15. bölüm · AY SAYESİ
15 "Deniz"
"Kaptan, biz hazırız. Şimdi de sen dinlen biraz." Tayfa kamaradan dışarı çıkarken Alvis konuşmuştu. Daha sonra hepsinin bakışları Elara'yı bulunca kaşları çatıldı. "Siz uyumadınız mı prenses?"
"Uyku tutmadı." Dedi Elara hemen. Rhenatus başını salladı. "Ama şimdi uyuyacak," daha sonra Elara'ya baktı. "Değil mi?"
Bu sefer Elara başını sallayınca ikisi beraber kamaraya yürüdüler. Rhenatus da çok yorulmuştu. Varkas dümenin başına geçti ve Rhenatus'a seslendi. "Kaptan, nereye gidiyoruz?"
Rhenatus yorgunluk ve uykusuzluğun etkisinde olduğundan bunun haberini diğerlerine vermeyi unutmuştu. "Kuzeye gidiyoruz Varkas."
"Ne için?" Diye atladı Sern. Rhenatus Elara'ya döndü. "Umarım soğuğu seviyorsundur prenses."
"Pek sayılmaz."
"Sevsen iyi olur. Yeni hayatın için kuzey en mantıklısı."
"Prensesi bırakıyor muyuz?" Dedi tayfa hep bir ağızdan. Hepsinin gözlerinden hüzün okunabiliyordu. Elara da üzülmüştü ancak belli etmemeye çalışıyordu. Sonuçta bu olması gerekendi.
"Aslov'a gitmen senin için en iyisi. İnsanları sevecen ve sıcak kanlıdır. Oraya hemen uyum sağlarsın. Ayrıca orada sanata değer veriliyor. Kral haftada bir senin gibi şairlerin şiirlerini okur, onları ödüllendirir. Sana bu konuda yardım sağlanır muhtemelen. Kral Hersey'in bize bir iyilik borcu var, prenses olduğunu kral dahil olmak üzere herkesten gizleyerek orada güvenli bir hayat yaşayabilirsin."
Elara şaşkınlıkla ona baktı. "Kralın sana iyilik borcu mu var?"
"Aslov kraliçesinin odasından yüzüğünü çalıp ertesi gün onlara geri vermiştik. Uydurduğumuz kahramanlık hikayesi bize güçlü bir müttefik kazandırmıştı!"
Rhenatus eliyle alnına vurdu. "Her şeyi bu kadar açık etmek zorunda mısın Thane?"
"Pardon kaptan..."
"Neyse, biraz uyumam lazım." Rhenatus kamaradan içeri girerken Elara tayfaya baktı. "Şey, o zaman... görüşürüz." Onlara teşekkür etmek istemişti her şey için ama bunu yapamadı. Nedense kelimeleri ağzından çıkaramadığı için hızla kamaraya gitti.
Rhenatus'un onun için ayırdığı küçük odaya girdi. Gemide zaten çok az kişi olduklarından bu yeri ona ayırabilmişti Rhenatus.
Elara yatağa uzandı ve iç çekti. Onun istediği şey buydu, gitmek. Tek başına, şiirleriyle beraber özgürce yaşamak. O halde onu burada tutan şey neydi? Neden gideceği için üzgün hissediyordu?
"Bu beni üzmemeli." diye geçirdi en son içinden ve gözlerini sıkıca yumarak uyumaya çalıştı.
✤
Karanlık. Deniz bugün çok karanlık. Biraz daha yaklaşıyor Rhenatus. Küpeşteye tutunarak aşağı bakıyor. Bu su değil sanki. Çok koyu bir renk çevrelemiş denizi... Kan.
"Bu da ne?" Diyor Rhenatus biraz daha eğilerek.
"Deniz karanlığı sever Rhen. Çünkü karanlıkta aldığı şeyleri sonsuza dek saklayabilir."
"Baba? Senin burada ne işin var? Yaşıyorsun! Ama nasıl?"
Rhenatus babasına yaklaştıkça babası uzaklaşıyor. "Niçin kaçıyorsun benden?"
"Her şeye rağmen iyi yetiştin Rhen. Şimdi devamını getir."
"O ne demek baba?" Rhenatus hiçbir şey anlamamış gibi bakmaya devam ediyor babasının suratına. Babası gülümsüyor sadece. Rhenatus korku ve çaresizlikle ona bakıyor. "Ne yapacağım? Büyük bir işe kalkıştım ve... Tüm yollar kapalı sanki. Kimseye belli etmiyorum ama muhtemelen bu işten sağ çıkamayacağız. O kız... Onu kurtarmam lazım. Ama nasıl yapacağım?"
"Bugün bir misafirin var Rhen. Ona iyi bak."
"Ne? Ne misafiri? O da kim?" Babası yavaş yavaş küpeşteye yanaşıyor. Rhenatus hemen yanına gidiyor. Ancak babası o her bir adım attığında küpeşteye daha çok yanaştığı için bir yerden sonra duruyor.
"Bir şey söyle!" Diye bağırıyor en sonunda.
"Av olma Rhen." Ve adam kendini birden kanların arasına bırakıyor.
"Baba! Hayır!" Rhenatus koşarak küpeşteye gidiyor ama kimseyi göremiyor. Kanlı deniz sanki adamı tek saniyede tamamen yutmuş gibi. Bu esnada bir el beliriyor. Boğuk bir ses yankılanıyor.
"Yardım..."
Rhenatus gözlerini kısıp yardım isteyen kişiye yardım etmek için elini uzatıyor. Elini tutup onu yukarı çekerken gördüğü yüz ona oldukça tanıdık geliyor.
"Prenses? Orada ne işin var!" Onu ne kadar yukarı çekmek istese de çekemiyor. Sanki onu çekmeye çalıştıkça bir bataklıktaymışçasına daha çok batıyor. "Hayır, hayır, hayır!" Diye bağırıyor Rhenatus.
Kanlı suyun içinden çıkan başka tanıdık bir yüz kaşlarını çatmasına sebep oluyor. Lord Volt, Elara'yı tutarak kendiyle aşağı çekmeye çalışıyor. En sonunda Rhenatus'un gücü yetmiyor ve Elara, Volt ile beraber bu kanlı suyun derinliklerine gömülüyor.
Rhenatus acı içinde bağırıyor arkalarından. "Prenses! Elara!"
Kulağına boğuk bir ses daha doluyor ardından. "Kaptan!" Rhenatus sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Kamaranın içinden geldiğini anlayınca bu göz yakan ışığa doğru ilerliyor.
"Kaptan! Kaptan!"
"Elara!"
Sern bir anlığına geri çekildi ve kaşlarını çattı. "Prenses mi?"
"Rüyaymış..." Daha sonra Sern'e baktı panikle. "O nerede şuan?" Yatağından hışımla kalkarken bir anda Elara'yı odasından çıkarken bulunca derin bir iç çekti. Elara kaşlarını hafif çattı. Neler olduğunu anlamamıştı. Rhenatus, elini ağrıyan başına götürüp Sern'e döndü. "Ne zamandır uyuyorum?"
"Birkaç saat oldu kaptan. Şey, sana söylememiz gereken bir şey var."
Rhenatus başını kaldırıp ona baktı. "Nedir?"
"Misafirimiz var. Hem de çok işimize yarayacak bir misafir."
Rhenatus kamaradan çıkarken mırıldandı. "Misafir?"
Güverteye geldiklerinde bağlanmış ve başına çuval geçirilmiş birini gördüğünde sinirle tayfaya baktı. "Birini mi kaçırdınız yine!?"
"Biz kaçırmadık. O bize geldi." Dedi Varkas sırıtarak. "Senin için küçük bir hediye kaptan." Dedi Alvis de.
"Sanki bu anı daha önce yaşamışım gibi hissediyorum." Dedi Rhenatus Elara'ya bakarak. Elara ona ters ters bakınca elleri bağlanmış bu kişinin başındaki çuvalı açtı.
Elara ve adam birbirine son derece şaşkınlıkla bakarken Rhenatus kaşlarını çattı. O ikisinin birbirlerini tanıma ihtimalini zihninden ölçüp tartarken Elara ve adam aynı anda birbirine bağırdı.
"Majesteleri!?"
"Amiral North!?"
✤
Doğu filosu rüzgârı arkasına almış ilerliyordu. Yelkenler dolu, deniz sakin görünüyordu ama Volt’un içi huzursuzdu.
Kaptan köprüsünde ayakta duruyor, pusulaya değil ufka bakıyordu. Haritalar önünde açıktı; doğu rotası kırmızı mürekkeple işaretlenmişti. Her şey olması gerektiği gibiydi. Fazlasıyla. Ve bu biraz garipti.
Volt parmaklarını haritanın kenarında gezdirdi. Yavaşladı. Kaşları çatıldı.
"Hayır…" diye mırıldandı.
Yanındaki subay temkinle yaklaştı. "Bir sorun mu var, komutanım? Rota net. Akıntı lehimize."
Volt cevap vermedi. Bir adım geri çekildi, haritaya yukarıdan baktı. Sonra eliyle doğu işaretlerinin üzerinden geçti.
"Bu çok temiz," dedi sonunda. "Çok kolay." Subay anlamamıştı. "Kolay olması iyi değil mi?"
Volt başını iki yana salladı. Dudaklarının kenarında rahatsız edici bir gülümseme belirdi. "Hayır," dedi sakin ama keskin bir sesle. "Eğer ben olsaydım, düşmanımın böyle düşünmesini isterdim."
Masaya eğildi. Parmağını doğu kıyılarında gezdirirken bir noktada durdu. "Bizi doğuya çağıran şey neydi?" diye sordu.
"Batının bir aldatmaca olması," dedi subay. "Mühür, enkaz..."
"Hayır," diye kesti Volt. "Bizi doğuya iten şey neydi?"
Sessizlik hakim oldu gemiye bir anda. Volt doğruldu. Güldü. "Onlar aptal değil," dedi yavaşça. "Kaçan biri bu kadar iz bırakmaz. Kaçan biri bizi tek bir yöne zorlamaz."
Güverteye baktı. Askerler işlerini yapıyor, rüzgâr yelkenleri şişiriyordu. Herkes ilerlediklerini sanıyordu.
Volt'un sesi alçaldı. "Doğuya gidemeyiz," dedi. "Çünkü çoktan oradan ayrıldılar."
Subay şaşkınlıkla baktı. "Ama komutanım, izler..."
"İzler zaten bırakılır," dedi Volt. "Özellikle birilerinin bakmasını istiyorsan."
Bir an durdu. Aklına Elara gelince ellerini yumruk yaptı ve dişlerini sıktı. Ona ve korsanlara yenilmek istemiyordu.
"Onlar kuzeye bakmıyor," dedi kendi kendine. "Kuzeyi kullanıyorlar."
Sonra başını çevirdi.
"Filoyu yavaşlatın," dedi. "Doğuda ilerliyormuş gibi görüneceğiz." Subay tereddüt etti. "Ve sonra?"
Volt'un gözlerinde tanıdık bir parıltı belirdi. "Sonra," dedi, "Kaçtıklarını düşündüğümüz yere değil… Gitmek zorunda kaldıkları yere bakacağız."
Ufuğa döndü. Deniz hâlâ sakindi. Ama Volt artık emindi. Bu av, düşündüğünden daha akıllıydı.
Ve bu, onu rahatsız ettiği kadar heyecanlandırıyordu da.
