilir.”
Bir süre sonra nargile geldi.
Boru bana uzatıldı.
Dudaklarıma götürdüm.
Bir çekiş.
Sonra bir anda…
Öksürük.
Gözlerim yaşardı.
Mert ilk kez güldü.
Ama alay eder gibi değil.
Gerçekten eğlenmiş gibiydi.
“Yavaş,” dedi.
“Bunu nasıl içiyorsunuz siz?”
“Alışırsın.”
Bir süre öksürdükten sonra nefesim düzeldi.
Masada çikolata ve meyve vardı.
Bunu fark ettiğimde kaşlarımı kaldırdım.
“Bunları sen mi istedin?”
“Evet.”
“Niye?”
Omuz silkti.
“Çünkü seviyorum.”
Sonra elindeki çikolatayı parçaladı.
Ama asıl tuhaf olan şey…
Meyve tabağıydı.
Portakal, elma, üzüm…
Ve mandalina.
Mert mandalinayı aldı.
Ama kabuğunu soymadı.
Sadece bana baktı.
“Bunu böyle mi yiyorsun?” dedim.
“Evet.”
“Gerçekten mi?”
Başını salladı.
“Garip,” dedim.
O anda garson yanımıza geldi.
“Başka bir şey ister misiniz?”
Mert aniden konuştu:
“Mandalinanın kabuklularından getirebilir misiniz?”
Garson şaşırdı.
“Nasıl?”
“Soyulmamış olanlardan.”
Garson birkaç saniye baktı ama sonra başını sallayıp gitti.
Ben Mert’e baktım.
“Bunu neden yaptın?”
“Çünkü sen bakarken daha dikkatli hissediyorum.”
“Ne demek o?”
Mandalinayı eline aldı.
Kabuğuyla birlikte bir dilim koparıp yedi.
Sanki bu çok normal bir şeymiş gibi.
“İnsanlar genelde her şeyi soyup atıyor,” dedi.
“Ben bırakılan kısımları seviyorum.”
Bir an sustum.
O an ilk kez şunu düşündüm:
Bu adam sadece beni izlemiyordu.
Beni anlamaya çalışırken kendi dünyasını da garipleştiriyordu.
Nargileden bir nefes daha çekti.
Bana uzattı.
“Bir daha dene.”
Bu kez daha dikkatli içtim.
Öksürmedim.
Sadece gözlerim doldu.
Ve o an…
İlk kez şunu fark ettim:
Bu buluşma bir başlangıç değildi.
Bir alışkanlığın ilk günüydü.
