7. bölüm · Ay ışığında ikimiz (GXG)

Bölüm 7- Bedellere rağmen seçmek

Sara ....

Orman yolu karanlığa bürünmüş, kökler ve taşlar her adımda daha tehlikeli hale geliyordu. Arkamızdan hâlâ metalin ve sert adımların sesi geliyordu. Her nefesimiz, her hareketimiz ritmik bir alarm gibi yankılanıyordu.
Koşarken Nora bir an sendeledi. Yerde ki taşlara takılmak üzereydi.

“Dikkat et!” diye bağırdım.

Ona yetişmek için elim uzandı.
O da aynısını yaptı.

İlk başta istemsiz bir temas gibi geldi. Ama sonra Nora’nın parmakları benimkilerini sımsıkı sardı.

Bir anlığına duraksadık. Nefesimiz birbirine karıştı.

“Bırakmayacağım,” dedi sessizce, gözleri sabit bana bakarken.

Ben de sıkı tuttum. Sesim çıkmadı, kelimeye gerek yoktu. Sadece birlikte ilerlemeye karar vermiştik.
Adımlarımız tekrar uyumlandı. El ele, yan yana, kaçıyorduk ama artık yalnız değildik.

Ay ışığı ağaçların arasından süzüldü, ellerimize vurdu. Bir sıcaklık geçti içimizden. Tehlike hâlâ vardı, ama bu küçük temas bir anlığına dünyanın ağırlığını azalttı.

Koşmaya devam ettik.
Ama ikimiz de biliyorduk:

Bu yakınlık, kısa ve kırılgandı.

Ay ışığı bir noktadan sonra yol göstermeyi bıraktı.
Bunu fark ettiğimde nefesim zaten düzensizleşmişti.
Her adımda göğsüm biraz daha daralıyor, sanki içimdeki büyü geri dönmek ister gibi çarpıyordu. Uzun zamandır kapalı kalan bir kapıyı zorla açmıştım.Her şey gibi bunun da bir bedeli vardı.

“Nefesin değişti,” dedi Nora.

Sesi yakındı. Fazla yakındı. Elimi tutuyordu ama artık beni yönlendiriyordu.

Cevap veremedim. Dilim ağırlaştı. Ay… çoğalmış gibiydi. Gökyüzünde değil, gözlerimin içinde.

Arkamızdan gelen sesler kesilmedi. Tam tersine, daha düzenliydi artık. Acele etmiyorlardı. Bizi köşeye sıkıştıracaklarını biliyorlardı.

Bir anda dizim boşaldı.
Düşmedim. Nora izin vermedi.

Kolumu omzuna doladı, ağırlığımı çekti. Adımlarımız artık aynı değildi; onunki kararlı, benimki sürüklenen.

“Beni dinle,” dedi alçak sesle. “Şimdi bırakırsan seni tekrar ayağa kaldırmam.”

Bu bir tehdit değildi. Bir sözdü.

Ay ışığı ağaçların arasından vurduğunda yüzündeki çizgiler sertleşti. Savaşçı yüzüydü bu. Ama gözleri… bana dönüktü.

O sırada arkamızdan metal sesi geldi. Çok yakındı. Meşale ışığı dalların arasından geçti.

“Yaklaşıyorlar,” diye fısıldadım.

“Biliyorum."

Durmadı.

Beni neredeyse taşıyarak ilerledi. Ayak seslerimiz birbirine karıştı. Kendi bedenimin nerede başladığını, onun nerede bittiğini ayırt edemez hale geldim.
Ve o an fark ettim:

Gücümü bıraktığımda düşmemiştim.
Ama biri beni tutmuştu.

Adımlarımın sesi boğuklaşırken kulaklarımda sadece kalbimin vuruşunu duyuyordum. Bedenim ağırlaştı. Sanki büyü, kemiklerimin arasından çekilip alınmıştı.

“Nora…” dedim. Adını söylemek bile güç aldı.

Beni durdurdu. Aniden. Bir ağacın kalın köklerinin olduğu yere çekti. Toprak nemliydi. Kökler, üstümüze kapanmış gibiydi.

“Burada,” diye fısıldadı. “Kıpırdama.”

Sırtımı ağaca yasladı. Kendisi önümde kaldı. Gövdesiyle beni kapattı. Bir elini ağzıma yaklaştırdı ama dokunmadı. Sadece… nefesimi yavaşlatmamı işaret etti.
Bir siluet yaklaştı.

Meşalenin ışığı köklerin arasından sızdı. Adımlar durdu. Metal sesi. Bir nefes.

Saldırgan çok yakındı. Ayak seslerini ayırt edebiliyordum.

Toprağın ezilişini.

Nora kımıldamadı.

Ben… gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum.
Siluet biraz daha yaklaştı. Meşale ışığı Nora’nın omzuna değdi.

O an oldu.

Nora’nın eli sessizce kılıcına gitti. Hızlı değildi. Aceleci hiç değildi. Sadece… doğruydu.

Bir adım.
Kısa bir hareket.
Boğuk bir ses.

Siluet geri çekildi. Meşale yere düştü. Işık söndü.
Nora geri döndü. Nefesini bile hızlandırmamıştı.

“Bana bak,” dedi alçak sesle.

Ama ben bakamıyordum. Ay, gözlerimin içinde eriyordu.
“Dayan,” dedi. “Birazdan-"

Nora söylediği şeyi bitiremeden sesler ve görüntüler tamamen kayboldu.

Ve karanlık…
yumuşak geldi.

Sesler uzaklaştı.
Ya da ben onlardan uzaklaştım.

Nora’nın sesi bir yerlerden geliyordu ama kelimeler anlamını yitiriyordu. Sadece tonunu hissedebiliyordum; sabit, kararlı… hâlâ orada olduğunu söyleyen bir ton.
Ay ışığı bir anlığına gözlerimin önünde toplandı. Tek bir noktada. Parlak değil, derin. İçine düşülebilecek kadar derin.

Nefes almam gerektiğini biliyordum. Ama bedenim bunu hatırlamak istemiyordu.

Toprağın soğuğu sırtımdan yukarı tırmandı. Kalbim yavaşladı. Büyü… tamamen çekildi. Ardında sadece boşluk bırakarak.

Bir el, omzumdaydı.

Gerçek miydi, bilmiyorum. Ama ağır değildi. Güvenliydi.
Ay’ın sesi kulaklarımda yankılandı. Kehanet değil. Uyarı da değil.

Sadece bir fısıltı
Gözlerimi kapattım.
Ve bu kez açamadım.

~~~~~

Uyandığımda nerede olduğumu hemen anlayamadım.
Taşın soğuğu sırtıma işlemişti ama rahatsız edici değildi. Daha çok… sabitleyici gibiydi. Sanki bedenim hâlâ dağılmamak için bir yere tutunuyordu.
Gözlerimi açtığımda Ay ışığını gördüm. Doğrudan değil, kırılarak. Taşların arasından süzülüyor, zeminde soluk çizgiler bırakıyordu.

Nefes aldım.

Canım acıyordu. Ama bu, yaşadığımı hatırlatan türden bir acıydı.

“Kıpırdama,” dedi tanıdık bir ses.

Başımı çevirdim. Nora, birkaç adım ötede oturuyordu. Sırtını duvara vermişti. Kılıcı yanındaydı ama eli üzerinde değildi. Uyanık görünüyordu. Uzun süredir.

“Ne kadar baygındım?” diye sordum.

“Zamanı saymadım,” dedi. “Gerek yoktu.”

Ses tonu yumuşaktı. Onu ilk kez bu kadar… yorgun ama sakin görüyordum.

Dirseklerimle doğrulmaya çalıştım. Bir anlık baş dönmesi geldi. Dengeyi kaybettim.

Nora hemen ayağa kalktı. Refleksle. Elini uzattı ama beni çekmedi. Sadece… düşmeme izin vermedi.

Avucum bileğine değdi.

Sıcaktı.

“Teşekkür ederim,” dedim. Sesim beklediğimden daha kısıktı.

“Bunun için teşekkür edilmez,” dedi. Ama elini hemen çekmedi.

Bir süre öyle kaldık. Sessizlik uzadı. Rahatsız edici değildi. Ay ışığı ikimizin arasından geçiyordu.

“Beni taşıdığını hissettim,” dedim. “Tamamen bilinçsizken bile.”

Bakışları yüzümde durdu. Kaçmadı.

“Doğrudur,” dedi.

Başka bir şey söylemedi. Ama o tek kelime, uzun bir hikâye gibiydi.

Elimi geri çektim. Ama o sıcaklık avucumda kaldı.

“Burada güvendeyiz,” dedi sonra. “Şimdilik.”

Ay sembolleri taşlarda hafifçe parladı.
Kehanetler susuyordu.
Ama kalbim…
ilk kez bu kadar net atıyordu.

Sığınakta geçen zaman sessizdi ama durağan değildi.
Taş duvarlar nefes alıyor gibiydi. Ay ışığı yer değiştiriyor, semboller bazen belirginleşip bazen geri çekiliyordu. Her şey bekliyordu. Ben de.

Uyandığımdan beri büyüm tek bir noktada durmuyordu. Dalgalar hâlinde geliyordu; bazen içimde yükseliyor, bazen geri çekiliyordu. Kontrol etmeye çalışmadım. Uzun zaman sonra ilk kez… izin verdim.

Parmaklarım istemsizce dizlerimin üzerinde hareket etti. Hava hafifçe soğudu. Çok az. Fark edilmesi zor.
Ama Nora fark etti.

“Şu an,” dedi, sanki yüksek sesle düşünüyormuş gibi, “bir şey oluyor.”

Başımı kaldırdım. Onun baktığı yere değil, bana baktığını gördüm.

“Zorlamıyorum,” dedim.

“Biliyorum,” dedi. “O yüzden hissediliyor.”

Ayağa kalkıp sığınağın içinde birkaç adım attım. Ay sembollerinden biri ayaklarımın altında solukça parladı. Geri çekildim. Kalbim hızlandı.

Nora yanıma geldi. Bu kez mesafe daha azdı. Ama yine de dokunmadı.

“Gücün,” dedi, “seni geri çağırıyor.”

“Ya ben hazır değilsem?” diye sordum.

Bir an düşündü.
“O zaman,” dedi yavaşça, “bekler.”

Bu cevap beni şaşırttı. Eğitmenler böyle konuşmazdı. Kehanetler hiç konuşmazdı.

Bir süre sonra sığınağın girişine oturduk. Yan yana. Omuzlarımız neredeyse değiyordu. Değmedi. Ama aradaki boşluk… bilinçliydi.

Ay ışığı saçlarına vurdu. Sert çizgilerini yumuşattı.

“Nora,” dedim, neden söylediğimi bilmeden.

“Buradayım.”

Sadece bu. Ama yeterliydi.

Büyüm içimde kıpırdadı. Bu kez rahatsız edici değildi. Sanki… doğru yerdeydi.
Sessizlik tekrar yerleşti.
Ve bu sessizlikte, yalnız değildim.

Sessizlik uzun sürmedi.
Sığınağın içindeki hava değiştiğinde bunu önce büyümle sandım. Ama sonra Nora’nın duruşunun farklılaştığını fark ettim. Girişe bakıyordu. Dışarıya değil… sanki olası her şeye karşı.

“Bir şey mi hissediyorsun?” diye sordum.

Başını salladı. Ama bu bir onay değildi.

“Düşünüyorum,” dedi.

Bu kelimeyi ondan sık duymazdım.
Ayağa kalktı. Birkaç adım attı. Sonra durdu. Bana dönmeden konuştu.

“Beni arayanlar var,” dedi. “Savaştan sonra herkes kendi tarafını topluyor.”

Kalbim sıkıştı. Bunu zaten biliyordum. Ama duymak farklıydı.

“Eğer buradan gidersem,” diye devam etti, “izlerini de götürebilirim. Seni rahat bırakırlar.”

Ayağa kalktım. Bir şey söylemek istedim ama kelimeler yerini bulamadı.

Sonra Nora döndü.
Gözleri sakindi. Kararsız değildi.

“Gitmeyeceğim,” dedi.

Bu kez duraksamadı.

“Bunu yaparsam,” diye ekledi, “beni avlayacaklar. Seninle kalırsam da.” Omuz silkti. “Aynı sonuç.”

Bir adım attı. Bana yaklaştı. Mesafeyi kendi kapattı.

“Ama ben,” dedi, sesi alçaldı, “seçimimi yaptım.”

“Neyi seçtin?” diye sordum. Sesim beklediğimden daha kırılgandı.

Bana baktı. Kaçmadan. Sertleşmeden.

“Seni." dedi.

Tek kelime.
Ama o kelime…
bütün sığınağı doldurdu, aynı zaman da Kalbimi de.

Bir an hiçbir şey söylemedim. Büyüm kıpırdadı ama yükselmedi. Ay ışığı ikimizin arasına düştü.

“Bu kolay olmayacak,” dedim sonunda.

“Biliyorum,” dedi. “Kolay olsaydı… zaten değerli olmazdı.”

Bir adım daha yaklaştı. Bu kez durmadı. Ama dokunmadı da.

“Saklanmam gerekiyorsa,” dedi, “seni de saklarım.”

“Savaşman gerekiyorsa… önünde dururum.”

Gözlerimi kapattım. Nefes aldım.

Ve o an anladım:
Bu bir vaat değildi.
Bir yemin de değildi.
Bu…
bir seçimdi.