7. bölüm · Ayışığının Ötesinde
İlk Hamle
Gümüş anahtar ucu avcumun içinde adeta kor bir ateş gibi yanıyordu. Günlerdir odamdaki o karanlık köşede durup bana bakıyor, beni sarayın en derinindeki o karanlığa, unutulmuş mahzenlere çağırıyordu. Kütüphanede bulduğum o harita parçası yatağımın şiltesinin altında gizliydi ama zihnimdeki harita çoktan netleşmişti. Aşağı inecektim. Bu gizemi, mektupçunun kim olduğunu ve en önemlisi... Irithel ile Hazel’ın neden bana o nefret dolu gözlerle baktığını çözmek zorundaydım. Kendimi hazır hissettiğim ilk gece, üzerime muhafız pelerinimi geçirip odamdan sızdım.
Sarayın alt katlarına inen merdivenler, gündüzleri bile tekinsizken gece yarısı tam bir karabasanı andırıyordu. Duvarlardaki meşalelerin titrek ışığı, taş duvarlarda devasa, canavar benzeri gölgeler yaratıyordu. Kalbimin ritmi, botlarımın mermer zeminde çıkardığı neredeyse fısıltı kadar az olan seslere eşlik ediyordu.
Son merdiveni de dönüp mahzen kapısının önüne geldiğimde durdum. Devasa, paslı demir kapı karşımda bir dev gibi dikiliyordu. Nefesimi tuttum. Elimi cebime atıp o gümüş anahtar ucunu çıkardım. Tam kapının kilidine doğru uzatıyordum ki...
"Orada dur bakalım, yeni yetme muhafız."
Arkamdan gelen o buz gibi, sinsi sesle birlikte sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü. Yüreğim resmen ağzıma geldi, nefesim boğazımda tıkandı. Hızla elimdeki anahtarı pelerinimin geniş yeninin içine kaydırıp arkama döndüm. Karşımda duran kişi Kieran değildi ama en az onun kadar tehlikeli biriydi: Saray Muhafız Alayı’nın sinsi ve acımasız kıdemli komutanı, Yüzbaşı Boran. Gözlerini kısmış, elindeki feneri tam yüzüme doğru tutuyordu.
"Yüzbaşı Boran..." dedim, sesimin titrememesi için içimden kendime fena halde küfürler savurarak. Çenemi yukarı kaldırıp bir muhafıza yakışacak o dik duruşu takındım. "Bu saatte buralarda olacağınızı tahmin etmemiştim."
"Asıl senin bu saatte, krallığın girilmesi yasak olan mahzen kapısında ne işin var, Valeria Ashford?" dedi Boran, adım adım üzerime yürürken. Elindeki fenerin ışığı gözlerimi alıyordu. "Prens Kieran’ın seni özel koruması yapması, sarayın her deliğinde fink atabileceğin anlamına gelmez. Söyle bana, burada ne arıyorsun? Yoksa içeri sızmaya çalışan bir ajan mısın?"
Beynim saniyeler içinde binbir çeşit senaryo üretti. Yakalanmanın eşiğindeydim ve eğer mantıklı bir yalan söylemezsem kendimi o bahsettiği soğuk zindanlarda bulacaktım. Kıvrak zekama güvenmekten başka çarem yoktu.
"Ajan mı?" dedim, hafifçe alaycı bir şekilde kıkırdayarak. "İlahi Yüzbaşı... Sarayda henüz çok yeniyim ve bugün aldığım bir duyuma göre alt katlardaki devriye saatlerinde büyük bir güvenlik zafiyeti varmış. Prens Kieran’ın can güvenliği bana emanetken, sarayın her bir köşesini, her gizli geçidini ve potansiyel tehlike arz eden yerlerini teftiş etmek benim en doğal görevim. Ben sadece işimi yapıyorum. Buranın güvenliğini kontrol ediyordum."
Boran durdu. Gözleriyle beni baştan aşağı süzdü, yalanımı tartıyor gibiydi. Yüzündeki o şüpheci ifade tamamen kaybolmadı ama bir muhafızın "güvenlik" bahanesinin arkasına sığınması elini kolunu bağlamıştı.
"Teftiş öyle mi?" diye mırıldandı sinsi bir gülüşle. "Güzel hikaye Ashford. Ama burası senin oyuncak oynayacağın bir yer değil. Mahzenler devlet sırlarıyla doludur ve bir daha seni bu kapının yakınlarında görürsem, Kieran bile seni elimden alamaz. Şimdi derhal odana dön!"
"Emredersiniz, Yüzbaşı," dedim ve bozuntuya vermeden yanından geçip merdivenleri hızla tırmandım.
Odama girip kapıyı arkamdan kilitlediğimde sırtımın soğuk terlerle kaplandığını fark ettim. Ellerim zangır zangır titriyordu. Yakalanma korkusu, bir zehir gibi damarlarıma yayılmıştı. Boran beni göz hapsine almıştı ve Kieran’ın da her an beni izlediğini biliyordum. O mahzenlere hemen inemezdim. Bu çok büyük bir intihar olurdu. Planı ertelemek zorundaydım.
Ancak benim bu erteleme kararım, birilerinin hiç hoşuna gitmeyecekti.
İki gün boyunca mahzenlerin yanından bile geçmedim, sadece normal nöbet görevlerimi yerine getirdim. Üçüncü gecenin sonunda, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde odama döndüğümde, yatağımın üzerinde yine o tanıdık, zarif mühürlü zarfın durduğunu gördüm. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Zarfı yırtarcasına açtım.
Sevgili Valeria,
Yüzbaşı Boran’a söylediğin o tatlı yalanı hayranlıkla izledim. Gerçekten çok kıvrak bir zekan var. Ama itiraf etmeliyim ki, sonrasındaki o korkaklığın beni hayal kırıklığına uğrattı. Saray zırhının arkasına saklanan o cesur avcıya, mahzen kapısından arkasına bakmadan kaçmak hiç yakışmadı.
Madem aşağı inmeye, o gümüş anahtarı kullanmaya cesaretin yok; o zaman ceza olarak benim istediklerimi yapacaksın. Sonuçta oyunun kurallarını ben koyuyorum, değil mi?
Sana ilk görevin: Yarın gece sarayda Elvira’nın şerefine büyük bir ziyafet verilecek. Prens Kieran’ın sağ tarafındaki şarap kadehine, bu mektubun içine bıraktığım küçük paketteki mavi tozu dökeceksin. Korkma, onu öldürmeyecek... Sadece küçük bir baygınlık.
Eğer bunu yapmazsan Valeria... O zihninin içindeki o iki kızın, Irithel ve Hazel’ın sakladığı o büyük günahı tüm sarayın ortasında haykırırım. Kieran senin aslında kim olduğunu öğrendiğinde yüzünün alacağı hali görmek istemezsin, emin ol.
Seçim senin. Yarın gece kadehi izliyor olacağım.
——
Valeria kendi dünyasındaki bu amansız şantajın altında ezilirken, gerçek dünyadaki hastane odasında bambaşka bir dram yaşanıyordu.
Uyanan Irithel ve Hazel, başlarında beyaz önlükleriyle duran doktorun dedikodularını endişeyle dinliyorlardı. Doktor, Valeria’nın beyin grafiğine bakarak kaşlarını çattı.
"Bu çok garip," dedi yanındaki hemşireye. "Arkadaşları uyandıktan sonra Valeria’nın beyin dalgalarındaki o ani yükseliş yerini derin bir stres dalgasına bıraktı. Sanki zihni, uyanmamak için kendine yeni engeller, yeni korkular yaratıyor. Bir şeye direniyor, sanki içeride bir tuzak kurulmuş ve o tuzaktan kaçmaya çalışıyor."
Irithel, ağlamaktan kızarmış gözleriyle Valeria’nın eline sarıldı. "Lütfen direnme Valeria... Kiminle savaşıyorsan bırak onu artık, bize geri dön," diye fısıldadı.
Onlar gerçek dünyada Valeria için yalvarırken, Valeria Kaldareth'te, ertesi gece Kieran'ın kadehine o tozu döküp dökmeyeceğinin ölümcül kumarını oynamak üzereydi...
