1. bölüm / 6
Bazı Sırlar ÖlmezBÖLÜM 1
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 1
- 1 BÖLÜM 12.711 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM 2🩵1.221 kelime
- 3 BÖLÜM 3783 kelime
- 4 BÖLÜM 4♥️2.052 kelime
- 5 BÖLÜM 5🤎771 kelime
- 6 BÖLÜM 62.274 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir insanın önce sesini unuturdun.
Anılarında yavaş yavaş bir boşluk oluşur, o boşluk zamanla kalbine yerleşirdi. Kendini ne kadar hırpalarsan hırpala, ne kadar hatırlamaya çalışırsan çalış, bazı şeyleri geri getiremezdin.
Sonra yüzü de bulanıklaşırdı zamanla.
Hayallerinde onun olduğunu bilirdin ama artık yüzünü eskisi gibi göremezdin. Sanki daha yeni gitmiş gibi hissedersin. İçindeki acı yeniden büyür, nefes almak bile zorlaşırdı.
En son kıyafetlerini unuturdun.
Artık ona ait düşleyebileceğin hiçbir şey kalmadığını sanırdın.
Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda duyduğun bir koku, unuttuğunu sandığın o güzel anıları yeniden hatırlatırdı.
Peki ya o kişiyi neredeyse hiç görmediyseniz ne olurdu?
Onun için ne kadar savaşabilirdiniz?
Hayatınızı, kokusunu bile hiç duymadığınız biri için ne kadar yok sayabilirdiniz?
_______________
“Elera, haydi kalk. Onunla çalışın.”
Bayan Storm’un sesiyle başımı kaldırdım. Eliyle salonun karşı tarafını işaret ediyordu. Gösterdiği yere baktım.
Ve onu gördüm.
Alisa.
Derin bir nefes verdim, ancak bu daha çok öfkeli bir oflama gibi çıkmıştı. İçimdeki huzursuzluk dalgası, adeta mideme indirilen sert bir darbe gibi yayıldı.
Gerçekten mi?
Bunca insanın arasından onu mu seçmişti? Ben hayatta bir kuzgunla çalışmazdım; özellikle de onun gibi biriyle asla! Aramızdaki o soğuk duvarlar, geçmişin unutturmaya çalıştığı ama her an zihnimizde canlanan o karanlık anıları birer birer su yüzüne çıkarıyordu.
Bayan Storm'a dönüp itiraz etmeye hazırlanıyordum ki işaret parmağını yüzüme doğru kaldırdı. “Sakın!” Gözlerini korkutucu bir biçimde gözlerime dikmişti. “Sakın, Bayan Lunaris. İtiraz istemiyorum.”
Sesindeki keskin ton, sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu açıkça gösteriyordu. Burası, zayıflığın affedilmediği, kurallara uymamanın bedelinin ağır olduğu bir yerdi.
Yine de bir kez daha şansımı denemek istedim. “Ben sadece—”
Cümlemi kesti. Sinirle nefesimi bıraktım. O ise gözlerini gözlerime dikmiş, geri adım atmamı beklediği, hal ve tavırlarından çok net anlaşılıyordu.
“Son kez uyarıyorum Elera! Ya şimdi sözümü dinlersin ya da geceyi mahzende geçirirsin.”
Tehditlerini umursamadım. Mahzende kalmak umurumda dahi değildi; oranın karanlığı, içimdeki cehennemden daha korkunç olamazdı. Kimse beni istemediğim bir şeyi yapmaya zorlayamazdı. Uğraşmak istemiyordum ama içimden bir ses onu sinir etmemi söylüyordu.
Bir süre birbirimizin gözlerinin içine baktık. Hiç istifimi bozmadan biraz önce kalktığım yere geri oturdum, kafamı arkaya yaslayıp gözlerimi kapadım.
Böyle bir tepki beklemiyor olmalıydı ki birkaç saniye sessiz kaldı. Kendine geldiğini, bana tehdit ve hakaretler savurmaya başladığında anladım. O bana bağırarak gözdağı verirken, salondakilerin meraklı bakışlarının üzerimizde toplandığına neredeyse emindim.
Bir süre sonra sesi gittikçe azaldı ve duyulmayacak hale geldi. Muhtemelen birkaç dakika içinde geri dönecekti. Belki de yanında birkaç yetkiliyle, cezamı resmiyete dökmek için buraya geleceklerdi. Ama umurumda bile değildi. Gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim.
Dakikalar geçtikçe salonun sesleri birbirine karışmaya başladı. Kılıçların metalik çarpışmaları, uzaktan gelen mırıltılar, eğitmenlerin sert emirleri... Hepsi giderek benden uzaklaşıyor gibiydi. Bir süre daha böyle oturursam gerçekten uyuyakalacağımı fark ettim. Zaten hızlı davranacak olsa, Bayan Storm çoktan buraya damlardı.
Tam o sırada kolumda ani bir el hissettim. Öyle sert kavramıştı ki canım acımıştı. Öfkeyle gözlerimi açtım.
Karşımda Bayan Storm’u ya da onun çağırıp getirdiği yetkililerden birini görmeyi bekliyordum. Ancak karşımdaki kişi beni şaşırtmakla kalmamış, sinirlerimi daha da zıplatmıştı.
Alisa.
Bir an sadece ona, gözlerine baktım. Kolumu tuttuğunu fark ettiğim an, hızla kendimi çektim. Yerimden kalkıp dikildim.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun?” Ses tonu beklediğimden çok daha sakindi.
Salağa yatması, zaten tavan yapmış olan sinirimin daha da artmasına neden oldu. “Pardon ama kolumu sıkan sensin.”
Beni anlamıyormuş gibi gözlerimin içine baktı. “Bayan Snorm muydu, Storm muydu neydi adı?”
Nefesimi sesli bir şekilde bıraktım. “Adı Bayan Storm.”
Sustu. Bir şey söylemesini bekledim ama yüzüme o boş, sinir bozucu ifadeyle bakmaya devam etti. Yüzünü dahi görmeye katlanamadığım kişi, tam karşımda dikiliyordu.
“Ee?” dedim. “Ne diyeceksen de. Seninle daha fazla muhatap olmak istemiyorum.”
Bir süre daha bekledim ancak cevap vermedi. Göz devirdim. Ona hak ettiğinden fazla vakit tanımıştım; arkamı dönüp gidecekken kolumdan tekrar yakaladı.
“Gel.”
“Bırak beni.”
Bırakmadı.
“Elera—”
“Bırak!”
Bu sefer kolumu bırakmak bir yana, daha sıkı kavrayıp beni çekiştirmeye başladı. İstesem onu bir adım bile hareket ettiremezdim; bunu ikimiz de biliyorduk çünkü güç konusunda ondan üstündüm. Yorgundum, tartışmak istemiyordum. Zaten konunun uzaması, onun yüzüne daha uzun süre bakmak anlamına gelecekti ki bu en son isteyeceğim şeydi.
Belki de ondan uzaklaşmanın en kestirme yolunun peşinden gitmek olduğunu düşündüğüm için hareket ettim; tam olarak emin değilim.
Kılıçların bulunduğu sehpaya geldiğimizde durdu. Sonunda kolumu serbest bırakıp karşıma geçti. Arkasını dönerek talim kılıçlarından ikisini aldı; birini kendisine, diğerini bana uzattı. Almaya yeltenmeyince kılıcı adeta elime tutuşturdu.
Önce elime tutuşturduğu demire, sonra Alisa’ya, ardından tekrar kılıca baktım. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum ama konu Alisa olunca mantık yürütmek her zaman zordu. Sorgulayan bakışlarımı fark etmiş olacak ki yüzünde belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Seni otururken bulsalardı ceza vereceklerdi. Mezuniyet gününe az kaldı, bu senin aleyhine işleyebilir.” Bir anlığına durdu ve ekledi: “Dikkatli olmalısın.”
Söyledikleri zihnimde birkaç saniye yankılandı. Beni neden hâlâ umursuyormuş gibi davranıyordu? Sözleri ve bakışları, tıpkı eski günleri, o lanet hatıraları hatırlatıyordu bana.
Bir zamanlar...
Hayır.
O düşünceyi hemen susturdum. Çünkü geçmiş bana nefretten ve acıdan başka bir şey vadetmiyordu. Geçmişi deşmek beni psikolojik olarak tüketiyordu ve hak etmeyen biri için kendimi daha fazla hırpalayamazdım.
Elimdeki kılıca baktım. Hiçbir şey söylemeden, doğrudan gözlerinin içine bakarak kılıcı yere bıraktım.
“Sizden gelecek iyiliği istemiyorum.” Sesimdeki sertlik, kararlılığımı açıkça ortaya koyuyordu.
Arkamı döndüm. Bakışlarını sırtımda hissederken istifimi bozmadan yürümeye devam ettim. Hiçbir kuzgundan gelecek merhamete ihtiyacım yoktu.
“Geçmişi hiç unutmayacak mısın, Elera?”
Adımlarım yavaşladı. Sanki o cümle ayaklarımı yere mühürlemişti. Durdum. Bir süre hareket edemedim; belki de ruhum buna izin vermedi.
Gözlerim yavaşça kapandı.
Geçmiş.
Sadece tek bir kelimeydi ama bana acı vermeye, zihnimde yüzlerce enkazı canlandırmaya yetiyordu. Bazen edilen tek bir ihanet, tüm ömrü zehirlemeye yeterdi. Her hatırlayış, aldığın nefesi haram kılardı.
Yavaşça arkamı döndüm. Alisa hâlâ olduğu yerde duruyordu. Bana bakıyordu.
Bunu bana nasıl sorabilirdi?
Kalbim hâlâ onun adıyla sızlarken, benim onu unutmamı nasıl bekleyebilirlerdi? O bize güvenmişti. Ve biz onun güvenini yerle bir etmiştik.
“Geçmişi açmayalım, Alisa.” Sesim düşündüğümden çok daha soğuk çıktı. Geriye doğru bir adım attım. “Yoksa haksız çıkarsın.”
Gözümün kenarından istemsizce süzülen bir damla yaşı elimin tersiyle sildim. Alisa’nın yüzüne baktım.
Pişmandı. Bunu gözlerinden okuyabiliyordum.
Ama son pişmanlık neye yarardı ki?
Bir süre birbirimize baktık. Sonra bakışlarını kaçırdı. Arkamı dönüp uzaklaşmadan önce gördüğüm son şey, Alisa’nın gözünden usulca süzülen bir damla yaştı.
_______________
Antrenman salonundan ayrılıp soyunma odasına geçtim. Lavaboya girip doğrudan duş kabinine yöneldim ve musluğu açarak suyu sonuna kadar soğuk tarafa çektim. Normal bir insanın altında kolay kolay duramayacağı o buz gibi suyun altına, küvetin zeminine bıraktım kendimi. Kollarımı bedenime sardım; gözlerimden uzun zaman sonra akan yaşlar, yine onun içindi.
Sanki içimdeki sönmeyen yangını dindirebilecekmiş gibi, dakikalarca o buz gibi suyun altında öylece kaldım.
Ama söndürmüyordu.
Su ne kadar soğuk olursa olsun, ruhumdaki sızı dinmiyordu. Oysa o, soğuktan nefret ederdi. Eline soğuk bir nesne değmesine bile tahammül edemezdi.
Gözlerimi sıkıca yumdum. Üstümden akan su mu, yoksa geçmişin acısı mı bedenimi titretiyordu, kestiremiyordum. Tek bildiğim, onu deli gibi özlediğimdi.
Ah, Annabel...
Umarım oralar soğuk değildir.
Bu düşünceyle birlikte boğazıma sert bir düğüm oturdu. Ayağa kalktım, suyu kapattım. Gözyaşlarımı kurulayıp nefesimi dengeledikten sonra bornozuma sarılıp dışarı çıktım. Aynanın karşısına geçip bir süre kendi yansımama baktım.
Gözlerimin kıpkırmızı olduğunu fark ettim. Umursamadım. Zaten Bayan Storm cezamı kestiğinde, bir süre kimse beni görmeyecekti; hatta kendimi bile göremeyecektim.
Zemin hâlâ ıslak ve kaygandı. Adımlarıma dikkat ederek giyinme alanına ulaştım. Dolabımdan formalarımı çıkardım; kurallara göre odanızın haricinde asla sivil gezemezdiniz. Kıyafetlerimi giydiğimde kendimi biraz daha toparlanmış hissediyordum. Saçlarımı rasgele bir topuz yaptım, kısa perçemlerim alınıma doğru döküldü.
Aynaya son kez bakıp derin bir nefes aldım ve kapıya yöneldim.
Elimi kapının kulpuna attığım an kapı birden açıldı ve Alisa içeri girdi. Öyle aceleci bir hali vardı ki nefesini toplamakta zorlandığı gözlerinden okunuyordu.
“Saklanman lazım.”
Sorgularcasına kaşlarımı kaldırdım. “Ne saçmalıyorsun yine?”
“Saklanman lazım, Elera. Bayan Storm seni arıyor.”
Boş, duygusuz gözlerle yüzüne baktım. “Emin ol, hiç umurumda değil.”
Çıkmak için bir kez daha yeltendim. Alisa önümden çekilmedi.
“Elera, ciddiyim.”
“Ben de ciddiyim, Alisa.”
Onu omzuyla kenara itip kapıyı açtım. O anda koridordan gelen sert bir ışık gözüme vurdu. O kadar yoğun bir parıltıydı ki gözlerimi kıstım. Kısa süre sonra etrafın aydınlık olmadığını, birinin doğrudan yüzüme el feneri tuttuğunu fark ettim.
“Feneri yüzümden çeker misiniz?”
Ve karşımdaki silüeti gördüğüm an olduğum yerde çakılıp kaldım. Dudaklarıma istemsizce minik, alaycı bir tebessüm yerleşti. “Sonunda beni buldunuz efendim.” Sesimdeki o sükûnet, belki de tamamen kabullenişin eseriydi. Her davranışın bir bedeli vardı ve ben ödemeye hazırdım.
Bayan Storm.
Kızgın gözlerini gözlerime sabitlemişti. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Onun bakışları üzerimde gezinirken, ben de sakince onu izledim. Kendimi açıklamaya çalışmayacağım; insanlar anlasın istiyordum ama bu kadın asla anlamayacaktı.
Aksine, bir adım daha yaklaştı. Ceza almak artık umurumda bile değildi.
Yaptıklarımın pişmanlığını taşımak, yapamadıklarımın içimde bıraktığı ukdelerden çok daha hafifti.
Bayan Storm’un eli yavaşça havaya kalktı.
Ne yapacağını çok iyi biliyordum. Bir an eline, sonra yüzüne baktım. Geri çekilmedim. İstesem onu kolayca durdurabilirdim ama insan bir süre sonra yoruluyordu; bu hayattan bıkmıştım ve karşı koymak içimden gelmiyordu.
Tıpkı Annabel gibi, bu rezil kaderi kabullenmiştim belki de.
Yanağımı hafifçe çevirdim, gözlerimi kapattım ve darbeyi bekledim.
Bir saniye geçti. Sonra bir saniye daha. Ama hiçbir şey olmadı.
Geciken darbeye karşı gözlerimi yavaşça araladım. Karşımda gördüğüm manzara karşısında ne yapacağımı bilemedim.
Alisa önüme geçmişti; eliyle Bayan Storm’un havaya kalkmış bileğini sımsıkı kavramıştı. İkisinin yüzündeki ifadeye baktım. Her ikisinin de gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Sakın!” Ses alçaktı ama o tek kelime, koridorun sessizliğinde bıçak gibi keskin yankılandı.
Bayan Storm’un bileğini sertçe aşağı doğru itti. “Eğittiğiniz bir öğrenciye böyle bir şiddet uygulama hakkınız olduğunu sanmıyorum, Bayan Storm.” Kadının soyadını özellikle bastırarak söylemişti.
Bayan Storm’un yüzündeki öfke katlanarak arttı. “Peki, Alisa.” Sesi adeta tıslarcasına çıkmıştı.
Kısa bir sessizlik oldu. Ama bu, kelimelerin bittiği değil, iki tarafın birbirine kılıç kuşanmadan meydan okuduğu bir sessizlikti.
“Unuttuğun bir şey var,” dedi Bayan Storm, bir adım atarak neredeyse burun buruna geldikleri mesafeden. “Eğitmenler, kurallara karşı gelen disiplinsiz öğrencilere istedikleri gibi müdahale edebilir.”
Alisa bir milim bile geri çekilmedi. İşaret parmağını kadının yüzüne doğru kaldırdı; tıpkı antrenmanda Bayan Storm’un bana yaptığı gibi.
“Elera’nın kural çiğnediğine dair elinizde somut bir kanıt var mı?”
İçimdeki itiraz etme dürtüsünü bastırmak gitgide zorlaşıyordu. Ondan gelecek hiçbir iyiliği istemiyordum. Bu sıradan bir inat değildi; hayatımızı kana bulayan bir sisteme karşı duyduğum öfkeden kaynaklanıyordu. Ama şimdi sesimi çıkarırsam Alisa da başını belaya sokacaktı. And içerim ki, ne kadar nefret edersem edeyim, sırf bana yardım etmeye çalıştığı için onun yanmasına göz yumamazdım.
Bayan Storm ikimizin arasında gezdirdi bakışlarını. “Üstünüzde ne bir yara var ne de tek bir çizik.”
Bir an durdu, dudaklarına o alaycı, küçümseyici gülümseme yayıldı. “Özellikle de sizin gibi iyi kılıç kullanan iki hanımefendinin, bir antrenmandan bu kadar sağlam çıkması imkânsıza yakındır.”
İşin burada bittiğini, cezanın katlanarak büyüyeceğini düşündüm. Performans notlarım iyidi.
Ölmemeye yetecek kadar…
Alisa ise yıllardır olmadığı kadar sakindi. Sanki karşısındaki kadın onun tüm geleceğini karartabilecek biri değilmiş gibi rahattı. Arkasını dönüp bana baktı. O kısa bakışmada ne anlatmaya çalıştığını çözemedim.
Tekrar Bayan Storm’a döndü ve arkamda durdu. Normalde arkama geçtiğinde suçu yine bana atacağını düşünürdüm ama beni ters köşeye yatırdı.
“Gördüğünüz üzere...” dedi, sesindeki sahte sükûneti sadece ben fark edebilmiştim. Bir an duraksadı ve devam etti:
“Elera antrenmanda kılıç talimi sırasında baldırımı derin bir şekilde yaraladı.”
Başımı şaşkınlıkla ona çevirdim. Gözlerimde gördüğü ifadeyle yüz hatları anlık olarak yumuşadı; bana sakin ol der gibi baktı.
“Sonrasında da, gururuna yediremeyip ağladı. Gözlerindeki şişliğin sebebi bu.”
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ortada attığı yalanı destekleyecek hiçbir kanıt yoktu. Ben böyle bir şeye ağlamazdım ve diyelim ki ağladım, ortada ispat yokken kimse buna inanmazdı.
Bayan Storm’un kuşkulu bakışları üzerimizde gezinmeye devam ederken, Alisa’nın yüzünde en ufak bir tereddüt emaresi yoktu.
“Öyleyse ben neden ortada kan veya yara izi göremiyorum?” dedi kadın, cevabımı beklercesine. Bilerek benden yanıt bekliyordu çünkü benim bu kadar uzun süre sessiz kalmam norm dışıydı.
Ancak Alisa’nın oyununu bozmamak için hızla gözlerimi doldurdum, bakışlarımı olabildiğince masumlaştırdım. Sanki suçüstü yakalanmış beş yaşında bir çocuk gibi mırıldandım.
“Bu konu hakkında... Konuşmak istemiyorum.”
Bayan Storm, midesi bulanmış gibi bir ifadeyle ikimize bakarken, Alisa kendinden emin bir şekilde söze girdi:
“Yaranın üzerindeki sargıyı açıp size hemen kanıtlayacağız.”
Bayan Storm’un buna izin vermeyeceğini biliyordum tam söze girecekken Alisa ondan daha hızlı davrandı. “Doğru düzgün tanımadığım bir kişinin yanında yaramı açmak istemiyorum. Umarım anlayışla karşılarsınız efendim.” Dedi son kelimesine baskı uygulayarak. Bayan Storm tam olarak ikna olamamıştı ancak reddedemezdi. Alisa’ya beni takip etmesi için gözlerimle işaret edip yürümeye başladım. Adım seslerinden arkamdan geldiğini duyabiliyordum.
Bayan Storm’un bizi göremeyeceği yere yani soyunma odalarına gelene kadar yürüdüm. Kapıyı açıp girmesini bekledim. İçeriye girdiğinde onun yanına gidip kapıyı kapattım. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Ben hâlâ ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Beni kurtarmak istemişti ama neden? Ondan nefret ettiğimi biliyor ve oda bizi sevmiyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Şimdi değil.”
Sinirle nefes aldım. Tüm bu konuşmaları fısıltı şeklinde yapmak olayı daha sinir bozucu hale getiriyordu.
Ona baktım ama fark etmesine rağmen bana bakmadı, kapıyı izliyordu. Sanki dışarıdan gelecek en küçük sese bile dikkat kesilmişti.
Sonunda bana döndüğünde konuşmaya devam ettim, sessiz konuşmamız gerektiğinden konuşmak için bana bakmasını beklemiştim.
“Bana bunu yapmaya hakkın yok. Yollarımızı ayırdık bundan sonra sadece düşmanız Alisa dost değil.”
“Niye inkâr etmedin o zaman içeride.”
“Ne yapmamı bekliyordun Alisa. Ben senin gibi insanları yarı yolda bırakmam.”
Cevap veremedi. Gözlerini gözlerimden ayırdı. Geçmişin pişmanlığıyla adeta ezildi.
Onu izlerken pelerinini çıkarttığını gördüm. Pelerini elime tutuşturdu.
Ne yapacağını anladım. Büyük bir ihtimalle bir süre önce yaralandığı eski yara izini gösterecekti.
Sonra pantolonunun cebine uzandı. Elini takip ettim. Cebinden bir şey çıkardı. Çıkardığı küçük, parlak bir metal parçası ışığın etkisiyle hafifçe parladı.
Gördüğüm şeyle nefesimin kesildiğini sandım.
Hançer.
Üzerinde baş harflerinin yazılı olduğu bir hançer.
Bizim doğum gününde haftalarca para biriktirerek aldığımız hançer.
O, ona aldığımız ilk hediyeydi.
İstemsizce o günleri hatırladım.
Ona o hediyeyi verdiğimizde ben daha 9 yaşında bir kız çocuğuydum.
O zamanlar her şey çok daha basitti. Canımız için savaşmamıza gerek yoktu.
En azından birbirimize güvenir, birbirimizi korurduk.
Alisa o hediyeyi aldığında yüzündeki mutluluğu bile hatırlıyordum.
Ama şimdi...
Şimdi o hançer hâlâ onun yanındaydı.
Bunca yıldan sonra.
Bunca şeyden sonra.
“Sen...”
Sesim neredeyse çıkmadı.
Alisa bana bakmadı.
Bacağının sıyırdığı kısma baktığımda yapacağı şeyi anlamıştım. Bacağında yara yoktu. O yaraya o açacaktı.
Benim için. Düşmanı için.
Ona baktığımı biliyordu. Bildiğini biliyordum. Ama sanki göz göze gelirsek planını tamamlayamayacağını biliyordu.
“Alisa, dur.”
Beni dinlemedi.
Hançeri elinden almak için öne doğru atıldım.
Ancak çok geçti hançer tenine değmişti. Bir süre sonra planını tamamladı. Hançeri derisinden geri çekmeden önce derin bir nefes aldı ve çekti. Tüm bu olaylar olurken yüzünde neredeyse hiçbir mimik oluşmamış sadece nefes alışverişleri hızlanmıştı.
Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım.
O hançer.
Hâlâ yanında saklıyordu. Ve kendisini yaralamıştı benim için.
Bunun anlamını düşünmek istemedim.
Geçmiş gözümün önüne geldi. Zaten hiç gitmiyordu ama…
Birbirimiz için yara aldığımız günler…
Birbirimize güvenerek çıktığımız yollar...
Ve şimdi aramızda yalnızca öfke ve pişmanlık kalmıştı.
Alisa yarasına bakıp nefesini düzenledi.
Sonra pelerinini elimden aldı. Hala oturur pozisyondaydı. Yarasından bileğine doğru boylu boyunca kan akıyordu.
“Bayan Storm bunu görürse planım anlaşılır.” Yarasından akan oluk oluk kandan bahsediyordu. Yeni oluşan bir yara sadece bu kadar kanardı veya pansuman yapılmamış. Biz ise Bayan Storm’a pansumanı açacağımızı söylemiştik.
Başımı kaldırıp ona baktım. Yarasından akan kanı nasıl yavaşlatabileceğini düşünüyordu. Pelerinin cebinden peçete çıkarttı. Peçeteyi neredeyse yaranın içine sokup kanı emdirmeye başladı.
Doğru yapmıyordu yaranın içinde peçete kalabilir veya yaraya pansuman yapılmazsa iltihap kapabilirdi. Bir şey söylemek istedim.
Söyleyemedim. Dilim karşısında lal olmuştu.
Onu hâlâ affetmemiştim.
Ve belki de hiçbir zaman affetmeyecektim. Çünkü onu affetmek ihanetti. Kendime ve ona ettiğim bir ihanet.
Ama az önce yaptığını da görmezden gelemezdim. Bir süre sessizce karşısında durdum.
Sonunda dayanamadım ve kalbimin derinliklerinden bana seslenen o küçük kızın sözünü dinledim.
Önünde diz çöktüm.
“Göster.”
Alisa şaşkınlıkla bana baktı. Benden böyle bir şey beklemediği kesindi. “Neyi?”
“Yaranı.”
Birkaç saniye boyunca bana baktı kendisini yaralarken dolmayan gözleri dolmuştu. Mutluydu ama aynı zamanda da geriliyordu.
Bacağını benimde görebileceğim bir şekilde hafifçe uzattı.
Yaraya baktım. Elimi yaranın üzerine hafifçe koydum. Gözlerimi kapattım.
Yara derindi.
Gözlerimi açtım.
“Yaran derin.”
Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Eskisi gibi izliyordu beni, gözleri sanki hiç görmediği bir şeye şahit olmuş gibi açılmıştı.
“Bir saate kalmadan revire görünmeni tavsiye ederim. Eğer reviri bulamazsan yanıma gel yaranı temizlerim”
Alisa birkaç saniye cevap vermedi.
Sanki bu cümleyi benden beklemiyordu.
Sonra yüzündeki gerginlik biraz olsun çözüldü.
“Teşekkür ederim, Elera.”
Sesindeki yumuşaklık beni rahatsız etti.
“Beni düşündüğün için.”
Bakışlarımı kaçırdım.
“Bir şey değil.” Durdum. Sanırım benim de ona bir şey demem gerekiyordu.
“Sağol.” Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki duyup duymadığından emin değildim.
Ama Alisa'nın dudaklarının hafifçe kıvrıldığını gördüm.
Ve o küçücük gülümseme...
Nedense içimde uzun zamandır kapattığımı sandığım bir kapıyı yeniden araladı. Ama izin veremezdim.
Ona merhamet, kendime ettiğim en büyük ihanetti.
Bölüm 1’in sonu.
Bölüm etkileşimi
