1. bölüm · AY SAYESİ
1 "Fırtınanın Gözü"
Valeria İmparatorluğu, yılın bu gününde karmakarışıktır. Herkes evlerini süsler, sokaklara altın renkli çiçekler asar; mermer yollar tütsü kokusuyla dolar.
Gün batımından sonra, her köşe başında bir ateş yakılır. Çünkü Valeria'da bu geceye Luminis Nocta (Işığın Gecesi) denir.
Işığın karanlığa galip geldiği gün... ya da en azından öyle olduğuna inanılır. Fakat halk ne kadar ışık yakarsa yaksın, deniz tarafından gelen o uğursuz esinti hiç eksilmez. Gecenin içinde dolaşan bir gölge hep vardır.
Müzik sesleri gittikçe artarken halk tezgahlarını ellerinden geldiğince hızlı toplamaya çalışıyorlardı. Hepsi festivale yetişmeyi çok istiyorlardı.
"Kaptan Rhenatus'a olanları duydun mu?"
"O alçak içeriden çıkamaz artık." Pazarcı yaşlı kadın elma tezgahını toplarken bir yandan da söyleniyordu. Genç adam eline bir adet gümüş para bıraktı. "Soyguncu köpek. Hakettiği cezayı aldı sonunda."
"Sarayı soymaya kalkınca yakalandı tabii. Aciz, şerefsiz."
"Dilerim ki İmparatorumuz o iblisi asla affetmez."
"Affedeceğini sanmıyorum."
"Ben de. Muhtemelen içeride çürüyecek."
Kadın başını onaylarcasına salladı. Üstünü elleri yardımıyla silkeleyerek temizledi. Daha sonra bir karşısındaki adama bir de tezgahında kalan birkaç elmaya baktı. "Seni sevdim genç. Bu kalan elmaları alabilirsin. Hediyem olsun." Zaten çabucak ürünlerini bitirmeyi istiyordu kadın.
Genç adamın gözleri büyük bir sevinçle parladı, kocaman gülümsedi. "Ne kadar da yüce gönüllüsünüz! Çok teşekkür ederim."
"Rica ederim. Ailenle birlikte afiyetle ye." Kadın gülümsedi. En son ne zaman birini bu kadar mutlu ettiğini düşünmeye başlamıştı. "Bunu daha sık yapmalıyım." diye düşündü kendine kendine.
Genç adam elmaları almayı bitirince bir tanesini ısırdı ve sırıttı. "Tayfamla beraber afiyetle yiyeceğiz hanımefendi. Kaptan Rhenatus iyi günler diler." Kaptan, şapkasını çıkarıp nezaketen kadının önünde eğildi. Kadın ise adeta beyninden vurulmuşa dönmüştü.
Rhenatus aniden son hız koşmaya başladı. Ardından "Seni soysuz köpek!" diye bağıran kadını umursamadan insanların arasına dalıyordu. "Bu o! Kaptan Rhenatus!" İnsanlar onun ismini bağırmaya ve bazıları peşine düşmeye başladılar. Böylesi Rhenatus için kesinlikle daha eğlenceliydi.
✤
"O aşağılık herif elimizden kaçtı!"
"Yeniden yakalayabilir miyiz ki?"
"Çoktan o lanet gemisine binip uzaklaşmıştır bile."
"İyi ya, biz de peşinden gitmeliyiz!"
"Majesteleri peşinden gitmememizi söyledi. Bugün Luminis Nocta, şiddet istemiyor."
Prenses Elara odasına giden uzun koridorun başında belirince tüm muhafızlar başlarını öne eğdiler. "Majesteleri."
Prenses Elara ellerini önünde birleştirip muhafızlara baktı. "Neler oluyor?"
"Kaptan Rhenatus kaçtı."
"Babamın haberi var mı?"
"Var majesteleri."
Prenses başına aşağı yukarı salladı ve yavaş adımlarla odasına ilerledi. Bu ülkenin meselelerine odaklanmak istemiyordu. Her şeyi babasına bırakmak ona göre en iyisiydi. Odasına girdi ve direkt masasına oturdu.
Sarayın en yüksek kulesinde, kalabalığın uğultusundan uzak bir oda vardı. Luminis Nocta'nın ışıkları, şehri altından bir deniz gibi sararken, Prenses Elara avuçlarında tuttuğu mürekkep şişesini hafifçe salladı. Aşağıdaki kutlamalar, onun için bir özgürlük değil; daha da sıkılaşan zincirlerdi.
Kalemini parşömene değdirdiğinde şehirdeki hiçbir sesi duymazdı. Her sene olduğu gibi, o da kendi yalnızlığının içine çekiliyordu.
Sarayın koridorlarında koşuşturan hizmetliler, dışarıdaki ateşlerin yansımasıyla kırmızıya boyanan duvarlar, babasının; tahta çıkışı için onu sürekli baskılaması... Hepsi onun omuzlarına bir taş gibi çöküyordu. Çünkü Elara, bir kraliçe olmayı değil, bir şair olmayı istiyordu. İnsanların kaderlerini yönetmektense, kelimeleri yönetmeyi tercih ederdi.
Prenses iç çekip bir şeyler yazmaya başladı. Hayatından memnun değildi. Onun başka arzuları, başka hayalleri vardı. Ancak o siyaset, taht ve entrika içerisinde sıkışıp kalmıştı. "Keşke doğmasaydım," diye geçirirdi sık sık içinden. Kaderini biliyordu çünkü. Bunu değiştiremezdi. Tanrı'ya isyan etti pek çok kez. "Madem beni bu ruhla yarattın, o zaman kraliyet kanı vermeseydin. Kraliyet kanını vereceksen de, beni bu şekilde yaratmasaydın. Şimdi burada, acı çekiyorum."
Düşüncelerinin arasında bir şeyler yazmaya başladı önündeki parşömene.
Bin fener yandı bu gece, gölgem sönmedi yine,
Işıklar taşır şehri, ben karanlık içinde.
Taht bana zincir olur, kelimeler kanat,
Özgürlük bir düş gibi dokunur geceme.
İşte, Valeria böyle bir yer. Aynı gökyüzü altında bir sürü kederin, sevincin, öfkenin paylaşıldığı bir yer.
✤
Rhenatus, kalabalığın arasından akarken geride bıraktığı kargaşadan zevk alıyordu. Pazarcı kadının yüzündeki şaşkınlık ve öfke, hayatının en iyi hediyesiydi. Luminis Nocta'nın kutlama müziği, onun için bir zafer senfonisine dönüşmüştü.
İnsanlar, bir yandan bağırsalar da, bir yandan da onun kaçışının eğlencesine kapılıyorlardı. Kim bilir, belki de birçoğu, sarayın kasasını boşaltan bu gözü kara adama içten içe hayrandı.
Limana ulaştığında, yanık ve deniz tuzu kokusu, tütsü ve altından çiçeklerin kokusunu bastırdı. "Fırtına'nın Gözü" adını verdiği üç direkli gemisi, iskelenin ucunda, dev bir yırtıcı kuş gibi bekliyordu.
"Kaptan!" diye seslendi geminin güvertesinden genç, neşeli bir yüz. "Geç kaldın. Elmalar taze mi?" Rhenatus, bir elmayı havaya atıp yakaladı. "Taze, Alvis. Hem de pazarcı bir kadının bize cömert hediyesi." Kaptan, güverteye yöneldi. "Hemen ayrılıyoruz. Valeria'nın misafirperverliğini bir süre daha zorlamayalım."
"Valeria İmparatorluğu'nu soymak mı misafirperverlik, Kaptan?" Alvis sırıttı.
"Tamamen soymadım ya," diye omuz silkti Rhenatus. "Sadece biraz altınlarını aldım. İmparatorun ihtiyacı olmayan altınlar, ihtiyacı olan ellerde daha mutlu olacaktır. Sancakları kaldırın! Deniz bu gece bizim. Ve unutmayın: Gecenin gölgesi biziz!"
Geminin direkleri ve halatları, Luminis Nocta'nın ateşlerinden gelen turuncu ışıkla aydınlandı. Gemi, rüzgarın uğultusu eşliğinde, hızla koyu denize doğru yol aldı. Rhenatus, geminin dümenine yaslandı ve gerideki Valeria'nın ışıklı gösterisine baktı. "Bu kadar ışık eğlenceli olmalı... ama yine de karanlıktan kaçamazlar," diye mırıldandı kendi kendine.
