2. bölüm · AY SAYESİ
2 "Rom"
Valeria'da sonbahar bitiyor, kış yaklaşıyordu. Çiçekler soluyor, adeta halka kasvetli bir hava yayıyordu.
Sarayda ise işler çok da farklı değildi. Bir mutsuzluk, kara bulut hakimdi etrafa. Kaptan Rhenatus'un kaçışı İmparator'u öyle öfkelendirmişti ki, adeta kan kusturuyordu etrafa günlerdir. Bunun en büyük kurbanı ise Elara'ydı.
"Benden sonra sen tahta çıkacaksın, bunu kabullen artık. Benimle toplantıya gel ve biraz siyaset öğren. Kaldır kafanı o saçma sapan cümlelerden!"
Elara gözlerini yumdu ve sakin kalmaya çalıştı. Yumruk yaptığı ellerini daha çok sıkarak sinirini bu şekilde boşaltmayı denedi. "Ben senin görmek istediğin kişi değilim baba."
İmparator’un yüzü bir anlığına dondu. Sonra öfkeyle masaya yumruğunu indirdi. "İsteyip istememenin bir önemi yok! Valeria’nın sana ihtiyacı var. Kardeşin yok, varisim sensin!"
Elara dişlerini sıktı. "Valeria'nın bir hükümdara ihtiyacı varsa… Bu ben olmak zorunda değil."
"Bir daha bana karşı gelme!" diye patladı İmparator. "Görevin bu! Kanın buna hükmediyor!"
Elara gözlerini yere indirdi ama sesi sakindi. "Kelimelerim de kanım kadar değerli baba. Neden bir kez olsun anlamaya çalışmıyorsun?"
İmparator, masanın üzerindeki parşömenleri hışımla çekip yere savurdu. "Elara! Gerçek dünyanın şiirlerle yönetilmediğini ne zaman anlayacaksın?"
Elara başını kaldırdı, ama bakışlarını babasının gözlerine değil; aralarındaki devasa tahtın altın işlemelerine dikti. Utanıyordu aslında biraz da. Sevdiği şeyi yapmayı istemeyi, ihanet gibi algılıyordu içten içe. Ama yine de arkasında durmaya kararlıydı. "Siyaseti öğreniyorum baba," dedi sakin bir sesle. "Ama bu… benim istediğim bir hayat değil."
"İstediğin hayat mı?" İmparator’un sesi sarayın taş duvarlarında yankılandı. "Sen sadece bir prenses değilsin. Sen bu imparatorluğun geleceğisin! Kendine özgürlük diye sunduklarının hepsi boş hayal!"
Elara nefesini kontrol etmeye çalıştı.
"Birkaç gün dinlenmek istiyorum. Düşünmek için zamana ihtiyacım var."
"Hayır," dedi İmparator, "Senin zamana değil, sorumluluğa ihtiyacın var. Yarın Yüksek Konsey toplanacak. Orada bulunacaksın."
Elara dudaklarını ısırdı. "Konseyde benim ne işim var? Kaptan Rhenatus’un kaçışı yüzünden herkes zaten gergin. Benim varlığım neyi değiştirecek?"
"Her şeyi." İmparator sert adımlarla ona doğru ilerledi. "Halk seni görmeli. Prenseslerinin güçlü olduğunu bilmeli. Eğer bu imparatorluğu senin eline bırakacaksam… sen de onlara lider olabileceğini göstermelisin."
Elara başını kaldırdı, bu kez göz göze geldiler. "Ben halkıma yalan söylemek istemiyorum," dedi. "Güçlü olduğumu sanmalarını istemiyorum. Çünkü değilim."
İmparator bir an dondu, sonra yüzüne bir gülümseme yayıldı. "Ben de senin gibi güçlü değildim bir zamanlar. Ama güçlü görünmeyi öğrendim." Daha sonra gülümsemesi soldu. "Sen de öğreneceksin."
Bir an sessizlik oldu. Elara’nın kalbi göğsünde öfkeyle çarparken, babası konuşmasını bitirdi. "Yarın Konsey Salonunda olacaksın. Bu bir istek değil. Bir emirdir."
İmparator odadan çıkarken kapı Elara’nın yüzüne sertçe kapandı.
Genç prenses, titreyen ellerini masaya koydu. Parşömenine düşen tek bir damla fark etti. Gözyaşı olduğunu anlaması biraz sürdü.
"Bundan nefret ediyorum…" diye fısıldadı.
✤
"Sevgili tayfam, bakın nereye geldik?" Kaptan Rhenatus, ellerini açıp tayfasına geldikleri yeri gösterdi.
"Hana." Dedi memnuniyetsiz bir tavırla Sern. Rhenatus gözlerini kıstı. "Siz bana dua edin be dua! Normalde olsa gemide yatın kalkın derdim ama ben rahat ve sıcak yataklarda yatın diye sizi hana getiriyorum, buna bile memnun olmuyorsunuz. Yazıklar olsun size."
Alvis güldü. "Biz biraz parti falan beklemiştik kaptan."
"Çok pardon ya, haklısınız. Yarınki tüm soygunu planını bırakıp içmeye eğlenmeye gidelim değil mi!?"
Eski bir aristokratın oğlu olan Varkas kollarını göğsünde bağdaştırdı. "Eğlenmek bizim de hakkımız. Hep çalışıyoruz!"
Rhenatus, eliyle alnına vurdu. "Korkmuyorlar da benden. Def olun uyumaya! Sabah erkenden yola çıkacağız."
Thane mırıldandı. "Gidelim hadi. Kaptan uyuyunca biraz rom içeriz." Diğer mürettebatlar da onaylayınca gemiden inip hana girdiler. Kaptan önden odasına gidince dördü de hanın girişinde, küçük bir masada toplandı. Hepsi, kaptanın gidişini fırsat bilerek kendilerine birer büyük bardak rom aldı.
Birkaç yudumdan sonra Varkas konuşmaya başladı. "Geçenlerde kulağıma çok önemli duyumlar geldi."
"Ne duyumu?" Dedi Sern merakla.
"Prenses Elara’nın odasında Luminis Çağı’ndan kalma Aurelia Mühürü varmış. Bir korsanın eline geçebilecek en kutsal, en nadir obje!"
Sern sakalını kaşırken Thane tek kaşını kaldırdı. "Ee?"
"Yani eğer onu alırsak Kaptan'ın vereceği tepkiyi düşünün. Ona ne kadar harika savaşçılar olduğumuzu kanıtlayacağız."
"Buna ne gerek var?" Dedi Alvis hafif alaycı bir ses tonuyla. Varkas güldü. "Kaptan son zamanlarda… Nasıl desem… Bizi pek ciddiye almıyor. 'Eskisi gibi değilsiniz,' diyor sürekli. Ona bir şey kanıtlamak için bundan iyi fırsat mı olur?"
Sern dudak büktü. "Yani sarayın ortasına dalacağız? Varkas, kafayı mı yedin?"
"Dalmayacağız." Varkas parmağını kaldırdı. "Prenses’in odası sarayın Doğu Kulesi’nde. Muhtemelen Saray'da yaz şenlikleri hazırlıkları var, bu yüzden dikkatler dağınık, içeri sızmak çok daha kolay." Yaz şenlikleri hazırlıklarının ne zaman başladığını herkes bilmezdi. Sadece Saray'ın içinden insanlar bilebilirdi. O sarayın içini eski aristokrat Varkas'dan iyi bilebilecek kişi sayısı bir elin parmağını geçmezdi.
Alvis kaşlarını çattı. "Bu planı ona söylesek eminim ki..."
"Şaka mı yapıyorsun!?" Varkas neredeyse sandalyesinden zıpladı. "Kaptan'a böyle bir şey söylersek anında kafamızı güverteye çakar! 'Valeria Sarayı'na gidip Prenses'in odasını soyalım' mı diyeceğim adama!? Kendi kendimize halledeceğiz."
"Hem hatırlarsanız iki sene önce Aslov Kraliçesi'nin yüzüğünü çalmıştık. Neden yapamayalım?"
Tayfanın geri kalanı gözlerini kısarak birbirine baktı. Thane sesini alçalttı. "Ya Prenses uyanıksa? Ya bizi görürse?"
Varkas omuz silkti. "O saatte kim uyanık olur? Soyup çıkarız, Kaptan uyanmadan dönmüş oluruz."
Alvis yavaşça başını iki yana salladı. "Bu kötü fikir. Çok kötü fikir." Sern ise sırıtmaya başladı. "Ama çok iyi bir ödülü var. O mühür en az üç bin altın eder."
Masadaki sessizlik, herkesin kafasında aynı cümlenin yankılanmasına neden oldu: "Üç bin altın ve Kaptan'a kendimizi kanıtlama şansı."
Ve bu cümle, tüm aptal planların başlangıcıydı.
Varkas ayağa kalktı. "Tamamdır! Hazırlanın beyler. Hiçbir zarar vermeden içeri giriyoruz, mühürü alıyoruz ve çıkıyoruz. Kaptan uyandığında, kahvaltısını yaparken ona küçük sürprizimizi veririz."
Tayfa bir anda hareketlendi. İronik bir biçimde Valeria'dan uzakta değillerdi. Bu yüzden yol sadece birkaç saat sürecekti. Kaptan uyanana kadar burada olmuş olurlardı.
Tayfa kararını verdikten sonra masadan sessizce kalktılar. Hanın üst katından gelen hafif bir horlama sesi, kaptanın gerçekten uyuduğunun tek kanıtıydı. Kaptan çok yorulduğu günlerde bazen horlardı. Bu da o günlerden biriydi.
"Tamam." diye fısıldadı Varkas. "Gemidekiler uyuyor, kaptan uyuyor… Şimdi gidiyoruz."
"Valeria'ya mı?" Alvis’in yüzü bembeyaz kesilmişti. "Ne oldu? Korktun mu?" diye güldü alayla Sern.
"Hayır da…" Alvis omuz silkti. "Yani… tekrar saraya girmek biraz... çılgınca."
"Çılgınlık korsanlığın temelidir," dedi Varkas gururla. "Hem ben Valeria Sarayı’nı avucumun içi gibi bilirim. Eski aristokrat olmanın bazı faydaları var."
Thane homurdandı. "Yine atmaya başladı…”
"Atmıyorum," dedi Varkas sertçe. "Doğu Kulesi’nin arkasında hizmetkârların kullandığı bir yol var. Kapısını sadece içeriden bilenler açabilir. Ama şanslısınız… o anahtar hâlâ bende."
Üçü birden durdu.
"Ne!?" diye fısıldadı Sern. "Sen o anahtarı nasıl sakladın? Nasıl almadılar onu senden?"
Varkas omuz silkerek mutlu bir şekilde sırıttı. "Kopyasını verdim onlara. Zaten kontrol etmeden eritiyorlar."
"Neden buna kalkıştın?" Dedi Thane merakla. "Belki bir gün işime yarar diye." Diye cevapladı Varkas, kendini beğenmiş bir edayla.
