5. bölüm · Ben Sana Gelemem.

5.bölüm.

Pelin Aksel.

"Gerçek, bazen sessizdir."

Yine rüyaların renkli ve karmaşık dokunuşlarıyla süslenen gecenin ardından sabah tüm tazeliğiyle doğmuştu. Asena, incecik perdesinden sızan ilk ışıklarla gözlerini araladığında, bugünün getireceklerine dair bir heyecan hissetti. Ancak bu coşkunun derinlerinde, ruhunu saran kırgınlık hâlâ taptaze bir yara gibi sızlıyordu. Aras'ın gözlerinde gördüğü ama asla kendisine ait olmayan o bakışlar, içini kemiren bir düşünce gibi zihnini meşgul ediyordu. Bugün, bu karışık hislerle yüzleşeceği bir gün olacaktı.

Asena, yataktan kalkıp özenle çarşaflarını düzeltti, yastığını kabarttı. Bu köyde her sabah, güne düzenle başlamak bir alışkanlık gibiydi. Banyoya geçti, buz gibi suyun altında yıkandı; bu, sabahın serin havasıyla birleşince onu iyice kendine getirdi. Duştan sonra eline geçen, çiçek desenli, dizlerinin biraz altında biten pamuklu bir elbiseyi seçti. 1990'ların sade zarafetini taşıyan bu elbise, köy hayatına da uyum sağlıyordu.

Saçlarını nemli nemli toplayarak tepede dağınık bir topuz yaptı, birkaç ince tutam yana düşüp yüzünü çerçevelemişti. Aynaya bakıp derin bir nefes aldı, gözlerindeki kırılgan ifadeye aldırmamaya çalışarak odasından çıktı. Kapının hemen dışındaki taş zemine bastığında, ayaklarının altında köyün serin sabahını hissetti. Köyde uyanan kuşların cıvıltısı ve uzaktan gelen inek çanlarının tınısı, günü karşılamaya hazır bir şarkı gibiydi. Bugün, sıradan bir gün olmayacak gibiydi.

Sofranın çoktan hazır olduğunu görünce Asena'nın içini hafif bir mahcubiyet kapladı. Sabah uyanmakta biraz geciktiği için köy evinin çalışkan düzenine ayak uyduramamış gibi hissetti. Ancak mahcubiyetini daha da derinleştiren şey, sofrada oturan iki genci fark etmesiydi. Kerem ve Aras, Makbule teyzenin hemen yanında oturmuş, sıcak bir sohbete dalmışlardı. Makbule teyzenin ince bir kahkahayla onlara eşlik ettiğini görünce, bu anın ne kadar doğal ve keyifli olduğunu düşündü.

Asena bir an duraksadı, ardından toparlanıp yavaşça yanlarına yaklaştı. "Günaydın," dedi hafif utangaç bir tebessümle. Kerem başını kaldırıp gülerek selam verirken, Aras yalnızca göz ucuyla bakıp hafifçe gülümsedi. Makbule teyze ise şefkat dolu bir sesle, "Gel kızım, otur da bir lokma bir şeyler ye," dedi.

Asena, boş kalan bir sandalyeye ilişip sofradaki sıcak pide ve mis gibi kokan çaydan gelen buğuyu içine çekti. Ancak aklı, Aras'ın gözlerinde bir anlığına yakaladığı o garip bakıştaydı. Gözlerini sofradan ayırmadan, sessizce kendi düşüncelerine daldı.

Kerem'in bakışları fark edilmeden Asena'nın üzerinde geziniyordu. Nemli saçlarının yüzüne düşen birkaç tutamı, gözlerinin o derin yeşilini daha da belirginleştirmişti. Sabah güneşi, pencereden süzülüp Asena'nın yüzüne vuruyor, ince bir ışıltıyla güzelliğini daha da ön plana çıkarıyordu. Kerem, bir yandan sohbete dahil oluyormuş gibi görünse de gözlerini Asena'nın zarif hareketlerinden ayıramıyordu.

Asena, bu bakışların farkında değilmiş gibi sofradan bir parça şeker alıp sessizce çayına karıştırdı. Ancak Kerem'in dikkatli izleyişi, onun içindeki bir şeyleri harekete geçiriyor gibiydi. Her haliyle doğal ve sade olan bu kız, Kerem için köyün alışılagelmiş sıradanlığını bir anda farklı kılmıştı. Belki de bu sabah, yalnızca onun için biraz daha anlamlıydı.

Kerem, yüzünde alaycı bir tebessümle Asena’ya doğru eğildi. “Sabahları bu kadar ağırdan alıyorsan, köy işlerine nasıl yetişeceksin bakalım?” dedi şakayla karışık, ama sesinde gizli bir ilgi vardı. Sözleri, sofradakileri güldürse de Asena’nın kaşlarını hafifçe çatmasına neden oldu.

“Sen de çok çalışkansın ya Kerem, hepimiz örnek alıyoruz,” diye karşılık verdi Asena, gözlerini ona dikerek. Sözlerinin arasındaki ince alay, Kerem’i iyice neşelendirdi.

“Evet evet, doğuştan çalışkanım,” dedi Kerem, ellerini iki yana açarak teatral bir ifadeyle. “Ama ben şimdi kendi halimi bırakıyorum, senin sabah ritüellerini izlemeyi daha çok tercih ederim. Kahvaltıdan sonra da saçlarını böyle nemli nemli kurutursan, köydeki gençleri başına toplarsın, ona göre.”

Asena, Kerem’in bu lafına önce şaşırdı, sonra istemsizce bir kahkaha attı. O an Kerem’in istediği de tam olarak buydu. O kahkahanın içtenliği, tazeliği ve yankısı, onun için sabahın en güzel anıydı.

“Sen böyle konuşmaya devam edersen, köyün işleri değil, sabrım sınanacak Kerem,” dedi Asena, ama bu kez gözlerinde eğlenceli bir parıltı vardı.

Makbule teyze araya girip, “Yeter artık çocuklar, birbirinizi iğneleyeceğinize şu kahvaltınızı edin de güç toplayın,” dedi gülerek. Ama Kerem’in yüzündeki memnun ifadeden, istediğini aldığı çok belliydi.

Aras, sofra boyunca genelde sessizliğini koruyarak Kerem ile Asena arasındaki neşeli atışmaları izliyordu. Yüzünde her zamanki mesafeli ifadesi vardı; düşünceli ve soğukkanlı. Ara sıra, farkında olmadan bakışları Asena’ya kayıyordu. Ancak bu bakışlar, Kerem’inki gibi sıcak ya da ilgi dolu değildi. Daha çok boş bir derinlik taşıyor, ne düşündüğünü anlamak imkânsız hale geliyordu.

Asena, kahvaltı sırasında bir iki kez Aras’ın bakışlarını yakaladı, ama o bakışlarda ne bir duygu ne de bir ipucu vardı. Aras, bir an için gözlerini ona dikiyor, sonra da hızla başka bir yöne çeviriyordu. Sanki aralarındaki görünmez bir duvar, her şeyi olduğu gibi saklamaya kararlıydı.

Asena, içten içe bu tavırdan rahatsız oldu. Kerem’in neşeli sözleriyle gülümsemeye çalışsa da Aras’ın sessizliği, zihninde sorular yaratıyordu. Bu kadar mesafeli ve soğuk görünmek bir tercih miydi, yoksa geçmişin ağır yüklerinden bir kaçış mıydı?

Kerem, kahvaltısını bitirirken bir yandan Asena’ya laf atmaktan geri durmuyordu. Çayından bir yudum aldıktan sonra, gözlerini kısarak ona döndü.

“İnci, bu köyde kaç gündür varsın ama hala seni çalışırken görmedik. Yoksa büyük şehirden geldin diye işlerden muaf mı sandın kendini?” dedi, dudaklarında alaycı bir tebessümle.

Asena, gözlerini devirdi. “Sen benim çalışıp çalışmadığımı nereden bileceksin? Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp iş başı yapıyorsun da bir tek sen mi görüyorsun?” diye karşılık verdi, sesi hafif bir meydan okuma taşıyordu.

Kerem, bir kahkaha atarak ellerini havaya kaldırdı. “Aman, hemen savunmaya geçme. Söylemesi benden, eğer böyle devam edersen seni köyün tembeli ilan ederiz. Bak, o zaman kimse seni kurtaramaz,” dedi şakacı bir ses tonuyla.

“Asıl senin bu kadar boş konuşacak vaktin varsa, kim tembel acaba?” diye çıkıştı Asena, ama yüzündeki hafif gülümseme sözlerinin ciddi olmadığını ele veriyordu.

Makbule teyze, ikilinin atışmalarını izlerken gülümseyip başını iki yana salladı. “Kerem, kızcağızı rahat bırak. Daha yeni geldi, köyün kurallarını öğreniyor. Hem iş yapmak için birbirinize takılmak yerine yardımlaşın da göreyim bakalım,” dedi, eliyle şefkatle Kerem’in omzuna dokunarak.

Kerem ise bu uyarıya aldırmadan Asena’ya dönüp, “Anlaşıldı, Makbule teyze beni sana emanet etti. Bugün senin peşinden ayrılmam,” dedi. Gözlerinde yaramaz bir ışık vardı. Asena, bu söze hem şaşırdı hem de içten içe bir hoşnutluk hissetti. Yine de gözlerini Kerem’den kaçırıp, “Bakalım peşimde olmak ne kadar cesaret ister,” diye mırıldandı kendi kendine.

Asena, Kerem’le aralarındaki tatlı atışmaların farkında olmadan gününe ne kadar renk kattığını düşünüyordu. Kerem’in alaycı sözleri ve kendini beğenmiş tavırları, ilk başta ona biraz itici gelmişti. Ama zamanla bu şakaların ardındaki samimiyeti ve içtenliği fark etmişti. Kerem, onu güldürmeyi her seferinde başarıyor ve içindeki o kırılganlığın üzerini örtüyordu.

"Senin gibi biriyle aynı köyde olmak bile başlı başına bir meydan okuma," diye söylendi Asena, bir sonraki takılmasına yanıt verirken. Ama bu sözlerin ardında bir dostluk ışığı vardı, Kerem de bunu fark etmişti.

Kerem onun kahkahasını bir kez daha duyduğunda, gözlerinde çocuksu bir sevinç belirdi. "Meydan okumaları seviyorsan, benimle arkadaş olmak tam sana göre," dedi, çenesini hafifçe kaldırarak.

Asena, onun bu kendinden emin tavrına başını iki yana sallayıp gülümseyerek karşılık verdi. Kerem, her ne kadar bir alay ustası olsa da, içinde güvenilecek bir dost vardı. Asena’nın Kerem’le geçirdiği vakit, köyde hissettiği yalnızlığı bir nebze olsun azaltıyor, onun için bu yabancı ortamı daha yaşanabilir kılıyordu.

Makbule teyze, Asena ve Kerem’in tatlı atışmalarını bir süre gülümseyerek izledikten sonra nihayet dayanamayarak araya girdi. Ellerini kalçalarına koyarak ikisine de ciddi gibi görünen, ama aslında şefkat dolu bir bakış attı.

“Yeter gari çocuklar! Bu kadar laf yeter, şimdi az da iş konuşun da şu sofrayı toplayın. Hele bir de şu hünerinizi görelim bakalım,” dedi, sesine hafif bir otorite katmaya çalışarak.

Kerem hemen yerinden doğrulup teatral bir şekilde selam verdi. “Baş üstüne, Makbule teyze. Bugün İnci’yle size köyün en hızlı sofra toplayıcılarını göstereceğiz!” dedi. Ardından Asena’ya dönerek göz kırptı. “Ama tabii İnci benim hızımı yetişebilir mi, orası meçhul.”

Asena, Kerem’in bu meydan okumasına gülümseyerek karşılık verdi. “Sen öyle san! Ben şehirden geldim diye işi bilmem sanıyorsun, ama birazdan sana kim hızlı göstereceğim, görürsün,” dedi.

Makbule teyze, bu tatlı rekabete göz devirdi. “Tamam tamam, bir başlayın hele. Bakalım lafta mı iyisiniz, yoksa işte de beceriklisiniz.”

Kerem ve Asena, birbirlerine meydan okuyarak sofrayı toplamaya başladılar. Tabaklar hızla kaldırıldı, çay bardakları taşındı, ama arada birbirlerine laf atmaktan geri durmuyorlardı. Makbule teyze ise onların bu halini izlerken gülümseyerek başını iki yana salladı. ''Ne güzel gençlik, hem eğleniyor hem çalışıyor,'' diye mırıldandı içinden.

Sofra toplama telaşı içinde Asena, bir anlık sessizlikte Makbule teyze ile Aras’ın alçak sesle konuştuğunu fark etti. İstemeden de olsa kulakları o tarafa yöneldi. Aras’ın sesi, alışılmadık bir şekilde neşeliydi; bu, Asena’nın dikkatini daha çok çekti.

“Makbule teyze, yazdığım mektupların karşılığını aldım sonunda,” dedi Aras, yüzünde nadiren görülen bir mutluluk ifadesiyle. “Arzu da benimle mektuplaşıyor artık. Yazdıklarını okurken, sanki yanımdaymış gibi hissediyorum.”

Makbule teyze gülümseyerek başını salladı. “Ah, ne güzel oğlum. Sevgiyle yazılan sözler her zaman kalpten karşılık bulur. Arzu akıllı kızdır, belli ki o da seni anlamış.”

Bu sözler Asena’nın adeta karnına bir yumruk yemiş gibi hissetmesine neden oldu. Aras’ın sesindeki heyecan ve mutluluk, Asena’nın içindeki karmaşayı daha da artırıyordu. Şimdiye kadar fark etmeden beslediği hisler, bir anda ağırlığını hissettirmişti.

Arzu... Annesi… Şimdi Aras’ın ağzından bu ismi duymak, kafasındaki tüm parçaları altüst etti. Gözlerini yere dikerek tabakları toplamaya devam etmeye çalıştı, ama elleri titriyordu. Ne hissedeceğini, hatta ne düşüneceğini bile bilmiyordu. Kafasında tek bir düşünce yankılanıyordu: Aras, annesine aşıktı.

O an, kendisini hem fazlalık hem de garip bir yabancı gibi hissetti. Sofrayı toplamayı bahane ederek sessizce odadan uzaklaştı. Yüreği, Aras’ın mutluluk dolu sözleriyle ağırlaşmıştı ve bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu.

Asena, sofradan kaçar gibi uzaklaşmış, elindeki birkaç tabağı taşırken düşüncelerinin ağırlığı altında eziliyordu. Aras’ın sözleri zihninde yankılanıyor, kalbindeki karışıklık giderek büyüyordu. Ancak daha bu duygularla ne yapacağını bilemeden, bir anda Kerem’i yanında buldu.

“Hey, bir şey mi oldu? Suratın biraz asılmış gibi,” dedi, sesi her zamanki gibi alaycı, ama bu kez altında ince bir endişe tonu vardı.

Asena, bir an duraksadı. Kerem’in her zamanki neşesiyle konuştuğunu sanmıştı, ama gözlerine baktığında onun gerçekten meraklandığını gördü. Bu bakışlar, Asena’nın duygularını saklamasını zorlaştırıyordu.

“Yok bir şey,” diye mırıldandı, ama sesindeki titreme onu ele veriyordu.

Kerem, elindeki tabakları alıp kenara koydu ve hafifçe eğilerek onun göz hizasına indi. “İnci, yok bir şey demek, bir şey var demenin başka bir yolu. Beni bu kadar kolay atlatamazsın,” dedi, sesinde şakacı bir tını olsa da bakışları ciddiydi.

Asena, bir an gözlerini kaçırdı, ama sonra iç çekerek başını iki yana salladı. “Sadece biraz... kafam karışık. Her şey üst üste geliyor gibi,” dedi, gözleri dolmaya başlarken.

Kerem, bu kez şakayı bir kenara bırakarak omzuna hafifçe dokundu. “Bak, seni tanıdığımdan beri tek bildiğim şey şu: Sen güçlü birisin. Ama bazen güçlü olmak, kafandakileri biriyle paylaşmaktan geçer. Eğer konuşmak istersen, buradayım,” dedi, yumuşak bir sesle.

Asena, Kerem’in bu beklenmedik ciddiyeti karşısında kısa bir an için şaşırdı. Onun neşeli tavırlarının altında bu kadar duyarlı bir taraf olduğunu görmek, içinde bir şeyleri yumuşatmıştı. “Teşekkür ederim,” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Belki sonra.”

Kerem, bu sözlerin yeterli olduğunu hissetti ve omzuna hafifçe vurup gülümseyerek doğruldu. “Peki, ama bil ki ‘belki sonra’ dediğin an, peşine düşeceğim. Çünkü ben, sırrını çözmeden bırakmam,” dedi ve tekrar neşeli haline bürünerek ona eşlik etmeye devam etti.

Asena, Kerem’in varlığının ona beklediğinden daha çok güç verdiğini fark etti. Belki de bazen sadece birinin yanınızda olduğunu bilmek, en karmaşık duyguları bile hafifletebilirdi.

Asena'nın kafası hala karışıktı, ama Kerem'in neşeli tavırları biraz olsun dikkatini dağıtıyordu.

"Bak bakalım, büyük şehirli kız bulaşık yıkamayı biliyor muymuş," diye takıldı Kerem, elindeki sabunlu süngeri göstererek. "Yoksa ben mi öğretmeliyim?"

Asena, bu sözlere gülümseyerek karşılık verdi. "Bulaşık yıkamak konusunda ders alacak en son kişi benim, Kerem. Sen daha önce hiç bu kadar tabak kırmış mıydın?" diye laf attı, az önce Kerem'in neredeyse yere düşürdüğü tabağı kastederek.

Kerem, yapmacık bir şekilde kaşlarını çattı. "Sen bana güvenmiyorsun galiba," dedi ve ardından elindeki bardağı biraz daha dikkatle yıkamaya koyuldu. "Ama senin elin bayağı hızlıymış, kabul ediyorum. Hadi hızlan da Makbule teyze bizi tembel ilan etmesin."

Bir süre sessizce çalıştılar, yalnızca akan suyun ve tabakların sesi duyuluyordu. Ancak Kerem, bu sessizlikten pek hoşlanmamış olacak ki, yeniden konuşmaya başladı. "Bu köye alıştın mı bari? İnsanlar, iş, ortam... Her şey biraz fazla gelebilir, değil mi?"

Asena, duraksadı ve gözlerini sabunlu suyun üzerinde kayan ellerine çevirdi. "Biraz karışık ama… alışıyorum galiba," dedi sessizce.

Kerem onun bu tereddütlü cevabını duyunca daha fazla sorgulamadı, yalnızca başını salladı. "Tamam o zaman. Ama unutma, burada biriyle konuşmak istersen, karşında her zaman iyi bir bulaşık arkadaşı bulabilirsin," dedi, göz kırparak.

Asena, bu sözlere gülümsemekten kendini alamadı. Kerem'in her zamanki alaycı ama şefkatli tavrı, içinde bir nebze olsun huzur yaratıyordu. Belki de bu köyde Kerem gibi biriyle dost olmak, ona aradığı güven duygusunu verecekti.

Sonunda bulaşıklarla işi bitiren Asena ve Kerem, derin bir nefes alarak dışarı adım attılar. Sabah güneşi hâlâ tepede parlıyordu, ama havada bir hafiflik vardı. Asena ellerini yıkadıktan sonra, üzerindeki sabun kokusunu fark etti ve istemsizce gülümsedi.

“Bulaşık yıkamak düşündüğümden daha eğlenceliymiş, tabii benimle çalışan biri olunca,” dedi Kerem, yavaşça gerinerek.

Asena ona hafifçe omuz attı. “Eğlence dediğin bu mu? Senin hayat standartlarını gözden geçirmemiz lazım.”

Kerem tam bir şey söyleyecekken, dikkatleri avluda oturan Makbule teyze ve Aras’a kaydı. İkisi de keyifli bir sohbetin içindeydi. Aras’ın yüzündeki nadir görülen gülümseme, onu daha farklı gösteriyordu. Bu, Asena’nın içinde bir burukluk yarattı, ama yüzüne yansıtmak istemedi.

“Ne konuşuyorlar acaba böyle mutlu mutlu?” diye sordu Kerem, Asena’ya dönerek. Sözleri merak dolu ama hafif alaycıydı.

Asena, omuzlarını silkti. “Kim bilir? Herkesin bir hikayesi var, değil mi?” dedi, sesi sakin ama içinde derin bir düşünce vardı.

Kerem, onu bir an dikkatle süzdü. “Hımm... İyi misin? Yoksa bulaşıklarla fazla mı yoruldun?”

“Hayır, iyiyim,” diye cevap verdi Asena, ama gözleri bir an için Aras’a kaydı. Kerem bunu fark ettiyse de bir şey söylemedi, yalnızca başını sallayıp gülümsedi.

“Peki. O zaman sana biraz köy havası aldırayım,” dedi Kerem, Asena’nın koluna hafifçe dokunarak. “Böylece düşüncelerden uzaklaşırsın.”

Asena, Kerem’in önerisini kabul etti. Gözleri Aras ve Makbule teyzenin konuşmasına bir kez daha takılsa da, Kerem’in rehberliğinde o anın ağırlığından biraz olsun kaçmayı tercih etti. Belki de bu, biraz rahatlamak için ihtiyacı olan şeydi.

Tam Asena, Kerem’in eşliğinde biraz olsun düşüncelerinden uzaklaşmaya çalışırken, uzaktan gelen bir hışırtı dikkatlerini çekti. Ağaçların arasından heyecanlı bir şekilde havlayarak gelen kocaman köpek, bir anda ikilinin yanına ulaştı. İri cüssesi ve dağınık tüyleriyle, gerçektende neredeyse bir ayıyı andırıyordu. Ama gözlerindeki sıcaklık ve dostça tavır, Asena’nın gülümsemesine neden oldu.

“Bak sen şu ayıya!” dedi Kerem, köpeği işaret ederek. “Demek seni yalnız bırakmaya gönlü razı olmadı. Seni korumaya gelmiş.”

Asena, köpeğin kendisine doğru yaklaşmasını izlerken eğildi ve elini uzattı. Hayvan, sevecen bir havlama eşliğinde başını Asena’nın avucuna yasladı. Gözlerindeki sevgi dolu ifade, Asena’nın içinde bir şeyleri ısıttı.

“Merhaba dostum,” dedi Asena, köpeğin tüylerini okşarken. Hayvan, ona daha da yaklaşıp kuyruğunu coşkuyla sallamaya başladı. Asena’nın yüzünde günün karmaşasını unutturan bir gülümseme belirdi.

Kerem, bu sahneyi izlerken kollarını bağladı ve başını salladı. “Ben seni anlamaya başlıyorum. Bu ayı görünümlü dev seni gerçekten seviyor. Yoksa bu kadar zahmete girmezdi.”

Asena, Kerem’e dönüp hafifçe gülümsedi. “Köpekler hissettiği şeyleri saklamazlar,” dedi, köpeği okşamaya devam ederken. “Belki de gerçekten beni seviyor.”

Kerem, bu sözlere alaycı bir şekilde başını salladı. “Tabii ki seviyor. Ama senin başına böyle bir koruma ordusu şart zaten. Bak, insanlar konusunda o kadar şanslı değilsin. En azından bu dev dostun seni yarı yolda bırakmaz.”

Asena, Kerem’in lafına karşılık vermedi, sadece köpeğin dost canlısı bakışlarında kayboldu. Belki de bu köpek, sessizce ona destek olan bir dosttu; tıpkı Kerem gibi.

Köpek, Asena’nın yanında mutlulukla kuyruğunu sallarken aniden Kerem’e doğru havladı. Gözlerinde bir an için uyarıcı bir ifade belirdi. Kerem şaşırarak geri çekildi.

“Ah, demek öyle!” dedi Kerem, ellerini havaya kaldırarak. “Tamam tamam, anladım. Ben fazla yaklaştım diye mi kızdın? Yoksa İnci’yi sana mı bırakalım?”

Köpek, Kerem’in sözlerine aldırış etmeden tekrar Asena’nın yanına döndü ve onun bacağına yaslandı. Asena, köpeğin bu sahiplenici tavrını fark edip gülümsemekten kendini alamadı.

“Sanırım seni pek sevmedi, Kerem,” dedi, hafif bir alayla. “Belki de onunla iyi geçinmek için biraz daha uğraşman gerek.”

Kerem kaşlarını kaldırarak, abartılı bir şekilde düşündü. “Kim, ben mi? Ben köpeklerle harika anlaşırım! Ama bu… ayı görünümlü arkadaş belli ki İnci hayranı. Tamam dostum, seni kıskanmıyorum,” dedi, hafifçe geri çekilerek.

Asena, köpeğin başını okşarken ona şefkatle baktı. “Gerçekten sevdin mi beni?” diye mırıldandı, ama hayvan yalnızca ona sevgiyle bakmaya devam etti.

Kerem, bu sahneyi izlerken dudak bükerek omuz silkti. “Tamam, İnci. Belli ki bu köyde yalnızca senin favorin değilim. Ama bu ayı suratlı dostu bile geçmek imkânsızmış.”

Asena gülümseyerek Kerem’e baktı. “Sen de onun gibi sevgi dolu olmayı denersen belki favori olabilirsin,” dedi, hafif bir meydan okumayla.

Köpek ise sanki bu konuşmayı onaylarcasına havladı ve tekrar Asena’ya iyice sokuldu. Asena, köpeğin sadakat dolu tavırları arasında kendini daha güvende ve huzurlu hissediyordu.

Asena ve Kerem, köyün dar ve taşlı yollarında yürümeye başladıklarında köpek de hemen peşlerine takıldı. Kocaman patileriyle taşların üzerinde hafif bir ses çıkararak ilerliyor, kuyruğunu coşkuyla sallıyordu. Kerem dönüp arkasına baktı ve derin bir iç çekti.

“Tamam, anladım. Artık köy turunda resmi korumamız var,” dedi, köpeği işaret ederek. “Ama dostum, ben buradayım. İnci’yi senin kadar iyi koruyabilirim.”

Asena, Kerem’in bu sözlerine gülümseyerek yanıt verdi. “Evet, kesinlikle. Ama onun sessizliği senin konuşmalarından daha ikna edici olabilir.”

Kerem kaşlarını kaldırarak ona alayla baktı. “Demek öyle? Bakalım bu ayı suratlı dostun, benim kadar komik olabilecek mi?” dedi ve köpeğe doğru eğilip ekledi: “Ne dersin, bir espri yapacak mısın?”

Köpek, Kerem’in bu lafına havlayarak yanıt verdi. Asena kahkahasını tutamadı. “Sanırım bu onun gülme şekli,” dedi ve köpeğin başını okşadı.

Yol boyunca köyün bahçelerinde çalışan köylüler, tarlalarda uçuşan kuşlar ve uzaklardan gelen dere şırıltısı, ikiliyi sessizce selamladı. Aralarındaki atışmalar devam ederken köpek, her adımda Asena’nın hemen yanında yürüyor, bazen Kerem’e kısa ama dikkatli bakışlar atıyordu.

“Bu köy düşündüğümden daha güzelmiş,” dedi Asena, etrafındaki yemyeşil manzarayı izlerken. “Sanki her şey daha sade, daha huzurlu.”

Kerem, ona dönüp hafifçe gülümsedi. “Burada hayat basittir ama bir o kadar da doludur. İnsanlar neyse odur. Ve... köpekler bile ne hissettiklerini saklamaz,” dedi, köpeği işaret ederek.

Asena başını sallayarak, köpeğin neşeyle kuyruğunu sallayışını izledi. Belki de gerçekten ihtiyacı olan şey, böylesine doğal ve dürüst bir ortamda kaybolmaktı.

Asena, Kerem'le birlikte köyün taşlı yollarında ilerlerken, uzaktan kendilerine doğru yaklaşan bir figürü fark etti. Gözlerini kısarak dikkatlice baktı ve kalbi bir an için duracak gibi oldu. Arzu...

Arzu’nun yürüyüşü zarif ama kendinden emin bir duruş sergiliyordu. Üzerindeki sade ama şık yazlık elbise rüzgârla hafifçe dalgalanıyor, saçları gün ışığında parlıyordu. Asena’nın zihni bir anda karmaşık düşüncelerle doldu. Annesini geçmişte görmek, her seferinde onu hazırlıksız yakalıyordu.

Kerem, Asena’nın bir anda duraksadığını fark etti. Onun şaşkın bakışlarını takip edip Arzu’yu gördüğünde, dudaklarında tanıdık bir gülümseme belirdi. “Gör bak, bu sefer de Arzu abla bize katılacak galiba,” dedi, ama Asena’nın tepkisiz kaldığını görünce kaşlarını çattı. “İnci? İyi misin?”

Asena, bir an için ne diyeceğini bilemeden başını salladı. “Evet... iyiyim,” dedi, ama sesi neredeyse bir fısıltı kadar hafifti.

Arzu onlara yaklaştığında, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle ikisini selamladı. “Günaydın çocuklar,” dedi, sesi yumuşak ama enerjikti. Bakışları bir an için Asena’nın üzerinde durdu ve yüzündeki ifadeye hafif bir merak karıştı. “Ne güzel bir sabah, değil mi?”

Kerem, hemen söze girerek neşeli bir tonla yanıt verdi. “Kesinlikle, Arzu abla! Biz de İnci'yle biraz köyü gezmeye çıktık. Ama belli ki sen de dışarının tadını çıkarıyorsun.”

Arzu, Kerem’in sözlerine karşılık hafifçe başını salladı. “Evet, sabah yürüyüşleri insanın ruhunu dinlendirir.” Sonra bakışlarını tekrar Asena’ya çevirdi. “İnci, sen nasılsın? Biraz dalgın gibisin.”

Asena, içinde fırtınalar kopmasına rağmen sakin bir tavırla gülümsemeye çalıştı. “Her şey yolunda, sadece... etrafı keşfetmeye çalışıyorum,” dedi, sesi titremesin diye kendini zorlayarak.

Arzu, bu cevabı kabul etmiş gibi göründü ve gülümsemesini korudu. “Çok güzel. Köyde her köşe bir hikâye saklar. Belki birlikte de bir gün dolaşırız.”

Bu teklif, Asena’nın boğazında bir düğüm oluşturdu. “Tabii... Neden olmasın?” diye mırıldandı.

Arzu, dostça bir el hareketiyle onları selamladı ve yoluna devam etti. Ancak onun uzaklaşan silueti, Asena’nın zihnindeki soruları ve hisleri daha da derinleştirdi. Arzu’yu böyle genç ve hayatta görmek, bir mucize kadar güzeldi. Ama bu mucize, Asena’nın yüreğinde tarif edilemez bir ağırlık bırakıyordu.

Asena, Arzu’nun uzaklaşan siluetini izlerken, içinde bir türlü susmayan düşünceler onu boğuyordu. Gözleri, istemsizce Kerem’e döndü ve kaşlarını çatarak sordu:

“Kerem, neden Arzu’ya abla diyorsun?”

Kerem, bir an duraksadı, sorunun garipliğine şaşırmış gibiydi. “Ee… çünkü öyle denir,” dedi, omuz silkerek. “Arzu abla köyde herkesin saygı duyduğu biri, hem de ciddiyetiyle herkesin dikkatini çeker. Onun hakkını vermek lazım.”

Asena’nın gözleri kısılmıştı. Bu açıklama kafasında hiçbir şeyi netleştirmiyordu. “Ama burada sadece 19 yaşında, genç bir kız. Hatta erkeklere karşı soğuk ve mesafeli olmasına rağmen, sonuçta aynı yaş grubundayız. Niye ona böyle bir mesafe koyuyorsunuz?”

Kerem, Asena’nın ısrarına hafifçe gülerek cevap verdi. “İnci, mesele yaş değil. Arzu ablanın kendine has bir duruşu var. Onun yanında insanlar biraz daha dikkatli olurlar. O ciddiyet ve olgunluk… hani derler ya, yaşından büyük bir duruş sergiler diye, işte Arzu abla öyle biri. Sen daha yeni tanıyorsun, ama zamanla anlarsın.”

Asena, Kerem’in bu açıklamasını sindirmeye çalışsa da, içinde garip bir huzursuzluk hissetti. "O bir abla değil," diye geçirdi içinden, ama bunu Kerem'e söylemedi.

Kerem, Asena’nın hala düşüncelere daldığını fark edince hafifçe onun omzuna dokundu. “Hey, fazla düşünme. Belki de senin gibi biri Arzu ablayı biraz yumuşatır. Ona arkadaşlık etmek hiç fena bir fikir olmaz,” dedi, gülümseyerek.

Kerem ve Asena yürümeye devam ederken, köpek bir anda dikkat kesildi. Kulaklarını dikmiş, gözlerini bir noktaya sabitlemişti. Asena ve Kerem, onun bu tavrına şaşkınlıkla bakarken, yola doğru bir başka köpeğin aniden fırladığını gördüler.

“Ne oluyor?” diye mırıldandı Asena, köpeğin aniden harekete geçtiğini görünce.

Kocaman köpek, bir ok gibi diğer köpeğin üzerine doğru koşmaya başladı. Havlayışları, sessiz köy yolunda yankılanıyordu. Asena’nın yüreği ağzına geldi. “Dur! Ne yapıyor bu?” diye bağırdı, ama köpek onu dinlemedi.

Kerem, sakinliğini koruyarak Asena’ya baktı. “Sakin ol, bu onun bölgesini koruma içgüdüsü olabilir,” dedi. Ancak o da gözlerini köpeklerden ayıramıyordu.

İki köpek tam yolda karşılaştıklarında, beklenen kavga bir türlü gerçekleşmedi. Büyük köpek, diğerine sadece sert bir havlama ve ufak bir itişle durması gerektiğini ifade etti. Diğer köpek ise bir süre tereddüt ettikten sonra usulca geri çekildi.

Kerem, bu duruma kahkahasını tutamayarak tepki verdi. “Görüyor musun? Dostumuz ayı gibi görünebilir ama aslında tam bir diplomat!”

Asena, bir yandan rahatlamış bir nefes alırken bir yandan da gülümseyerek başını salladı. “Sanırım dostumuzu hafife almışız.”

Köpek, işini başarıyla tamamlamış gibi, kuyruğunu sallayarak tekrar Asena ve Kerem’in yanına döndü. Yürüyüşüne aynı sakinlikte devam ederken, Asena onun başını sevgiyle okşadı.

“Gerçekten farklı bir karakter,” dedi Asena, köpeğin sadakatine ve kararlılığına hayranlıkla bakarak.

Kerem, alaycı bir gülümsemeyle ekledi. “Hadi bakalım, sıradaki maceramıza hazır ol. Kim bilir, belki yine bir kahramanlık yapar.”

Asena ve Kerem, Şaşkın ile birlikte yürüyüşlerine devam ederken, hem şaşkınlık hem de eğlence dolu anları geride bırakmışlardı. Bu küçük olay bile, köy hayatının sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.

Kerem ve Asena, ağaçların gölgesinde yürürken karşılarında bir grup koyun, kuzu ve keçinin otladığını fark ettiler. Asena, bu manzarayı görünce Kerem’in hikayesini hatırlayıp gülümseyerek ona döndü.

“Kerem, bak,” dedi, eliyle keçileri işaret ederek. “Senin o çok korktuğun keçi dostların da buradaymış. Hani sana koşmayı öğreten?”

Kerem, Asena’nın sözleriyle gözlerini kısarak keçilere baktı. Yüzünde önce ciddi bir ifade belirdi, ama sonra alaycı bir şekilde kaşlarını kaldırdı. “Evet, evet… İşte o travmatik günlerin başkahramanları. Bakıyorlar mı bana? Hala peşimde olmasınlar sakın!”

Asena kahkahasını tutamayıp, Kerem’in omzuna hafifçe vurdu. “Onlar mı seni kovalamıştı? Şu masum görünen keçiler mi? Yoksa bir yerlerde abartılı hikayeler mi anlatıyorsun?”

Kerem, teatral bir şekilde elini göğsüne koyarak abartılı bir tonla konuştu. “Abartı mı? İnci, o keçiler şeytani zekâya sahipti! Bir gün, küçücük bir çocuğu köy meydanında kovalamışlardı. Ve o çocuk, tabii ki bendim! Herkes arkamdan gülerek izliyordu.”

Asena, gözleri yaşaracak kadar gülerken, “Sen onlara ne yaptın peki? Bir şey yapmasan kovalarlardı mı hiç?” diye sordu.

Kerem ellerini iki yana açarak suçsuz bir ifadeyle cevap verdi. “Ben ne yapabilirim ki? Küçük bir çocukken sadece elimdeki ekmeği yemeye çalışıyordum. Ama bu keçiler, ekmeği bırakmam için beni kovaladılar. O gün hızlı koşmayı öğrendim. Hatta köyde hala anlatılır.”

Asena, Kerem’in bu savunmasını dinlerken gülmekten duramıyordu. “Peki ya şimdi? Hâlâ korkuyor musun? Belki de gidip barışma vakti gelmiştir.”

Kerem, keçilere dikkatlice bakarak geri adım atar gibi yapıp başını iki yana salladı. “Hayır, hayır. Ben onlarla barışırım ama onlar benimle barışır mı, işte ondan emin değilim!”

Asena, kahkahalar arasında köpeği işaret etti. “Merak etme, dostumuz seni korur. Hem belki bir daha koşmana gerek kalmaz!”

Kerem alaycı bir şekilde başını sallayarak, “Sen gül, İnci. Ama bir gün, o keçiler seni de denerse seni kim koruyacak, bilemem,” dedi.

Asena, kahkahayla karışık bir cevap verdi. “O gün geldiğinde senin kadar hızlı koşmayı öğrenirim!”

İkili, koyunlar ve keçilerle dolu manzarayı geride bırakarak yürüyüşlerine devam etti. Ancak Kerem’in hikayesi, Asena’nın gününe uzun süre kahkaha katmayı başarmıştı. Keçilerin masumluğu arkasında, köy hayatının eğlenceli sırları bir bir ortaya çıkıyordu.

Asena ve Kerem, ağaçların altında, gölgenin huzur veren serinliğinde oturmuş sohbet ediyorlardı. Hafif bir rüzgar yaprakları hışırdatırken kuşların melodik cıvıltıları ortamı tamamlıyordu. Kerem, her zamanki alaycı tavrıyla Asena’ya takılmaya devam ediyordu.

“Yani,” dedi Kerem, gözlerinde hafif bir oyunbazlıkla, “sen köy hayatına uyum sağlıyorum diyorsun ama sabahki bulaşık performansını gördük. Şehirde her şeyi bulaşık makineleri mi yapıyor gerçekten?”

Asena, Kerem’in alaycı tonuna hafif bir tebessümle karşılık verdi. “Senin gibi şehirden korkup kaçmıyoruz, Kerem. Biz moderniz,” dedi, göz kırparak.

Kerem kahkahayla başını geriye attı. “Moderniz, öyle mi? Bak işte, şehirli kibri!” dedi, ardından bir anda daha sakin bir ifadeye bürünüp Asena’ya baktı. Gözlerinde hayranlıkla karışık bir merak vardı.

Asena, Kerem’in alaycı maskesinin arkasından gelen bu sessiz bakışı fark etti ama bunu görmezden geldi. İçindeki karmaşayı ve Arzu’yla ilgili hissettiği kırgınlığı bir kenara bırakmaya karar vermişti. Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktı. Anın güzelliği, geçmişin ağırlığını hafifletiyor gibiydi.

“Biliyor musun?” dedi Asena, yüzünde sakin bir gülümsemeyle. “Bazen burada, zaman duruyor gibi hissediyorum. Her şey daha gerçek, daha saf.”

Kerem, onun bu sözlerini ciddiyetle dinledi ve gülümseyerek başını salladı. “Evet, öyledir. Ama burada kalırsan, bir gün sen de kendini keçilerden kaçarken bulabilirsin. O zaman o saflık pek hoş gelmeyebilir,” dedi, yine bir şaka yapma fırsatını kaçırmadan.

Asena, onun bu lafına gülerek karşılık verdi. “Tamam, Kerem. Eğer bir gün keçilerle başım derde girerse, sana haber veririm. Ama o gün gelene kadar sadece bu huzurun tadını çıkarmak istiyorum.”

Kerem, bu sözlere karşılık sessizce Asena’ya baktı. Gözlerinde bir şey söylemek istermiş gibi bir ifade vardı ama yine de sessiz kaldı. Belki de bu anı bozmak istemiyordu.

İkili, gökyüzündeki yaprakların arasından süzülen ışık huzmelerine bakarken, konuşmalar yerini sessiz bir uyuma bırakmıştı. Asena, hayatın karmaşasını birkaç dakikalığına unutmuş, bu küçük huzur köşesinde gerçekten nefes aldığını hissediyordu.

Asena, Kerem’le huzurlu bir sessizlik içinde otururken, uzaktan yaklaşan iki silueti fark etti. Gözlerini kısarak baktığında kalbi hızla çarpmaya başladı. Aras ve Arzu...

İkisi de yüzlerinde mutlu bir ifadeyle onlara doğru geliyordu. Arzu’nun yüzündeki sıcak gülümseme, Aras’ın ise sakin ama kendinden emin duruşu Asena’nın dikkatini çekti. Kerem, gelenleri gördüğünde hemen ayağa kalktı ve neşeli bir ses tonuyla konuştu.

“Bakın bakın, köyün en ünlü ikilisi teşrif etti! Yoksa bizden bir şey mi saklıyorsunuz?” diye şaka yaptı, ama Arzu ve Aras sadece gülümsemekle yetindi.

“Buralarda oturup sohbet etmek güzel görünüyor,” dedi Arzu, gözlerini Asena’ya çevirerek. “Rahatsız etmiyoruz değil mi?”

Asena, hafif bir gülümsemeyle başını salladı. “Tabii ki hayır, siz de oturun.” Ama bu sırada gözleri Aras’a kaydı. Onun, ilk günkü sıcak ve samimi tavrının tamamen kaybolduğunu fark etti. Aras artık mesafeli, neredeyse duvarlar örmüş gibiydi. Bu fark, Asena’nın içini garip bir şekilde huzursuz etti.

Arzu, yanlarına oturup rahatça sohbet etmeye başlarken, Aras da sessizce onun yanına oturdu. Ancak Asena, Aras’ın bakışlarının hep bir yerlere kaçtığını, yüzündeki ifadenin ciddi ve düşünceli olduğunu fark etti. Bu, Aras’ın onu tamamen görmezden geldiği hissini veriyordu.

Kerem ise durumu kurtarmak için neşesini koruyarak konuşmaya devam etti. “Demek siz de köy hayatının tadını çıkarmaya karar verdiniz. Ama bence Arzu abla, İnci’den daha iyi bulaşık yıkıyordur!” diye laf attı, ortamı yumuşatmak istercesine.

Arzu, Kerem’in bu şakasına gülerek yanıt verdi. “Beni bulaşığa karıştırma, Kerem. Ama haklısın, İnci'nin biraz daha öğrenmesi lazım gibi.”

Herkes gülerken Asena, Arzu’nun dostane sözlerine karşılık hafif bir gülümsemeyle yetindi. Ancak aklı hala Aras’taydı. Aras’ın bu mesafeli hali, Asena’nın içindeki belirsiz hisleri daha da karmaşıklaştırıyordu.

Arzu konuşmaya devam ederken, Asena derin bir nefes aldı ve bu duruma odaklanmaya çalıştı. Ancak Aras’ın sessizliği, zihninin bir köşesini sürekli meşgul ediyordu. Bu adam, neden bir anda bu kadar değişmişti?

Asena, Kerem’in şakaları ve Arzu’nun neşeli konuşmaları arasında kendini soyutlamıştı. Ama çok geçmeden Arzu, Aras’a dönerek bir şeyler söylemeye başladı. Ses tonu o kadar yumuşak ve içtendi ki, sanki çevrelerindeki herkesi unuttukları bir dünyaya adım atmışlardı.

Arzu konuşurken, Aras’ın yüz ifadesi tamamen değişti. Asena, bunun o an olduğunu fark etti. Aras, sanki sadece bu anı bekliyormuş gibi, tüm dikkatini Arzu’ya vermişti. Gözlerindeki soğukluk ve mesafeli tavırlar yerini sıcak bir gülümsemeye bırakmıştı.

Asena, bu sahneyi izlerken kalbinin sıkıştığını hissetti. Her şey şimdi daha da netti. Aras’ın soğuk tavırları ona değil, ilgisinin yalnızca bir kişiye odaklanmış olmasındandı: Arzu.

“Bu yüzdenmiş,” diye düşündü Asena, acı bir şekilde. “Bu yüzden bana bakarken o kadar boştu. Tüm varlığıyla Arzu’ya aitmiş.”

Kerem’in şakalarını ve Arzu’nun gülüşlerini duyamıyordu artık. Sadece Aras’ın Arzu’ya nasıl baktığını izliyordu. Gözleri onların küçük dünyasının dışında kalan her şeyi görmez olmuştu.

Asena, bir anda içinde kabaran yoğun bir acıyla doldu. Kendini dışlanmış, gereksiz ve tamamen görünmez hissetti. Kalbindeki hislerin bir karşılığı olmadığını bilmek, her şeyden ağır geliyordu.

Kerem, Asena’nın sessizleştiğini fark edip ona dönerek, “Hey, iyi misin?” diye sordu. Ama Asena, onun sesini neredeyse duymuyordu. İçindeki kırgınlık o kadar büyüktü ki, yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirmeye bile gücü kalmamıştı.

“Benim burada olmamın bir anlamı yok,” diye düşündü. Ayağa kalkmayı, buradan uzaklaşmayı, hatta bu anı unutmayı istiyordu. Ancak köy yolunun sessizliği, içinde kopan fırtınayla zıt bir şekilde, onu kıpırdamaz hale getiriyordu.

Aras’ın Arzu’ya olan ilgisi, Asena’nın kırık kalbine bir darbe daha vurmuştu. Ve bu darbe, sessizce içinde yankılanıyordu.

Asena, boğazına düğümlenen duyguları bastırmaya çalıştı. İçindeki karmaşa ve acı yüzüne yansımadan önce durumu toparlamak için bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetti. Derin bir nefes alarak, sesi hafifçe titreyerek, “Evimi özledim,” diyebildi sadece.

Arzu’nun bakışları hemen Asena’ya çevrildi. Onun bu sözlerinde bir ağırlık sezmişti, ama anlamlandıramadı. Asena, Arzu’nun dikkatini fark edince gözlerini onun yüzüne çevirdi ve ekledi:

“Annem... Onu özledim,” dedi, Arzu’ya bakarak. Bu sözler bir yandan kendisi için gerçek bir itirafken, diğer yandan içinde biriken duyguları dışa vurmanın bir yoluydu.

Arzu, Asena’nın sesindeki derinliği fark etmiş gibi, yumuşak bir şekilde gülümsedi. “Eminim annen de seni özlüyordur,” dedi. “Kendi evinin, kendi ailenin yerini hiçbir şey tutamaz, değil mi?”

Asena, hafifçe başını salladı. Gözleri, Arzu’nun bu sözlerinde bir anlam ararken Aras’a kaydı. Ama Aras, hâlâ Arzu’ya odaklanmıştı, sanki Asena’nın söyledikleri havada asılı kalmış gibiydi.

Kerem, bu durumu fark ederek araya girdi. “Evet, ev her zaman özlenir. Ama itiraf edelim, köy hayatının da kendine göre bir çekiciliği var, değil mi İnci?” dedi, ortamı yumuşatmaya çalışarak.

Asena, Kerem’in sözlerine bir gülümsemeyle karşılık vermeye çalıştı ama bu gülümseme ona ağır geliyordu. “Haklısın, Kerem. Ama yine de insanın kalbi hep evini arıyor.”

Sözlerinin altındaki derinliği kimse fark etmedi, ya da fark etmiş gibi görünmek istemedi. Asena, kalbindeki acıyı bastırarak bulunduğu anı sürdürmeye çalışsa da, içinde taşıdığı yük onu giderek daha fazla yoruyordu. Bu ortamda her şey ne kadar huzurlu görünürse görünsün, Asena için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

1999’un geçmişle dolu sessizliğinde sıkışıp kalmıştı Asena. Yaşadığı bu tuhaf zaman yolculuğu, hayatının en karmaşık duygularını beraberinde getirmişti. Şimdi, oturduğu yerde kendi annesinin gençliğini izliyor ve annesinin sevdiği adama karşı hissettiği o tarifsiz çekimi kabullenmek zorunda kalıyordu.

Aras... Onun bakışları, sesindeki derinlik, her şeyiyle Asena’yı kendine çekmişti. Ama bu his doğru muydu? Yanlış olduğu çok açıktı. Aras, Asena’nın değil, annesi Arzu’nun ilgisini istiyordu. Ve bu gerçek, Asena’nın içinde bir utanç fırtınası koparıyordu.

“Nasıl bu kadar aptal olabilirim?” diye düşündü kendi kendine. Kalbi, aklının önüne geçmiş ve onu imkânsız bir hisse sürüklemişti. Bu, sadece yanlış değildi; aynı zamanda ahlaki olarak da affedilmez bir şeydi.

Bir anda utanç ve üzüntü tüm benliğini sardı. Bu hisse sahip olmak bile Arzu’ya ihanet gibi geliyordu. Annesi, gençliğiyle karşısında oturuyordu; masum, hayalleri olan bir kız. Ve Asena, annesinin bu en saf anlarına gölge düşürecek bir duygu taşıyordu.

Gözlerini yere indirdi, elleri kucağında birleşti. Derin bir nefes aldı ama bu nefes, içinde kabaran acıyı hafifletmedi. Aras’a olan hoşlanması, bu dünyada taşıyabileceği en ağır sırdı.

Asena, o an bu hisleri bastırmaya karar verdi. “Bu geçmiş... Bu benim yerim değil,” diye düşündü. Ne yaparsa yapsın, burada hissettiklerinin yanlış olduğunu kendine tekrar etmeliydi. Ama kalp, mantığın sözlerini her zaman duymazdı.

"Zamanın ve kaderin sınırlarında kaybolan bir insan, geçmişin derinliklerinde ne bulur? Asena'nın hikayesi, sadece bir yolculuk değil; aynı zamanda kimlik ve duygular arasında bir keşif. Her adımda kaybolan ve yeniden bulanan bir benlik var. Belki de geçmişi anlamadan, geleceği keşfetmek mümkün değildir."

Hikayenin bu noktasında, belki de geçmişin ve bugünün arasında bir köprü kuruyorsunuz. Asena’nın yaşadığı duygusal fırtına, hepimizin içinde bir parça olabilir. Kendi yolculuğunuzda kaybolduğunuz yerleri bulmanız dileğiyle.

- Pelin Aksel.