Ben Sana Gelemem. kitap kapağı

8. bölüm / 10

Ben Sana Gelemem.

8.bölüm.

Vaveyla Yazarı: Pelin Aksel.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 8.bölüm.

"Geçmiş, silinmeyecek izlerle dolu bir harita gibidir."

Asena’nın gözleri büyüdü, elleri titremeye başladı. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi atarken, zihni bir yandan onun nasıl burada olabileceğini sorguluyor, diğer yandan onu izlemekten kendini alıkoyamıyordu. O, babasını hiç böyle görmemişti; genç, enerjik ve hayat dolu… Babasının gözlerinde yılların yorgunluğu ya da hüzün izi yoktu. Aksine, içten bir özgüven ve saf bir heyecan taşıyordu.

Murat masaya yaklaştığında herkes ona sıcak bir şekilde selam verdi. Arzu’nun babası omzuna dostça bir el koydu, sanki çok yakın bir dostmuş gibi.

Murat’ın gözleri Asena’ya kaydı ve Asena’nın yüreği bir kez daha sıkıştı. O bakış… Babasının ona hayatında yüzlerce kez baktığı bakıştı. Fakat şimdi bu bakışın onu bir yabancı gibi görmesi, Asena’nın ruhunda derin bir boşluk hissettirdi.

Asena yerinde donup kalmıştı. Gözleri istemsizce yaşlarla dolmaya başladı, ama hemen ellerini kucağına götürüp kendini sakinleştirmeye çalıştı. Bu anın gerçek olduğunu, gördüklerinin hayal olmadığını kabul etmek istiyordu ama kalbinin ve aklının bunu aynı anda kabullenmesi mümkün değildi.

Kerem, Asena’nın yüzündeki değişimi fark ederek hafifçe eğildi. “İyi misin?” diye sordu endişeyle.

Asena yutkundu ve Kerem’e kısa bir bakış atarak başını salladı. "Evet," diye mırıldandı, ama sesi bile ona ait değilmiş gibi geliyordu. Çünkü o sırada Murat, gülümseyerek masadakilere selam veriyor ve geçmişteki bir rolünü oynuyordu, Asena ise kendi geçmişiyle karşı karşıya kalmanın ağırlığı altında eziliyordu.

Masadaki gerilimli hava, bir kadının merakla ortaya attığı soruyla daha da yoğunlaştı. Kadın, Murat’a doğru işaret ederek, "Bu genç kim?" diye sordu. Soru, masadaki konuşmaları bir anda kesmiş, herkesin dikkatini Murat’a çevirmişti.

Arzu’nun babası, memnun bir gülümsemeyle doğruldu. Sesine bir gurur tonu yerleşmişti. “Kızımızın talibi,” dedi, eliyle Murat’ı göstererek. “Hayırlısıyla damadımız olacak.”

Bu sözler, masada kısa bir sessizlik yarattı. Gözler bir an için şaşkınlıkla Murat’a döndü, ardından dikkatler farkında olmadan Aras’a kaydı. Bazılarının yüzünde sorgulayıcı ifadeler belirdi, kimileri durumu belli belirsiz bir gülümsemeyle karşıladı. Ama en çok dikkati çeken, Aras’ın yüzündeki değişimdi.

Aras’ın gözleri bir anda karardı, yüzündeki sakin ifade yerini sinirli bir gerginliğe bıraktı. Çatalını elinden sertçe bırakarak hafifçe arkasına yaslandı. Elleri masanın kenarını sıkıca kavrarken, dişlerini sıktığını fark etmek mümkündü.

Arzu ise babasının bu açıklamasını duyduğunda, yerinde huzursuzca kıpırdanmaya başladı. Gözleri bir an Murat’a, sonra da masadaki diğer kişilere kaydı. Özellikle Aras’a bakmamaya çalışıyor gibiydi, ama bu çabası daha da dikkat çekiciydi. Parmaklarını kucağında birleştirip ayaklarını yere vurarak sinirli bir ritim tutuyordu.

Murat, tüm bu gerilimi fark etmiyor gibiydi. Gülümseyerek ve kendinden emin bir şekilde masadaki kişilere selam verdi. “Evet, Arzu’yla tanışmak benim için büyük bir şans,” dedi, sesinde samimi bir heyecan vardı. Ama bu sözler, Aras’ın yüzündeki öfkeyi daha da derinleştirdi.

Masadaki bu sessiz gerilim Asena’nın da ruhunda yankı bulmuştu. Aras’ın öfkeli hali, Arzu’nun tedirginliği ve Murat’ın genç, kendinden emin tavırları… Her şey birbirine karışmış gibiydi. Asena bir yandan geçmişte yaşanan bu olayların hikâyesini anlamaya çalışırken, diğer yandan kendi içindeki karmaşayı bastırmakta zorlanıyordu. Babasının bu hikâyede ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu fark etmek, ona bir kez daha bu yolculuğun ne kadar zorlu olacağını hissettirdi.

Masada Murat’ın “Arzu’yla tanışmak benim için büyük bir şans” sözleri yankılanırken, herkesin farklı bir tepkisi vardı. Ancak Kerem’in tepkisi hepsinden farklı ve çok daha görkemli oldu. O sırada elindeki bardaktan bir yudum su almıştı ve Murat’ın "damat" olarak tanıtılmasıyla bir anda gözleri büyüdü. Su boğazında kalmış gibi oldu ve kimsenin beklemediği bir anda ağzındaki suyu bir fıskiye gibi fışkırttı.

"Öhö! Öhöööh!" diye boğulurcasına öksürmeye başladı. Bir yandan nefes almaya çalışırken, bir yandan da masanın diğer ucundaki insanlardan utanmış gibi elleriyle ağzını kapatmaya çabalıyordu. Ama çabası yetersizdi; masanın diğer ucundakilerin şaşkın bakışları arasında neredeyse yere eğilerek öksürmeye devam etti.

"Kerem, iyi misin?" diye sordu Asena, şaşkınlıkla elini Kerem’in omzuna koyarak. Ancak Kerem’in yüzü kıpkırmızı olmuş, gözleri yaşlarla dolmuştu.

"Ben… Ben iyiyim!" dedi boğuk bir sesle, ama bir yandan hâlâ öksürüyordu. "Su… Yanlış yere kaçtı, tamamen suyun suçu!" diye ekledi, masadakilere mahcup bir gülümsemeyle bakarak.

Kerem, bir yandan sessizce kendine gelmeye çalışırken, bir yandan da Asena’nın kulağına eğilerek alçak bir sesle mırıldandı. "Bu adam… Bu adam senin baban mı?"

Asena’nın kaşları çatıldı ve yüzünde hafif bir renk belirdi. "Evet," diye fısıldadı. "Ama burada genç hali."

Kerem bu kez boğazını temizlemek için eline kadehi aldı ama içmeden önce geri koydu, belli ki bir kazaya daha sebep olmak istemiyordu.

Kerem, bir an düşündü ve alnını ovuşturarak, "Bu tam bir felaket," dedi, biraz da teatral bir şekilde. "Biz buraya yemek yemeye geldik, geçmişin düğünlerini sabote etmeye değil!"

Asena, Kerem’in yüzündeki ciddiyete bakıp bir anlığına gülümsemekten kendini alamadı. Ancak masadakiler bu küçük fısıldaşmayı fark etmiş gibi görünmüyordu. Murat hâlâ neşeyle konuşuyor, Arzu tedirgin bir şekilde yerinde kıpırdanıyor, Aras ise suratını daha da asıyordu.

Kerem bir kez daha durumu analiz edercesine etrafına bakındı ve mırıldandı: "Tamam, bir plan yapmamız lazım. Yoksa tarih tamamen değişecek."

Asena, Kerem’in bu beklenmedik paniğine hafifçe başını sallayarak cevap verdi. "Tamam, ama önce sen şu suyu düzgün içmeyi öğren," dedi alaycı bir şekilde.

Kerem, gülmekle ciddiyetini korumak arasında gidip gelirken, masadaki bu komik gerilim, Asena ve Kerem’in içinde bulunduğu garip durumun ironik bir yansımasıydı. Ama bir şey kesindi: Geçmiş, hiç de göründüğü kadar basit değildi.

Asena, zihnindeki fırtınayı bastırmaya çalışırken, dikkatini başka bir şey çekti: Arzu’nun bu geliş karşısındaki kayıtsız tavrı. Aras'ın yanında oturmuş, zarifçe kadehini tutarak bir şeyler içiyor, babasının varlığına ya da onunla konuşma ihtimaline dair en ufak bir heyecan belirtisi göstermiyordu.

Arzu’nun babası, bakışlarını masanın etrafında gezdirdikten sonra Aras’ın üzerinde durdurdu. Yüzünde beliren ciddi ve hoşnutsuz ifade, Asena’nın gözünden kaçmadı. Adam, Aras’a kaşlarını çatarak sert bir bakış attı. Aras’ın gözleri bir an için ona kaydı ama karşılık vermek yerine başını başka yöne çevirdi.

Arzu’nun babası bununla yetinmeyerek, bu kez kızına döndü. Yüzünde otoriter bir ifade vardı ve kaşlarını kaldırarak ona anlamlı bir bakış attı. Birkaç kez kısık bir sesle öksürür gibi yaptı ve eliyle kibarca işaret ederek kızını yanına çağırdı.

Arzu, ilk başta bu hareketi görmezden geldi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi kadehinden bir yudum aldı ve masadaki çatal-bıçak düzenini düzeltiyormuş gibi davranarak konuşmaya dalmış gibi görünmeye çalıştı. Ama babasının bakışları keskin ve ısrarcıydı. Nihayet, istemediğini belli eden bir yüz ifadesiyle kadehini masaya bıraktı ve sandalyesinden kalktı.Ardından adımlarını yavaşça atarak babasının yanına yöneldi.

Asena olanları dikkatle izliyordu. Arzu’nun babasının Aras’a olan bakışındaki sertlik, Asena’nın içinde garip bir huzursuzluk hissetmesine neden olmuştu. Aras ise hiçbir şey olmamış gibi sessizdi, bakışlarını masadaki bir noktaya sabitlemişti. Aras’ın sakinliği ve Arzu’nun babasının sert tavrı arasında Asena bir tür çatışma sezdi, ama bunun ne olduğunu tam anlamlandıramıyordu.

Murat ise tüm bu gerilimin dışında, masadaki diğer insanlarla keyifli bir şekilde konuşmaya devam ediyordu. Onun genç ve enerjik hali, Asena için hâlâ gerçek dışıydı. Gözlerini ondan kaçırmak istiyor ama aynı zamanda her anını hafızasına kazımak için izlemeye devam ediyordu. Babası gençken nasıl biriydi? Bu sorunun cevabı, şimdi gözlerinin önündeydi ve onun hayal edebileceğinden çok daha karmaşık bir duyguyla doluydu.

Arzu, babasının yanına vardığında yüzündeki kayıtsız ifade hâlâ korunuyordu. Ancak babasının sesi, her zamanki otoriter tonu taşıyordu:

"Arzu, git şu köşeden bir sandalye al ve buraya otur," dedi, eliyle masanın diğer ucundaki boş bir yeri işaret ederek.

Arzu’nun yüzü belli belirsiz bir an gerildi, ama itiraz etmek gibi bir niyet taşımıyordu. Çevresindeki insanlara güçlü bir kadın gibi görünmek istese de, babasının yanında bu görünümü sürdürebilmek zordu. Sessiz bir iç çekişle masanın köşesine yöneldi, oradan bir sandalye alıp babasının belirttiği yere yerleştirdi.

Arzu, yeni yerine oturduğunda artık Aras’tan epey uzakta kalmıştı. O an yüzündeki kayıtsızlık yerini hafif bir keyifsizliğe bırakmıştı. Eski yerinde, Aras’ın hemen yanında otururken taşıdığı rahatlık şimdi tamamen kaybolmuş gibiydi. Ellerini kucağında birleştirdi, masadaki konuşmalara katılmaktan kaçınarak başını eğdi.
Asena, bu sahneyi dikkatle izliyordu. Arzu’nun babasının bu hareketi, masadaki güç dengelerini değiştirir gibi olmuştu.

Arzu, bir süre sonra bardağını eline alarak keyifsizce birkaç yudum içti. Bakışları sık sık Aras’a kayıyor, ama hemen ardından başka bir yere yöneliyordu. Asena, annesinin o anki hâlinde tuhaf bir kırılganlık seziyordu. Arzu, güçlü ve kayıtsız görünmek için büyük bir çaba sarf ediyor gibiydi, ama babasının otoritesi ve Aras’tan uzaklaşmanın yarattığı huzursuzluk, onu istemeden de olsa ele veriyordu.

Murat ise, bu gerilimin farkında olmadan masadaki diğer insanlarla neşeli bir şekilde konuşmaya devam ediyordu. Asena, babasının enerjik, genç hâlini izlerken bir yandan Arzu ve Aras arasındaki bu karmaşık durumu anlamlandırmaya çalışıyordu. Kalbinde, sanki çözülmeyi bekleyen bir düğüm vardı.

Murat, masadaki sohbetin içine tam anlamıyla dâhil olmuş, çevresindekilere içten bir şekilde gülümsüyor, enerjik ve neşeli haliyle dikkat çekiyordu. Ancak Asena, onu izlerken bir detaydan gözlerini alamadı: Babasının, o genç adamın, yeşil bakışlarının ara sıra farkında olmadan Arzu’ya kaydığını fark etti.

Murat konuşurken sanki bilinçsizce Arzu’yu izliyordu. Herkesle neşeli bir şekilde şakalaşırken, gözleri birkaç saniyeliğine Arzu’nun tedirgin ifadesinde duraklıyor, sonra hızla başka yöne kayıyordu. Bu, o kadar hızlı ve ince bir hareketti ki masadaki çoğu kişi bunu fark etmemişti. Ama Asena için bu anlar, zamanın durduğu anlardı.

Arzu, Murat’ın bakışlarının farkında gibi görünüyor, ama o da bunu görmezden gelmek için çabalıyordu. Birkaç kez elindeki bardağı sıkıca kavradı, bakışlarını masadan uzağa çevirdi ve tedirgin bir şekilde dudaklarını ısırdı. Onun bu hali, Asena’nın dikkatini daha da çekiyordu.

Murat’ın bakışlarındaki yumuşaklık ve hayranlık, Arzu’yu ne kadar önemsediğini belli ediyordu. Ancak bu durum, masadaki en gergin kişi olan Aras’ı daha da sinirlendiriyor gibiydi. Aras’ın bakışları sertleşiyor, çatalını masaya her koyduğunda ince bir metal sesi yankılanıyordu.

Asena, babasının genç halinin Arzu’ya olan bu bakışlarını izlerken hissettiği karmaşık duygularla boğuşuyordu. Çünkü bu bakışlar, 2024’te tanıdığı babasından alışık olmadığı kadar açık ve samimiydi. Bu, geçmişin derinliklerinde saklı bir hikâyenin ipuçları gibiydi, ama bu hikâye henüz Asena için tamamen aydınlanmamıştı.

Asena, masadaki durumu izlerken zamanla bir şeyler daha netleşmeye başlamıştı. 2024’te tanıdığı babası, Murat, asla böyle değildi. Onun evinde hiç eksik olmayan bir şey vardı: kavga. Murat ve Arzu’nun arasındaki ilişki, sık sık patlak veren sert tartışmalarla doluydu. Murat, eve her geldiğinde soğuk, umursamaz ve sertti. Arzu, her seferinde onunla geçirdiği vakitlerden sonra daha da kırık, daha da yorulmuş görünürdü. Çocuklarla vakit geçirse de, her şeyin gölgesinde sürekli bir gerginlik vardı.

Murat’ın evdeki tutumu, aslında Asena ve abisinin kalbinde derin yaralar bırakmıştı. Bir an için bile, annesine karşı nazik ya da sevgi dolu bir tavır sergilediğini hatırlamıyordu. Her kavga, bir sonrakine hazırlık gibiydi. Evdeki atmosfer, huzurdan çok, sürekli bir gerilimle şekilleniyordu.

Ama şimdi, Asena gözlerini bir anlığına babasına dikip, masadaki bu sahneyi tekrar izlerken, geçmişle bu an arasındaki farkı derinden hissetti. Murat, Arzu’ya bakarken öyle bir tutkuyla bakıyordu ki, bu tamamen farklı bir adamı işaret ediyordu. Arzu’ya yönelen bakışları, tıpkı bir aşık gibi, derin bir hayranlık taşıyor, her hareketini adeta kutsar gibi izliyordu. O eski sert, umursamaz Murat’tan eser yoktu. Şimdi, onun bakışlarında yumuşaklık, sevgi ve hayranlık vardı.

Bu, Asena için hem şaşırtıcı hem de garip bir duygu yaratıyordu. Gözleri, babasının Arzu’ya olan bakışlarındaki değişimi okudukça, içinde eski hatıralarla karışan bir hüzün de belirmeye başladı. "Baba, sen böyle değildin…" diye düşündü. Arzu'nun bir zamanlar ona aşkla bakmasını hayal etmemişti bile. Hatta Arzu’nun ondan sevgi görmek için ne kadar savaştığını düşününce, bu bakışlar Asena’ya bir yabancı gibi geliyordu.

Asena, geçmişteki o gergin, huzursuz anları düşünerek, bu kadar yumuşak bir Murat’ı görmekte zorlanıyordu. Babasının, 1999’daki halinden bir iz bile yoktu. Her şey değişmişti.Arzu ile Murat’ın bu yeni, farklı ilişkisinin ona gösterdiği bir şey vardı: Değişim, hem geçmişi hem de geleceği değiştirebilecek kadar güçlüydü.

Asena’nın gözleri hala babasında, Arzu’da ve o tuhaf bakışlarında gezinirken, Kerem’in biraz fazla yüksek sesle, sanki hiç kimse fark etmiyormuş gibi, Mete'yle arasında başlayan atışmalar dikkatini çekti.

Mete, elindeki ekmeği parçalarken, Kerem'e alaycı bir şekilde dönüp, “Ya sen gerçekten neye bakıyorsun?” diye sordu. Cümlesi oldukça keskin ve küçümseyiciydi. Ama Kerem’in gözleri, Mete’nin minik tavırlarından ne kadar rahatsız olduğunu hemen fark etti.

Kerem, suratı asık bir şekilde, “Ben neye bakıyorum, sen neye bakıyorsun?” diye cevap verdi. Her zaman olduğu gibi, hiç çekinmeden karşısındakini sıkıştıran bir üslup takınarak, “Daha kaç kere ‘evlenme teklif ederim’ demeyi planlıyorsun, küçük adam?”

Mete, bir an duraksadı, ama hemen arkasından Kerem’e doğru başını dikerek, “Bunu sana ne kadar söylediğimi hatırlamıyorsun değil mi? Yani, yaşım ne olursa olsun, evlenme teklif etmekten korkmam,” dedi. Onun bu cesur tavrı, Kerem’in içinde bir sinir dalgası uyandırdı.

Kerem, bir an için gerçekten sinirli görünse de, Mete’nin yaşına bakıp kendini zor tutarak gülümsedi. “Bir dakika, sen nasıl bir çocuksun?” dedi, ama bu kez alaycı değil, biraz daha eğlenceli bir ses tonuyla. “Evlenme teklif etmek? Sen daha çocukken bu kadar ciddileşemezsin, küçük kardeş.”

Mete, hiç umursamıyormuş gibi, “Ben büyüdüm, senin gibi her zaman ciddiyetle yaklaşmak zorunda değilim,” dedi, başını biraz daha dik tutarak.

Asena, bu atışmaların hızla tırmanmaya başladığını görünce, bir yandan gülümsemekten kendini alamıyordu. Bir başka açıdan ise, Kerem’in tavırlarının biraz da “büyük adam” gibi davranma çabasıyla ilgili olduğunu düşündü. Ama Mete’nin küçük yaşına rağmen gösterdiği cesaret ve laf sokmalar, Asena’nın gözünde çok daha komik bir hale geliyordu.

Kerem, son bir kez başını sallayarak, “Peki, peki. Ama önce büyü de, ondan sonra ciddi ciddi düşünürüm,” diye mırıldandı, Mete’nin suratındaki kararlı ifadeye bakarak.

Mete, gözlerini kısarak, “Seninle konuşmak daha zor olamaz, Kerem abi,” dedi, ve her zamankinden daha cesur bir şekilde gülümsedi. “Ama sen de biraz çocuk gibi davranmayı öğrenmelisin.”

Asena, bu eğlenceli atışmayı izlerken, gülmemek için kendini zor tutuyordu. Bu küçük çekişmeler, ona geçmişi ve geleceği, hatta kendi ruhundaki derin duyguları bir süreliğine unutma fırsatı sunmuştu. Bu kadar basit ve eğlenceli bir an, karmaşık bir dünyanın içinde bile, bazen insanı hafifletmeye yetebiliyordu.

Aras, masadaki gergin atmosferin içine bir anda dalarak, sinirini biriktirdiği birikintiyi bir anda patlatmıştı. Mete’nin ve Kerem’in aralarındaki şakalaşmalar ona bir şekilde dokunmuş, gerilmişti. Asena’yla aralarındaki hal, bir yerden sonra başka bir boyuta geçmişti. O kadar çok şeyi içinde tutuyordu ki, bir anda bu yük ona ağır gelmişti.

Gözleri, bir an için Mete’nin küçük ama cesur tavırlarına kaymışken, sonrasında hızla Asena’ya yöneldi. O anda ne kadar sinirli olduğunu hissetti. Aşkı ve karışık hisleri, mantığını ve dilini kontrol edemez hale gelmişti.

"Senin yüzünden küçük bir çocuk evlilik hakkında konuşuyor ama sen hâlâ susuyorsun!" diye bağırdı, sesi masanın üstünde yankılandı. Herkesin şaşkın bakışları altında, Aras'ın gözleri Asena’nın içine işledi. “Birinin doğru yolu göstermesi gerekiyor, ama sen sadece izliyorsun! Tepki bile vermiyorsun."

Asena, her kelimenin vücuduna saplanan bir ok gibi hissediyordu. Aras’ın bakışlarında sadece öfke değil, bir tür hayal kırıklığı ve alay da vardı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Aslında tüm bu sözlerin ardında, Aras’ın ondan uzak durma ve kendi karmaşasına odaklanma isteği vardı. Asena, Aras’a aşıkken, Aras’ın kalbinin başka birine, annesine, ait olduğunu biliyordu. Ama bunu her defasında kabullenmek o kadar zordu ki, bir cümleyle bile içindeki acıyı hissetti.

Gözleri, Aras’ın söyledikleri karşısında bulanıklaşmaya başlamıştı. Duyguları karışıyordu; bir yanda kırgınlık, diğer yanda derin bir hüzün. Onun bu sert çıkışı, Asena’nın içinde başka bir boşluk açtı. Aras ona sesini yükselttiğinde, aslında ne kadar yalnız hissettiğini fark etti. Her şeyin içinde kaybolmuştu, ama bu kaybolmuşluk, kendi yüreğinin derinliklerine dair bir şeyler daha keşfetmesine sebep olmuştu.

Masada bir anlık sessizlik çökmüştü. Herkes, Aras’ın sert sözlerinin etkisiyle ne diyeceğini bilemiyordu. Asena, yerinden kıpırdamadan duruyor, her bir sözcüğün kalbinde yarattığı acıyı hissediyordu. Aras’ın bu çıkışı, sadece Asena’yı değil, masadaki herkesin havasını değiştirmişti. Kerem, o kadar keskin bir şekilde sessizleşmişti ki, sanki gerilimin doruk noktasına ulaşmasını bekliyordu. Arzu ise gözlerini masadan ayırıp, Aras’ın öfkeli bakışlarına ve Asena’nın solgun yüzüne bakmak zorunda kaldı.

Asena derin bir nefes alarak, gözlerini kaçırmaya çalıştı. Kalbi ağrıyordu. "Ben sadece…" diye fısıldadı, ama sesini duyuracak gücü bulamıyordu. Bu anın içinde kaybolmuş, bir türlü ne söyleyeceğini bilememişti. Aras’ın ona yönelik bu acımasız cümleleri, tam da kalbinin en hassas yerindeydi. Oysa, her şeyin farkında olmasına rağmen, ona doğru bir şey söylemek, bir şekilde yol göstermek istiyordu. Ama Aras, kalbini bu kadar sert bir şekilde kırdıktan sonra, onu anlamayacak gibiydi. Her şey bir anda durdu; zaman ve ortam bir çırpıda donmuş gibiydi.

Asena, Aras’ın sert sözlerinin etkisiyle kalbinin derinliklerinde bir yara açıldığını hissediyordu. Ama bu yara, başkalarına görünmeden, kendi iç dünyasında büyüyordu. Gözlerindeki bulanıklığı silmeye çalışarak, her zamanki gibi güçlü bir duruş sergilemeye karar verdi. Onun bu hali, hiç kimseye zayıflığını göstermemek için yıllardır geliştirdiği bir savunma mekanizmasıydı.

Gözleri, Aras’ın kendisine sert bakışlarının aksine, sakin ama derin bir bakışla karşılık verdi. “Aras,” dedi, sesi oldukça soğuk ve kontrol altındaydı. “Birine yol göstermek için önce, biraz empati gerekmiyor mu? Ya da belki, susmak bazen doğru bir yoldur. Bunu hiç düşündün mü?”

Asena'nın sözleri, tıpkı bir ok gibi Aras’a saplandı. Aras, Asena’nın sessizliği içinde, bu sefer ona karşılık veremeyecek bir boşluk bulmaya çalıştı. Ama Asena’nın söylediklerinde o kadar keskin bir alay vardı ki, bu, onun duygularını iyice karıştırdı.

Aras, bir anlık sessizlikte ne yapacağını bilemedi. İçinde, Arzu’ya duyduğu sevginin etkisiyle, Asena'ya karşı duyduğu öfke birikiyordu. Çünkü Arzu'nun varlığı, Aras için başka hiçbir kadının varlığını önemsemez hale getirmişti. Arzu’ya duyduğu sevgi o kadar büyüktü ki, Asena’nın kalbini kırmak, ona zarar vermek, hiç düşünmeden kabul edebileceği bir şeydi. Ne de olsa, başka hiçbir kadına odaklanmaya değmezdi. Arzu her şeydi.

"Empati mi?" diye mırıldandı Aras, Alaycı bir şekilde gülümsedi. "Senin düşündüğün kadar basit değil her şey. Birini anlamak, gözlerindeki tek bir bakışla olmuyor."

Aras’ın gözleri, Arzu'yu düşündüğü kadar Asena’yı da hissediyordu. Ancak bir şey vardı: Aras, Asena'yı istediği kadar dikkatle izlese de, hiçbir zaman ona yönelik bir duygu beslememişti. Şimdi, Arzu'ya duyduğu yoğun sevgiyle, Asena'nın kalbini parçalayıcı bir şekilde kırmak, onun için çok kolaydı. Çünkü Asena’nın varlığı sadece bir engel gibiydi; Arzu'ya olan aşkını gösteren bir engel.

Asena, Aras’ın bakışlarındaki sertliği daha iyi hissettikçe, içinde garip bir hüzün ve kırılganlık hissetti. Ama her zamanki gibi, ne hissettiğini başkalarına yansıtmamaya kararlıydı. Bu yüzden, Aras’a bir an bile olsun taviz vermedi. “Anlamadığın şey bu değil,” dedi soğukça, “Birini anlamak için bazen sessiz kalmak, ona saygı göstermek gerekir. Ama sanırım sen bu kadarını bile yapamıyorsun.”

Masada yine bir gerilim hâkim oldu. Aras, Asena'nın sözlerinin altında ne kadar derin bir anlam olduğunu fark etmedi. Fakat, bu gerginlik onun için bir tür güç gösterisine dönüşmüştü. Ve bu güç gösterisinde Asena, bir kez daha geride kalıyordu.

Aras, tek bir kelime daha söylemeden, gözlerini Arzu’dan almadı. İçindeki öfke ve sevgi, Asena’ya kırıcı sözler söylemeye devam etmesini sağlıyordu. Bu, sadece bir anlık kırılganlık değildi, Aras’ın içinde büyüyen bir his vardı: Arzu’dan başka kimseye yer yoktu, ve Asena'nın varlığı bu gerçekliği değiştiremeyecekti.

Aras, Asena’nın gözlerine baktığında, gözlerindeki yeşilin derinliğini, sarı saçlarının ışıltısını fark etmiyordu. O an, gözlerinde ne kadar güzel bir şey olsa da, bunların hiçbiri ona bir şey ifade etmiyordu. Asena’nın yüzünde, bakışlarında, varlığında bir çekicilik vardı elbette, ama Aras’ın zihninde ve kalbinde tek bir kişi vardı: Arzu.

Asena'nın yeşil gözleri, bir zamanlar onu etkileyebilse de, şimdi bu gözler Aras’a sadece bir mesafe gibi geliyordu. Sarı saçlarının rengi, ışığı yansıtan canlılığı, her biri sanki bir başka dünya gibi Aras’ı ilgilendirmiyordu. O an, bütün bunlar sadece silikleşiyor, bir arka plan gibi kayboluyordu. Çünkü, Arzu’nun varlığı, Aras için her şeyden daha değerliydi. Arzu’nun gözleri, bakışları, sesindeki o yumuşaklık... Her şeyin önündeydi. Her şeyin en iyisi Arzu’ydu, ve bu his, Aras’ın içinde o kadar derinleşmişti ki, hiçbir şey, hiçbir kadın, Arzu’nun yerini alamazdı.

Asena'nın gözlerindeki yeşil, onun içindeki kırgınlıkları ve hisleri yansıtırken, Aras bir an bile dönüp bakmadı. Onun için her şey Arzu’nun etrafında dönüyordu. Bir anlık bile olsa, Asena'nın varlığını hissetse de, bu, yalnızca bir engel gibi geliyordu.

Aras, Arzu’ya olan sevgisinde o kadar kaybolmuştu ki, Asena’nın ona söylediği her kelime, her bakış, sadece boş bir yankı gibi çınlıyordu. Asena’yı anlamak ya da ona duyduğu herhangi bir saygıyı göstermek, onun dünyasında yer bulamıyordu.

Arzu’ya olan hisleri o kadar büyüktü ki, Asena’nın kalbini kırmak, ona bir an bile acı vermek, buna hiç çekinmeden karar verebileceği bir şeydi. Çünkü Arzu’dan başka kimseyi düşünmüyordu. Asena’nın kalbinde büyüyen kırgınlıklar ve üzüntüler, Aras’a sadece arka planda kalacak bir gölge gibi görünüyordu.

Asena, içinde hissettiği kırıklığı bastırmaya çalışarak, Aras’ın bu suskunluğuna karşı direndi. Ama her şeyin farkında olmasına rağmen, onun Arzu’ya olan bağını görmek, onu çok daha derin bir acıya sürüklüyordu.

Aras, bir süre sessiz kaldıktan sonra, birden Asena’ya doğru döndü. Gözlerinde hala biriken öfke ve Arzu’ya olan derin sevgisiyle, Asena’yı bir kez daha gözden geçirdi. Ama bu sefer, söylediklerinin ne kadar kırıcı olacağına dair hiçbir çekince hissetmeden, dili çözülmeye başladı.

"Sana ne söyleyeceğim İnci," dedi, alaylı bir gülümseme yüzünde belirerek, sesi o kadar soğuk ve keskin çıkıyordu ki, her kelime bir bıçak gibi kalbe saplanıyordu. "Bütün o sarı saçların, yeşil gözlerin… bunlar gerçekten bir fark yaratmıyor, değil mi? Bütün bu güzellik, sadece dışarıdan bakınca parlıyor, ama içeride? İçeride neredeyse hiçbir şey yok."

Aras, cümlelerinin her birini yavaşça ve iyice sindirerek söyledi. Masanın etrafındaki herkesin gözleri, bu ani çıkışı dikkatle izliyordu. İnsanlar, bir yandan Aras’ın söylediklerinin ne kadar sert olduğunu anlamıştı, bir yandan da aralarındaki gergin havayı hissediyorlardı.

Asena, bu sözlerle sanki bıçaklanmış gibiydi. Gözleri, yavaşça Aras’ın söylediklerinin ağırlığını taşımaya başlamıştı, ama hiçbir şey dışarıya yansımıyordu. İçinde yükselen acıyı, onu kıran bu alaycı bakışları bir şekilde bastırmaya çalıştı, ama her kelime, her ima, bir iz gibi kalmıştı.

"Gerçekten… güzellik dediğin şeyin bir anlamı yok, İnci," diye devam etti Aras, gözleri Asena'nın ruhunda açtığı yaraların izleriyle doluydu. "Yani, insanlar dışarıdan sana bakınca ne düşünürse düşünsün, senin gibi birinin içindeki boşlukları kimse dolduramaz."

Sözleri, masanın etrafında yankılandı ve Asena, tüm bu sözlerin ne kadar acı verdiğini, ne kadar kalbini parçaladığını anlamıştı. Gözleri, bir an için bulanıklaşarak, içine gömülecek gibi oldu. Ama her şeyin farkında olmasına rağmen, bu acıyı dışarıya yansıtamıyordu. Aras’ın sözleri, sadece bir şok değildi; bir yıkımdı.

Etraftaki herkes, bu alaycı çıkışın ardından, kısa bir sessizliğe gömüldü. Kimse ne diyeceğini bilemedi. Aras’ın sesindeki o soğukluk, onu bir tür güvenli bölgeye yerleştirmişti, ve o bölgede, Asena’ya daha fazla zarar verme kararı almıştı. Çünkü gözleri Arzu’dan başka kimseyi görmüyordu.

Asena'nın kalbi, her bir kelimenin ardından biraz daha kırılıyordu. Aras’ın bakışları, bir yanda alaycı bir gülümseme, diğer yanda derin bir kayıtsızlıkla ona doğru odaklanmıştı. Asena, bu sözcüklerin arkasındaki öfkeyi, kırgınlığı ve Arzu'yu fark etti. Ama bununla birlikte, Aras’ın gözlerindeki tek gerçek şeyin, Arzu’ya duyduğu yoğun sevgi olduğunu biliyordu.

Bir anlık, derin bir sessizlik içinde kayboldu.

Kerem, masadaki gergin atmosferi daha fazla içselleştiremeyerek, birden Aras’a karşı sesini yükseltmek zorunda hissetti. Asena’ya yapılan bu hakaretleri, bir süre sessizce izlemek ona ağır gelmişti. Gözleri, Aras’ın alaycı bakışlarının ve soğuk sözlerinin altında haksızlığa uğrayan Asena’ya kayıyordu. Birkaç saniye düşündü, sonra kendini tutamayarak söze girdi.

"Yeter, Aras!" dedi, sesi güçlü ve kararlıydı, ama içinde biriken öfkenin yankısı da vardı. "Ne demek istiyorsun? İnci’yi bu şekilde küçümsemeye ne hakkın var? Bu kadar kolayca insanların içine acı sokabiliyor musun?"

Kerem’in gözleri, Aras’ın üstünde yoğunlaşıyor, her kelimesiyle masadaki diğer gözleri de üzerine çekiyordu. Aras’la aralarındaki gerginlik, daha da belirginleşmişti. Masanın etrafındaki herkesin bakışları şimdi onlara yönelmişti.

"İnci, ne kadar güzel olduğunu, içindeki değeri anlatmaya çalışsa da, senin gibi birinin anlamasını beklemek nafile. Ama ben biliyorum," dedi Kerem, Aras’a dönerek. "O içindeki boşluğu dolduracak kadar güçlü, akıllı ve cesur. Hiçbir dış görünüş, insanın ne kadar değerli olduğunu belirlemez, ve sen bunu anlamıyorsun."

Kerem'in sözleri, Aras’a bir tokat gibi indi. Bir yanda Kerem’in savunması, Asena için bir tür güvenlik sağlamıştı, ama diğer yandan Aras’ın içerdiği öfke, Arzu’ya duyduğu aşkın gölgesinde daha da büyüyordu. Kerem, asla geri adım atmayarak, gözlerini Aras’tan ayırmadı.

"İnci çok güçlü, senin gibi basit bir insanın sözcüklerinden etkilenmeyecek kadar değerli. Onu küçümsemek, sadece senin zayıflığını gösteriyor," diye ekledi Kerem, alaycı bir bakışla Aras’ın tavırlarını eleştirerek. "Ama belki de seni anlamak için birinin daha fazla sabrı olması gerekiyor."

Aras, Kerem’in çıkışı karşısında bir an sessiz kaldı, gözleri hala Arzu’da olsa da, Kerem’in gözlerinden kaçmaya cesaret edemedi. Bu durum, ona sadece kendi içindeki karışıklığı daha da derinleştirdi. Kerem’in cesur duruşu, Asena’yı savunmak için yaptığı bu açıklamalar, onun için ne kadar cesurca ve samimi olsa da, Aras’ın gözünde daha fazla öfke biriktirmesine yol açıyordu. Ancak Kerem’in bu müdahalesi, Asena için en azından bir nebze olsun güvence olmuştu.

Asena, Kerem’in sözlerinin ardından, kalbinde büyük bir acıyla savaşıyor, her bir cümlede kırılan parçalarını birleştirmeye çalışıyordu. Aras’ın alaycı bakışları ve sözleri, sanki her biri birer bıçak gibi kalbinde iz bırakmıştı. İçinde hissettiği acı, bu kadar alçaltıcı sözlerden sonra daha da derinleşmişti. Ama tam o anda, etrafındaki gürültü ve huzursuzluk arasında, Asena’nın dikkatini çeken bir şey vardı.

Bir an, her şey sessizleşmiş gibiydi. Gözlerini, istemsizce Murat’a, babasına çevirdi. O an, zaman sanki durmuştu. Asena, babasının yeşil gözleriyle göz göze geldi. Yeşilin tonu, Aras’ın gözlerindeki soğuk bakışla birbiriyle karşılaştırılmayacak kadar farklıydı. Murat’ın gözlerinde, o sıcaklık, o sevgi, Asena’ya bir nebze olsun güven veriyordu. Bir babanın gözlerindeki derinlik, ona hiç dokunulmamış, incitilmemiş bir dünya gibi geliyordu.

Ancak bu bakış, içinde ne kadar büyük bir karmaşa olduğunu da hissettirdi. Murat’ın gözleriyle kendi gözleri arasındaki bu kısa, ama anlamlı an, birden Asena’yı sarhoş etmişti. Bu gözler, ona hiç tanımadığı, ama içinde bir yerlerde gizli kalan bir geçmişi hatırlatıyordu. Ama şimdi bu gözlerin içinde kaybolmak, bir yanda geçmişi, diğer yanda bugününü görmek, Asena için dayanılmaz bir acıydı.

Asena, Murat’ın gözlerindeki sevgiyle duygusal bir bağ kurmak istese de, o gözlerdeki tarih, o geçmişin yükü, geçmişin o kaybolmuş zamanlarına dair bir farkındalıkla kırılıyordu. Murat, babasıydı, ama onun gözlerindeki sevgi, Asena için uzak ve yabancıydı.

O an, göz göze geldiklerinde, bir şeyler daha derinleşti. Asena, hem Murat’ın gözlerinde, hem de kendi içinde başka bir şeyler gördü. Ama bu, bir kurtuluş değil, tam tersine, bir içsel savaşı daha da alevlendiren bir andı. Çünkü o yeşil gözler, sadece babasına değil, aynı zamanda kendi kimliğine, geçmişine dair pek çok soruyu da beraberinde getiriyordu.

Asena, o anın ağırlığı altında ne yapacağını bilemez bir şekilde başını hafifçe eğdi. Murat’ın gözlerine bakarken, içinde duyduğu derin, karmaşık duyguların arasında kayboluyordu. Bu gözler, bir yanda baba sevgisini, diğer yanda kaybolmuş zamanın, yılların izlerini taşıyor, her biri Asena’yı daha da kırıyordu.

Makbule teyze, masadaki gerginliğin ve Aras’ın sert sözlerinin ardından Asena'nın gözlerindeki acıyı fark etmişti. İçinde bir şeyler patlamak üzereydi. Bir süre sessiz kalmıştı, ama şimdi daha fazla dayanamayacağını biliyordu. Aras’ın alaycı bakışları ve Asena’nın içinde derinleşen acı, Makbule teyzenin sabrını taşırmıştı.

"Yeter!" dedi, sesindeki o güçlü ve keskin ton herkesi irkiltti. O kadar ani ve sertti ki, bir anda masadaki herkesin dikkatini çekti. "Bu kadar zulme dayanamam, artık yeter!"

Makbule teyze, yıllardır sakin, ağırbaşlı bir kadındı. Ama bugün, o yılların birikmiş öfkesi ve sabrı, içinden fırlayarak dışa vurmuştu. Aras’a ve çevresindeki herkese, adeta hayatının en keskin sözleriyle bir ders verecekti.

O an, Asena'nın gözlerindeki kırılganlık ve Murat’ın yeşil gözleriyle bakışmalarına dayanarak, içindeki tüm kızgınlık bir anda vücut buldu. Makbule teyze, masanın etrafında herkesin şaşkın bakışları altında, Aras’a doğru döndü ve sert bir şekilde, "Ne demek İnci hakkında böyle laflar etmek? O, her birinizden daha değerli! Kızım, sana böyle laf söyledikleri zaman, sadece susmak zorunda değilsin!" diyerek, bir an için tüm dikkatleri üzerine çekti.

Herkes, Makbule teyzenin bu çıkışına şaşkın gözlerle bakıyordu. Aras, kısa bir süre sessiz kaldı, gözlerindeki öfke ve soğuklukla Makbule teyzenin çıkışını sindirmeye çalıştı. Ama Makbule teyzenin sözleri, onun savunduğu o yıkıcı düşüncelerin hiçbiriyle örtüşmüyordu.

Makbule teyze, Asena’yı bir an bile yalnız bırakmak istemiyor gibiydi. Onun acısını görmüş, içindeki tüm gücüyle bu durumu savunmaya kalkmıştı. “İnci’yi küçümseyen, ona hakaret eden kimseyi buraya kabul etmem!” diye ekledi. "Hadi bakalım, ne yapacaksınız? Böyle bir insana saygısızlık yapılmasına izin veremem, ne olursa olsun!"

Masada bir sessizlik oldu. Herkes, Makbule teyzenin sözlerinin ağırlığını hissetti. Aras, bir an için ne diyeceğini bilemedi, ama gözlerinde hala bir öfke vardı. Diğer herkes, şok içerisinde kalakalmıştı, çünkü Makbule teyze, her bir kelimesiyle her şeyi değiştirecek bir adım atmıştı.

Asena, her ne kadar içindeki kırıklıkla boğuşuyor olsa da, Makbule teyzenin savunması ona bir nefes aldırdı. O güçlü kadın, hem sözleriyle hem de duruşuyla Asena’ya ne kadar değer verdiğini gösteriyordu. Ve belki de, sadece susmakla kalmayıp, bazen böyle güçlü bir şekilde ayağa kalkmak gerektiğini hatırlatıyordu.

Makbule teyzenin sert çıkışı, Aras üzerinde etkisini hemen gösterdi. Bir süre sessiz kalan Aras, gözlerinde karışan duygularla masaya bakarak, derin bir nefes aldı. Bir yanda, içindeki öfke, diğer yanda, Arzu’ya duyduğu o büyük sevgi ve bağlılık, zihninde çakışıyordu. Asena’nın kırık bakışları, Kerem’in cesur savunması, ve şimdi de Makbule teyzenin sözleri… Tüm bunlar, onun kafasında bir fırtına yaratmıştı.

Bir an için, ne yapması gerektiğini bilemedi. İçinde bir karmaşa vardı, ama bu karmaşanın tek bir nedeni vardı: Arzu. O, her şeyin ötesindeydi. Aras, Asena’yı küçümsemek istememişti aslında, ama bir şekilde onu incitmişti. Oysa Arzu’ya olan sevgisi, başka hiçbir şeyin önünde değildi. Aras, kendisini bir tür çıkmazda hissediyordu.

O an, derin bir iç çekişle, gözlerini bir kez daha Asena’dan kaçırarak yerinden kalktı. İçindeki karmaşayı daha fazla kaldıramaz hale gelmişti. Makbule teyzenin sözleri, bir tür son nokta olmuştu.

"Yeter," dedi, hafifçe alçak bir sesle. Biraz da pişmanlıkla, ama yine de kararlı bir şekilde, "Bunu burada daha fazla tartışamam." Ardından, masadan kalktı ve hızla dışarıya yöneldi.

Bir adım attı, sonra bir adım daha. Aras, kafasında çözülmemiş sorularla, kendi içindeki kararsızlıkla bir süre daha yerinde durdu. Ama sonra, hiçbir şeyin onu tutamayacağını anlayarak, o gergin atmosferden uzaklaşmak için hızla dışarı çıktı.

Masada bir sessizlik kaldı. Aras’ın çıkışı, herkesi şaşkına çevirmişti. Bir yanda, Asena için hissettiği kırgınlık, diğer yanda, içinde kaybolan bir sevgi vardı. Ama Aras, bu karmaşayı ve hislerini dışarıya taşımak istemedi. Bir şekilde, bu savaşı sadece kendi içinde halletmeye karar vermişti.

Asena, bir süre daha bakışlarını yere indirip sessiz kaldı. O an, bir tür huzur ve boşluk hissiyle, kalbindeki kırılgan duygular arasında kayboldu.

Arzu, gözlerinden süzülen yaşlarla ve içindeki kararlılıkla ayağa kalktı. Aras’ın peşinden gitmek, ona bir şeyler söylemek, ona bu gerginliğin nedenini anlatmak istiyordu. Ama o kadar derin bir acı vardı ki, bu duyguyu bir şekilde dışarıya çıkarması gerekiyordu. Aras, ona ne kadar uzak olsa da, Arzu’nun kalbi hala ona bağlıydı.

Bir adım daha atmaya karar verdi, ama tam o anda, babasının sert sesi, onu durdurdu. "Hayır!" diye bağırdı. "Gidecek misin? Ne yapıyorsun?"

Arzu, babasının bu sert çıkışına tepki verdi, ama yüreğindeki öfke ve çaresizlik birleşerek sesini titretmeye başladı. "Baba, Aras'la konuşmam lazım!"

"Senin bir kararın yok," dedi Arzu'nun babası, adeta sinirle. "O çocuk sana yakışmaz! Senin gitmene izin vermiyorum!"

Arzu’nun içindeki sabır bir anda tükenmişti. Ne kadar kalbinin sesini dinlemeye çalışsa da, babasının bu tavrı onu daha fazla engellemeye başlamıştı. "Ama ben onu seviyorum, baba! Benim ne hissettiğimi anlamıyorsun!" diye bağırdı.

Babasının öfkesinin yüzeyine vurduğu bu cümle, bir kıvılcım gibi patladı. Gözleri bir anda kızarmış, parmaklarını titreyerek Arzu’nun yönünde sertçe hareket ettirdi. Elini kaldırdı. O an Arzu’nun korkusu daha da büyüdü. Babası ona böyle bir şey yapacak mıydı?

Asena, bu sahneyi izlerken içinde bir şeylerin patladığını hissetti. Gözlerini, kendi acısının ötesinde annesine doğrulttu. Arzu’nun babasının, kızına bu şekilde yaklaşması, Asena için dayanılacak bir şey değildi. Onun acısını, babasından gelen bu darbeyi görmeye daha fazla dayanamayacağını fark etti. Her şeyin sessizleştiği anlarda, içindeki gücü bir araya toplayarak kendisini öne attı.

"Hayır!" diye bağırdı, bu kez sesinde bir korku değil, bir kararlılık vardı. Asena, bütün vücuduyla Arzu’yu korumak için araya girmeye çalıştı. Yaşlı adamın elini tutarak, hızla onu Arzu’dan uzaklaştırdı.

"Ona vurma!" diye haykırdı, sesindeki acı, öfke ve korku karışmıştı. "Lütfen!" dedi. "Onu incitme!"

Ama yaşlı adamın gözlerinde, sadece öfke vardı. Elini savurmak için hareket ederken, Asena kendisini tamamen Arzu’nun önüne koymuştu. O an, tüm vücut ağırlığıyla Arzu’yu savunmaya karar verdi. Annesinin acısına engel olmak, ona zarar gelmesine bir şekilde engel olmak istiyordu. Bir şekilde, Asena annesine daha fazla acı vermemek için kendisini feda etmek istiyordu.

Ve o an, yaşlı adamın eli Asena’nın yüzüne çarptı. Tokat, o kadar sertti ki, Asena neredeyse düşecekti. Ama yine de, bu acıyı bir şekilde içine gömmeye çalıştı. Gözleri dolmuştu, ancak Asena sadece bir şey hissediyordu: Kendini, her şeye rağmen, her durumda annesinin yanında, onun savunucusu olarak görmek.

O tokat, belki Asena’yı yaralamıştı, ama bir şekilde annesini korumuştu. O an, Asena için kalbindeki kırıklığı değil, ama annesine duyduğu o derin sevgiyle araya girmesi gerektiğini hissettirmişti.

Masanın etrafındaki herkes şaşkın, ne yapacaklarını bilemez bir haldeydi. Arzu’nun babası, ilk başta Asena’nın hareketini anlamamış gibi bakakalmıştı. Kendisinin tokat atması bir şey ifade etmiyordu, ama Asena'nın kendisini öne atması, gözlerindeki hüzünle birlikte onu sarsmıştı. O an, bir şok hali vardı. Kızının acısını, bir başka insana karşı duyduğu öfkeyi bastırmaya çalışırken, birden her şeyin nasıl bir çıkmaza girdiğini fark etmişti.

Kerem, Asena’nın halini görünce ne yapacağını şaşırarak, hızla yanına koştu. Yüzündeki endişe, gözlerinde bariz bir korku vardı. "İnci... iyi misin?" dedi, ellerini titreyerek Asena’nın omuzlarına yerleştirdi. Asena, derin bir nefes aldı, tokadın acısı yüzünde hala etkisini gösteriyor olsa da, Kerem’in bakışları ve endişesi ona bir nebze de olsa rahatlık veriyordu.

Makbule teyze, ortamı toparlamaya çalışarak sert bir şekilde herkese dönüp, "Hadi bakalım, yeter! Geriye gitmek gerek, artık kimse burada durmayacak!" diyerek, masanın etrafındaki herkesi evlerine göndermeye başladı. Arzu'nun babası, şaşkın bir şekilde, hiç bir şey demeden hareket etmeye başlamıştı. Arzu ise, gözlerinden süzülen yaşlarla, hala ne yapacağını bilemeden bakakalmıştı. Makbule teyze, ortamı sakinleştirmeye çalışırken, her şeyin sonunda tek kalanlar Asena ve Kerem oldu.

Sevgili okur, her adımda gizem biraz daha derinleşiyor, her cevap yeni bir soruyu beraberinde getiriyor. Asena'nın yolculuğu, yalnızca geçmişin kapılarını aralamakla kalmıyor, aynı zamanda kendi ruhunun bilinmeyenlerini keşfetmesini sağlıyor. Siz de bu serüvenin bir parçası oldunuz. Peki ya siz, kendi aynanıza bakmaya cesaret edebilir misiniz? Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle...

–Pelin Aksel.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18