4. bölüm / 6
BANA AİTDÜŞMAN
Bölümler 6Şu an: DÜŞMAN
- 1 İLK KARŞILAŞMA3.371 kelime
- 2 KORKMA3.183 kelime
- 3 GERÇEKLER2.825 kelime
- 4 DÜŞMAN3.024 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 ÖZÜR DİLERİM3.791 kelime
- 6 GÖZLERİNİ AÇ2.978 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Hayır! Hayırrrr.."
Kendi sesime uyanmıştım. Tanrım rüyaymış. Bi an için beni gerçekten öldürdüğünü düşünmüştüm. Resmen alnımdan soğuk terler akıyordu. Yatakta toparlanıp saate baktım. Saat sabahın altısıydı. Rüyanın etkisinden çıkabilmek için banyoya koşup soğuk suyla yüzümü yıkamıştım. Soğuk su irkilmeme neden olmuştu.
Yüzümü kurularken bir yandan da aklım Morgan'daydı. Beni öldürecek olsaydı dün fırsatı varken yapardı. Ama yapmadı. Onun yerine gururunu kırdığım için beni öylece bırakmıştı. Artık benden nefret ediyor bile olabilirdi. Ama bu hâlâ ondan korktuğum gerçeğini değiştirmiyordu. Yine karşıma çıkar bana bir şey yapar korkusu sanırım içimden hiç gitmeyecekti.
Düşüncelerimden sıyrılıp aynanın karşısına geçtim. Madem bu saatte uyandım. İş saati gelene kadar hazırlanıp koşuya çıkmalıydım. Bu kez kendimi eve kapatmayacaktım. Hem ne zamandır yapmıyordum. Normal hayatıma geri dönmeliydim. Lucas ve abisi için elimden geleni yapmıştım. Bundan sonra adaletin tecelli etmesini beklemekten başka çarem yoktu. Gözümden süzülen bir damla yaşı elimin tersiyle silip ayna karşısında kendimi iyice süzmüştüm.
Saçlarımı at kuyruğu bağlayıp camdan dışarı baktım. Hava çok güzeldi. Üzerime beyaz tişört, siyah şort geçirip telefonumu elime aldım. Her hangi bir arama veya bildirim yoktu. Telefonu bel çantama atıp odadan dışarı çıktım.
Emma daha uyanmamıştı. Sessiz adımlarla çıkışa doğru ilerleyip yavaş yavaş kapıyı açtım. Aynı yavaşlıkla kapıyı kapatıp temiz havayı içime çekmiştim. Umarım bugün çok güzel bir gün olurdu.
Kulaklıklarımı takıp evin bahçesinden yola çıktım. Biraz ısındıktan sonra tempolu koşmaya başlamıştım. Sözde düşüncelerimde boğulmamak için şarkı açmıştım ama işe yaramamıştı. Dün olanlar beynimin içinde dönüp duruyordu. Şu yaşadıklarımı başka biri yaşamış olsaydı aklını kaybedebilirdi. Bende ki bu dirayet nereden geliyordu anlamış değildim.
Çok geçmeden nefes nefese kalmıştım bile. Koşuyu bırakıp kendimi yandaki banklardan birine attım. Koşu susatmıştı.. Yanıma su almadığımı fark ettiğimde ise oflayıp başımı geriye doğru attım. Gözlerimi kapayıp sessizce şarkıya eşlik ediyordum. Yavaş yavaş gözlerimi araladığımda gözlerim korkuyla yerinden çıkacak gibi olmuştu. Hemen tepemde biri bana su uzatıyordu. Bir hışımla yerimden fırlayıp kulaklıklarımı çıkardım.
"Özür dilerim hanımefendi korkuttum mu?" Diye sormuştu.
Karşımdaki kişi esmer, bir seksen boylarında, kahverengi gözlü, klasik giyinimli biriydi. Doğruca bana su uzatıyordu. Elinde ki suyu alıp "Aslında sizi öyle orada görünce boş bulunup korktum. Su içinde teşekkür ederim." Deyip tebessüm etmiştim.
Buda kimdi? Suya ihtiyacımın olduğunu nereden anlamıştı? Yoksa beni takip mi ediyordu? Morgan'ın adamlarından biri miydi? Tanrım iyice paranoyak olmuştum.
"Adım Steven.." deyip elini bana doğru uzatmıştı.
Uzattığı eli sıkıp "Memnun oldum. Bende İsabella. Bu arada tanışıyor muyuz?" Diye sormuştum. Hava güzel olmasına rağmen eli buz gibiydi. Bakışları keskin, rahatsız edici bir yanı vardı.
Elimi geri çekip bir cevap beklemiştim. Daha önce onu görüp görmediğimden emin olmak içinde bir yandan adamı inciliyordum. Ama kesinlikle bu adamı hayatımda hiç görmemiştim.
Cevap vermek yerine "Bir kafeye geçip konuşmamız mümkün mü?" Diye sormuştu. İşler iyice gizemli bir hâl almaya başlamıştı. Benimle ne hakkında konuşacaktı merak etmiştim.
"Bu saatte açık bir yer bulmamız çok zor. İsterseniz burada konuşalım."
Dediğimde saçlarını karıştırıp ileriyi göstererek "İlerde ki kafe 7/24 açık istersen oraya gidelim." Demişti. O söyleyene kadar orada açık bir kafe olduğunu bile fark etmemiştim. Mecburen başımla onaylayıp kabul etmiştim.
Birlikte kafeye doğru yürüyorduk. Bir kaç defa ağzından laf almaya çalışsam da işe yaramamıştı. Sır küpünden farksızdı. Kafeye geldiğimizde hızla içeri göz gezdirdim. Kafe çok kalabalıktı. Bu saatte bu kadar kalabalık olması tuhaftı. Şansımıza boş bir yer bulup oraya yöneldik. Steven sandalyemi çektiğinde oturup teşekkür etmiştim.
Oda tam karşıma oturup beni süzmeye başlamıştı. Nedense bu adamı gözüm hiç tutmamıştı. Konuya girmesi için yapmacık bir şekilde öksürüp bakışlarımı ona çevirmiştim.
Boğazını temizleyip "Seninle açık konuşmak istemiyorum." Dedi ciddiyetle.
"Lütfen." Deyip konuşmaya devam etmesini bekledim.
"Aslında tanışmıyoruz. Ama bizi bir araya getiren ortak bir düşmanımız var." Dediğinde kalakalmıştım.
Ortak düşman derken kimi kastediyordu? Benim bir düşmanım yok ki? Yoksa.. Morgan'dan mı bahsediyordu? Yinede emin olmak için ona sormalıydım.
"Ortak düşman derken kimi kastediyorsunuz?"
Geriye doğru yaslanıp çapkınca gülümsemişti. Ben yine nasıl bir belayla karşı karşıyaydım. Ancak Tanrı bilirdi. Garsonun yanımıza geldiğini fark ettiğimde geriye yaslanmıştım.
"Önce siparişimizi verelim." Deyip iki çay söylemişti. Garson siparişi alır almaz yanımızdan ayrıldı.
Daha sonra Steven ellerini masada birleştirip bana doğru yaklaştı. Pür dikkat onu dinliyordum. Umarım bu kişi ilerde başıma dert açmaz.
"Morgan benim de bu dünyada ki en büyük düşmanım. Yıllarca onu hapse tıkmak için elimden geleni yaptım. Ama o hep bir şekilde sıyrılmayı bildi. Son zamanlar da sana yaşattıkları ortada. İstiyorum ki ona karşı birlikte savaşalım." Dediğinde ne diyeceğimi bilememiştim.
Bu adam benim yaşadığım şeyleri nereden biliyordu? Kesinlikle bu adamın karanlık bir tarafı olduğuna yemin edebilirdim. Tanrım benim burada ne işim var? Neden bütün belalar beni buluyordu.
"Morgan'la yaşadığım şeyleri nereden biliyorsunuz?"
Sorum karşısında gülümsemişti.
"Gereksiz sorularla birbirimizi boğmayalım. Hem şu sizi bizi de bırakalım. Sadece bana güvenmeni istiyorum." Demişti kendinden oldukça emin bir şekilde. Bu tavrı bana biraz itici gelmişti.
"Morgan defterini ben tamamen kapattım. Lütfen beni bu konu için rahatsız etmeyin. Bunlarla uğraşmak yerine eski hayatıma dönmeyi tercih ediyorum." Dediğimde yüzü düşmüştü. Az önceki emin tavrından yüzünde eser kalmamıştı. Cüzdanından çıkardığı kartvizitini masaya bırakıp nazikçe önüme doğru itti.
"Fikrini değiştirirsen bana buradan ulaş." Deyip ayağa kalktı. O ayağa kalktığında diğer masalarda oturan adamlarda hep birlikte ayağa kalkmıştı. Şaşkınlığımı gizleyememiştim. Tek tek bütün masalara bakmıştım. Adamlar ayakta Steven'a bakıyordu.
Steven çıkışa yöneldiği sırada diğer adamlar da peşine takılıp kafeden çıkmıştı. Kafede bi kaç kadın harici kimse kalmamıştı. İnanamıyorum. Resmen kafedeki bütün adamlar onun adamıymış. Geriye kalan kadınların bana olan tuhaf bakışlarını fark ettiğimde masadaki kartviziti alıp kafeden ayrıldım.
Steven'ın teklifini kabul etmeli miydim? İlerde başıma bela olur korkusuyla reddetmiştim ama en az onun kadar bende Morgan'ın cezasını çekmesini istiyordum. Elimde ki kartvizite tekrar bakıp çanatama atmıştım. Ne olur ne olmaz çantamda kalsın.
Kulaklıklarımı takıp bu kez eve doğru koşmaya başladım. Dışarda fazla oyalanmıştım. Hemen eve gidip iş için hazırlanmalıydım. Fazla acele etmiş olacağım ki ayak bileğim bir anlık boşluğuma gelip burkulmuştu. Acıyla kendimi yere atmıştım. Tanrım bu nasıl bir acı? Yerde kıvranıyordum. Hemen Emma'yı aramalıydım. Bu şekilde bir adım bile atamazdım.
Çantamdan telefonumu çıkardığımda Emma'dan iki cevapsız çağrı görmüştüm. Telefon sessizce kaldığı için duymamıştım. Hızla Emma'yı arayıp bileğimin burkulduğunu hemen yanıma gelmesi gerektiğini söyleyip telefonu kapatmıştım. Emma gelene kadar burada beklemekten başka çarem yoktu.
Eve yakın bir yerde olduğum için çok hızlı bir şekilde yanıma gelmişti. Tanrıya şükürler olsun ki arabayla gelmişti. Yoksa ben bu bilekle bir adım dâhi atamazdım. Arabadan inip bana doğru yaklaştığında gülmemek için dudağımı ısırmıştım. Karşımda pijamalı, saçları dağınık dahası birbirinden farklı parmak arası terlikle gördüğümde kahkahamı daha fazla tutamamıştım. Cidden âlem kız ya.. Bu acıya rağmen beni güldürmeyi başarmıştı.
"Bella iyi misin? Telefonda sesin ağlamaklı geliyordu." Deyip yanıma çökmüştü. Gözlerini kocaman açmış bir yandan beni incelerken bir yandan da cevap bekliyordu. Ama ben onun bu haline gülmekten tek kelime edemiyordum.
"İyiyim merak etme. Sadece bileğim biraz incindi." Deyip tekrar kahkahayı patlatmıştım.
Emma neye bu kadar güldüğümü anlayamamıştı. Ta ki ayağında ki terlikleri fark edene kadar. Sert bir şekilde omzuma vurup "Gülmeyi kesmezsen diğer bileğini de ben incitirim." Diyerek tehditler savuruyordu.
Ellerimi havaya kaldırıp "Tamam sakin ol. Bak gülmüyorum." Dediğimde göz devirip kolumun altına girmişti. Dikkatli hareketlerle yerden kaldırıp arabaya doğru ilerlemiştik. Ayağımın üzerine hafifçe bastığımda acıyla yüzümü buruşturmuştum. Sanırım bileğimin durumu çok ciddiydi. Emma da bunu fark etmiş olacak ki tüm ağırlığımı ona vermemi söylemişti.
Arabaya geçer geçmez Emma, son gaz hastaneye sürmüştü. Bu gidişle işede geç kalacaktık. Şefi arayıp durumu anlatmak en iyisi olacaktı. En azından bize yarım gün izin verebilirdi.
...
Şefi arayıp olanları anlatmıştım. İstemeye istemeye Emma'yla ikimize öğlene kadar izin vermişti. Söz konusu sağlık olunca buna mecbur kalmıştı. Zamanında yine böyle bir olay olmuş ve şef çalışana izin vermemişti, bu yüzden müdürden sağlam bir azar işitmişti. Sanırım yine aynı şeyin olmasını göze alamamıştı.
Hastanenin önüne geldiğimizde Emma arabada beklememi tembih edip aşağı inmişti. Koşar adım hastaneye girip elinde tekerlekli sandalyeyle geri dönmüştü. Herkes alaycı bir tavırla Emma'ya bakıyordu. Emma ise bunu hiç dert etmiyordu. Çünkü Emma için bir başkasının ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktu. Onun için önemli olan sadece sevdiklerinin iyi ve güvende olmasıydı. Ve bunun için yapacaklarının bir sınırı yoktu.
Emma kapıyı açıp beni yavaşça tekerlekli sandalyeye geçirmişti. Hastaneye doğru ilerlerken "Herkes sana bakıyor." Dediğimde hiç oralı olmamıştı. Sadece telaşlı bir halde danışmaya doğru ilerliyordu. Gerekli işlemler yapıldıktan sonra çok ağrım olduğu için beni hiç bekletmeden doktorun yanıma almışlardı.
...
Tüm tetkikler yapılmış, kırık veya çatlak olmadığı anlaşılmıştı. Sadece bileğim bir hafta sarılı kalacak ve üzerine basmayacaktım. İşe yeni dönmüşken şimdi tekrar izne ayrılmıştım. Bu durum hiç hoşuma gitmemişti. Koltuk değnekleriyle zorda olsa arabanın yanına kadar gelebilmiştim. Emma'nın yardımıyla arabaya geçip kemerimi takmıştım.
Kırk yılın başı bir şey yapmak istedim ve olana bakın. Tekrar eve tıkılı kalacaktım. Durumuma canım sıkılmış, yüzüm düşmüştü. Artık kesinlikle şundan eminim. Üzerimde bela çeken bir şey vardı. Ve bir günüm dâhi normal geçmiyordu.
"Bella! Daha iyi misin?"
Emma'nın sorusu karşısında gözlerimi ona çevirip "Gayet iyiyim. Neredeyse iki ay önce bir cinayete tanıklık ettim. Daha dün kızımın babasının bizi terk ettiği için platonik aşığım tarafından öldürüldüğünü öğrendim ve yine aynı gün içinde kızımın amcasıda aynı kişi tarafından gözümün önünde öldürüldü. O psikopat katil belkide hâlâ peşimde. Bugün ise tanımadığım bir adamdan tuhaf ve bir o kadar tehlikeli bir teklif aldım. Bitti mi hayır... Kırk yılın başı kendim için bir şey yapmak istemişken bileğimi burktum. Ve bu yüzden bir hafta eve tıkılı kalacağım. Soruna gelecek olursak evet gayet iyiyim." Deyip boş boş Emma'nın suratına bakmıştım.
Hızımı alamayıp Steven olayınıda araya kaynatmıştım. Ama Tanrıya şükür Emma o kısmı anlamamıştı. Eğer anlasaydı birde ona olanları anlatmak zorunda kalacaktım. Ve bu isteyeceğim son şey bile değildi. İkimizde kısa bi süre öylece önümüze bakıp kahkahayı patlatmıştık. Resmen acılarımla dalga geçiyorduk. İşin kötü yanı ise buna alışıyordum. Oysaki ilk yaşadığım olayda bir ay evden çıkamamıştım. Şimdi ise daha dün olan bir olay hakkında dalga geçebiliyordum. Bu benim açımdan çok korkutucu bir durumdu. Buna alışmak istemiyordum.
Eve geldiğimizde Emma beni zorda olsa odama kadar çıkarıp doğruca işe gitmişti. Umarım bu bir hafta boyunca sıkıntıdan patlamazdım. Komodinin üzerinde ki tableti alıp güzel bir film arıyordum. Şu an yapabileceğim en heyecanlı aktivite film izlmekti sanırım ...
...
Filmin ortalarına geldiğimde telefonuma gelen bildirim sesiyle filmi durdurup telefonu elime almıştım. Mesaj Emma'dandı. Mesajda aynen "İnanmayacaksın ama az önce Morgan'ın adamlarından biri geldi ve müdür beyle konuşup önümüzde ki ay burada yapılacak bütün iş yemeklerini iptal etti. Sanırım kurtulduk." Yazıyordu. Neden böyle bir şey yapmıştı ki? Anlaşılan beni artık görmek istemiyordu. İsabet olur, çünkü bende onu görmek istemiyordum. Karşılık olarak "Tanrıya şükür." Yazıp göndermiştim.
Filme devam etmek yerine duşa girmeye karar vermiştim. Koşudan sonra direkt hastaneye gittiğim için resmen ter kokuyordum. Koltuk değnekleriyle banyoya güç bela ulaşabilmiştim. Tam küvete girecekken aşağı kattan bir tıkırtı duymuştum. Korkuyla bornozumu üzerime geçirip hemen koltuk değneklerine sarılmıştım.
Bu halde kaçamayacağıma göre korkumun üstüne gidip aşağı katta neler oluyor bakmalıydım. Odamdan çıkıp merdivenlerin başına geçtiğimde koltuk değneklerinden birini orada bırakmıştım. Bir yandan merdiven korkuluklarından bir yandan da koltuk değneğinden destek alarak dikkatli bir şekilde aşağı kata inmiştim. Aşağı indiğimde salona doğru ilerlemiştim.
Salonda kimse yoktu. Yavaş adımlarla mutfağa geçtiğimde orda da kimse yoktu ve her şey yerli yerindeydi. Yanlış duyduğumu düşünerek tekrar salona dönmüştüm. Emma gelene kadar burada kalsam iyi olacaktı. O geldiğinde de duşa girerim. Koltuğa dikkatli bir şekilde oturup televizyonu açmıştım. Ağrıyan bileğimi yastığın üzerine uzatıp boş boş kanal atlamaya başladım.
...
Kapının açılma sesiyle gözlerimi aralamıştım. Hava çoktan kararmış, Emma işten dönmüştü. O kadar saat uyuyabilmeme şaşırmıştım. Emma beni salonda gördüğünde fazlasıyla sinirlenmişti. Dışardan benim için aldığı yemeği masaya bırakıp bana doğru yaklaşmıştı,
"Sen o merdiveni tek başına nasıl indin? Ya bir şey olsaydı? Ya düşüp kalsaydın?" Dediğinde başımı öne eğmiştim. Diyecek bir şeyim yoktu. Sonuna kadar haklıydı. O anın korkusuyla sağlıklı düşünememiştim.
"İyi bari bileğine buz koymayı ihmal etmemişsin." Dediğinde şaşkınlıkla bileğime bakmıştım. Ama ben bileğime buz koymamıştım ki. Üzerimde ki battaniyeyi fark ettiğimde ise uyumadan önce ki ana gittim. Uyuyacağımı düşünmemiştim ki bu yüzden üzerime battaniye de almamıştım. Sadece bornozla öylece uzanmıştım. Bunları kim yapmıştı?
Olanları daha fazla sorgulamadan Emma'nın yardımıyla odama çıkmıştım. Emma bu akşam Brandon ile akşam yemeğine çıkacaktı. Bu yüzden Emma hazırlanmak için odasına gittiğinde bende duşa girmiştim. Aslında Emma beni bu halde bırakıp yemeğe gitmeyi hiç istemiyordu. Bende sürekli benim yüzümden kendi hayatını ertelenmesini istemiyordum. Bu yüzden zorda olsa onu ikna edip odasına göndermiştim.
Bu bilekle küvet keyfi bile yapılmıyordu. Alel acele duşumu alıp bornozumu üzerime geçirmiştim. Koltuk değnekleriyle dolabımın önüne geçip pijamalarımı zorda olsa giyebilmiştim.
Bu kez saçımı kurutmaya halim yoktu. Saçlarımı güzelce tarayıp kendimi yatağa bıraktım.
"Tık..tık.."
Emma kapıyı iki kez tıklatıp içeri girmişti. Saçları dağınık topuz, ince ip askılı kırmızı elbiseyle peri kızından farksız görünüyordu. Hafif utangaç bir halde yanıma gelip ayak ucuma oturmuştu.
"Canım arkadaşım. Çok güzel olmuşsun."
Dediğimde hafifçe ayağıma vurup gülümsemişti. Yüzünden anladığım kadarıyla benim için endişeleniyordu. Ama bu yersiz bir endişeydi. Bileğim şu an daha iyi durumdaydı.
Mahcup bir şekilde "Seni böyle bırakıp gitmek hiç içimden gelmiyor." Demişti.
Yerimde yavaşça toparlanıp "Emma! Canım arkadaşım bugün bari kendini düşün olur mu? Bak bana ben gayet iyiyim. Birazdan getirdiğin yemeği yiyip uyuyacağım. Benim için sakın endişelenme. Lütfen git ve güzel bir akşam geçir." Dediğim de bana biraz daha yaklaşıp sıkıca sarılmıştı.
Son olanlardan kaynaklı mıdır bilmiyorum ama bu aralar çok duygusaldım. Ağlamak için resmen bahane arıyordum. Emma'dan ayrılıp gözlerimi silecektim ki Emma'nın da gözlerinin dolduğunu fark etmiştim.
"Sakın. Ağlamak yok. Makyajının akmasını istemeyiz değil mi?" Dediğimde yerinden fırlayıp "Bencede ağlamak yok. Hadi ben çıkıyorum. Sende kendine çok dikkat ediyorsun. Merdivenleri kullanmıyorsun. Anlaştık mı?" Diye sorduğunda göz devirip yanımda duran yastığı ona doğru fırlatmıştım.
Yastığı tekrar bana doğru hafifçe fırlatıp odadan çıkmıştı. Umarım her şey gönlünce olur.
Komodinin üzerinde ki yemeğe bakıp burun kıvırmıştım. Hiç iştahım yoktu. Belki daha sonra yerim. Kucağımda ki telefonumu elime alıp biraz sosyal medyada gezindim. Böyle olmayacaktı. Telefonu bi kenara fırlatıp yavaşça yataktan kalktım. Koltuk değnekleriyle cama kadar ileleyip camı açmıştım. Biraz hava almak iyi gelebilirdi. Derin bir nefes alıp gözlerimi gökyüzüne çevirmiştim. Gökyüzünde ne çok yıldız vardı..
Gözlerimi bu kez aşağı çevirdiğimde kalakalmıştım. Gözlerim benimle oyun oynamıyorsa Morgan aşağıda pür dikkat elleri cebinde beni izliyordu. Bu kez her zaman ki görünüşünden farklı gelmişti bana. Siyah eşofman takımının içinde aşağıda sessizce duruyordu. Kapüşonunu başına geçirmiş, yüzünün bir kısmını gölgede bırakmıştı. Kapüşonlusunun fermuarı yarıya kadar açıktı. Açıkta kalan yerde siyah atleti görünüyordu. Her zaman yapılı olan saçları bu kez düz kapüşonun kenarından taşarak alnına dökülmüştü. Dağınık ama kendine has bir hava katmıştı. Bakışları sabit ve derindi. Şu an aklından neler geçiyordu yüzünden belli olmuyordu.
Neden buraya gelmişti? Ne yapacağımı bilemediğim için bende onu öylece izliyordum. Anlamsızca bu kez ondan korkmamıştım. Bir şey yapmasını beklerken öylece arkasını dönüp gitmişti. Buda neydi şimdi? Buraya sadece beni izlemek için mi gelmişti?
Camı kapatıp yatağıma geri döndüm. Morgan'ın tavrı bu kez çok tuhaftı. Her neyse onu düşünmeyi bırakıp uyumalıydım...
ÜÇ GÜN SONRA...
Ayak bileğim bugün daha iyi durumdaydı. Koltuk değneklerini bırakmış artık üzerine azda olsa basabiliyordum. Sadece hafif bi ağrı kaldığı için arada topallıyordum. Yavaş adımlarla makyaj masama geçip bugün için güzel bir makyaj yapmaya koyuldum.
Emma bugün izinli olduğu için birlikte bir şeyler yapacaktık. Önce güzel bir kahvaltı yapıp daha sonra bir yerde kahve içecektik. Emma odasında hazırlanırken bende makyajımı bitirip dolabımın karşısına geçtim. Kot şort üstüne beyaz bir bluz giyecektim.
...
Son olarak çantamı ve telefonumu alıp odadan çıktım. Salona inip Emma'yı beklemeye başladım. Çok geçmeden Emma da hazır bir şekilde yanıma gelmişti. Oda kırmızı tişört altına mini kot etek giymişti. Saçları at kuyruğu bağlamış, hafif bir makyaj yapmıştı.
Hiç beklemeden evden çıkıp arabaya geçtik. Kahvaltı yerini Emma seçmişti. Bende kahve içeceğimiz yeri. Günler sonra ilk defa bu kadar huzurlu hissediyordum. Morgan'ı o geceden sonra hiç görmemiştim. Belkide bu yüzden kendimi tehlikede hissetmek yerine artık huzurlu hissediyordum.
Şükürler olsun artık o eski sakin, huzurlu hayatıma geri dönebilmiştim. Tamam kabul.. Morgan'a söylediklerim için pişmandım. Onu bu kadar kırmak istemezdim ama yapabileceğim bir şey yoktu. Duygularının bende bir karşılığı yoktu. O anın korkusuyla da ağır bir şekilde konuşmuştum. Sadece kendimi korumak istemiştim.
Kahvaltı yapacağımız yere geldiğimizde düşüncelerimden sıyrılıp mekanı süzmeye başladım. Oldukça şirin bir yerdi. İçeri girip bahçe kısmına geçtiğimiz an resmen büyülenmiştim. Masamız ise bahçenin en güzel yeriydi. Yerler yemyeşil, ahşap masalar, bembeyaz masa örtüleri resmen masaldan fırlamış gibiydi. Masada yok yoktu. Çeşit çeşit peynirler, reçeller, zeytinler... Daha sayamadığım bir ton şey. Kuşların cıvıltısı ve taze demlenmiş çayın kokusu...
Hiç beklemeden masaya geçmiştim. Bir an önce kahvaltıya başlamak için can atıyordum.
"Keşke Laura da burada olsaydı." Gözlerim dolmuştu. Kızımı çok özlemiştim. Artık onsuz bir şeyler yapmak istemiyordum.
Emma hafifçe omzuma dokunup "Minik kelebeğim geldiğinde de geliriz. Lütfen üzme kendini. Sadece şu anın tadını çıkar." Dediğinde bir hışımla gözlerimi silmiştim. Haklıydı böylesine güzel bir günü duygusallığımla mahvedemezdim.
Çaylarımız geldiğinde kahvaltıya başlamıştık. Her şey o kadar lezzetliydi ki buradan on kilo alıp çıkmazsam iyidir. Resmen hepsinden üçer beşer yiyordum.
"Bella! Brandon ile akşam yemeğine gittiğim akşam. Morgan geldi demiştim. O günden sonra bir daha geldi mi?" Diye sorduğunda elimde ki çayı masaya bırakıp bakışlarımı ona çevirdim.
"Hayır bir daha hiç görmedim." Deyip bakışlarımı bahçede gezindirdim.
"Sanırım söylenenler doğru." Dediğinde bir hışımla tekrar ona doğru döndüm.
"Nedir o söylenen şey?" Diye sormuştum.
"Morgan Rusya'ya gitmiş. Yani artık orada yaşayacakmış." Dediğinde yüzüm düşmüş içim bir tuhaf olmuştu. Ne yani o akşam bana sessizce veda mı etmişti? Kendime inanamıyorum. Neredeyse o gitti diye üzülecektim. Kendine gelmelisin Bella. O bir katil. Her ne olursa olsun kızın için onu kendinden uzak tutmalısın.
...
Kahvaltı bitmiş son çaylarımızı içiyorduk. Telefonuma gelen bildirim sesiyle telefonumu elime aldım. Yabancı bir numaradan mesaj gelmişti. Mesaja tıkladığımda resmen hayat benim için durmuştu. Korku, panik hepsini aynı anda yaşamıştım. Mesajda "Laura şuan benim yanımda bizimle yaşamayı kabul ediyorsan beni bul. MORGAN." yazıyordu. Nasıl olur Morgan Laura'yı mı kaçırmıştı?
Ya Laura'ya bir şey yaparsa. Yüreğim ağzımda atıyordu. Önce mesajın geldiği numarayı aramıştım ama kapalıydı. Daha sonra ise hemen annemi aramıştım. Laura iyi mi anneme soracaktım ama oda açmamıştı. Telefonu kapalıydı. Bir anda ayağa fırlayıp ağlamaya başladım. Korkudan ellerim zangır zangır titriyordu. Emma da benimle birlikte ayağa fırlayıp "Neler oluyor Bella. Mesaj kimdendi." Diye sorduğunda her şeyi anlatmıştım.
Morgan'dan mesaj aldığımı, beni kızımla tehdit ettiğini duyduğunda oda panik yapmıştı. İkimizde ne yapacağımızı bilmiyorduk. Emma "Yürü karakola gidiyoruz.” Dediğinde kararsız kalmıştım. Çünkü söz konusu Morgan ise kendi istemediği sürece onu kimse bulamazdı. Bu kadar sürede onu gayet iyi tanımıştım.
Çantam açık bir halde masanın üzerinde duruyordu. Bir anlık gözüme Steven'ın kartviziti çarpmıştı. İşte bu.. Onu Steven'ın yardımıyla bulabilirdim. Bir saniye bile düşünmeden kartvizitte ki numarayı tuşlayıp aradım. Emma anlamsız gözlerle bana bakıyordu. Ama ona şuan durumu açıklayacak vaktim yoktu. Telefon ikinci çalmada açılmıştı.
"Selam Steven, Ben Bella. Teklifin hâlâ geçerli mi?"
Bölüm etkileşimi
