4. bölüm · Ben Sana Gelemem.
4.bölüm.
"Geçmişin gölgeleri bazen yolumuzu aydınlatır, ama gerçek ışık kalbinin derinliklerinde saklıdır."
Asena’nın bedeni, ay ışığının yorgan gibi serildiği yatakta huzursuzca kıpırdanıyordu. Nefesi düzensizdi; dudaklarından belirsizce mırıldandığı sözcükler dökülüyordu. O sırada rüyaların ağı onu usulca içine çekmişti.
Kendini sonsuz bir karanlığın ortasında buldu. Ayaklarının altındaki toprak, nefes alıyormuş gibi titreşiyor, her adımında yankılanan bir fısıltıya dönüşüyordu. Etrafını çevreleyen sis, bir an dağılır gibi oldu ve Asena, devasa bir aynanın önünde durduğunu fark etti. Ancak bu sıradan bir ayna değildi; yüzeyi dalgalanıyor, bir deniz misali kabarıp çekiliyordu.
Aynadan bir ışık patladı ve Asena bir anda kendini çocukken annesiyle oynadığı bir bahçede buldu. Ancak bu anı beklenmedik şekilde solgun ve donuktu, sanki bir ressam fırçasını aceleyle geri çekmiş ve boyalar kurumadan bırakmıştı. Annesinin yüzü neredeyse belli belirsizdi. O tanıdık sıcaklık kaybolmuştu.
"Asena..." Annesinin sesi rüzgarla birlikte titreyerek geldi. Bu, bir çağrıdan çok bir veda gibiydi.
"Anne! Dur! Lütfen gitme!" diye bağırdı Asena, ancak sesi boşluğa karıştı, duyulmuyordu. Annesi, sisin içinde kaybolurken onun ardından koşmaya çalıştı ama adımları ağırlaştı, sanki görünmez zincirlerle yere çivilenmişti.
Birden, yer gök sarsıldı. Toprak çatladı ve yerinden fırlayan dallar gibi geçmişin anıları etrafını sardı. Annesi, babası, çocukluğundaki mutlu kahkahalar ve ardında bıraktığı pişmanlıklar… Ancak hepsinin ortasında, Aras’ın yüzü belirdi. Genç adam uzak bir köşede durmuş, ona doğru bir şey söylemeye çalışıyordu.
"Asena, beni duyabiliyor musun?" dedi ama sesi yankılanarak boğuldu. Asena, ona ulaşmaya çalıştı ama aralarındaki mesafe her adımında daha da uzuyordu.
Tam o anda dünya bir kez daha değişti. Şimdi, gri gökyüzü altında yıkılmış binaların olduğu bir yerdeydi. Ayaklarının altındaki taşlar kanla yıkanmıştı. Havada keskin bir yanık kokusu vardı ve feryatlar rüzgarla taşınıyordu. Yerde yatan bir beden gördü. Kalbi sıkışarak ona doğru yaklaştı.
Bu kendisiydi. Ama nasıl? Yerde yatan Asena, gözlerini sonsuz bir karanlığa dikmişti. Gözyaşları donmuş gibiydi. Kendi ölü bedenine bakmanın dehşeti içinde boğulurken bir kez daha o yankılanan sesi duydu:
"Zaman dolmak üzere, Asena. Seçimini yap!"
Asena birden başını çevirdi. Karşısında duran Makbule teyzeydi. Ancak bu kez onun yüzünde alışık olduğu sıcaklık değil, katı bir kararlılık vardı. Elindeki aynayı havaya kaldırdı ve yüzeyinde bir kez daha Aras’ın görüntüsü belirdi. Ancak bu kez Aras’ın yüzünde tanıdık bir acı vardı.
“Asena...” diye fısıldadı Makbule teyze. “Geçmişin yüküyle geleceği seçmek arasında sıkışıp kalacaksın. Ama yalnızca bir yol seni kurtaracak. Şimdi seçimini yap.”
Aynanın yüzeyi parladı ve Asena bir girdabın içine çekiliyormuş gibi hissetti. Dünya karanlığa gömüldü. Bir kez daha annesinin o ninnisi duyulmaya başladı. Ancak bu kez sözleri farklıydı:
"Kızım, her seçim bir kayıptır. Ama bazen kayıplar bizi bulmamız gereken yere götürür."
Asena gözlerini açtığında, odayı hâlâ ay ışığı aydınlatıyordu. Ama bu kez, nefesini kesen bir şey fark etti. Pencerenin kenarındaki aynada, kısa bir an için Makbule teyzenin yansımasını gördü.
Asena, rüyanın ağırlığından sıyrılmak için derin bir nefes aldı. Beyaz uzun geceliğinin üzerine geçirdiği grimsi hırkası, gecenin serinliğine karşı yetersizdi, ama bu umursadığı son şeydi. Adımlarını dikkatlice atarak verandaya çıktı. Tahtaların hafifçe gıcırdaması geceyi bozan tek sesti. Oturdu ve başını gökyüzüne kaldırdı. Yıldızlar sanki geçmişin hatıralarını parlayan ışık huzmeleriyle ona anlatmaya çalışıyordu.
Derin bir nefes aldı. Gökyüzünün genişliği karşısında kendini her zamankinden daha küçük hissediyordu. Ama zihni… Zihni, bir fırtınaydı.
Annesi ve babasının kavgalarını düşündü. Çocukken odasının köşesine sinmiş, tartışmaların son bulmasını beklerdi. Babasının kapıyı sertçe çarparak çıktığı o geceler… Annesinin ardından hıçkırıklara boğularak oturduğu anlar... Bu anılar zihninde yeniden canlanırken, göğsünde tanıdık bir ağırlık hissetti.
Ama en çok abisini hatırlıyordu. Her kavgadan sonra evi terk eden ve uzun süre geri dönmeyen abisini… Ona hep “Seni de götürmek isterdim, ama burası bizi yutuyor” dediği anı anımsadı. O sözler, bir yanıyla koruyucu, bir yanıyla yıkıcıydı. Asena, abisinin koruyuculuğunu sevmiş, ama gidişlerini hep bir ihanet olarak görmüştü.
Annesi… İç geçirdi. O kadın nasıl bu kadar şefkatli olup aynı zamanda bu kadar zalim olabiliyordu? Çocukken annesi onun saçlarını nazikçe tarar, masallar okur, onu sımsıkı kucaklardı. Ama zamanla o sıcaklık yerini öfkeye, sert sözlere ve hatta bazen şiddete bırakmıştı. Asena, o anların acısını her zerresinde hissediyordu. Ama bir yandan da annesinin kaybolan neşesini hatırlıyordu. Gözlerindeki ışığın yavaş yavaş söndüğünü fark etmişti, o zamanlar anlayamasa da şimdi bunun koca bir hayal kırıklığının sonucu olduğunu biliyordu.
“Bize bu olanlar neden oldu?” diye fısıldadı. Gecenin sessizliği, sorusunu yankılamaktan başka bir şey yapamadı.
Tüm bu düşünceler arasında, belleğinin derinliklerinden bir sahne yükseldi. Annesi ve babası daha gençken, el ele tutuştukları bir yaz günü… Birlikte piknik yaptıkları ve annesinin yüzünde gördüğü o nadir, saf gülümseme. Babasının bir şeyler anlatırken annesinin kahkaha atışı. O günün masumiyeti, zamanın nasıl bu kadar sertleşip zehre dönüştüğünü sorgulattı.
Asena, ellerini dizlerine koyup başını eğdi. Ay ışığı, yüzüne düşen birkaç gözyaşını aydınlatıyordu. Hayatta her şeyin o kadar karmaşık olduğunu anlıyordu ki… İnsanları sevmek, onlara kızmak kadar acı vericiydi.
Yine de bu düşünceler bir şeyleri açığa çıkarıyordu. Bu geçmiş, onun kim olduğunu şekillendirmişti. Ama şimdi burada, 1999’da, aynaların ve rüyaların arasında, geçmişin gölgelerinden sıyrılma şansı vardı. Belki de bu yüzden buradaydı.
Ay, sessizce gökyüzünde gezinirken Asena, geçmişin yükünden sıyrılmak için bir karar alması gerektiğini hissetti. Ama nasıl bir karar? Hangi yolu seçerse seçsin, her zaman bir şeylerden vazgeçmek zorunda kalacağını biliyordu.
Asena, verandadaki gece esintisinin hafifliğini arkasında bırakıp odasına doğru ağır adımlarla ilerledi. Loş ışığın altında, eski ahşap zeminden gelen hafif gıcırtılar, odadaki sessizliğe karışıyordu. Kapıyı kapatıp yatağına uzandığında, geçmişin hayaletleri zihninde yeniden dolaşmaya başladı. Her şey ne kadar da karmaşıktı. Göz kapakları ağırlaştı, ancak huzursuz bir rüyanın içine çekildiğini hissetti. O gece, geçmişin ince çizgilerle örülü sırları bir kez daha kendini göstermeye hazırlanıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Asena, sanki yeniden doğmuş gibi gözlerini açtı. Yorgunluk zerresi taşımayan bedeninden enerji fışkırıyordu. Adeta ruhunun dip kuytularında biriken tüm ağırlık gece boyunca uçup gitmişti. Günlük rutinlerini yaparken hareketlerindeki zarafet bile bir başka göz alıcıydı. Her adımında, çevresindeki havayı bile etkileyen bir dinamizm vardı.
Üzerini giyinip aynanın karşısına geçtiğinde, karşısındaki görüntüye kendisi bile hayran kaldı. Teninin doğal pembeliği, ilkbahar çiçeklerinin en narin tonlarını andırıyordu. Yeşil gözleri, adeta ormanın derinliklerindeki saklı bir gölü yansıtıyor, bakanı içine çekip kaybolmaya davet ediyordu. Dudakları ise, olabilecek en mükemmel çilek rengini almış, dolgunluğu ve kıvrımlarıyla neredeyse mükemmel bir sanat eseri gibiydi. Saçlarının her bir teli, sabah güneşiyle yarışan bir parıltıya sahipti. Asena, o an aynada sadece kendini değil, ışıldayan bir özgüveni de görüyordu.
Daha fazla oyalanmadan odadan çıkıp verandaya adım attığında, mis gibi kahvaltı kokuları burnuna doldu. Masanın üstü, adeta bir şölen için hazırlanmış gibiydi; sıcacık ekmekler, taptaze peynirler, reçeller ve buğusu tüten çay, sabahın dinginliğine renk katıyordu. Asena, hafif bir tebessümle masaya yaklaştı ve çoktan oturmuş olan yaşlı kadına selam verdi.
“Bugün oldukça neşelisin,” dedi kadın, göz kırparak.
“Neşemi senden alıyorum herhalde, Makbule Hanım,” diye cevapladı Asena, şakayla karışık.
Kadın, kahkaha atarak elindeki çayı masaya bıraktı. “Ah, bak sen şu tatlı dile! Ama beni de fazla şımartma, yoksa bu yaştan sonra fena azıtırım.”
Aralarındaki konuşma, kısa sürede sımsıcak bir sohbet havasına büründü. Asena, bir yandan sıcak poğaçalardan bir parça alıyor, bir yandan da kadının anlattığı eski anıları dikkatle dinliyordu. Kahvaltı masası hem midenin hem de ruhun doyduğu bir yer haline gelmişti o sabah.
Kahvaltının ardından Asena, içindeki huzur ve enerjiyi bir şekilde dışa vurmak istercesine Makbule teyzenin mutfakta işine yardım etti. Tabakları el çabukluğuyla toparlayıp yıkadı, masayı silip süpürdü. Kadının “Yorulma bu kadar, kızım!” uyarılarını dinlemeden, eline geçen her işi yaptı. Sonunda, “Hadi bakalım, artık gez dolaş, köyün havasını içine çek,” diyen Makbule teyzenin güler yüzlü bakışlarıyla dışarıya adım attı.
Asena, köyün dar sokaklarında yürürken sanki bir rüyadaymış gibi hissediyordu. Taş evlerin sıralandığı, begonvillerin duvarları sardığı bu yerde zaman durmuş gibiydi. Toprak yolun hafifçe dağılan tozu, uzaktan gelen kuş cıvıltılarına karışıyordu. Her köşeye, her detaya dikkatle bakıyordu; eski bir kuyu, ahşap bir kapı, yavaşça esen rüzgarın hafifçe salladığı çamaşır ipleri… Her şeyde bir anı, bir hikaye gizliydi sanki.
Tam o sırada, birkaç metre ötede bir kadın belirdi. Kahverengi uzun saçları, güneşin altında altın gibi parlıyordu. İnce ve zarif hatlara sahip yüzü, adeta bir ressamın ellerinden çıkmış gibiydi. Kadının kahverengi gözleri, derin bir huzuru ve aynı zamanda açıklanamaz bir hüznü barındırıyordu. Asena bir an nefes almayı unuttu. Adımları ağırlaştı, kalbi göğsünde çılgınca atmaya başladı. Gözlerini kadından alamıyordu; sanki dünyadaki tüm sesler susmuş, yalnızca bu görüntü kalmıştı.
O, annesiydi. Genç, taze, hayat dolu… Asena’nın tüm çocukluk hayallerinde, anılarında beliren o güzel yüz, şimdi karşısında dimdik duruyordu. Annesi Arzu… Yıllardır yalnızca eski fotoğraflarda gördüğü bu genç kadını, ilk kez böyle yakından ve canlı bir şekilde görüyordu. Zaman, geçmiş ve şimdi arasında bir köprü kurmuştu sanki.
Asena’nın içini tarif edilmez bir duygu seli kapladı. Göğsünde bir şeyler sıkışıyor, gözlerine dolan yaşları zorla tutuyordu. Bu kadın sadece onun annesi değil, aynı zamanda gençliğinin, hayallerinin ve belki de hiç gerçekleşememiş bir yaşamın sembolüydü. İçinden bir çığlık yükseldi: “Anne!” Ama sesi çıkmadı. Gözleri doldu, dizlerinin bağı çözüldü. Orada, olduğu yere çakılı kalmıştı; kalbi, yıllardır görmediği bir sevgiye kavuşmanın şaşkınlığıyla yanıp tutuşuyordu.
Kadın başını çevirip Asena’ya baktı. Kısa bir an için göz göze geldiler. O kahverengi gözler, Asena’ya bir ok gibi saplandı. Ama kadın, sanki onu hiç tanımıyormuş gibi bir bakış attı, ardından yürümeye devam etti. Bu kısacık an, Asena’nın zihninde bir ömür kadar uzun sürdü. Gözleriyle kadını takip ederken, kalbinin derinliklerinde bir şeylerin değiştiğini hissetti. Genç Arzu, geçmişin bir yankısıydı; ama Asena için o an, hayatın durup yeniden başladığı bir noktaydı.
Asena derin bir nefes alarak titreyen ellerini avuçlarının içinde sıkıca kenetledi. İçinde kopan fırtınaları bastırmaya çalışırken, bir yandan da kalbindeki tuhaf bir heyecanla baş ediyordu. Annesi tam karşısındaydı. Genç, güzel ve hayat dolu... Onunla konuşmak istiyordu; belki birkaç kelime, belki de bir anlık bir bağ kurmak yeterli olurdu.
Kendi kendine cesaret vererek adımlarını hızlandırdı ve kadına doğru yaklaştı. Birkaç metre kala sesini bulmaya çalıştı, boğazını temizleyip, titrek ama içten bir tonda konuştu:
"Merhaba..."
Kadın, bir an durdu ve kafasını çevirip Asena’ya baktı. Kahverengi gözlerinde ince bir şaşkınlık vardı, ama ardından yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı.
"Merhaba," dedi kadın, sesi yumuşacık ve melodik bir tonla. "Seni daha önce burada görmemiştim. Yeni mi geldin köye?"
Asena başını salladı, kalbinde bir şeylerin titrediğini hissediyordu. "Evet," dedi hafif bir tebessümle. "Kısa bir süreliğine buradayım. Burası gerçekten çok güzel bir yer."
Kadın, eliyle yanındaki küçük patikayı işaret ederek Asena’nın yanında yürümeye başladı. "Evet, burası güzeldir," dedi. "Ama güzelliği fark etmek için gerçekten bakmasını bilmek lazım. Sen bakmayı biliyorsun, belli."
Asena’nın içini tarifsiz bir sıcaklık kapladı. Bu cümleler, annesinden duyabileceği türden şeylerdi. Annesiyle bu şekilde konuşabilmek, belki de hayatının en tuhaf ama en anlamlı anıydı. "Sanırım burada her şeyin bir hikayesi var," dedi Asena, dikkatlice kelimeleri seçerek. "Siz de burada mı yaşıyorsunuz?"
Kadın başını salladı. "Evet, ailemle burada yaşıyorum. Aslında bu köy, benim için hem bir yuva hem de bir kaçış yeri gibi."
Bu sözler Asena’nın kalbine saplanmış bir ok gibiydi. Annesinin gençlik yıllarındaki duyduğu sıkışmışlığı ve özgürlük arayışını bir şekilde hissediyordu. Onunla bu kadar yakın olmak, zamanın tüm acımasızlığına meydan okumak gibiydi.
"Benim adım Arzu," dedi kadın, elini uzatarak. "Senin adın neydi?"
Asena’nın nefesi bir an için kesildi. Bu sorunun geleceğini biliyordu, ama yine de yanıtlamakta zorlandı. Yutkunarak gülümsedi ve elini sıktı. "Ben... İnci," dedi sonunda. "Tanıştığımıza memnun oldum."
Arzu, ismi tekrar ederken gülümsedi. "Güzel bir isimmiş. İstersen biraz oturalım ve sohbet edelim. Buraları merak ediyorsan sana anlatacak çok şeyim var."
Asena’nın gözleri parladı. Annesiyle sadece birkaç dakika geçirmek bile bu kadar büyüleyiciyken, daha fazla zaman fikri onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu. Ama o an tüm korkularını bir kenara bıraktı. “Memnuniyetle,” dedi. Belki de kader, Asena’ya geçmişle bir bağ kurma şansı tanıyordu.
Arzu, Asena’nın yanında otururken doğal bir samimiyetle konuşmaya devam ediyordu. Sanki uzun zamandır tanıdığı biriyle sohbet ediyormuş gibi, ses tonu yumuşak, tavırları ise bir o kadar rahat ve içtendi. Arzu’nun enerjisi, çevresini sarıp sarmalayan bir sıcaklık gibi Asena’nın içine işliyordu. Annesinin o ünlü mesafesi, erkekler söz konusu olduğunda hemen fark ediliyordu; yoldan geçen genç bir adam selam verdiğinde, Arzu yalnızca kısa bir baş hareketiyle karşılık vermişti. Ama iş Asena’ya gelince, yüzünde beliren sıcak gülümseme adeta güneş gibi parlıyordu.
"Buradaki insanlar çok sıcakkanlı," dedi Asena, konuşmayı sürdürmek için. "Ama senin gibi birini bulmak zor."
Arzu hafifçe güldü, kahverengi saçlarının ucu rüzgârla dans ederken bir eliyle onları geriye savurdu. "Belki de kimse beni tanımaya cesaret edememiştir," dedi, göz kırparak. "Erkeklere karşı biraz sert olduğum doğrudur ama kızlarla daha kolay anlaşıyorum. Daha samimi geliyorlar bana. Hem ne yalan söyleyeyim, kadınların sohbeti her zaman daha derindir, daha gerçek."
Asena, Arzu’nun sözlerini dinlerken içini hem sevinç hem de bir hüzün kapladı. Bu tatlı anın içinde olmak, annesinin böylesine içten ve doğal haline şahit olmak, zamanın içinde bir mücevher bulmak gibiydi. Ama aynı zamanda bu anların geçici olduğunu, nihayetinde ayrılmaları gerektiğini bilmek kalbine ağır bir yük bindiriyordu.
Arzu, Asena’nın koluna hafifçe dokunarak, "Sana bir şey itiraf edeyim mi?" diye sordu.
"Tabii," dedi Asena, hafif bir merakla.
"Seninle konuşmak çok hoşuma gitti. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim," dedi Arzu, gözleriyle Asena’nın yüzünü dikkatlice incelerken. "Sanki seni yıllardır tanıyormuşum gibi geliyor."
Asena’nın gözleri doldu, ama yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı. "Belki de bazı insanlar birbirini tanımak için zamana ihtiyaç duymaz," diye yanıtladı.
O an Asena, bu anıyı sonsuza kadar kalbinde saklayacağını biliyordu. Annesinin yanında oturmak, onun gülümsemesini izlemek ve onunla konuşmak, hayatta hiçbir şeye değişilmeyecek bir armağandı. Bu tatlı anın tadını çıkarıyor, geçmişle arasında kurulan bu köprünün her saniyesini hafızasına kazıyordu.
Uzaktan gelen kahkahalar ve konuşmalar Asena’nın içinde bulunduğu tatlı anı bir anda gölgede bıraktı. Sesler yaklaştıkça, Asena tanıdık bir tonu ayırt etti. Aras… Kalbi istemsizce hızlandı, ama aynı anda bir ağırlık çöktü içine. Kafasını kaldırıp baktığında, Aras’ın bir adamla birlikte geldiğini gördü. Güneş ışığı, Aras’ın yüz hatlarını belirginleştirirken, onun karizmatik duruşu etrafına farkında olmadan bir çekim alanı yaratıyordu.
Asena istemsizce annesine döndü. Arzu, başını hafifçe eğmiş, ağacın gölgesinde oturuyordu. Erkeklerin varlığı onu hiç etkilemiyormuş gibi görünüyordu; başını bile kaldırmamıştı. Ama Asena, onun ifadesindeki mesafeyi ve duygularını saklamak için ne kadar çabaladığını görebiliyordu.
Sonra gözleri Aras’a kaydı. Aras, bir an Arzu’ya bakarken, gözlerindeki o sıcaklık ve hayranlık her şeyi ele veriyordu. Asena, bu bakışın anlamını daha önce görmüş ve fark etmişti. Ama o an, bu gerçeği görmek, kalbine bir bıçak gibi saplandı. Aras’ın Arzu’ya olan hisleri, açık, derin ve inkâr edilemezdi. Asena, yüreğinde beliren kıskançlık ve acıyı bastırmaya çalışsa da, içindeki kırılganlık gözlerine yansıyordu.
Tam o sırada, Aras’ın yanındaki uzun boylu, yapılı adam dikkatini çekti. Kahverengi saçları, kendine güvenen duruşuyla diğerlerinden ayrılıyordu. Ama bu adamın bakışları, Aras gibi Arzu’ya değil, Asena’ya yönelmişti. Adam, Asena’yı baştan aşağı dikkatle süzüyor, gözlerinden akan merak ve ilgi neredeyse elle tutulur bir hale geliyordu. Ancak Asena, onun bakışlarının farkında bile değildi.
Gözleri bir annesine, bir de Arzu’ya aşkla bakan Aras’a kilitlenmişti. İkisi yan yana öyle bir uyum içindeydi ki, Asena istemese de bu gerçeği görmezden gelemiyordu. Aras ve Arzu... Ne kadar yakışıyorlardı. Bu gerçek, Asena’nın kalbinde ağır bir taş gibi oturdu. O an, kendi duygularının yerini derin bir sızı aldı. Gözlerini kaçırmak istedi, ama bakışları ikisinin üzerinde çivilenmiş gibiydi.
Asena içindeki karmaşayı anlamaya çalışırken, Aras bir an için gözlerini Arzu’dan kaçırıp Asena’ya baktı. Bu kısa an, Asena’nın kendini daha da kırılgan hissetmesine neden oldu. Herkes kendi yolunda bir şeyler hissediyor ve yaşıyordu; ama bu hisler, Asena’nın kalbinde birbirine dolanan bir düğümden başka bir şey bırakmıyordu.
Aras’ın yanındaki adamdan ayrılarak kendisine doğru yöneldiğini fark eden genç kadın, içinde tuhaf bir heyecan ve endişe dalgası hissetti. Adamın her adımı, Asena’nın kalbindeki düzensiz ritmi daha da artırıyordu. Nihayet yanına geldiğinde, Aras hafif bir tebessümle başını eğerek selam verdi.
“İnci, nasılsın?” dedi, sesi sıcak ve samimi bir tonla.
Asena, boğazındaki düğümü çözmeye çalışırken istemsizce yutkundu. İnci... Bu isim, ona yaşlı kadının verdiği bir kimlikti, ama bir yandan da sanki bu zaman diliminde gerçekten ait olduğu bir parçaydı. Aras’ın bu şekilde hitap etmesi, Asena’nın kafasını karıştırıyor, ama bir yandan da ona bir yakınlık hissettiriyordu.
"İyiyim, teşekkür ederim," diye cevapladı, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti. "Ya sen?"
Aras’ın dudaklarında bir tebessüm belirdi, ama gözleri, konuşma boyunca sık sık Arzu’ya kayıyordu. Asena, Aras’ın kelimelerinin kendisine yöneldiğini bilmesine rağmen, bakışlarının başka bir yerde olduğunu görmekten kaçamıyordu. Bu farkındalık, içine ağır bir hüzün yerleştiriyor, hissettiği her şeyin ne kadar tek taraflı olduğunu ona acı bir şekilde hatırlatıyordu.
Arzu, hâlâ ağacın altında sessizce oturuyordu. Yüzündeki ifadeyi okumak zordu; belki düşünceliydi, belki de çevresindeki hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Ama Asena, Aras’ın Arzu’ya her bakışında gözlerindeki ışığın nasıl değiştiğini, nasıl derinleştiğini fark ediyordu. Aras, her cümlesini Asena’ya yöneltirken bile, zihninde ve kalbinde Arzu vardı.
Bu farkındalık Asena’yı incitiyordu. Aras’ın onunla konuşması, hatta ilgileniyormuş gibi görünmesi bile bu acıyı hafifletmiyordu. Aksine, her kelime, her küçük jest, aralarındaki uzaklığı daha da hissettiriyordu. Kendi adını söylemek, kendisini ona tanıtmak için bir fırsat doğmuştu belki, ama bu fırsat, Aras’ın bakışlarının gerçek adresini gördükçe Asena’nın dudaklarında bir kilide dönüşüyordu.
"Ben de iyiyim," dedi Aras sonunda, ama yine gözleri Asena’dan ayrılarak Arzu’ya döndü. "Burası bir başka değil mi?" diye ekledi, ama bu soru sanki Asena’ya değil, Arzu’ya yöneltilmiş gibiydi.
Asena, içindeki fırtınayı saklamaya çalışarak başını salladı. "Evet, gerçekten öyle," dedi, ama sesi donuk ve duygusuzdu. Kendi duygularıyla savaşırken, Aras’ın ve Arzu’nun varlığı arasında eziliyordu. Aras’ın sesini duymak bir mutluluktu belki, ama bu mutluluğun gölgesinde, Aras’ın başka birine duyduğu aşkın ağırlığı vardı.
Tam o sırada, Aras’ın yanında duran uzun boylu, kahverengi saçlı adam yanlarına geldi ve doğrudan Asena’ya bakarak, neşeli bir sesle selam verdi. "Merhaba," dedi, hafif bir gülümsemeyle. "Ben Kerem. Seni daha önce burada görmedim, galiba yenisin?"
Asena istemsizce gözlerini Kerem’e çevirdi. Adamın samimi ve dostça bakışları, onunla konuşmak için gerçekten bir çaba gösterdiğini belli ediyordu. Bir an sessiz kaldı, konuşmak istemediği belliydi, ama yine de kibarlığını koruyarak cevap verdi. "Evet, yeni geldim. Ben… İnci," dedi, kendi adını söylerken bir an tereddüt etti.
Kerem, Asena’nın adını dikkatle tekrarladı. "Güzel bir isim. Seni burada görmek güzel," dedi, gülümsemesini daha da derinleştirerek. Kerem’in yaklaşımı ne kadar sıcak ve içten olsa da, Asena’nın aklı ve gözleri hâlâ başkasındaydı.
Asena, konuşma boyunca sık sık gözlerini Aras’a kaydırıyordu. Aras’ın bakışları ise hâlâ Arzu’nun üzerindeydi. Bu sahne, Asena’nın kalbine bir kez daha bıçak gibi saplandı. Kendi duygularının ne kadar karşılıksız olduğunu görmek, içindeki kıskançlık ve üzüntüyü daha da derinleştiriyordu.
Tam o anda, gözleri istemsizce Arzu’ya kaydı. Arzu, o kadar sakin ve duygusuz bir şekilde oturuyor gibi görünüyordu ki, bir şey hissetmediğini düşünmek mümkündü. Ama Asena dikkatlice baktığında, Arzu’nun bakışlarının da Aras’a kaydığını fark etti. Bu, Asena’nın içindeki fırtınayı daha da büyüttü.
Arzu ve Aras... Arzu’nun bu kadar mesafeli ve soğukkanlı göründüğüne bakmadan, o da Aras’a bakıyordu. Bu bakış, kısa ama derin bir anlam taşıyordu. Asena bunu görür görmez içini bastırması zor bir acı kapladı. Gözlerini Arzu’dan, sonra Aras’tan kaçırmak istedi ama başaramadı. Aralarındaki bu görünmez bağ, Asena’nın kendini daha da yalnız hissetmesine neden oluyordu.
Kerem’in sesi, Asena’yı düşüncelerinden çekip çıkardı. "Eğer bir şey sorarsan ya da bir şeye ihtiyacın olursa, bana haber ver, olur mu?" dedi Kerem, Asena’nın gözlerinin başka bir yerde olduğunu fark etse de nazikçe konuşmaya devam etti.
Asena hafifçe gülümsedi ve başını salladı. "Tabii, teşekkür ederim," dedi, ama sesi isteksiz ve dalgındı. Kerem’in samimiyeti bile, Aras ve Arzu arasında gördüğü bu sessiz bağın yarattığı acıyı unutturmaya yetmiyordu. Her şey üst üste binmiş gibi hissettiriyordu. Bir yandan duygularını kontrol etmeye çalışırken, diğer yandan bu garip ve karmaşık ortamın içinde sıkışmıştı.
Asena’nın kalbindeki acı, dayanılmaz bir ağırlığa dönüşmüştü. Burada kalmaya devam etmek, adeta kendi duygularını kanatmak gibi geliyordu. İçindeki fırtınayı saklayarak bir anlık cesaretle ayağa kalktı. Pembemsi elbisesinin eteklerini düzeltti, ardından bir eliyle uzun, parlak sarı saçlarını savurdu. Bu hareketleri, istemeden de olsa Arzu ve Aras’ın dikkatini üzerine çekmişti.
"Aslında biraz dolaşmak istiyorum," dedi, sesinde hem bir naziklik hem de ince bir kararlılık vardı. "Arzu, sonra tekrar buluşuruz, değil mi?" diye ekledi, annesiyle konuşma fırsatını tamamen kaybetmek istemediği için.
Arzu, bakışlarını Asena’ya çevirip hafifçe gülümsedi. "Tabii ki, ne zaman istersen," dedi yumuşak bir tonda. Ama Arzu’nun yüzündeki ifade, Asena’nın yüreğinde başka bir ağırlık yarattı. Annesi, sanki Asena’nın içindeki çatışmayı hissetmiş gibi, onu fazla sorgulamadan kabul etmişti.
Aras ise Asena’ya kısa bir bakış attı, ama hemen ardından gözleri yeniden Arzu’ya döndü. Bu sahne, Asena’nın içinde büyüyen hüznü daha da derinleştirdi. Onların yanından ayrılırken, adımlarında sessiz bir isyan ve acı vardı. İkisinin arasındaki bağ, Asena’nın içinde bir boşluk yaratıyor, kendisini bu hikâyede bir fazlalık gibi hissettiriyordu.
Tam uzaklaşırken, arkasından bir başka çift ayak sesi duydu. Hafifçe dönüp baktığında, Kerem’in de onunla birlikte yürüdüğünü fark etti. Adamın sessizce onu takip ediyor olması, Asena’nın dikkatini çekse de bu duruma aldırış etmedi. Gözlerini önüne dikerek yürümeye devam etti.
Kerem, Asena’nın yüzündeki duyguları okuyamayacak kadar uzaktaydı, ama onun dalgın ve hüzünlü halini fark etmeyecek kadar da kör değildi. "Biraz yalnız kalmak istediğini düşündüm, ama belki de biraz eşlik iyi gelir," dedi, sesinde nazik bir çekingenlikle.
Asena, yüzünde beliren hafif bir alaycı gülümsemeyle Kerem’e doğru döndü, ama gözlerinde hiçbir sıcaklık yoktu. "Eğer yalnız kalmak istediğimi düşündüysen, belki de gerçekten yalnız bırakmalısın," dedi, ama sesi ne sert ne de kırıcıydı. Daha çok, içinde boğulan hislerinin yorgunluğunu taşıyordu.
Kerem, bu sözlere rağmen durmadı, onunla aynı tempoda yürümeye devam etti. "Bazen yalnız kalmaya çalışırken bile, birinin yanında olduğunu bilmek iyidir," dedi sakince.
Asena bu sözlere bir cevap vermedi. Kerem’in samimiyetini ve varlığını fark etse de, aklı ve kalbi başka bir yerdeydi. Gözleri, az önce ardında bıraktığı Arzu ve Aras’ın hayalini görür gibiydi. Yanında yürüyen Kerem’e rağmen, kalbi tamamen farklı bir yükün altında eziliyordu.
Kerem, Asena’nın dalgın ve hüzünlü halini gördükçe içinden ona yardım etme isteği duydu. Sessizliği bozmaya karar vererek, yüzünde hafif bir gülümsemeyle konuşmaya başladı. "Biliyor musun, burada büyümek insanın başına komik şeyler getiriyor. Mesela bir keresinde, köydeki en huysuz keçiyi çoban yerine ben götürmek zorunda kalmıştım. Tabii ki keçi de buna hiç razı değildi."
Asena, Kerem’in beklenmedik hikâyesi karşısında bir an şaşkınlıkla başını çevirdi ve ona baktı. Kerem’in yüzündeki içten ifadeyi görünce, hafif bir tebessüm dudaklarına yayıldı. "Sonra ne oldu?" diye sordu, sesi hala biraz mesafeliydi ama merakı kendini ele veriyordu.
Kerem, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi dramatik bir tavırla devam etti. "Keçi beni görür görmez, bir insanın hızının sınırlarını test etmeye karar verdi! Öyle bir koştu ki, ipi elimden kaçırdım ve onu yakalamak için tarladan tepeye kadar peşinden koştum. Ama asıl komik olan, keçi beni kandırıp geri dönmüş ve herkesin kahkahalar içinde bana baktığını fark etmemdi!"
Asena önce hafifçe kıkırdadı, ama Kerem’in anlatış tarzındaki komiklik o kadar içten ve samimiydi ki, sonunda kendini tutamayarak daha yüksek sesle gülmeye başladı. Kahkahalarının yankısı, Kerem’i de daha fazla gülümsetti.
"Gerçekten mi? Seni kandıran bir keçi mi oldu?" dedi Asena, gözleri hâlâ gülmekten hafif yaşarırken.
Kerem başını salladı. "Evet, ama o günden sonra keçilerle aramda sessiz bir anlaşma var. Ben onlara bulaşmıyorum, onlar da bana!" dedi ve ellerini havaya kaldırarak teslim olmuş gibi yaptı.
Asena, Kerem’in anlattıklarına dikkatle kulak verdi ve uzun zamandır hissetmediği bir hafiflik hissetti. Gözlerindeki karanlık bir nebze dağılmış, yüzünde içten bir gülümseme belirmişti. Bu ani rahatlama, kendisini Kerem’in varlığına biraz daha açmasına neden oldu.
"Demek keçilerle aranda bir tür ateşkes var," dedi Asena, hafifçe gülümseyerek. "Bunu senin kadar ciddiye alan başka biri olduğunu sanmıyorum."
Kerem, bu söz üzerine omuzlarını silkerek, "Hayatın bazı yanlarını eğlenceli kılmak gerek, değil mi? Belki de ne kadar gülebildiğimiz, bu dünyada ne kadar yaşayabildiğimizin ölçüsüdür," dedi, sesi nazik ama derin bir tonla.
Asena, bu sözleri duyar duymaz duraksadı. Kerem’in hafif bir şaka havasında başlayan sohbeti, şimdi daha anlamlı bir noktaya gelmişti. Bir an için Kerem’e farklı bir gözle baktı; bu adamın yalnızca eğlenceli değil, aynı zamanda düşündürücü bir yanı da vardı. Gülümsedi ve "Belki haklısın," diye fısıldadı, içindeki sıkıntının hafiflediğini fark ederek.
Asena, yavaşça farkında olmadan Kerem’in samimi sohbetine kapılmıştı. Yol boyunca onun komik hikâyelerini dinlemiş, ara sıra kendi anılarından bahsederek karşılık vermişti. Kerem’in anlattıkları, Asena’nın içindeki sıkıntıyı hafifletmiş, onun yüzünde gerçek bir gülümseme yaratmayı başarmıştı. İlk başta mesafeli davransa da, Kerem’in doğal ve sıcak tavırları, Asena’nın kendini rahat hissetmesine neden olmuştu.
Kerem, ince bir mizahla süslediği konuşmalarıyla Asena’yı güldürdükçe, genç kadının yüzündeki kederin yerini canlı bir ifadeye bırakmasına tanık oluyordu. İçten kahkahalarını duydukça, onunla daha fazla zaman geçirmek için bir sebep bulmuş gibiydi. Asena’yla konuşurken gözlerindeki neşe, dikkatle seçilmiş kelimelerine eşlik ediyordu.
Ama Asena için bu sohbet sadece eğlenceli bir arkadaşlıktı. Kerem’in bakışlarındaki ilgiyi fark etmiyor, onun nezaketini yalnızca iyi niyet olarak görüyordu. Kerem’in, Aras kadar dikkat çeken bir adam olduğunu kabul etmek gerekirdi. Uzun boyu, düzgün yapılı vücudu ve kendine has karizması, onu da en az Aras kadar etkileyici yapıyordu. Ama Asena için Kerem, yalnızca bir yoldaştı, bir arkadaş…
Kerem ise, Asena’ya her baktığında içinde beliren farklı bir sıcaklığı bastırmaya çalışıyordu. Onun doğal ve biraz da dalgın tavırları, Kerem’i büyülüyordu. Asena’nın fark etmediği küçük detaylara Kerem dikkat ediyor, onun kahkahasının yankısı bile genç adamın yüzünde bir tebessüm yaratıyordu.
Asena, neşe dolu bu yürüyüşün ardından içindeki karışık duyguları biraz olsun geride bırakmış hissediyordu. Fakat Kerem’in onunla geçirdiği bu anların, genç adamın kalbinde derin bir iz bırakmaya başladığından tamamen habersizdi.
Kerem, bakışlarını zorla Asena’dan çevirmiş ve kendini toparlamaya çalışıyordu. Elini ensesine götürüp, her zamanki rahat tavrını bozmamaya çalışarak, "Biliyor musun, ben çocukken bu ağaçların tepesinde yaşamaya karar vermiştim," dedi, gözlerini ağacın dallarına dikerek.
Asena, şaşkınlıkla ona baktı. "Gerçekten mi? Ne, meyve perisi falan mı olmak istiyordun?" diye sordu, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Kerem, ciddiyeti elden bırakmadan başını salladı. "Kesinlikle. Planım şuydu: Burada yaşayacağım, elma ve armutla besleneceğim. Ama ilk gün, ağacın tepesinde uyuyakaldım ve sabah uyandığımda keçi beni izliyordu. O kadar korktum ki, bir daha ağaca bile çıkamadım."
Asena kahkahalarını tutamadı. "Keçi seni mi izliyordu? Ne bekliyordun, alkışlamasını mı?" dedi, gülmekten nefesi kesilerek.
Kerem, gülmemek için dudaklarını ısırdı. "Hayır, tabii ki. Ama bakışıyla beni yargılıyordu! Sanki, 'Ne işin var burada, insanoğlu?' der gibiydi. Yemin ederim, o bakış beni ağaç hayatımdan soğuttu."
Asena, gülmekten yanakları kızarana kadar duramadı. "Sanırım o keçi seni doğru yola çekmeye çalışmış. Belki de ormanda Tarzan olmaman için seni uyardı."
Kerem, sahte bir ciddiyetle başını salladı. "Evet, ama sonra düşündüm de… Belki Tarzan olmak yerine, Jane’i bulup ormanda bir krallık kurabilirdim."
Asena, gözlerini kısarak ona bakmaya başladı. "Dur bir dakika. Bu hikâyede Tarzan sensen, Jane de ben mi oluyorum şimdi?"
Kerem, kaşlarını kaldırarak dramatik bir şekilde ellerini açtı. "Eee, buradayız, meyve ağaçlarının altında… Tarzan olmam için her şey hazır. Şimdi Jane’in karar vermesi gerek."
Asena, eline bir küçük dal alıp hafifçe Kerem’e doğrulttu. "O zaman bu Jane diyor ki, Tarzan daha az saçmalasın ve daha çok meyve toplasın. Açız burada!"
Kerem gülerek geri çekildi. "Tamam, tamam! Ama bunu bir şartla yaparım. Eğer ağaçtan düşersem, beni kurtarırsın, tamam mı?"
Asena, kıkırdayarak dalı yere attı. "Merak etme, seni kurtarırım. Ama o keçi geri dönerse, kusura bakma, yalnızsın."
İkili kahkahalar içinde konuşmalarına devam ederken, meyve ağaçlarının altında geçen bu an, her ikisinin de gününe ışık katmıştı.
Kerem, Asena’nın kahkahalarını duydukça yüzüne bir memnuniyet ifadesi yerleşiyordu. Genç kızın her hareketini dikkatle izliyor, onun yüzündeki her gülümsemenin tadını çıkarıyordu. Asena’nın saçlarını geriye savurması, hafifçe başını eğerek dinlemesi ya da kıkırdayarak gözlerini kaçırması, Kerem’in gözünde sanki bir tabloyu izlemek gibiydi.
Asena, dalından yeni kopardığı bir çiçeği incelerken bir yandan gülmeye devam ediyordu. "Kerem, sen gerçekten çok garip birisin. İnsan hem keçilerden korkup hem nasıl köy hayatını bu kadar seviyor anlamıyorum."
Kerem, elindeki dalı havaya atıp tutarak hafifçe omuz silkti. "Hayat risklerle dolu, İnci. Keçi fobimle yüzleşmek de benim için bir kahramanlık hikâyesi sayılır."
Asena, çiçeği yere koyup ellerini beline dayadı. "Kahramanlık mı? Bir keçiden korkan adam mı kahraman oluyor?" dedi, gözlerini kısmış, alaycı bir ifadeyle.
Kerem, bir adım öne çıkıp yüzüne ciddi bir ifade takındı. "Aslında mesele keçiden korkmak değil. O keçi, karanlık bir geçmişin sembolüydü. Onun bakışlarında hayatın bütün ağırlığını gördüm. Bir insanı köklerinden sarsacak kadar derindi."
Asena, bu dramatik açıklamaya karşı koyamayarak kahkahaya boğuldu. "Ah, evet. Bir keçiyle hayatın anlamını çözmüş bir adamsın demek!"
Kerem, ellerini açarak yüzünde sahte bir gururla konuşmaya devam etti. "Evet! Bir filozof gibi düşünmelisin, İmci. Her şeyin bir anlamı vardır. Keçilerin bile."
Asena, gülmekten kendini zor toparladı ve başını iki yana salladı. "Sen keçi filozofu olabilirsin, Kerem. Ama bence bu kadar derin düşüncelerle beynini yorma, bir gün gerçek bir keçi seni gerçekten kovalar ve tüm bu felsefen altüst olur."
Kerem, eğilip yerden bir çiçek kopardı ve ona doğru uzatarak hafifçe eğildi. "Eğer bir gün gerçek bir keçi beni kovalarsa, beni kurtarmaya geleceksin, değil mi Jane?"
Asena, bu espriyi yeniden duyunca dalgın bir gülümsemeyle çiçeği aldı ve Kerem’e doğru hafifçe başını salladı. "Tamam, Tarzan. Ama unutma, eğer çok saçmalarsan seni keçilere teslim ederim!"
Kerem, genç kızı güldürmeyi başardığı her anın tadını çıkarıyordu. Onun neşesi Kerem’in içine de bir mutluluk yayıyor, Asena’yı gülümserken izlemek, genç adam için bu günü unutulmaz kılıyordu.
Kerem, Asena’nın yüzündeki o dalgın ama bir o kadar büyüleyici gülümsemeye bakarken, içinden istemsizce bir cümle geçti: "O, farkında bile olmadan insanın içindeki karanlığı aydınlatan bir yıldız gibi… Parlak, ama ulaşılmaz."
Güneş, ufuk çizgisine doğru yavaşça alçalırken, gökyüzü altın ve turuncu tonlara bürünmüştü. Asena, vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı ama akşamın yaklaşan serinliğiyle eve dönmesi gerektiğini hissetti. Hafifçe iç geçirerek ayağa kalktı ve Kerem’e döndü. "Sanırım artık eve gitme zamanı," dedi, sesi yorgun ama huzurluydu.
Kerem, ayrılık vakti geldiğini hissetmişti. İçinde garip bir burukluk vardı, ancak bunu dışarıya yansıtmamak için yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi. "Tabii," dedi, Asena’nın yanına yaklaşarak. "Sana eşlik edeyim. Tek başına dönmene izin veremem."
Asena, başını hafifçe eğerek teşekkür etti ve ikisi yan yana yürümeye başladılar. Akşamın dinginliği, yavaş adımlarına eşlik ediyordu. Yol boyunca konuşmaları daha sakin bir tona bürünmüştü. Asena, gün boyu yaşadığı keyifli anları düşünerek sessizce yürürken, Kerem ise ona bir şey söylemeden eşlik etmeyi tercih etmişti.
Bir ara, Kerem başını hafifçe yana çevirip Asena’ya baktı. Rüzgar, onun uzun sarı saçlarını hafifçe savuruyor, gözleri ise ufka dalmış gibiydi. Bu görüntü, Kerem’in içinde bir şeyleri harekete geçiriyordu. Onunla geçirdiği her saniye, sanki bir anıya dönüşüyordu.
Asena, sessizliği bozmadan, "Bugün gerçekten güzeldi," dedi, sesi hafifçe yankılanarak. "Uzun zamandır bu kadar çok gülmemiştim."
Kerem, içten bir gülümsemeyle başını salladı. "Eğer seni biraz olsun neşelendirebildiysem, ne mutlu bana. Belki yarın da böyle güzel olur," dedi, ama sesindeki umut dolu ton Asena’nın dikkatinden kaçmadı.
Evin kapısına vardıklarında, Asena hafifçe durakladı ve Kerem’e dönerek bir kez daha teşekkür etti. "Beni buraya kadar getirdiğin için teşekkür ederim. Gerçekten çok naziksin," dedi, yüzünde samimi bir tebessümle.
Kerem, Asena’nın bu sıcak teşekkürünü duyduğunda bir an için kalbinin daha hızlı attığını hissetti. Ama yine de sakin bir tonla, "Ne demek, İnci. Yarın görüşürüz," dedi. Onun ardından uzun bir süre bakmayı istediği halde, hemen arkasını döndü ve yavaşça uzaklaşmaya başladı.
Asena kapıdan içeri girerken, Kerem’in ayak seslerinin uzaklaştığını duydu. O günün anıları, her ikisinin de zihninde yankılanarak yer etti. Ancak her biri, bu sessiz vedanın ardında kendi içlerinde farklı duygular taşıyordu.
Asena, eve girer girmez Makbule Teyze’nin mutfakta bir şeyler hazırladığını gördü. Onun tatlı gülümsemesini ve "Gel bakalım, günün nasıl geçti?" diye soran sıcak sesini duyunca, sanki içinde biriktirdiği tüm duygular bir anda yüzeye çıktı.
Makbule Teyze, Asena’nın heyecanla anlatmaya başlayacağını hissetmiş gibi, elindeki işi bırakıp masanın yanına oturdu. Asena da hemen karşısına geçerek derin bir nefes aldı ve söze başladı:
"Bugün çok şey oldu, Makbule Teyze. İlk önce köyü keşfetmeye çıktım. Ağaçların, yolların, rüzgarın… her şeyin bu kadar güzel olabileceğini unutmuşum. Sonra… sonra annemi gördüm."
Makbule Teyze’nin yüzüne bir şaşkınlık ifadesi yerleşti. "Anneni mi gördün? Ne oldu peki?" diye sordu, sesi hem meraklı hem de biraz endişeliydi.
Asena, o anın kendisinde bıraktığı derin izleri kelimelere dökmeye çalışarak anlatmaya başladı. "O kadar genç ve güzeldi ki… Onu böyle görmek çok tuhaftı. Sanki hayalini kurduğum ama asla dokunamayacağım bir anı gibiydi. Yanına gittim, onunla konuştum. İnanır mısın, onunla arkadaş oldum."
Makbule Teyze’nin gözleri doldu, ama Asena’nın heyecanını bölmemek için bir şey söylemedi. Asena, elini kalbinin üzerine koyarak devam etti:
"Sonra… sonra Aras da oradaydı. Ona bakıyordu, öyle sessiz, öyle derin… Ve o an anladım ki, Aras anneme aşık. Bu düşünceyi kabul etmek öyle zor ki."
Makbule Teyze, genç kızın gözlerindeki acıyı gördü ve yumuşak bir sesle konuştu. "İnci kızım, bu durum seni ne kadar zorlasa da, geçmişin gerçekleriyle yüzleşmek bazen bizi güçlendirir. Belki bu yolculuk, sana kendi hayatının iplerini eline almayı öğretmek içindir."
Asena başını salladı, gözleri dolmuştu ama ağlamadı. "Haklısın," dedi, derin bir nefes alarak. Sonra birden konuyu değiştirerek daha neşeli bir tonla devam etti. "Ama Kerem var bir de! Makbule Teyze, o adam tam bir komedyen. Gün boyu beni güldürdü, bana keçilerden bile felsefe çıkardı!"
Makbule Teyze, Asena’nın gülümseyişini görünce içinden rahatladı. "Kerem iyi bir çocuktur, sana iyi gelmiş anlaşılan. Ama gözlerin hep başka birine kayıyor, değil mi?" dedi, hafifçe kaşlarını kaldırarak.
Asena, kısa bir sessizliğin ardından başını eğdi. "Evet, Makbule Teyze. Aras’a. Ama onun bakışlarının hiçbiri benim üzerimde değil… O, sadece anneme bakıyor."
Makbule Teyze, Asena’nın yüzüne uzun bir süre baktı ve genç kızın içindeki karmaşayı hissetti. "İnci," dedi, elini onun elinin üzerine koyarak. "Hayat, bize ne kadar çetrefilli yollar sunarsa sunsun, doğru olanı yapmak bizim elimizde. Kalbini dinle, ama aynı zamanda kendini de unutma. Sen de bu hikayenin bir parçasısın."
Asena, Makbule Teyze’nin bu sözlerinden güç alarak gülümsedi. İçindeki duygular karmaşıktı, ama bir şekilde daha az yalnız hissetmeye başlamıştı.
Asena, yatağına uzandığında zihni günün karmaşasıyla doluydu. Gözlerini kapattığı anda, derin bir nefes alıp kendini uykuya bırakmaya çalıştı. Ancak ne olduğunu anlamadan, bir anda kendini bambaşka bir yerde buldu.
Rüya, geçmişle şimdiki zamanın birbirine karıştığı garip bir dünyadaydı. Asena, üzerinde uçsuz bucaksız bir çiçek tarlasının ortasında duruyordu. Rüzgar hafifçe esiyor, saçlarını ve elbisesini nazikçe savuruyordu. Çiçeklerin arasından bir ses yükseldi, tanıdık bir ses: "Asena..."
Genç kız, sesin geldiği yöne döndüğünde karşısında annesi Arzu'yu gördü. Ancak bu Arzu, sabah gördüğü genç kadın değil, Asena’nın belleğinde yer eden güçlü ama kırılgan annesiydi. Arzu’nun yüzünde bir hüzün vardı, ama aynı zamanda bir sıcaklıkla gülümsüyordu.
"Asena," dedi Arzu, ona yaklaşırken. "Geçmişin sırrını çözmeye çalışırken kendini kaybetme. Hayat, yalnızca bir kez yaşanır, ama duygular bir ömür boyu sürer."
Asena, annesine bir adım yaklaşarak titrek bir sesle sordu: "Anne, neden buradasın? Bana bir şey mi söylemek istiyorsun?"
Arzu, ellerini uzatarak Asena’nın yüzüne dokundu. "Ben hep buradayım, kızım. Kalbinde, ruhunda… Ama unutmaman gereken bir şey var: Sevgi, bazen fedakarlık gerektirir. Doğru yolu bulman için kalbinin sesini dinlemen gerekiyor."
Tam o sırada, rüya bir kez daha değişti. Arzu bir sisin içinde kaybolurken, yerine Aras’ın silueti belirdi. O, aynı bakışlarla Asena’ya bakıyordu. Ancak bu kez onun gözlerinde Asena’ya yönelen bir dikkat vardı. Aras, dudaklarını araladı ve kısık bir sesle, "Neden buradasın, Asena?" diye sordu.
Asena, bu soru karşısında afalladı. "Sadece… anlamaya çalışıyorum. Seni, annemi, geçmişi… Her şeyi anlamaya."
Aras, derin bir nefes alarak başını hafifçe eğdi. "Bazı şeyler, ne kadar anlarsan anla, olduğu gibi kabul edilmeli. Herkesin bir yeri vardır, Asena. Senin yerin nerede, bunu düşün."
Bu sözler, Asena’nın zihninde yankılanırken, rüya bir kez daha karardı. Şimdi Kerem’i görüyordu. Gözlerinde her zamanki neşesi yerine bu kez bir ciddiyet vardı. Kerem, ona doğru yaklaşıp fısıldadı: "İnsan, kendi kalbinin sesini bastırmaya çalıştığında en çok kendine zarar verir. Ne hissediyorsan, onun peşinden git."
Rüya, gittikçe yoğunlaşan bir sis içinde Asena’yı yalnız bıraktı. O, bu karmaşık ve duygularla dolu rüyanın içinden sıyrılmaya çalışırken birden yatağında gözlerini açtı. Yüreği hızlı hızlı çarpıyordu ve zihni, annesi, Aras ve Kerem’in söyledikleriyle karmakarışıktı.
Bu rüya ona bir mesaj mıydı? Yoksa sadece bilinçaltının bir oyunundan mı ibaretti? Asena, bu soruların cevaplarını bulmaya kararlıydı. Ama bir şeyden emindi: Hayatında çözmesi gereken çok şey vardı ve zamanı daralıyordu.
Bu bölümde Asena'nın geçmişle kurduğu gizemli bağa tanık olduk. Şimdiye kadar öğrendiklerimiz, görünenin ardında saklı bambaşka hikayeler olduğunu fısıldıyor. Peki, Aras ve Asena'nın yolları nasıl kesişecek? Bu yolculuk, Asena'ya kendini ve ailesini anlaması için hangi sırları açığa çıkaracak?
Bir sonraki bölümde cevabı ararken,belki de sorular çoğalacak. Gerçeğin peşinde koşmaya hazır mısınız? Gözlerinizi aynadan ayırmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
– Pelin Aksel.
