7. bölüm · Ben Sana Gelemem.

7.bölüm.

Pelin Aksel.

"Her son, yeni bir başlangıçtır."

Kerem istemeden de olsa Asena’yla vedalaşıp evlerine geri döndü. Ancak zihni bir türlü susmuyordu. Asena’nın gözlerindeki hüzün, konuşmalarındaki gizem, her biri Kerem’in aklını alt üst ediyordu. O gece odasında otururken kendini sürekli aynı soruları sorarken buldu: “Bu kadar kısa zamanda nasıl bu kadar etkilenebilirim? Beni bu kadar içine çeken ne?” Asena’nın varlığı, Kerem’in tüm dengelerini bozmuştu. Onun geçmişinde gizlenen sırları çözme isteği, içindeki huzursuzluğu bir volkan gibi büyütüyordu. Ama aynı zamanda kendisini bir çıkmazın içine hapsolmuş gibi hissediyordu.

Kerem, Asena’nın 2024’ten geldiğini düşündükçe bir tuhaf oluyordu. Bu düşünce, zihninde bir türlü belirginleşmeyen bir sis gibi yoğunlaşıyor, gerçeklik ve hayal arasındaki ince çizgiyi iyice belirsizleştiriyordu. Nasıl biri 2024’ten gelir? Bir zaman yolcusuyla mı karşılaşmıştı yoksa? Asena’nın anlattığı, 1999’a gitmek için kullandığı aynanın sırrı, Kerem’in mantığını zorluyor, içindeki huzursuzluğu katmerliyordu. O an ne kadar gerçekti, ne kadar hayaldi? Geri dönüp baktığında, Asena’nın gözlerindeki derinlikte kaybolmuştu. İçinde bir şeyler değişiyor gibiydi, ama neydi bu? Gelecekten gelen bir yabancı mı, yoksa başka bir dünyadan gelen bir insan mıydı? Bu düşünceler Kerem’in kafasını daha da karıştırıyor, her geçen dakikada daha fazla şüpheye düşüyordu.

Kerem, normalde çoğu şeyi şakaya vuran birisiydi. Onun hayatı, esprili bakış açılarıyla, anın tadını çıkararak, hafifçe eğlenceli bir şekilde şekillenen bir yolculuk gibiydi. İnsanlar çoğu zaman onun neşesini, rahat tavırlarını ve sürekli gülümseyen yüzünü görünce, hayatı ciddiye almadığını sanırlardı. Ama işin aslı öyle değildi. Kerem’in bakış açısı, sadece hayatı daha yaşanabilir kılmak içindi. O, her şeyin geçici olduğunu, bu dünyada kalıcı hiçbir şeyin olmadığını çok erken fark etmişti. Zamanın hızla akıp gittiğini gözlemlemek, ona her anı değerli kılma gerekliliğini öğretmişti.

Hayatın karmaşasına, insan ilişkilerinin bazen anlamsız gibi görünen detaylarına rağmen, Kerem her zaman bir yolunu bulur, bir şekilde şaka yaparak ruhunu rahatlatırdı. Onun için bir kahkaha, bir espri, ağır düşüncelerle boğulmuş bir aklı anlık da olsa hafifletmenin yoluydu. Şakaları, bazen başkalarına biraz tuhaf gelebilir, kimi zaman anlamakta zorlanırlardı, ancak bu Kerem’in dünyasında bir sorun değildi. Zaten o, hep daha büyük sorunlara, hayatın derinliklerine dalanlardan çok, her şeyin bir şekilde eğlenceli bir yanının olduğu kanısındaydı.

Ama son zamanlarda, Asena’yla tanıştıktan sonra, her şeyin anlamı biraz daha değişmiş gibiydi. O an, o kadar önemli olmayan küçük olaylar bile kafasında yankı buluyordu. Hayatın geçici ve bazen hiç beklemediğin anlarda seni zor durumda bırakabilen bir yer olduğunu fark etmek, onu daha fazla düşündürüyordu. O kadar derinleşmişti ki, birinin 2024’ten geldiğini öğrenmek, Kerem’in neşesini bile gölgeliyordu. Gelecekten gelen birisiyle tanışmak, onun için alışık olduğu bir şey değildi. Hatta bir şekilde dehşet vericiydi. Bu durumda, şakalar yapmak, her şey komikmiş gibi davranmak zorlaşmaya başlamıştı. İçindeki düşünceler, Eski Kerem’in rahat dünyasına uymuyordu.

Yine de, Kerem eski bakış açısını bırakmaya hevesli değildi. O hala neşeli, hayatı eğlenceli ve dolu dolu yaşanılacak bir yer olarak görüyordu. Ancak içindeki bu yeni keşif, yaşamı her zamankinden daha fazla sorgulamaya itiyordu. Bir yandan da eski kimliğine sarılma isteği, ona sürekli bir içsel mücadele yaşatıyordu. Belki de her şeyin şaka olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek, hayatını tam anlamıyla değiştirecek bir dönüm noktasıydı.

Kerem, kafasındaki karmaşayı biraz olsun dağıtabilmek için dışarı çıkmaya karar verdi. Hava almak, düşüncelerini toparlamak için iyi bir fırsat olacaktı. Köy sokaklarında yürürken, ayak seslerinin yankısı arasında, Asena ve 2024’ten gelen olayları bir kenara bırakmaya çalışıyordu. Bir adım, bir başka adım derken, düşüncelerinin yavaşça kaybolduğunu hissediyordu. Ancak o an, gözleri birden birine takıldı. Karşısında Aras’ı gördü.

Kerem, Aras’ı ilk başta sadece sıradan bir yabancı gibi görse de, şimdi her şey farklıydı. Asena ile olan hikayesi, Kerem’in zihninde her geçen an daha fazla yer kaplıyordu ve bu yüzden Aras’a dair ilk izlenimleri de farklıydı. Aras, yürürken birden Kerem’i fark etti ve hafifçe başını sallayarak ona doğru adım attı.

"Kerem, sen misin?" dedi Aras, sesinde biraz şaşkınlık ama aynı zamanda rahat bir ton vardı.

Kerem, "Evet, benim," diye yanıtladı, derin bir nefes alarak. Aras’ın bakışlarında, biraz önce Asena’yı düşünürken hissettiği o karmaşık duyguların yansımasını görür gibi oldu. Aras’la ilk kez karşılaştıklarında, birbirlerini tanımadıkları bir şekilde hayatlarına girmişlerdi. Ama şimdi, Aras’ın varlığı, Asena’yla tanıştıktan sonra bir başka anlam kazanıyordu. Aras’ın sakin tavrı, Kerem’in kafasındaki karmaşanın tam tersi gibiydi.

"Ne yapıyorsun burada?" diye sordu Kerem, biraz da içsel huzursuzluğunu gizlemeye çalışarak.

Aras, "Sadece bir yürüyüş, biraz hava almak istedim. Sen?" diye karşılık verdi. Cevabındaki doğallık, Kerem’i bir an rahatlatmıştı.

"Ben de öyle, kafam biraz karışık," dedi Kerem, istemeden içini dökmeye başlamıştı. "İnci’yle tanıştık, biliyor musun? Gerçekten tuhaf bir şey oluyor."

Aras, Kerem’in söylediklerine dikkatle kulak verdi, gözleri hafifçe genişledi ama hemen bir şey söylemedi. Bir süre sessiz kaldılar, aralarındaki hava birden farklı bir boyuta geçmeye başlamıştı. Kerem, Aras’ın ne düşündüğünü çözmeye çalışırken içindeki huzursuzluk tekrar yükselmeye başlamıştı. Aras’ın bu kadar sakin olması, ona bir tuhaflık hissi veriyordu.

Bir an, sanki Aras bir şeyler saklıyormuş gibi, Kerem’in gözlerinin içine bakarak, "Bazen doğru bildiğimiz şeyler, aslında doğru olmayabilir, değil mi?" dedi. Bu sözler, Kerem’in içinde yeni bir soru işareti daha bırakmıştı. Aras’ın söylediklerinde bir anlam vardı, ama neydi?

Kerem, her şeyin karmaşıklığından iyice bunalırken, bir yandan Aras’la olan bu beklenmedik karşılaşma, ona başka bir gerçekliği hatırlatıyordu.

Kerem, bir an için zihninde hızla dönen düşüncelerle baş başa kaldı. Havanın serinliğiyle derin bir nefes alıp kendini toparlamaya çalıştı. İçindeki karmaşa, bir yandan da onu biraz daha huzursuz ediyordu. Aras’ın sözleri, başka bir boyutta bir şeyleri açığa çıkarmak üzereydi, ancak Kerem, ağzından tek bir kelime çıkmadan önce kendini frenledi. Aras’a Asena’nın sırrını anlatmak, onun dünyasını tamamen değiştirebilirdi. Bu sır, çok büyük bir sırrı taşımakla birlikte, aralarındaki dostluğun da sınırlarını zorlayacak bir yük gibiydi.

"Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?" dedi Aras, Kerem’in sessizliğine karşılık olarak. Ancak Kerem, cevap veremedi. Sadece başını salladı. Çünkü Asena’nın sırrı, ona ait bir şeydi ve o sırrı başkasına açmak, belki de yanlış bir şey yapmasına neden olacaktı.

Kerem, birden içindeki sesleri bastırarak kendine kızdı. "Bu kadar duygusal olmak ne demek? Ne düşünüyorum ben?" diye geçiriyordu aklından. Asena’nın sırrı, sadece Asena’ya ait bir gizemdi ve Aras’a anlatmak Kerem’in haddine değildi. Ne olursa olsun, Asena'nın güvenini boşa harcamamalıydı. Aras’a hiçbir şey söylememeliydi.

"Bir şey mi söyleyeceksin?" Aras, Kerem’in sessizliğinden biraz da olsa endişelenmiş gibiydi. Kerem, gözlerini Aras’a dikerken, içindeki tüm karışıklığı bastırmaya çalıştı. Kendine gelmeliydi. Aras, sadece bir arkadaş gibiydi, bir sırdaş değil. "Hayır," dedi Kerem, sonunda dilinden dökülen kelimeleri duyunca rahatladı. "Sadece biraz kafam karışık. Biraz zamana ve düşünmeye ihtiyacım var."

Aras, Kerem’in halini anlamış gibi, hafifçe gülümsedi. "Düşün, ne zaman istersen konuşabiliriz," dedi ve bir adım geriye atarak, Kerem’e alan tanıdı.

Kerem, derin bir nefes alarak Aras’ı izledi. Bu gizem, ne kadar zorlasa da, çözülmeden kalmalıydı. Asena’nın sırrı, sadece ona ait olmalıydı. Aras’la yaptığı bu kısa konuşma, Kerem’in kafasında bir şeyleri yerine oturtmuştu. Sırrı saklamak, belki de Asena’ya olan saygısının ve güveninin bir göstergesiydi. Şimdi tek yapması gereken, tüm bu karmaşayı bir kenara bırakıp, doğru olanı yapmak, o sırrı korumaktı.

Kerem, içindeki gerilimi biraz olsun atıp, Aras’a soracağı soruyu belirledi. Bu fırsatın kaçırılmaması gerektiğini düşündü. Asena hakkında hissettiklerini, yaşadığı karmaşayı tam olarak anlamasa da, Aras’ın bakış açısını öğrenmek, ona biraz daha netlik kazandırabilirdi. Kerem, bu sorunun aralarındaki sınırları biraz daha zorlayacağını biliyordu ama ne de olsa Aras’la bu kadar zaman geçirmişti, belki de doğru zamandı.

"Aras, bir şey sorabilir miyim?" dedi, sesindeki hafif titremeyi gizlemeye çalışarak.

Aras, Kerem’in sorusunu ciddiye alarak gözlerini ona çevirdi. "Tabii, ne var?"

Kerem, biraz tereddüt ettikten sonra, "İnci hakkında ne düşünüyorsun?" diye sordu. Aras’a bakarken, içinde bir umut vardı; belki de Aras, Asena’ya dair bir şeyler açığa çıkarabilir, belki de Kerem’in kafasında şekillenmeye çalışan bu tuhaf duygulara dair bir şeyler söyleyebilirdi.

Aras, bir an sessiz kaldı, gözleri uzaklara daldı. Kerem, Aras’ın yüzündeki ifadeyi incelemeye çalıştı. Genç adamın yüzündeki derin düşünceler, sanki Asena hakkında söyleyeceği şeyin ağırlığını taşıyor gibiydi.

"Onu çok iyi tanımıyorum," dedi Aras sonunda, biraz daha yavaş bir şekilde. "Ama bir şeyler var... Onun içinde bir şeyler var. Bir sır taşıyor gibi." Aras, gözlerini Kerem’e çevirerek devam etti, "Herkesin içinde bir dünya vardır, ama İnci’deki o dünya, sanki bir sisin içinde kaybolmuş gibi. Bunu hissedebiliyorum. Onunla her karşılaştığımda bazı şeylerin fazla derin olduğunu düşünüyorum. Ama buna ne kadar güvenebilirim, bilmiyorum. Her şey çok karışık."

Kerem, Aras’ın söylediklerini dikkatle dinledi. İçinde bir şeyler yerinden oynadı. Aras da Asena’yı farklı bir şekilde görüyordu. O, belki de Kerem’in içinde barındırdığı duyguları dışa vurmanın zor olduğu bir anda, buna dair biraz daha fikir sahibi olmuştu. "Bir sırrı var," dedi Kerem, kendi kendine de doğrulamak istercesine. "Ama ne olduğunu bilmiyorum."

Aras, bir süre Kerem’in gözlerinin içine bakarak, "Bazen, birini tanımadan önce, ona dair bildiklerimiz kadar, hissettiklerimiz de önemlidir," dedi. "Belki İnci’nin sırrı, onun kişiliğinin bir parçasıdır. Ama anlamadan, üzerine gitmek de zor. O sırrı öğrenmek, belki de her şeyin daha da karmaşıklaşmasına yol açabilir."

Kerem, Aras’ın sözlerinden bir tür içsel uyanış hissi duydu. O sırrı açığa çıkarmak belki de doğru bir şey değildi. Asena’nın karmaşıklığı, onun yaşadığı dünya, çözülmeyecek bir bulmaca gibi kalmalıydı. Aras’ın bakış açısı, Kerem’in hissettiklerini daha net anlamasını sağlamıştı. Bazen, bir sırrı taşımak, ona saygı duymak ve onu korumak gerekirdi.

Kerem, konuyu dağıtmak için birden Aras’a dönerek, "Peki, Arzu abla'yla aranda ne var?" diye sordu. Sözlerinde hafif bir merak vardı, ama aslında daha çok, içinde bulunduğu karışıklığı biraz olsun dağıtma isteğiyle konuşmuştu. Aras’a baktı, gözleri hafifçe ışıldarken, bu sorunun ona ne kadar doğru geleceğini biliyordu. Aslında, Aras’ın Arzu’ya olan duygularını zaten tahmin edebiliyordu. Ama bu, onun için farklı bir bakış açısı oluşturabilirdi.

Aras, Kerem’in sorusunu duyduğunda bir anda gözlerinde bir ışıltı belirdi. Gözlerinin içindeki ışık, Kerem’in beklediğinden çok daha belirgindi. Aras, bir süre sessiz kaldı, sonra derin bir nefes alarak gülümsedi. "Arzu," dedi, sesi yumuşak ama aynı zamanda kararlıydı. "Son zamanlarda Arzu’yla mektuplaşıyoruz. Birkaç hafta önce, aslında daha uzun bir süre önce, ona duygularımı açtım. O da bana bir şans vermeyi kabul etti."

Kerem, Aras’ın söylediklerine biraz şaşkın bir şekilde bakarken, içindeki bir şeyler kıpırdamaya başladı. Aras’ın gözlerindeki o parıltı, onun Arzu’ya olan derin duygularını gösteriyordu. Aras, Asena kadar karmaşık olmayan bir insandı. O, hislerini dışa vurma konusunda daha açıktı ve her şeyin çok net bir şekilde yansıdığı bir tavır sergiliyordu.

"Yani, gerçekten ciddi misiniz?" diye sordu Kerem, hala biraz daha fazla bilgi edinmek istiyordu.

Aras, gülümseyerek başını salladı. "Evet, ciddi sayılır. Ama her şey yavaş ilerliyor. Arzu, bana güvenmeye başladı ve ben de ona duyduğum hisleri ne kadar derin olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Adım adım ilerliyoruz, ama iyi hissediyorum. Onunla daha fazla zaman geçirdikçe, gerçekten birbirimizi daha iyi anladığımızı hissediyorum."

Kerem, Aras’ın gözlerine bakarken, bir an Arzu’nun ne kadar değerli olduğunu düşündü. Aras’la birlikte zaman geçirmeleri, birbirlerini daha yakından tanımaları, ilişkilerinin köklerinin daha sağlamlaşmasını sağlamıştı. Ama Kerem, aynı zamanda Arzu’nun duygularının ne kadar karışık olduğunu da biliyordu. Arzu’nun da Aras’a karşı beslediği derin bir sevgi vardı.

Aras, "Ama her şey yolunda, Kerem," dedi, Kerem’in derin düşüncelerini fark ederek. "Onunla birlikte olmak, gerçekten beni mutlu ediyor. Arzu’ya duyduğum hisler, her geçen gün daha da güçleniyor."

Kerem, Aras’ın sözlerine gülümseyerek, "Bunu duyduğuma sevindim," dedi. İçindeki huzursuzluk bir nebze azalmıştı. Aras’ın Arzu’yla olan ilişkisinin, Kerem’in kafasındaki soru işaretlerini biraz olsun netleştirdiğini hissetti. Aras’ın gözlerindeki aşk, Kerem’in dünyasında bir şeyleri yerine koymuş gibiydi. Şimdi, Arzu ve Aras’ın ilişkisi daha fazla güvene dayanıyordu. Ve Kerem, her şeyin yavaş yavaş yoluna girmeye başladığını hissediyordu.

Bir süre daha havadan sudan konuştuktan sonra, Kerem ve Aras arasındaki konuşma doğal bir şekilde sona erdi. Kerem, kafasındaki karmaşayı bir nebze olsun dağıtmış, Aras’a olan sorularını sormuş ve ona dair bazı şeyleri öğrenmişti. Aras da kendi hayatına dair hislerini paylaşmış, Arzu’ya duyduğu aşkı ve ilişkilerindeki ilerlemeyi anlatmıştı. Ancak bir süre sonra, ikisinin de saatine bakması gerekti. Hem Kerem hem de Aras, birbirlerinden ayrılma zamanının geldiğini fark ettiler.

"İyi, ben yavaşça eve geçeyim," dedi Kerem, hafifçe gülümseyerek. "Bayağı bir hava aldım zaten."

Aras başını salladı, "Evet, ben de öyle. Hem eve geçip biraz dinlenmek lazım," dedi. Kerem’in gözlerinde bir anlayış vardı, ikisi de birbirine doğru bir adım attı. Bir süre daha birbirlerinin yanında durdular, ama ne de olsa yolları farklıydı.

"İyi geceler," dedi Kerem, Aras’a gülümseyerek.

"İyi geceler, Kerem," diye karşılık verdi Aras, elini kaldırarak başını salladı. "Kendine dikkat et."

Kerem, Aras’la vedalaştıktan sonra, sokağın köşesinden bir an için arkasına baktı. Aras, yönünü değiştirdi ve hızla yürümeye başladı. Kerem'in kafasındaki karmaşa biraz daha hafiflemişti. Ama yine de, Arzu, Asena ve Aras arasındaki gizli gerçek silinmemişti.

Adımlarını hızlandırarak evine doğru ilerlerken, aklında hâlâ biraz belirsizlik vardı. Fakat bu belirsizlik, bir şekilde kabullenilmesi gereken bir şeydi. Yaşanan her şey, her bir karşılaşma, bir şekilde onu bir sonraki adıma doğru itiyordu. Kerem, evine vardığında, bir süre yalnız kalıp düşüncelerini toparlaması gerektiğini düşündü. Bu geceyi, o karmaşık duyguları kabullenmek için bir fırsat olarak görmeliydi.

Öte yandan, Asena yine rüyanın içindeydi. Gece karanlığında, uykusunda bir yerlerde kaybolmuştu. Rüyası, dün olduğu gibi, yine tuhaf bir şekilde gerçek gibiydi. Aynı o eski, 1999’a ait görüntülerdeydi. Zihnindeki geçmişin yankıları, bir kez daha onu sarhoş etmişti. İçinde bir huzursuzluk vardı, ama aynı zamanda bir çekim gücü de. Her şey o kadar karışıktı ki, ne zaman uyanmaya çalışsa, rüyanın içinde sıkışıp kaldığını hissediyordu.

Bu sefer, rüyasında daha önce hiç görmediği bir yer vardı. Bir koridorun sonu, neredeyse her yönüyle tanıdık geliyordu, ancak o an, her şey sanki yeniymiş gibi görünüyordu. Gözlerini araladı ve yavaşça yürüdü. Koridorun duvarları, eski zamanların izlerini taşıyor gibiydi. Her adımda, anlık bir fısıldama duydu, ama sesin kimden geldiğini anlayamadı. Bazen tanıdık bir ses gibi geliyordu, bazen de tamamen yabancı.

Birden, bir odanın kapısı açıldı. İçerisi loş ışıkla aydınlatılmıştı, ama Asena bu odaya girmesi gerektiğini hissetti. İçeri adım attığında, gözleri odanın köşesinde bir figürün belirdiğini gördü. Bu, Aras’tı. Ama Aras, burada, bu rüya dünyasında farklıydı. O, gerçek dünyadaki gibi sakin ve güler yüzlü değildi. Bir şeyler derin bir şekilde değişmişti.

Asena, Aras’ın olduğu yere yaklaştıkça, içindeki huzursuzluk daha da arttı. Aras, Asena’nın gözlerinin içine bakarak, sessizce bir şeyler fısıldıyordu. Ama kelimeler duyulmuyordu. Yine de, bir şekilde anlamıştı. Aras ona bir şey söylüyordu; bir şey söylemek istiyordu, ama Asena anlamadığı için, huzursuzluk hissine kapıldı.

Ve bir anda, Aras kayboldu. Odaya yayılan derin sessizlik, Asena’nın içindeki boşluğu daha da belirginleştirdi. Bir şeyler kaybolmuştu. Bir şeyler eksikti, ama neydi? Neden her şey daha fazla karışıktı? Neden rüyasında bu kadar fazla soruyla yüzleşiyordu?

Rüya bir anda hızla dönmeye başladı, koridorlar darlaşarak Asena’yı içinde sıkıştırıyordu. Zihninde bir başka ses yükseldi: “Ne zaman uyanacaksın, Asena?” Bu soru, cevaplanması zor olan bir soruydu, ama bir şekilde onu rahatlatacak gibi görünüyordu. Ne zaman uyanacağına karar vermeliydi. Ya da rüya ona bir şey söylemek istiyordu, ama Asena bunu anlamaya hazır değildi.

Rüya, aynı şeyi düşünmüyor olacak ki, birdenbire başka bir görüntü canlandı. Asena, bir an için tüm karanlık koridorun kaybolduğunu hissetti ve yerine farklı bir yer belirdi. Gözlerini araladığında, kendisini eski bir köy meydanında buldu. Etrafındaki taş yapılar, taşlarla döşenmiş yollar ve o eski atmosfer, geçmişin bir parçası gibiydi. Sanki bir zamanlar buradaydı, sanki bir zamanlar bu meydanda yaşamıştı ama hiçbir şey kesin değildi. Her şey bulanıktı ve Asena bu görüntüde kaybolmuş gibiydi.

Bir grup insan, konuşarak yürüyordu, fakat Asena onların yüzlerini seçemiyordu. Her biri sanki birer hayalet gibiydi; gerçekmiş gibi, ama gerçek değil. Bir an için, Aras’ı görmeyi umarak kalabalığın içine bakındı. Yalnızca kalabalıkta kaybolan figürler ve bir hayalet gibi geçmişin izleri vardı.

Asena, bu sefer durdu ve derin bir nefes aldı. Her şey geçmişin bir parçasıydı ve bir gölge gibi onu takip ediyordu. Ama bir ses yavaşça yaklaşıp kulağına fısıldadı: "İlerlemelisin, Asena." Ses tanıdık bir ses değildi, ama bir şekilde ona yakın geliyordu. İçine bir güven yerleşti, ama neydi bu güven? Ne zaman bir şeyin doğruluğuna bu kadar emin olmuştu?

Etrafındaki her şey Asena’yı adım adım bir başka yola doğru itiyordu. Yolun sonunda, eski bir taş duvarın önünde bir kapı vardı. Kapı, sanki yıllardır kapanmış gibiydi, ama içinde bir ışık parlıyordu. Bir şey onu bu kapıya çekiyordu. Asena, o ışığa doğru yürüdü. Her adımında hafif bir kaygı büyüdü içindeki boşlukta. Neden her şey bu kadar zorlayıcıydı? Neden her şey bu kadar belirsizdi?

Bir adım daha attığında, kapı açılmaya başladı. İçerisi tamamen karanlıktı, ama bir şey ona “gir” diyordu. Asena, zihninde yankılanan sesin etkisiyle, içeriye doğru bir adım attı. Bu kapı, ona yeni bir şey gösterebilir miydi? Yoksa, geçmişin karanlık izlerini mi açığa çıkaracaktı?

Kapının ardındaki boşluk Asena’yı içine çekti. Gözleri karanlıkta kaybolurken, bir yandan rüyasının başka bir evresine geçiş yapması gerektiğini hissediyordu. Bu rüya, belki de bir şekilde doğru yolda ilerlemesini sağlayacak bir işaretti. Ama neydi bu yol, Asena hala bilmiyordu.

Rüya onu adım adım bir sonuca doğru götürüyordu, ama o an için farkında değildi. Kapının ardındaki karanlık, aslında ona dair saklanan bir sırrın, unutulmuş bir gerçekliğin habercisiydi. Her adım, her yeni görüntü, ona hayatındaki eksik parçaları anlatma çabasıydı. Bir şeyler oluyordu, ama Asena hala görmüyordu. Rüya, onu bu labirentten çıkaracak olan bir anahtar sunuyordu, ancak bu anahtar sadece içindeki cesaretle bulunabilirdi.

Asena kapıdan geçtikçe, karanlık ona daha da yaklaşmaya başladı. Karanlığın derinliklerinden ona fısıldayan sesler yükseldi. Bir an için, bu seslerin onu korkutmasına izin verdi, ama sonra birden gözlerini sımsıkı kapatarak derin bir nefes aldı. "Bunu bilmeliyim," diye fısıldadı kendi kendine. Bu, onun kaderiydi. Geçmişiyle yüzleşmesi, o sisli hatıraları gün yüzüne çıkarması gerekiyordu. Korkusu, yalnızca bir engeldi ve o engeli aşmalıydı.

Bir adım daha attı ve aniden etrafındaki karanlık silindi. Gözleri, ışıkla dolmaya başladı. O ışık, zamanın, geçmişin ve geleceğin birleştiği bir nokta gibiydi. Ve tam o anda, her şey yerine oturmaya başladı. Asena, ışığın içinde bir yansıma gördü. Kendi yüzünü ama çok farklı bir haliyle. Yaşadığı her an, içinde taşıdığı sırlar, hepsi bu ışıkta birleşmişti.

Birden, o yansımanın gözleri sanki ona bir şey anlatıyormuş gibi parladı. Gözlerinde, korku, ama aynı zamanda bir bilgelik vardı. "Artık zamanı geldi," dedi, bu kez sesini duyabildi. "Geçmişinle yüzleşmelisin. Ve sırlarını bırakmalısın."

Asena, gözlerini bu yansımanın içindeki hallerinden ayıramadı. Yavaşça ilerledi, adım adım. Ne yapması gerektiğini artık biliyordu. Gerçekle yüzleşmek, geçmişin tüm yüklerinden kurtulmak gerekiyordu. Bu rüya, ona yol göstermeli, ona gösterilen ışık, onun karanlık korkularından daha güçlü olmalıydı.

Yavaşça, kalbinin derinliklerinden bir şey yükseldi. Korkuları, endişeleri, hepsi bir anda geçip gitmişti. Geçmişi öğrenmek, onu bir daha kaybetmemek için bu yolculuğu yapmalıydı. Artık ne olduğunu anlamalıydı, çünkü bu gerçek, ona sadece huzuru değil, aynı zamanda gücü de verecekti.

Asena, uykusunun derinliklerinden, dışarıdan gelen gürültüyle uyandı. Birbirine karışan konuşmalar, kahkahalar ve çocukların neşeli bağırışları, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte odanın içine dolmuştu. Yatakta kıpırdanarak gözlerini araladı. Sessizliği sevse de bu gürültü, aslında ona bir şeyleri hatırlatıyordu. Geçmişin gizli köşelerinden yankılanan sesler gibi… Bir an için, daha önce hiç yaşamadığı bir huzursuzluk dalgası kalbini sıktı. Gözlerini bir an için kapadı, derin bir nefes aldı ve tekrar gözlerini açtı. Dünya, her zaman olduğu gibi hızla dönüyordu. Ama Asena, artık eski Asena değildi.

Asena, sabahın gürültüsünde, bir anlığına tanıdık bir sesin yankısını duydu. Kerem'in sesi… Duyguları karıştı; kaybolmuş yılların ardından, dostunun bu dünyada olduğunu bilmek bir anda kalbini biraz olsun rahatlattı. Yavaşça yataktan kalktı, pencerenin perdesini hafifçe araladı. Kerem'in neşeli, güven veren sesi, hala çevredeki diğer seslerin arasından sıyrılarak ona ulaşıyordu.

1999 yılına adım atmanın Asena için anlamı büyüktü. 2024'te yalnızlık içinde geçen yıllar, onu derin bir boşluğa sürüklemişti. Zamanın içinde kaybolmuş, tanıdığı yüzlerden uzaklaşmıştı. Ama burada, 1999'da, her şey farklıydı. Kerem vardı. O, Asena'nın hayatındaki tek gerçek dosttu; geçmişteki bir anının, bir hikayenin parçası değil, şu anın bir gerçeği. Asena, Kerem'in yanında olmakla birlikte, onu kaybetmekten korkuyordu. Çünkü bu zaman, ona sahip olduğu en değerli şeyi vermişti: bir arkadaş. Kendi hayatında yaşadığı boşluğu, Kerem'in varlığıyla doldurmak istiyordu. Geçmişte kaybettiği her şey, burada, 1999’da yeniden mümkün gibiydi. Ve Asena, bu dünyada, Kerem’i kaybetmeye dayanamayacak kadar korkuyordu.

Asena odaya geri dönüp hızlıca duşunu aldı. Suyun sıcaklığına kendini bıraktı, vücudundaki her bir gerginlik suyla birlikte akıp gitti. Kendini daha hafif, daha taze hissetti. Ardından, odaya ne zaman konulduğunu bilmediği dolaba şaşkınlıkla baktı. Bunun üzerinde daha fazla durmama kararı alıp, dolabı karıştırarak zarif bir elbise seçti. Üzerine, beli vurgulayan, kolları hafifçe uçuşan şeffaf dantel detaylarına sahip, inci beyazı renginde bir elbise giydi. Elbise, vücut hatlarını zarifçe sararken, onu bir peri gibi gösteriyordu. Saçlarını, 1999’un ruhuna uygun olarak, yumuşak dalgalarla şekillendirdi. Saçlarının uçları hafifçe dalgalanarak omuzlarının etrafında dans ediyordu.

Elbise ve saçları, Asena'nın 1999’a adım attığı anda daha canlı, daha genç görünmesini sağlıyordu. Sanki zaman, burada onu daha taze, daha enerjik bir hale getiriyordu. Gözlerinde eski kaybolmuş ışık yeniden parladı. Kendini, geçmişin bu güzel anlarında, bir zaman yolcusundan çok, genç bir kadından daha fazla hissediyordu.

Asena, aynada kendine kısa bir bakış attıktan sonra, daha fazla oyalanmadan dışarıya çıkmaya karar verdi. Hızlı adımlarla bahçeye doğru yürüdü. Sesler gittikçe yakınlaşıyor, Asena'nın adımlarına rehberlik ediyordu. Dışarıda, köyün kadınları Makbule Teyze'nin geniş bahçesinde toplanmış, neşeyle sohbet ediyordu. Aralarında yaşlı kadınlar, genç kızlar ve birkaç erkek, bazen kahkahalarla, bazen derin sohbetlerle ortamı şenlendiriyordu.

Makbule Teyze, herkesin ortasında, geleneksel kıyafetleriyle, gülümseyerek sohbeti yönlendiren, köyün bilge kadınıydı. Yanında oturan diğer kadınlar, ona saygı göstererek dinliyor, zaman zaman başlarını sallayarak sohbeti onaylıyorlardı. Asena'nın gözleri, bir anlığına Makbule Teyze'nin yüzünü aradı ve birden, 1999'un sakinliği içinde, herkesin birbirine ne kadar yakın olduğunu fark etti. Kendisi, dışarıda bir yabancı gibi hissetse de, burada her şeyin doğal, samimi olduğunu biliyordu.

Biraz daha yaklaşınca, Kerem’i gördü. O da, kadınların sohbetine katılmayan birkaç genç adam arasında duruyordu. Onun gülümsediğini ve Asena’yı fark ettiğini gördü.

Kerem, Asena’nın geldiğini fark edince, gülümseyerek ona doğru adım attı. Gözlerinde alaycı bir parıltı vardı. Şakayla karışık, sesi yüksekçe duyulacak şekilde Asena'ya doğru eğildi.

"Vay, İnci! Bugün de güzel görünüyorsun. Yoksa zamanı yakalayacak kadar geçmişi değiştirmeyi mi başardın?" dedi, gözleri biraz da şaşkın bir şekilde parlayarak.

Etrafındaki birkaç kişi, Kerem’in lafını duyup hafifçe gülümsedi. Asena, bir anlık şaşkınlıkla ona baksa da, sonra gülümsemeye başladı. Bu tarz şakalar, geçmişte her zaman olduğu gibi, aralarındaki rahatlığı simgeliyordu. Kerem’in lafı, bir nevi ona 1999’un hala gerçek olduğunu, ve aralarındaki dostluğun zamansız olduğunu hatırlatmıştı.

Asena, Kerem’in şakasına kayıtsız kalmadı. Gözlerinde bir ışıltı belirdi ve yüzüne içten bir gülümseme yerleşti. Ardından, hafifçe başını yana eğerek, gülümsediği şekilde cevap verdi.

"Belki de zamanla barışmaya başladım," dedi, alaycı bir şekilde. "Ama benim, senin kadar iyi bir şaka yapmayı öğrenmek için biraz daha zamana ihtiyacım olacak."

Hafifçe göz kırptı ve etrafındaki diğer kadınlar ve gençler, Asena ve Kerem’in arasındaki doğal iletişimi fark etti. Onların sohbeti, her şeyin daha canlı, daha samimi olmasını sağlıyordu. Asena, bir an için 1999’daki tüm bu insanların arasında, kaybolan yılların yerine koyduğu dostuyla gerçekten mutlu hissetti.

Kadınlar, Asena’yı baştan aşağı alıcı gözüyle süzdükten sonra gülümsemelerini gizleyemeyip birbirleriyle bakıştılar. İçlerinden biri, “Ah ne güzel kız, tam bizim Arif’e göre,” diye söze başladı. Bir diğeri hemen araya girip, “Arif mi? Yok, yok, bizim Ömer daha yakışır buna,” diyerek hafif bir kahkaha attı. Konu bir anda tüm köyün bekar oğlanlarına geldi; kimisi Asena’nın yanaklarının pembeliğini överken, kimisi gözlerinin derinliğini anlatıyordu. Asena, bir yandan bu durum karşısında şaşkınlıkla karışık bir mahcubiyet hissederken, diğer yandan kadınların iyi niyetli telaşı içini hafifçe ısıtmıştı. Ama konuşmalar arasında Aras’ın adının hiç geçmemesi dikkatinden kaçmamıştı.

Kerem, kadınların gülüşmelerine ve Asena’ya duydukları aşırı ilgiye kayıtsız kalmaya çalışsa da yüzüne yayılan gerginliği gizleyemiyordu. Ellerini yumruk yapıp farkında olmadan dizlerine bastırdı, dişlerini sıkıyordu. Bahçedeki çiçeklerin tatlı kokusu bile ona ağır gelmeye başlamıştı; sanki tüm dünya üstüne çöküyordu. Az önce, Asena ile göz göze geldiğinde hissettiği o kısa mutluluk, şimdi yerini derin bir huzursuzluğa bırakmıştı. Kadınların oğullarını överken yarattığı gürültü Kerem’in içinde yankılanıyor, sabrını zorluyordu. En sonunda dayanamadı, sertçe yerinden kalktı ve başını hafifçe sallayarak, “Sanırım biraz hava almaya ihtiyacım var,” diye mırıldandı. Bu bahçede daha fazla durursa, patlayacak gibiydi.

Kerem tam yerinden kalkmış, bahçenin çıkışına doğru birkaç adım atmıştı ki kadınlardan biri tiz bir sesle, “Aslında bizim Kerem de pek bir yakışıklıdır!” diyerek arkasından seslendi. Bu söz bir kıvılcım gibi diğerlerini de ateşledi. “Evet, evet! Hele şu duruşuna bak, tam bir beyefendi!” dedi bir diğeri. “İnci kızım, sen ne dersin, Kerem’e benzeyen birini bulabilir misin kolay kolay?” diye ekledi yaşlıca bir kadın.

Kerem, omuzlarının düştüğünü ve adımlarının istemsizce yavaşladığını hissetti. Çıkış yolu bir anda kapanmış gibi görünüyordu. Kadınların dikkatini dağıtmak için başka bir konu açmalarını umarak dişlerini sıktı, ama bu nafile bir bekleyişti. Artık övgü oklarının doğrudan hedefi olmuştu ve her sözde daha da sıkıştığını hissediyordu. Hafifçe başını çevirip, “Lütfen, bu kadar abartmayın,” dedi; sesi alçak ama bariz bir rahatsızlıkla doluydu. Fakat kadınların coşkusu, onun rahatsızlığını gölgeleyecek kadar güçlüydü.

Kerem, kaçmaya çalıştıkça daha da içine çekiliyormuş gibi hissetti. Kadınların konuşmaları artık sadece bir uğultu gibiydi. Gözleri, istemsizce Asena’ya kaydı. Genç kadının yüzündeki hafif şaşkınlık ve mahcubiyet karışımı ifadeyi fark etti. Acaba o da bu durumdan rahatsız mıydı? Yoksa kadınların söyledikleri Asena’yı mutlu mu ediyordu?

Kerem’in içinde bir şey kıpırdadı; sanki Asena’nın ne düşündüğünü bilmek onun için hayati bir mesele haline gelmişti. Ama bunu öğrenmek, hissettiklerini belli etmek anlamına gelecekti, ki bu düşünce onu daha da geriyordu. Yine de gözlerini ondan alamadı. Asena, bir an başını kaldırıp Kerem’le göz göze geldiğinde, Kerem yutkunarak bakışlarını kaçırdı. İçindeki huzursuzluk daha da derinleşmişti. Belki kadınların konuşmaları onu rahatsız ediyordu, ama asıl sorun, bu konuşmaların Asena üzerinde nasıl bir iz bırakacağıydı.

Kadınların arasındaki kahkahalar ve sohbet bir an duruldu. Yaşlıca bir kadın, sinsi bir gülümsemeyle oturduğu yerden doğrulup kalabalığa seslendi. “Hadi, hadi, hep oğullarımızdan bahsediyoruz ama bir şey diyeceğim,” dedi ve etrafa bilmiş bir ifadeyle baktı. Herkes merakla ona dönmüştü. Kadın, bakışlarını Asena’ya ve ardından Kerem’e çevirerek devam etti: “Geçen gün meyve ağaçlarının oradan geçiyordum. Hani şu elma ağacıyla kayısının olduğu yer var ya… Orada Kerem’le İnci’yi gördüm.”

Sözlerinin etkisini artırmak istercesine duraksadı, gülümsemesi biraz daha yayıldı. “Pek de güzel sohbet ediyorlardı,” dedi, sesi hafifçe alaycı bir tona bürünmüştü. “Birbirlerine öyle güzel gülümsüyorlardı ki! Allah tamamına erdirsin dedim içimden. İkisi de pek bir mutluydu, değil mi Kerem?”

Kerem, kadının son sorusuyla birlikte donup kalmıştı. Bir anda herkesin bakışları ona çevrildi. Kalbinin hızlı hızlı atmaya başladığını hissediyordu. Göz ucuyla Asena’ya baktı; onun yüzündeki şaşkınlık, yanaklarına yayılan hafif bir pembelikle birleşmişti. Sanki sessiz bir anlaşmayla bu olayı çürütmek ya da açıklamak arasında sıkışmış gibiydiler.

Kerem sonunda boğazını temizleyip, sesinin titrememesi için çabalayarak, “Biz… sadece konuşuyorduk,” dedi. Sözcükler ağzından o kadar hızlı çıkmıştı ki neredeyse kendisi bile ne dediğini anlayamamıştı. Ancak bu savunma, kadınları susturmak yerine daha da heyecanlandırmıştı.

“İnci kızım, bizim Kerem çok iyidir,” dedi başka bir kadın. “Eli iş tutar, gönlü geniştir. Hatta geçen sene o meyve ağaçlarını o budadı!” diye ekleyerek kahkahayı patlattı.

Kerem, bu kadar baskının altında nefes alamıyormuş gibi hissediyordu. Bir an önce kaçmak istiyordu ama bir yandan da Asena’nın ne diyeceğini merak ediyordu. Gözleri yine istemsizce Asena’ya kaydı. Acaba o da bu durumdan rahatsız mıydı, yoksa kadınların ima ettiklerini ciddiye alıyor muydu? Bu bilinmezlik, Kerem’in içini daha da kemiriyordu.

Asena, kadının söylediklerini duyduğunda bir an afalladı. Şaşkınlıkla gözleri büyüdü ve kaşlarını hafifçe çattı. Kerem’le olan o kısa sohbetini düşündü. Meyve ağaçlarının altında, esen hafif rüzgarın yaprakları salladığı bir öğle vaktiydi. O gün Kerem’in söylediklerine gülmüş, onun içten sohbetine kendini kaptırmıştı. Ama bu tamamen arkadaşçaydı, değil mi?

Kadının sözlerini tekrar düşündü. “Birbirlerine öyle güzel gülümsüyorlardı ki…” Asena, o gülüşleri hatırladı ve yanaklarına yayılan hafif sıcaklığı hissetti. Hayır, bu tamamen masum bir sohbetti. Kadınlar işi abartıyordu, hem de çok. Fakat neden herkesin içinde bunu açıklamak zorundaymış gibi hissediyordu?

Etrafındaki kadınların dikkatle kendisini süzdüğünü fark edince toparlanmaya çalıştı. Gülümsemeye çalışsa da yüzündeki mahcubiyeti saklayamıyordu. “Biz sadece konuşuyorduk,” dedi, sesi biraz titrek çıkmıştı. Ama bu savunma, kadınları ikna etmenin çok ötesindeydi; aksine, onların daha da heveslenmesine neden olmuş gibiydi.

“E tabii, güzel sohbet etmişsinizdir,” dedi bir diğeri, hafifçe gülerek. “Kerem’in sohbetine doyum olmaz, değil mi?” diye ekledi, Asena’ya göz kırparak.

Bu sözler Asena’yı daha da rahatsız etmişti. Gözleri, istemsizce Kerem’i aradı. Kerem’in de aynı derecede sıkıntılı göründüğünü fark etti. Onun yüzündeki gerginlik, Asena’nın kendini yalnız hissetmesini bir nebze olsun hafifletmişti. Ama bu anı nasıl atlatacaklarını ikisi de bilmiyordu.

Kerem, normalde her durumda bir çözüm bulan, şen şakrak tavrıyla tanınan biri olsa da şimdi kafası karmakarışıktı. Kadınların sözleri hem onu hem de Asena’yı köşeye sıkıştırmıştı. Ne yapsa bu konuşmaları durduramayacağını biliyor, bir çıkış yolu arıyordu. Ama ne kadar düşünse de aklına hiçbir şey gelmiyordu. İçinde bir yerde, Asena’nın bu durumdan rahatsız olduğunu görmek, onu daha da huzursuz etmişti.

Tam o sırada, birkaç küçük çocuğun koşturarak bahçeye daldığını fark etti. Çocukların kahkahaları, kadınların konuşmalarını böldü. “Kerem abi, Kerem abi!” diye sesleniyorlardı neşeyle. Ellerinde meyve dallarından yapılmış sopalar vardı, belli ki kendi oyunlarına dalmışlardı.

Kerem, çocukların bu ani gelişiyle derin bir nefes aldı. “Tamam,” diye düşündü. “İşte çıkış fırsatı.” Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ve çocuklara doğru eğildi. “Ne oldu bakalım, ne bu telaş?” diye sordu.

Çocuklardan biri, elindeki sopayı sallayarak, “Kerem abi, hadi bizimle gel! Senin söylediğin oyunu oynayacağız!” dedi.

Kerem, bu fırsatı kaçırmadı. “Ah, sizinle oynamaya söz vermiştim değil mi?” dedi, yüzüne yapay bir telaş ekleyerek. Hemen kadınlara dönüp, “Beni affedin, ama bu küçük beyler ve hanımlar benden yardım istiyor gibi görünüyor,” dedi.

Kadınlar, bu aniden gelişen duruma hafif şaşkınlıkla baksa da Kerem’in çocukları bahane ederek kalkmasına pek bir şey demediler. O sırada Kerem, Asena’ya hafifçe dönerek, “Sen de gelir misin? ” dedi. Sesi sakin ama kararlılıkla doluydu.

Asena, bir an tereddüt etti ama Kerem’in kendisine çıkış kapısını açtığını anlamıştı. Hafif bir gülümsemeyle yerinde kıpırdandı ve çocuklara katıldı. Kadınların meraklı bakışları arkalarından süzülürken, Kerem ve Asena, bahçenin dışına doğru çocukların kahkahaları arasında ilerlediler. Kerem, sonunda nefes alabildiğini hissetti. Asena’nın yanında yürümesi bile içindeki gerginliği biraz olsun hafifletmişti.

Asena, Kerem’in çağrısına duyduğu merakla bir adım öne çıktı. “Ne oynayacağız?” diye sordu, gözlerinde hafif bir kıvılcım belirdi. Asena, her zaman neşeli ve enerjik biri değildi ama buraya geldiğinden beri kendini değişmiş hissediyordu, ama bu an, içinde biriktirdiği tüm gerginliği dışa vuracağı bir an gibi geldi. Saçlarını geriye savururken, rüzgarın saçlarını dalgalandırması ona bir an için özgürlük hissi vermişti.

Kerem, Asena’nın hareketine bakarken, bir anda sessizleşti. Onun bu küçük anındaki zarafeti, Kerem’in kafasındaki tüm karmaşayı bir an için unutturmuştu. Asena, saçlarını savururken ışık altında parlayan o doğal güzelliğiyle, Kerem’i daha da derinden etkiledi. Bir an bakışları, Asena’nın gözlerinden kaçtı, ama Kerem hâlâ ona hayranlıkla bakıyordu.

“Eee, Kerem abi, oyun ne olacak?” dedi çocuklardan biri, merakla. Kerem, kafasını hafifçe sallayarak Asena’ya dönüp, “Ah, tabii, bir sürpriz işte,” diye yanıtladı. “Gel, sana gösteririm!”

Asena, Kerem’in söylediklerine rağmen hala bir belirsizlik içinde olsa da, yüzündeki hafif gülümseme, onun bu oyunla alakalı endişelerini bir kenara bırakmasına yetmişti. Birlikte çocuklarla oyun oynamaya başlarken, Kerem de içindeki rahatlamayı hissediyordu. Bu küçük an, ikisinin de tüm karmaşadan uzaklaşıp, anın tadını çıkarmasına fırsat veriyordu.

Oyun, aslında tam da Kerem’in beklediği gibi başladığında her şey karıştı. Çocuklar, "Kurt ile koyun!" diye bağırarak birden koşmaya başladılar. Kerem, göz ucuyla Asena’ya bakarak, “Hadi bakalım, sen koyunsun,” dedi ve koşmaya başladı.

Asena, şaşkın bir şekilde bir adım geride kaldı. “Ne demek koyunsun?” diye sordu, gözlerini kısıp bakarak. Kerem, çocuklara doğru gülerek, “Kurt olacağım, sen de kaç!” dedi.

O anda bir çocuk, “Hadi Kerem abi, sen koyun ol, biz seni yakalayacağız!” diye bağırarak, Kerem’in peşinden koştu. Kerem bir an durakladı ve göz ucuyla Asena’ya bakarak gülümsedi. “Bakalım, kim kimi yakalayacak,” dedi.

Asena, bu durumu fırsat bilip aniden Kerem’in etrafında dolanarak kaçmaya başladı. “Hah, sen şimdi yakalayamazsın!” diye seslendi.

Kerem, Asena’nın aniden hızlandığını görünce, hemen peşinden koşmaya başladı. Ama tam onu yakalayacakken, bir çocuk birden yere düştü. “Yardım!” diye bağırarak, yere yığıldı. Kerem, ne olduğunu anlamadan hızla yere eğildi. “Sen iyi misin?” diye seslendi, çocuğu kaldırmaya çalışırken.

Asena bu fırsatı değerlendirerek, gülerek, “Aman ne kadar da cesursun!” dedi.

“Senin yüzünden!” diye bağırarak, Kerem hala çocuğu kaldırmaya çalışıyordu. Ama o an bir başka çocuk, hızla Kerem’in ayağına çelme taktı. Kerem yere düşerken, “Ahhh!” diye bağırdı. Çocuklardan biri hemen ona “Sana kurtluk yapmışlar!” diyerek kahkahalarla güldü.

Asena, Kerem’in düşmesini izlerken, gözleri parlıyordu. “Kerem abi, gerçekten de koyun oldun!” diye bağırdı bir çocuk. Kerem, hala yerde yatan çocukları kaldırmaya çalışırken gülerek, “Tamam, tamam, bu sefer ben kaybettim,” dedi.

O anda çocuklar, “Kurt öldü! Kurt öldü!” diye bağırarak etrafını sardılar. Asena, bu gülünç sahneyi izlerken, içindeki tüm gerginliği unutmuştu. Kerem’in ve çocukların neşesi, ona bir an için özgürlüğü ve rahatlamayı hissettirmişti.

Ve oyun, bir anda şen şakrak bir hale gelmişti; herkes koşuyor, düşüp kalkıyor, kahkahalar arasında eğleniyordu. Asena, bir an için kendini tamamen bu küçük dünyaya bırakmıştı, Kerem’in komik halleri ve çocukların neşesiyle dolu bir atmosfere.

Oyun tam hız kesmişken, birden ortalığı bir sessizlik kapladı. Asena, Kerem’in peşinden koşarken aniden bir çocuğun ona yaklaştığını fark etti. Çocuk, gözlerini kocaman açmış, yüzü ciddi bir ifadeyle Asena’ya bakıyordu.

“İnci abla…” diye seslendi küçük çocuk, sesi bir hayli alçak ve ciddi çıkıyordu. Asena, şaşkın bir şekilde ona döndü. “Efendim,” dedi, çocuğun bakışlarındaki garip yoğunluğa dikkat ederek.

Çocuk, bir adım daha yaklaşarak, “Beni dinler misin?” diye sordu. Asena, bu kadar ciddiyet beklemediği için gülümseyerek başını salladı. “Tabii, seni dinlerim, ne oldu?”

Çocuk bir an için derin bir nefes aldı, sonra tamamen yetişkin bir adam edasıyla, “İnci abla, seni çok seviyorum,” dedi. Bu cümle, Asena’nın gözlerini bir an için büyüttü. Çocuk, en iyi ve en romantik bakışlarını yaparak, “Benimle evlenir misin?” diye ekledi.

Asena’nın gözleri kocaman açıldı. “Ne?! Evlilik mi? Ama sen daha… Çocuk gibisin!” dedi, gözlerinde şaşkınlık ve biraz da eğlence vardı.

Çocuk, hiçbir şekilde geri adım atmayarak, “Ama ben büyüdüm! Üç buçuk yaşındayım,” dedi, ellerini küçük küçük açarak. "Yani, hem çok yakışıklıyım, hem de ev işlerini yaparım. Bahçede otları biçerim, tavukları beslerim... Hem sana çok güzel pasta da yaparım!"

Asena, bu cevap karşısında gülmemek için kendini zor tuttu. Ama çocuğun gözlerinde ciddi bir kararlılık vardı. “Pasta mı? Hmmm... Kendisini pasta yapma konusunda gerçekten ciddiye alıyor,” diye içinden geçirdi.

O sırada Kerem, bu olayı fark ettiğinde, neredeyse ağzı açık kalmıştı. Gözleri, resmen çocukla Asena arasındaki "evlilik teklifini" izlerken bir şaşkınlıkla karışan öfke doluyordu. “Ciddi olamazsın,” diye kendi kendine mırıldandı. “Yani, gerçekten de... Bir çocuk... Şu an evlenme teklifi ediyor.”

Çocuk, bu sefer biraz daha ileri giderek, “Bütün köyü davet ederim. Senin için en güzel elbiseyi alırım,” dedi. “Sadece… Sadece beni kabul et!” dedi ve birden yere eğilip, "Lütfen," diye ekledi.

Kerem, Asena’nın yüzündeki karışık ifadeyi izlerken, bir yandan içinden kahkahalarla dolup taşarken, diğer yandan çocuk için bir tehdit hissi bile duyuyordu. “Yok, artık,” diye mırıldandı.

Asena ise artık gülmekten kendini tutamıyordu. “Ama… Ama… Bana evlilik teklifi eden ilk çocuk sensin!” dedi, gülerek.

Çocuk, kafasını hafifçe eğip, “Benim annem her zaman ‘Büyük bir aşk, büyük bir evlilik’ der,” dedi, gözleri parlayarak.

Kerem, hala bu sahneyi sindirememişti. “İnci, evlenmeden önce mutlaka düşün… Yani… Bir çocukla mı?” diye mırıldandı, gülümsediğini bile fark etmeyerek.

Asena, çocukla Kerem’in şaşkın bakışlarını görerek, içindeki kahkaha krizini gizlemeye çalıştı. Bir yanda çocuk, diğer yanda Kerem’in ciddi duruşu, onun için hiç de beklenmedik, ama bir o kadar komik bir anı oluşturmuştu.

Asena, hala gülerken çocuğa dönüp, "Yani... Evlilik teklifin çok güzel ama... Hemen karar veremem," dedi. Gözlerinde eğlenceli bir parıltı vardı. "Beni gerçekten ikna etmen gerek."

Çocuk, ciddi bir şekilde kaşlarını çatarak, “Peki o zaman!” diye yanıtladı. Hemen cebinden hayali bir not defteri çıkarıp, "Bir dakika, sözleşmeyi yazıyorum," dedi, gözleri ciddiyetle parlayarak. "Evliliğin şartlarını belirlememiz gerek." Hızla bir şeyler karalamaya başladı.

Kerem, dudaklarını sıkarak, "Bunu kesinlikle izlemeliyim," diye mırıldandı. "Her an yeni bir komedi gösterisi başlıyor gibi."

Asena, hala şaşkınlıkla gülerek, "Çocuk, bir sözleşme mi? Bu çok ciddileşmeye başladı," dedi.

Çocuk başını sallayarak, "Tabii tabii, her şey düzenli olmalı. İlk olarak, her sabah seni kahvaltıya uyandırırım. İkinci olarak, her akşam... sana masal okurum," dedi. “Ve tabii, bütün kedilerin bakımını ben üstlenirim. Yani, seviyorum onları!”

Asena, bu komik vaadlere daha fazla dayanamayarak, "Kedileri sevmen iyi, ama peki pazar günleri ne olacak?" diye sordu.

Çocuk, bir an düşünerek, “Pazar günleri… Tabi ki, tatildeyiz. Yani, pikniğe gideriz. Gömleğini ütülerim, sen keyfini çıkarırsın. Ve... filmler izleriz,” dedi, gözlerini parlatırken. “Yani, tabi istersen!”

Kerem, bu garip diyalogları izlerken başını iki yana sallayarak, "Bu gerçekten olacak mı?" diye sormadan edemedi. "Gerçekten... Bir çocuk... İnci'ye evlilik teklifi ediyor!"

Çocuk, “Evet, Kerem abi, evlenmek istiyorum! Hem sana da çok yakışır," dedi, Kerem’e bakarak.

Kerem, çocukla Asena arasındaki diyalogu izlerken, kaşlarını çatarak, "İnci... Ne düşünüyorsun?" diye sordu, bir yandan da içindeki gülme krizini tutmaya çalışarak.

Asena, gülmekten neredeyse yere düşecek gibi oldu. “Düşünmüyorum,” dedi, "Ama galiba seni bir süre daha tanımam gerek! Bunu tartışmak için biraz zamanımız var gibi görünüyor, değil mi?"

Kerem, Asena'nın bu cevabına yine şaşkın bir şekilde bakarak, "Evet, evet... Biraz zaman," diye onayladı, ama bu sefer gülmeye başlamıştı.

Çocuk, Asena’ya ciddi bir şekilde bakarak, “Benim ismim Mete,” dedi. “Ve İnci abla, en az 3 çocuğumuz olur,” diye ekledi, oldukça kararlı bir şekilde. “İlk çocuğumuzu da Muhammed diye adlandırırız. O, kesinlikle futbolcu olacak!”

Asena, bu sefer gerçekten şaşkın bir şekilde gülümsedi. “Üç çocuk mu? Bu kadar hızlı mı karar verdin?” diye sordu. Ama içindeki eğlence, biraz daha karışık bir düşünceye dönmeye başlamıştı. Çocuklar büyür, gelişir, derken, her şeyin ne kadar ciddi olduğunu fark etmeye başlamıştı.

Kerem ise, bir anda bu “3 çocuk” meselesiyle ciddileşti. Gözleri önce Asena’ya, sonra Mete’ye kaydı. O an içinde bir şey kıpırdamıştı. “Yani, 3 çocuk mu? Benim sevdiğim kıza bu küçük çocuk kaç çocuk yapacağından bahsediyor…” diye düşündü. Gözlerini Mete’ye dikerken, vücudunda bir kıskançlık dalgası yayıldı. Birden kanının kaynadığını, kalbinin hızla çarptığını hissetti.

Mete, hiç çekinmeden, “Evet, en az üç. Hem ben anneme çok yardım ederim, hiç merak etme,” dedi, ellerini sanki çok ciddi bir konuda konuşuyormuş gibi sallayarak. “Ayrıca, ben oyun oynamayı çok severim. Her akşam da İnci abla ile kart oynarız. Çocuklar da bizimle olur. Süper olur!” dedi ve gülümsedi.

Kerem, hala Mete’ye bakarak, "Yani, şu an bana mı açıklıyorsun... Evlenme planlarını?" diye sordu, dudakları titreyerek. Kıskançlık duygusu, onu daha da gerginleştiriyordu. “Yani, biz... Bizim konuşmamız gereken bazı şeyler var, değil mi İnci?” dedi, sesinde sert bir ton belirdi.

Asena, Kerem’in değişen tavırlarını fark etti. “Kerem, dur… Sadece çocuklar ve oyun hakkında konuşuyoruz!” dedi ama Kerem’in ciddiyetini gördükçe, içindeki kahkahayı zor tutuyordu. “Mete’nin geleceğiyle ilgili bazı planları varmış, biraz zaman verirsen belki bir gün daha fazla bilgi alırsın,” dedi, gözlerini eğlenceli bir şekilde Mete’ye yönlendirerek.

Mete, bu esnada gülümseyerek, “Tabii, biz geleceğe hazırlanıyoruz,” dedi, Kerem’e bakarak. "Ama, ben de seni seviyorum, Kerem abi!"

Kerem, artık gerçekten dayanamayacak gibi hissediyordu. "Kendi çocuklarıyla ilgili plan yapan bir çocuk… Şu an bana da göz kırpıyor," diye düşündü. “İnci, biz gerçekten ciddi bir konuşma yapmalıyız!” diye mırıldandı, ama o kadar komik bir duruma düşmüştü ki, gülmeden edemedi.

Asena, Kerem’in tavrını fark edip gözlerinin içine bakarak, “Evet, Kerem. Seninle gerçekten ciddi bir konuşma yapmalıyız,” dedi. Hala gülerken, gözlerinde biraz da gizli bir eğlence vardı. “Ama önce bu küçük Mete'yi halletmemiz gerekebilir,” diye mırıldandı.

Kerem, Asena’nın onayını almıştı ama bir an önce Mete’den de kurtulmak istiyordu. “Tabii, tabii,” diye gülümsedi, “Ama bir dakika… Bu konuda gerçekten ciddi olmamız gerekmez mi?” diye sormaya hazırlanıyordu ki, Mete hızla aralarına girdi.

“Olmaz!” diye bağırdı Mete, çok ciddi bir ifadeyle. “Benim sevdiğim kızla yalnız konuşamazsın!”

Asena ve Kerem bir anda şaşkınlıkla Mete’ye baktılar. Asena, ne diyeceğini şaşırarak, “Mete, ama biz… sadece sohbet ediyorduk,” dedi, gözlerinde eğlenceli bir gülümseme belirdi. Ama Mete’nin suratındaki ciddi ifade, gülüşünü engelledi.

“Mete, ciddi olamazsın,” dedi Kerem, iyice şaşkın bir şekilde. “Ben sadece… Yani, seninle şu an oyun oynuyorduk, şaka mı yapıyorsun?”

Mete, gözlerini kısıp bakarak, “Benim İnci ablayla evlenme planlarım var. Yalnız kalmamız gerek!” dedi ve ellerini sanki bir yargıç edasıyla sallayarak, aralarına resmen bir sınır koymaya çalıştı. “Siz de hep aynı şeyleri söylüyorsunuz. Evlilik sözleşmesi, çocuklar, oyunlar… Bunlar boş işler! Ben ciddi bir adamım,” dedi ve kafasını sallayarak, çok büyük bir kararlılıkla, “Yalnız kalmalıyız!” diye ekledi.

Kerem, bu laflar karşısında ne yapacağını bilemeyerek, bir adım geriye doğru gitti. “Yalnız kalmamız mı? Mete, sen sadece… küçük bir çocukken ne diyorsun? Bunu gerçekten ciddiye alıyor musun?” dedi, hala gülme krizine girmemek için zor tutarak kendini.

Asena, bu durumun komikliği karşısında gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Mete, bak, gerçekten tek başımıza konuşamayız,” dedi, ama her kelimesi gülmekten zor çıkıyordu. “Seninle oyun oynamaya devam edebilirim ama şimdilik evlenme teklifini düşünmeyeceğim.”

Mete, gözlerini büyük bir ciddiyetle kısarak, “O zaman sadece bir tek şey söyleyeceğim,” dedi. “Siz çok fazla konuştunuz, ama bu işin sonunda ben kazanacağım!”

Kerem, bir an gerçekten kıskanmış gibi hissetti. “Bir çocuk… Benimle Asena’nın ilişkisini mi yönetiyor?” diye düşündü. Ama içindeki gülme krizini durduramıyordu. “Evet, Mete… Bunu kazanmak için çok çalışman gerekecek!” dedi, yine de gülerek.

Asena, biraz daha sakinleşerek, “Mete, belki biraz büyüyüp olgunlaşırsın, o zaman kararını tekrar gözden geçirirsin,” dedi. Ama Mete, hiç tereddüt etmeden, “Büyüsem de değişmem,” diye yanıtladı. “İnci ablayla evlenmeden hiçbir yere gitmem.”

Asena ve Kerem birbirlerine bakıp, sonunda birlikte kahkahalara boğuldular. Bu küçük çocuğun ciddi yüzü, her ikisinin de gülmekten kendini alamadığı bir sahneye dönüştü. Ve bir süre boyunca, bu komik evlilik teklifini konuşmak, ikisinin de en eğlenceli anlarından biri oldu.

Makbule teyze, bahçeden seslenerek, "Yemek hazır! Hadi gelin, yoksa soğuyacak!" diye çağırdı. Sesindeki neşeyle Asena ve Kerem, bir an birbirlerine bakıp, kahkahalarını susturdular. Mete, hâlâ aralarındaki "evlenme planları" hakkında konuşmakla meşguldü, ama ikisi de ona aldırmadan bahçeye doğru yürüdü.

Asena, üzerindeki beyaz elbiseyi düzelterek, "Kerem, üzerimiz biraz toz oldu galiba," dedi. Elbisesinin etekleri, çimenlerin arasına kayarken, bir miktar toprak kirini almıştı. "Şimdi bunu temizlemeliyim."

Kerem, Asena’nın elbisesini görünce, "Evet, biraz daha dikkatli olman gerekebilir," dedi, gülümseyerek. "Hadi gel, şuradaki eski su hortumunu kullanarak temizlenelim."

İkisi de bahçeye doğru yürürken, Kerem eski bir su hortumunu buldu. "Bunu kullanabiliriz, ama dikkat et, bu eski hortum bazen suyu fırlatabiliyor," diye uyardı, suyu açarken.

Asena, beyaz elbisesiyle su sıçratmaktan kaçınarak, dikkatlice adımlarını attı. “Kerem, gerçekten dikkat et!” diye uyardı, ama tam o sırada su fışkırarak, Asena’nın elbisesine sıçradı.

Asena bir anlık şaşkınlıkla durdu, sonra gözleri parlayarak gülmeye başladı. "Kerem, seninle her şey... Gerçekten komik oluyor," dedi, hafifçe elbisesini kontrol ederek.

Kerem, yüzünde suçluluk hissiyle su hortumunu kapatmaya çalışırken, “Bu gerçekten tesadüf!” dedi, ama ne kadar açıklama yapsa da, suyu Asena’ya sıçratması ona eğlenceli bir suçluluk hissi vermişti.

Asena, elbisesindeki ıslak lekeleri silerken, “Beyaz elbisemi mahvettin, Kerem! Şimdi ne yapacağım?” dedi, ama yine de gülerek. “Hadi, şunu bir şekilde temizlemeliyim. Birazdan kurur, belki fark edilmez.”

Kerem, “Bununla başa çıkmanın bir yolunu buluruz,” diye söyledi, ama hala gülüyordu.

O sırada, eski bir radyonun çaldığı şarkıdan gelen nostaljik melodiler, 1999 yılının sıcak yaz günlerine dair bir duygu bırakıyordu. Bahçede çiçekler arasında, iki arkadaş, beyaz elbise ve eski bir hortumla temizlenmeye çalışırken, 90’ların o eski, neşeli atmosferini yaratmışlardı. Havanın ılık rüzgarı, yaz akşamının getirdiği hafif huzurlu sıcaklıkla birlikte, bu anı daha da komik ve keyifli kılıyordu.

Asena, Kerem’in yanından usulca ayrıldı ve baharın taze kokusunu içine çekerek eve doğru yürümeye başladı. Ayaklarının altındaki toprağın yumuşaklığı ve havada uçuşan çiçek tozları, ilkbaharın tam ortasında olduklarını hissettiriyordu. Bahçedeki eski ahşap masa, üzeri beyaz bir örtüyle kaplanmış ve çeşit çeşit tabaklarla dolmuştu. Sofranın etrafında toplanan kalabalık, aralarında şakalaşıyor, gülüşüyor ve neşeli bir şekilde sohbet ediyordu. Gözleri bir an sofranın başında oturan Makbule teyzeye takıldı; yaşlı kadın neşeli bir şekilde konuşurken elindeki eski çay fincanını dikkatle tutuyordu.

Asena, bir an duraksayıp bu sıcak tabloya gülümseyerek baktı, ardından eve yöneldi. Girişteki ahşap kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. İçeri girdiğinde, loş odanın serinliği yüzünü okşadı. Üzerindeki elbiseden kurtulmak için odaya doğru ilerledi. Dolabın kapağını açtığında içeriden buram buram naftalin kokusu yayıldı. Askıda asılı duran eski ama zarif bir elbiseyi seçti; açık mavi renkli, çiçek desenli kumaşı tıpkı dışarıdaki bahar gibi taze ve canlıydı.

Elbiseyi giyip aynanın karşısına geçti. İnce bir tebessümle saçlarını düzeltip, yüzündeki toprak izlerini temizledi. Pencereden bahçeye baktığında herkesin neşeli kahkahalarla bir şeylere güldüğünü gördü. Derin bir nefes aldı ve kendisini yeniden bu sıcak tablonun bir parçası gibi hissetti.

Asena, odasında aynanın karşısında uzun bir süre kendine çekidüzen verdikten sonra bahçeye geri döndü. Akşam serinliği çimenlerin üzerine bir örtü gibi yayılmış, hava sessizliğin içinde çan sesi gibi yankılanan cırcır böceklerinin melodisiyle dolmuştu. Masaya yaklaştığında, gözü ilk önce boş sandalyelere kaydı. Yalnızca Aras ve Kerem’in yanındaki sandalyelerin boş olduğunu fark etti.

Kalbi bir an için hızla atmaya başladı. Kerem’in yanına mı oturmalıydı, yoksa Aras’ın mı? Tam bir adım atacakken, bahçenin öte yanından gelen ince topuk sesleri duyuldu. Sesin sahibi Arzu’ydu. Şık bir elbiseyle usulca yaklaştı. Arzu’nun yüzündeki rahat gülümseme ve zarif hareketleri dikkat çekiciydi.

Asena, olduğu yerde durdu ve nefesini tuttu. Arzu, Aras’ın yanına yaklaştı ve hafifçe başını eğerek sandalyesine oturdu. Aras’ın dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz bir gülümseme Asena’nın dikkatinden kaçmadı. Bu manzara, genç kadının içindeki bir düğümün sıkıca çekilmesine neden oldu.

Asena, masaya doğru adımlarını yavaşça atarken Aras’ın yanında oturan Arzu’ya gözleri takıldı. Kalbinin sıkıştığını hissetti. O an Kerem’in sesi, gecenin sessizliğini bozarak onu düşüncelerinden sıyırdı.

"İnci!" diye seslendi Kerem, elini havaya kaldırarak. Sesi neşeliydi, ama aynı zamanda beklenmedik bir samimiyet taşıyordu. "Buraya, yanıma gelsene!"

Asena duraksadı, tereddütle ona baktı. Aras’a kısa bir bakış attı ama Aras, Arzu’yla konuşmaya dalmış görünüyordu. İçinde bir şeyler kırılacak gibi oldu, fakat Kerem’in gözlerindeki davetkâr parıltıyı görünce ona hayır diyemedi. Hafif bir tebessümle, başını eğerek kabul etti ve masanın diğer tarafına doğru yürüdü.

Kerem, sandalyesini hafifçe Asena’ya doğru çekerek ona daha fazla yer açtı. "Bak, burası en güzel yer," dedi alçak bir sesle, masanın üzerindeki lambanın ışığında kahverengi gözleri sıcaktı. "Sohbeti eğlenceli hale getirmek için biri lazım, yoksa şu ikisi dünyayı kurtarma planlarına dalmışlar," diyerek Arzu ve Aras’a doğru başıyla işaret etti.

Asena gülümsemeye çalıştı ama içinde hala bir huzursuzluk vardı. Aras ve Arzu’nun yan yana oluşu, Kerem’in tüm samimiyetine rağmen Asena’nın aklını kemirmeye devam ediyordu.

Asena, Kerem’in yanında oturmuş, Arzu ve Aras’ın uyumlu bir şekilde sohbet edişini istemsizce izlerken birden masadaki herkesin dikkati bahçeye açılan kapıya yöneldi. Kapının loş ışığı altında iki figür belirdi. İlk bakışta Arzu’nun anne ve babası olduğu belliydi; zarif giyimleri ve yüzlerinde asalet taşıyan ifadeleriyle dikkat çekiyorlardı. Asena onları sadece fotoğraflarda görmüştü.Kadın yumuşak bir tebessümle, adam ise kibar bir ciddiyetle selam vererek masaya doğru ilerledi.

Ancak onların hemen arkasında beliren genç bir adam, Asena’nın nefesini kesip dünyasını durdurdu. Işığın altına adım attığında, yüzü netleşti. Uzun boylu, ince yapılı ve belirgin hatlara sahipti. Saçları koyu, gözleriyse karanlık gecede bile parlayacak kadar canlıydı. Bu yüzü Asena çok iyi tanıyordu, ancak bu şekilde değil… Bu genç adam, 2024’teki babası Murat’tı.

Sevgili okur, her sayfada farklı bir dünyaya adım atıyorsunuz. Her karakter, her duygu bir parçamızdan izler taşıyor. Şimdi, geçmişin gölgelerinde kaybolurken ve geleceğin ipuçlarını ararken, siz de Asena'nın bu yolculuğuna tanıklık ettiniz. Unutmayın, bazen en karanlık sırlar, en parlak yıldızları doğurur. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere...

–Pelin Aksel.