16. bölüm · Ayışığının Ötesinde

Dudaklardaki Zehir

𝐿𝒾𝓁𝒾𝓉𝒽 𝐿𝒶𝓃𝒸𝒶𝓈𝓉𝑒𝓇

Ormandaki o büyülü, her şeyi unutturan öpücüğün sıcaklığı hâlâ dudaklarımı yakarken saraya nasıl döndüğümü, odama nasıl sızdığımı hiç hatırlamıyordum. Kieran’ın o gitmeme izin vermeyen, beni tamamen sahiplenen sert kolları ve o karanlık ormanın ıssızlığında yankılanan nefesi zihnimde dönüp duruyordu. Ama ne zaman gözlerimi kapatsam, o büyülü anın hemen ardından yatağımın üzerinde bulduğum o uğursuz siyah mektup ve içindeki o korkunç tehdit bir tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
Cebimdeki zehirli toz, tenime değdiği her saniye beni diri diri yakıyor gibiydi.
“Ay çıldıracağım gerçekten!” diye geçirdim içimden, odanın içinde bir sağa bir sola deli gibi volta atarken. “Daha birkaç saat önce adamla dağ başında resmen kuduruyorduk, hayatımın ilk aşk itirafını, o efsane öpücüğünü aldım. Şimdi ise elimde onun ölüm fermanı duruyor. Mektupçu resmen benimle dalga geçiyor. Eğer bu tozu Kieran’ın kadehine dökmezsem, gerçek dünyadaki o hastane odasında bağlı olduğum makinelerin fişini çekecek. Buradaki hayatım bir rüya gibi başlarken, gerçekteki ölümümle son bulacak. Ne yapacağım ben, ne yapacağım?!”
Sabahın ilk ışıkları Kaldareth Sarayı'nın devasa pencerelerinden içeri süzülürken, odamın kapısı sertçe vuruldu. Gelen, ziyafetin ikinci günü ve ardından başlayacak olan büyük av partisi için hazırlıkları tamamlamamı söyleyen saray başmuhafızıydı. Artık kaçacak yerim kalmamıştı. Aynada yüzüme baktım; kireç gibi beyazlamış tenimi ve gözlerimin altındaki o uykusuz morlukları gizlemek için derin bir nefes aldım, zırhımı kuşandım ve cebimdeki o zehirli toza son bir kez dokunup odadan çıktım.
Büyük ziyafet salonu, dün gecenin o gergin havasını tamamen dağıtmak istercesine daha da görkemli süslenmişti. Masalar yabancı krallıklardan gelen asilzadeler, tepsiler dolusu baklavalar, sarmalar ve en pahalı şaraplarla donatılmıştı. Prens Cassian, dün gece Kieran’dan yediği o muazzam ayara rağmen hâlâ o kibirli, sinir bozucu sırıtışıyla masanın başköşesinde oturuyordu.
Gözlerim anında masanın merkezine, tahtına yerleşen Kieran’a kaydı. Üzerindeki o asil hükümdar zırhıyla o kadar kusursuz ve ulaşılamaz duruyordu ki... Ama göz göze geldiğimiz an, o keskin gri gözlerinde sadece benim görebileceğim, dün geceki orman yangınının o sıcak, kor ateşi parıldadı. Dudakları hafifçe kıvrılır gibi oldu. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine güm güm atmaya başladı. Vicdan azabı boğazıma bir düğüm gibi oturdu.
Tam arkasında nöbet yerimi alırken, yanımda duran öz kardeşi Prenses Elvira’nın bana dik dik baktığını fark ettim. Elvira dün gece bizi koridorda yakaladığından beri bıyık altından gülüyordu ama yüzümdeki o çaresiz, dehşete düşmüş ifadeyi görünce kaşlarını hafifçe çattı. Tabii ki mektupçudan da cebimdeki o ölümcül tozdan da haberi yoktu; o sadece abisiyle aramızda bir şeyler olduğunu sanıp benim için endişeleniyordu. Ona belli etmemek için zoraki bir tebessüm kondurdum yüzüme.
Ziyafetin en coşkulu anı geldiğinde, hizmetçiler gümüş tepsiler üzerinde altın işlemeli kadehleri masaya taşımaya başladı. Başmuhafız bana dönerek işaret etti: "Valeria, Prens Kieran’ın kişisel muhafızı olarak onun kadehini sen dolduracaksın. Güvenlik senin sorumluluğunda."
İşte o an gelmişti. Zaman daralıyordu.
Kadehleri doldurmak için ziyafet masasının arkasındaki içki fıçılarının olduğu gölgelik alana doğru ilerledim. Ellerim deli gibi titriyordu. Arkamı masaya dönüp, gölgelerin arasına saklanarak zırhımın iç cebindeki o zehirli tozu çıkardım. Mektupçunun o soğuk, sinsi nefesini resmen ensemde hissediyordum. “Ya o, ya sen,” diyordu içimdeki o karanlık ses. “Eğer bu tozu dökmezsen gerçek dünyada sonsuza kadar karanlığa gömüleceksin.”
“Hayır,” dedim kendi kendime, gözlerimden bir damla yaş fıçının üzerine damlarken. “Kieran’ı öldüremem. Beni bu dünyada gerçekten seven, koruyan o adamın canına kıyamam. Ama kendi fişimin çekilmesine de göz yumamam. Mektupçuya istediği o hamleyi vereceğim, ama kendi kurallarımla.”
O an aklıma Elvira ile daha önce konuştuğumuz o şifalı bitkiler ve saray hekiminin uyku şurupları geldi. Bu toz insanı doğrudan öldüren bir zehir olabilirdi, ama eğer dozu milimetrik olarak ayarlar, fıçının dibindeki o yoğun şifalı uyuşturucu bitki özüyle karıştırırsam, Kieran’ı öldürmez, sadece onu birkaç saatliğine nefesi yavaşlamış, nabzı neredeyse durmuş gibi gösterecek derin bir koma uykusuna sokabilirdi! Mektupçu onun öldüğünü sanıp zafer sarhoşluğuyla ortaya çıkacaktı, Kieran ise aslında ölmemiş olacaktı. Bu aşırı riskli, resmen ölümle yaşam arasında yürümek gibi bir kumardı. Eğer dozu tutturamazsam, Kieran ellerimde can verecekti.
Parmaklarımın ucuyla tozu ikiye böldüm. Yarısını cebime geri koydum, diğer yarısını ise kadehin dibindeki o özel bitki karışımının içine döktüm. Toz, kırmızı şarabın içinde köpürerek saniyeler içinde kayboldu. Kadehi alırken kalbimin ritmi o kadar yükselmişti ki, saray duvarları üzerime yıkılıyor gibiydi.
Yavaş adımlarla masaya yürüdüm. Kieran, benim yaklaştığımı görünce arkasına yaslandı ve o büyüleyici, güven veren bakışlarıyla bana baktı. O kadehi onun önüne bırakırken ellerimin titremesini engellemek için bütün gücümü kullandım.
Kieran kadehi parmaklarının arasına aldı. Havaya kaldırıp misafirlerine doğru baktı. "Kaldareth’in geleceğine ve gücüne!" diyerek kadehi dudaklarına götürdü.
İç sesim çığlık çığlığaydı: “Lütfen işe yara... Lütfen onu öldürme, lütfen sadece uyut. Tanrım, ne olur yardım et!”
Kieran şarabı tek bir yudumda içti. Kadehi masaya bıraktığında gözleri aniden benim gözlerimi buldu. O keskin gri gözlerinde saniyeler içinde büyük bir şok, bir acı ve ardından derin bir kafa karışıklığı belirdi. Elini aniden göğsüne, kalbinin üzerine götürdü. Nefesi kesilir gibi oldu, dudakları morarmaya başlarken masanın üzerindeki tabaklara tutunmaya çalıştı ama gücü yetmedi.

Kieran’ın elindeki altın kadeh yere fırlayıp dökülürken, koca prens herkesin gözü önünde, masanın üzerine doğru yığıldı ve ardından hareketsizce yere düştü.
Salonda bir anda ölüm sessizliği oldu. Hemen ardından Elvira’nın o koridoru yırtan acı dolu çığlığı yankılandı.

“Kieran!”

Herkes panik içinde ayağa fırlarken, ben Kieran’ın yerdeki hareketsiz bedeninin başında, elimdeki boş sürahiyle taş kesilmiş gibi duruyordum. Dudaklarımdaki o orman öpücüğünün sıcaklığı, yerini Kieran’ın kadehine döktüğüm o ölümcül zehrin soğukluğuna bırakmıştı.

Oyun başlamıştı ama bu oyun ikimizden birinin sonu olacaktı.