4. bölüm / 6
Bazı Sırlar ÖlmezBÖLÜM 4♥️
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 4♥️
- 1 BÖLÜM 12.711 kelime
- 2 BÖLÜM 2🩵1.221 kelime
- 3 BÖLÜM 3783 kelime
- 4 BÖLÜM 4♥️2.052 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BÖLÜM 5🤎771 kelime
- 6 BÖLÜM 62.274 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Günümüz
Vücudu kan kaybettikçe hızla soğuyordu. "Hayır, hayır, hayır! Şimdi olmaz!" diye bağırdım. Sesim odanın sessiz duvarlarında çaresizce yankılanırken Damon’nın çaresiz bakışlarını sırtımda hissediyordum. Yatağın yanındaki komodinin üzerindeki lambanın ışığı yataktaki kan gölüne vuruyordu, kan o kadar yoğun akıyordu ki yorgan kanı artık ememiyor, etrafımız kan gölünden adeta farksızdı. Yorgan, yatak, görebileceğim neredeyse her yer kan olmuştu.
Bugün yarasını kontrol ettiğimde daha dikkatli davranmalıydım. Duygularım yüzünden bugün Alisa’nın durumunun bu kadar kötü olduğunu görememiştim. Posterior Tibial Ven’i (arka kaval toplardamarı) kestiğini fark etmemiştim eğer tavsiyeme uyup revire 1 saat olmadan gitseydi böyle bir sorun yaşanmayacaktı.
Aklıma gelen ani bilgiyle duraksadım bugün revirler boştu. Çünkü bugün müdürün sağlık taraması yapılacaktı. Yani Alisa gitse bile bulamazdı ki gitmişti çünkü ben ona bulamazsa yanıma gelebileceğini söylemiştim. Ve o gelmişti. Panik seviyem iyice arttı eğer ben bu gün revirin boş olduğunu hatırlasaydım bayılmayacak ve şuan acı çekmeyecekti.
Paniklememem gerektiğini kendime tekrardan hatırlattım. Eğer birkaç dakika içinde bu kanamayı durduramazsam, bu odadan bir daha asla canlı çıkamayacaktı.
Dikiş setim hemen yanımda, yatağın üzerine serdiğim temiz bir havlunun üzerinde duruyordu. Damon odamdaki tüm tıbbı malzemeleri yatağımın üzerine sermişti ama şu an hiçbir işe yaramazdı. Bacağındaki derin kesikten akan kan o kadar yoğundu ki, yaranın içini, o parçalanmış damarı görmem neredeyse imkânsızdı. Önce kanı kesmeliydim. Hızla pantolonumun kemerini çözdüm. Bacağındaki yaranın yaklaşık dört parmak yukarısına, kemikli bölgeye kemeri doladım. Tokasını sıkıştırıp tüm gücümle asıldım. Kemeri sabitlemek için odada gözüme çarpan ilk sert şeyi, komodinin üzerindeki kalın metal mumluğu içindeki mumu çıkarıp araya sıkıştırıp döndürmeye başladım. Bunu turnikeyi daha rahat daraltabilmek için yapmıştım. Turnike daraldıkça, bacağındaki et içeri doğru göçtü.
Alisa baygın olmasına rağmen, bu ani ve şiddetli acıyla acı bir inilti çıkardı, vücudu hafifçe kasıldı ama gözleri açılmadı. Turnike işe yaramıştı. Fışkırarak akan kan, sızıntı halini alarak yavaşladı.
Zaman daralıyordu. Damon’ın hazırladığı temiz bezlerle yaranın içindeki kanı hızla sildim. Birkaç saniyeliğine yaranın derinliği netleşti. Nasıl böyle bir yarayı görememiştim anlayamıyordum. Gözlerimi kapattım ve elimi yaranın üstüne (birazcık içine doğru) koydum kesik damarın ucu, bir nabız gibi atıyordu. Eğer sadece deriyi dikip geçersem, bacağının içi kan dolacak ve onu iç kanamadan kaybedecektim.
Önce damarı bağlamalıydım. Gözlerimi açtım. Titreyen parmaklarımla iğne tutucuyu kavradım. Emilebilir tıbbi ipliği iğneye geçirirken ellerimin titremesini durdurmak için dişlerimi sıktım. Yaraya doğru uzandım. İğneyi kanayan damarın iki ucundan geçirip dikmeye başladım birkaç kez tekrarladıktan sonra sıkı bir düğüm attım. Elimi koyarak yarayı hissettim. Gözlerim kapalı bir şekilde bir süre bekledim damar tamir olmuştu. En azında iç kanama gibi tehlike şu anda büyük bir ölçüde azalmıştı. Elimi çektim, gözlerimi açtım. Ardından turnikeyi milim milim gevşetip kontrol ettim. Sızıntının durduğundan emin olmuştum damar tamir olmuştu.
Ellerimi temiz bir bezle silmek için arkamı döndüğümde Damon’nın uzattığını gördüm. Kafamı teşekkür eder gibi aşağı yukarı hafifçe salladım ve mendili elinden aldım ve ellerimi sildim. Ellerim yoğun kandan kurtulunca tekrardan nabzını kontrol ettim; hâlâ çok zayıftı ama gittikçe hızlanarak atıyordu. Şimdi sıra deriyi kapatmaktaydı.
Eğri iğneyi tenine ilk batırdığımda ellerim artık titremiyordu. Deriyi iki kenarından bir araya getirip hızlı, ritmik ve düzgün dikişler atmaya başladım. Her düğümde, onun hayata tutunan görünmez bir bağı biraz daha sağlamlaştırıyor gibi hissettim.
Son dikişi de atıp ipi kestiğimde. Derin bir nefes alarak yataktan uzaklaştım sanki dakikalardır nefesimi tutuyor gibi hissettirmişti. Teni buz gibiydi. Acil yardım kutumdaki termal battaniyeyi küçük paketinden çıkardım, gümüş renkli kısmı üzerine örttüm. Çok kan kaybetmişti. Bu yüzdendi teninin bu kadar soğuk olmasının nedeni.
Kan kaybından titreyen vücudunu sıcak tutmam gerekiyordu. Bacaklarının altına odadaki sandalyenin minderlerini çıkartıp üst üste koyarak ayaklarının altına koydum. Ayaklarının yukarıda olması vücudunda kalan kanın beynine ve kalbine gitmesi için bu şok pozisyonu şarttı. Şimdi geriye kalan tek şey, o solgun yüzün yeniden canlanmasını ve gözlerinin aralanmasını beklemekti.
Lavaboya gidip ellerimi yıkadım. Hem de defalarca. Elimdeki kan kokusu sanki gitmiyordu. Bu gün korkmuştum, hem de fazlasıyla.
Eskiden kardeşim gibi gördüğüm kızın neredeyse benim için ölümüne şahit oluyordum.
Lavabodan çıktığımda Damon’nın kapının önünde beklediğini gördüm. O da kokmuştu. Ne kadar kabul etmesek de biz hala o çocuklardık. Gözleri kıpkırmızı olmuştu ağlamamak için zor durduğunu anlayabiliyordum. Kollarını bana sardı, bende ona. Bu ikimiz içinde kırılma noktası olmuştu. Sarıldığımız anda gözlerimizden akan yaşlar ise bunun en büyük kanıtıydı.
O beni bir abi şefkatiyle bekledi gözyaşlarımın durmasını, ben ise bir abla gibi sardım onu kollarımla. Kim ne derse desin kan bağı önemsizdi. Bazı insanlar kan bağı olmadan yer ediniyordu kalbinizde.
İkimizde benzer acıları yaşamıştık. Bazen kızmış bazen de kırılmıştık birbirimize ama yine burada beraberdik.
Çünkü sevgi her şeyin üstesinden gelirdi.
_________
Alisa’yı Damon’a emanet edip çıkmıştım odadan. Koridorda dolanırken kulağımda yankılanan sesler geçmişin acılarını temsil ediyordu içimde. Geçmişin pişmanlıkları içimde ukdeler bırakıp gidiyordu. O yaralar içimde devamlı kanıyordu. Ve diğer yandan Alisa benim için yara almış, bu hale gelmişti.
İnsanlara göre nefret anlayışım farklıydı. Nefret ettiğim bir insanın benim için ölmesini istemezdim. O eğer ölecekse bana hiçbir vicdan yükü bırakmadan ölmeliydi. Ya da intikamımı en acı şekilde ondan almalıydım.
Ama benim için ölmemeliydi. Hem de isteyerek.
Ellerime kaydı gözlerim. Ben bir şifacı değil miydim? Nasıl anlamamıştım damarı parçaladığını?
Kendime sorduğum bu soruların cevabı belliydi. Ama inanmak istemiyordum içten içe.
Çünkü duygular en büyük silahtı.
Hayat felsefem haline gelmişti bu söz benim. Çünkü en büyük tuzaktı aslında duygular, tekrardan dediğim gibi bir silahtı yeri geldiğinde sizi öldürecek hatta ölmekten beter edebilecek bir silah.
Bana en güçlü duyguyu sorsanız cevap veremeyebilirdim. Bana göre her duygu en güçlü duyguydu gereken tek şey o duyguyu doruklarda yaşayabilmekti. Sevgi, aşk, nefret, öfke, kıskançlık, açgözlülük ve nicesi. Tüm bu duygular insanın kendi kafasına doğru tuttuğu bir silahtan farksızdı.
Kontrolü senin elinde olmayan bir silah…
İstemeyerek de olsa düşüncelerden uzaklaşmam gerekti. Damon’ı daha fazla tek başına bırakamazdım. Psikolojisi yerinde değildi. Hele ki Alisa’yla aynı odadayken asla.
Odama girdiğimde her şey bıraktığım gibiydi diye düşünecekken durdum. Damon odada yoktu. Belki görememişimdir diye “Damon neredesin.” Diye seslendim ama hiç ses gelmedi.
Tam aramaya gidecekken hafif bir öksürme sesi geldi. Arkamı döndüğümde o kişinin Alisa olduğunu gördüm.
Yattığı yatağın yanına gittim. Ellerimi alnına koydum artık teni o kadar soğuk değildi. Bedeni yavaş yavaş kendine geliyor demekti. Nabzını kontrol ettim hala yavaştı ama eskisine nazaran daha iyiydi.
İçimden bir ses Damon’ı aramamı söylüyordu ama yalnız kalmak istiyor olabileceğini hatırladım.
Alisa’nın yattığı yatağın yanına bir sandalye çektim. Solgun yüzüne baktım. Ne hissettiğimi bulmaya çalıştım. İçimde onu gördüğümde ortaya çıkan tek duygu nefretti. Kendimi kötü hissettim. Bu gün yaptıklarının, yaşananların nasıl bir şey olduğunu düşündüğüm. Bunu düşündüm için nefret ettim kendimden.
O affı kesinlikle hak etmiyordu. Bunu düşünmek bile bir hataydı.
Hatta onun ölmesi lazımdı.
Annabel onun yüzünden burada değildi.
Onu özlemiştim Annabel’i, eski bizi.
“Annabel” bir fısıltı gibi duydum. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Odada iki kişiydik. Ben ve Alisa.
Yemin olsun ki eğer adını ağzına aldıysa onu kendi ellerimle öldürürdüm.
Saçma da olsa içimdeki dürtüye karşı gelemedim.
“Kimsin.”
“Gerçekten bunu bu şekilde soracak kadar aptal olman beni üzüyor Elera.” Gelen sesle ayaklarım yere yapıştı.
Sesin Alisa’dan gelmemesine mi mutlu olayım yoksa nerden geldiğini bilmediğim bir sesin bana aptal demesine mi karar veremedim.
“Son kez soruyorum kimsin.”
“Biraz aklını kullan bulabilecek misin?”
Yoksa o düşündüğüm kişi miydi?
Lioya.
“Lioya sen misin?” dediğim anda kapı çaldı. Tırsmıştım. Kapıyı açtığımda karşımda o vardı. Lioya.
“Kenara çekil odaya giremiyorum.” Dedi bilmiş bir tavırla. Çekildim çünkü odama girmesinde hiçbir problem yoktu. Üzerimdeki garip duyguyu atıp ona sarılmak istiyordum hatta çünkü uzun zamandır görüşemiyorduk.
“Nasıl yaptın?” çünkü kapıdan seslenseydi kapıdan geldiğini anlardım. Ve sesi daha boğuk çıkardı.
“Bazen B12’nin gerçekten çok düşük olduğunu düşünüyorum.” Devam etti. “Biraz düşün anlarsın.”
Düşündüm ama en son ne zaman görüştüğümüzün tarihini dahi hatırlamıyordum. Gözlerimi onun mor gözlerine sabitlediğimde konuşmalarımız aklıma geldi.
___________________
23 gün önce:
“Ciddi misin Lioya.” Devamlı sorduğum sorudan sıkılmıştı.
“Evet, Elera ciddiyim ama bundan kimseye bahsetme.”
Şok içindeydim. Yıllarca gücü olmadığı için aşağılanan arkadaşımın gücü bir ilkti. Dünyada ilk. Anlattığı şeye inanması oldukça zordu. Bu gücüyle belki mezuniyet sistemini bile değiştirebilirdi.
“Tabi bahsetmem ama bir sorum olacak.”
“Sor.”
“Ama kızmak yok.”
“Sor hadi.”
“Mezu-”
Cümlemi yarıda kesti.
“Asla Elera. Her şeyi iste ama onu isteme.” Sesi oldukça katı çıkmıştı.
Sustum.
Vedalaşıp tam onu uğurluyordum ki aklıma gelen soruyla durdum.
“Peki, neden gidiyorsun?”
“Bir gücün üzerinde çalışıyorum biraz garip gelebilir ama.”
“Anlat neden garip gelsin ki?”
“İnsanlar Elera. İnsanların zihnine girme ihtimalim var. Tam emin değilim yapabileceğimden ama gözlerim değişiyor. Bunun üzerinde çalışmak için gidiyorum. Sen kimseye bir şey deme yeter zaten yokluğumu anlamazlar.” Dedi ve gitti.
Yıllardır arkadaşımın dışlanma sebeplerinden birinin büyük bir güç kaynağı ortaya çıkmıştı…
________________
“Anladım.” Diyeceklerim bu kadar kısaydı. İçeride Alisa varken konuşamazdık. Bilinci açık olabilirdi. Ve bunu riske atamazdım. Çünkü bu Lioya’nın hayatına mal olabilirdi.
Alisa’ya güvenmiyordum.
Lioya neden konuyu kestirip attığımı anlamamıştı. Tam anlamadığımı düşünerek kendisini açıklayacakten parmağımla sus işareti yapıp içeriyi gösterdim.
Anında ne demek istediğimi anladı. Bakışlarını her zaman ki boş bakışına çevirdi. Bende sanki biraz önce arkadaşımın insanların zihinlerine girebildiğini öğrenmemişim gibi rahat ve doğal davranıyordum.
İçeri doğru yürüdüğümde peşimden geldi. İçeri girdiğinde tüm bedenin donduğunu hissettim.
Yüzüne baktığımda tarifi zor bir duyguyla bakıyordu. Nefret, öfke ve kin bir arada tüm negatif duyguları aynı hissediyordu. Elimi koluna götürdüm. Kolunu tuttuğum anda ellimi ittirdi.
“O katil neden burada?” sesi buz gibiydi.
“Sakin ol anlatacağım.”
Lioya’nın bazı sinir problemleri vardı. Tanımadığı ve sevmediği insanlara karşı oldukça katıydı. Bu çocukluğundan ona kalan bir mirastı. Gözlerini Alisa’nın hareketsiz bedenine dikmişti ve bakışları beni korkutuyordu.
Özelliklede güçlerini yeni keşfetmiş ve iradesi zayıfken.
“İlk önce sakin ol.” Ellerini tuttuğumda tüm bedeninin gergin olduğunu hissettim.
Fark ettiğim detayla keşke Lioya’yı içeri alamasaydım diye düşünmekten kendimi alı koyamadım.
“Nasıl sakin olayım. O katil şuan Annabel’le senin odanda uyu-”
Fark ettiğini anladığımda “hadi biz gidelim hem kahve de içeriz” dedim. Bedeni kaskatı olmuş gözlerine adeta bir perde inmiş gibi donakalmış bir şekilde Alisa’ya kilitlenmişti.
Hiçbir şey söylemedi. Sessizliği beni korkutuyordu. Çünkü bir insan asıl susunca ondan korkmalıydık.
Sesliğin korkutucu hissettirdiği bir dakika sonra Alisa’nın bedeni titremeye başladı. Küçük veya hafif bir titreme değildi. Neden olduğunu anladım.
“Lioya. Dur.” Durdu. Gözlerime sanki ona ihanet etmişim gibi bir hayal kırıklığıyla bakıyordu.
Onun bana hiç böyle baktığını görmemiştim.
Bu sefer hiç anlamadığım bir şekilde Lioya bana bakarken Alisa yataktan yere düştü.
Lioya’dan korkmuştum, bu güce bir sınır bulunması gerektiğini anladım.
Anladığım kadarıyla çok kısa bir sürede dahi bu kadar geliştirebiliyorsa bunun durması lazımdı.
Öte yandan Alisa’nın yanına gitmek istedim çünkü yarası vardı. Tehlikeli olabilirdi ama gidemedim ayaklarım yere bağlanmış gibiydi, hareket ettiremiyordum. Lioya’ya baktım. Her ne olduysa çok sinirliydi.
Alisa hâlâ yerde baygın yatıyordu. İçimden yarasının tekrardan kanamaması için dua ettim.
Hiçbir şeyden haberi yoktu. Özellikle de şuan yanına gelen Lioya’dan.
Lioya birkaç adım ötesinde durdu. Gözlerini Alisa'dan ayırmadı. Yüzünden tek bir duygu bile okunmuyordu. Sanki karşısındaki bir insan değil, yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
Sonra bakışları sertleşti. Alisa'nın kapalı gözlerine kilitlendi.
İlk başta hiçbir şey olmadı. Rahatlamam gerekiyordu ama rahatlamadım aksine her saniye daha gerildim.
Ardından Alisa'nın parmakları hafifçe seğirdi.
Lioya'nın bakışları daha da yoğunlaştı.
Alisa'nın eli titremeye başladı. Önce küçük, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif hareketlerdi bunlar. Fakat birkaç saniye içinde titreme bütün koluna yayıldı.
Alisa hâlâ uyanmıyordu, baygındı.
Bedeninin verdiği tepkinin belki de farkında bile değildi.
Nefesi değişti.
Göğsü daha hızlı yükselip inmeye başladı. Kaşları hafifçe çatıldı. Başını yere doğru bastırır gibi oldu. Sanki bilinci kapalı olsa bile bedeni, üzerine çöken görünmez baskıya karşı direnmeye çalışıyordu.
Lioya'nın gözlerinde hiçbir merhamet yoktu. Biraz daha baktı.
Alisa'nın bütün bedeni bir anda gerildi.
Parmakları kasıldı, omuzları istemsizce yükseldi. Sonra ise titreme artmaya başladı.
Artık yalnızca elleri değil, bütün bedeni sarsılıyordu. Fakat gözleri hâlâ kapalıydı. Uyanmıyor, kendisini savunamıyor, ne olduğunu anlayamıyordu.
Lioya onu öldürmeye çalışıyordu.
Ve Alisa'nın bundan haberi bile yoktu.
Birkaç saniye sonra Alisa'nın hareketleri yavaşladı, titreyen parmakları gevşedi, nefesi düzensizleşti.
Lioya bakışlarını hiç çekmedi. Sanki nefes almamasını, ölmesini bekliyordu. Dudakları hafifçe kıvrıldı.
Alisa'nın bedeni yeniden kıpırdadı.
Son bir kez. Neredeyse gözle görülmeyecek kadar minik bir hareketti bu. Görmemiş olmasını diledim.
Ardından Alisa’nın bedeni tamamen hareketsiz kaldı.
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Lioya’nın bakışları eski ciddiyetine döndü, dudaklarındaki kıvrım gitti. Alisa'nın göğsünün çok hafif bir şekilde hareket ettiğini teğet etti.
Henüz bitmemişti.
Lioya'nın gözleri yeniden karardı. Hem de eskisinden daha kötü bir şekilde. Gözlerindeki morluk neredeyse siyaha bürünmüştü.
Bana baktı. Korktum. En yakınımdan nasıl korkabileceksem öyle korktum. Artık sanki bana da düşman gibi bakıyordu.
“Yapma, lütfen.” Sesim kısık çıkmıştı. Ondan istemekten başka çarem yoktu, ayaklarım görünmez bir güç tarafından adeta bağlanmıştı.
“Sıkıyorsa durdur Elera.” İsmime özellikle vurgu yapmıştı ve tüm bunları söylerken bakışlarını dalga geçer gibi ayaklarımda dolaştırdı.
Tekrar Alisa’ya döndüğünde bu kez bakışında yalnızca tek bir amaç vardı:
Onu tamamen susturmak.
4. bölüm sonu
Haftaya cumaya görüşürüz.🩷
1000 olduğumuz zaman ek olarak bir bölüm atıcam.
Bölüm etkileşimi
