10. bölüm · Ay ışığında ikimiz (GXG)

Bölüm 10- Güvenli bölge

Sara ....

Bir süre sonra Nora durdu ve bana doğru döndü.

“Buradan sonra dikkatli olmalıyız,” dedi, sesi alçak ama kararlıydı.

“Evime yaklaştık, etrafta dolaşan savaşçılar olacak dikkat çekememeye çalış.”

Kısa bir nefes verdiğini fark ettim. Ardından konuştu

"Yanlışlıkla bile olsa sakın büyü gücünü kullanma."

Gözlerimi çevrede gezdirdim, sonra Nora nın gözlerine baktım.
"Tamamdır bu konuda dikkatli olacağım"

Nora hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme neşeli değil, sadece güven vericiydi.

“Patika yok biraz dar ama burayı geçtikten sonra ev için başka engel kalmayacak. Bir süre dinleyebiliriz"

Yanına yaklaştım, omuzlarımız neredeyse değiyordu. Temas kısa, istemsiz… ama hissettim. Göz göze geldiğimizde, kısa bir an için dünya sessizleşmiş gibiydi. Kalbim hızlandı; korku değil, tuhaf bir heyecan vardı.

“Tamam,” dedim, nefesimi düzeltmeye çalışarak. “Göster bana yolu.”

Nora öne geçti, kollarını hafifçe açtı, yolu işaret eder gibi. Yanından geçerken parmak uçlarım istemsizce hafifçe onun koluna değdi. Ufak bir dokunuş, kısa ama anlamlı.
Ay ışığı ağaçların arasından süzüldü ve yolu aydınlattı. Patika uzun ve dar, gölgeler derin, ama artık bir yönümüz vardı: Nora ve evi.

Patikayı takip ettikçe ev yavaş yavaş göründü. Tahta çatısı ve küçük bahçesiyle, ormanın içinde neredeyse kaybolmuş gibiydi. Ama bana göre… burası bir sığınaktan daha fazlasıydı.

Nora durdu, kapıya bakarak bana baktı. “İşte burası" dedi
sessizce. “Güvenli. Kimse bizi bulamaz.”

Evin etrafında büyücülere ait hiçbir işaret yoktu. Hava hâlâ serin, ama içeri girmek bir güven hissi uyandırıyordu. Patika taşlarını geçerken ayağımın altındaki yapraklar hışırtılıydı; dışarıdaki tehlikeyi hâlâ hatırlatıyorlardı.
Nora kapıyı açtı ve beni içeri davet etti. İçerisi basit ama sıcak bir yerdi: eski ahşap, birkaç kitap ve Nora’nın savaşçı eşyaları. Her şey düzenli, ama ormanla bütünleşmiş gibiydi.

“Burada kalacağız,” dedi. “Ama önce… nefes almalıyız. Dışarıdaki her şeyden uzak.”

Yanına yaklaştım, ufak bir yakınlık ama hâlâ sınırlı ve kontrollü. Göz göze geldiğimizde kısa bir sessizlik vardı; kelimesiz, ama anlamlı bir bağ kuruldu.

Ay ışığı pencereden hafifçe süzüldü, odanın köşelerini aydınlattı. Bu sessizlik… hem güven hem de hafif bir gizem hissi taşıyordu. Sanki ev sadece bir sığınak değil, aynı zamanda geçmişin ve geleceğin ipuçlarını saklayan bir yerdi.

Evin içine tam anlamıyla yerleşemeden, dışarıdan gelen hafif bir ses dikkatimi çekti.

Ay ışığı pencerenin kenarına vurmuştu ama gölgeler… normalden fazla hareket ediyordu.

Nora bir anda durdu. Az önceki sakin hâli kayboldu; omuzları gerildi, bakışları keskinleşti.

“Burada kal,” dedi alçak bir sesle. Bu bir rica değil, alışkanlıkla söylenmiş bir uyarıydı.

Kalbim hızlandı ama paniklemedim. Büyüm içimde hazırdı, sessiz ve beklemede.

Kapının önünde ayak sesleri vardı. Ağır, ölçülü… savaşçılara özgü.

Sonra fısıltılar. Net değildi ama tonlarını tanıyabiliyordum: arayan, emin olmaya çalışan seslerdi bunlar.
Nora kapıya yaklaşmadı. Duvara yaslandı, nefesini kontrol etti.

“Onlar benim tarafımdan,” dedi çok kısık bir sesle. “Ama beni aramaları… iyiye işaret değil.”

“Beni fark ederler mi?” diye sordum.

Başını yavaşça salladı. “Hayır. Sen burada… sıradansın. Öyle kalmalısın.”

Sıradan.

Bu kelime içimde tuhaf bir yankı bıraktı ama haklıydı. Büyümü bastırdım, varlığımı mümkün olduğunca geri çektim.

Dışarıda bir gölge pencerenin önünden geçti. Biri durdu, etrafı inceledi.

Nora’nın eli istemsizce kılıcının kabzasına gitti ama çekmedi. Bekledi.

Ben de bekledim.

Nefesimizi bile paylaşmadan.

Bir süre sonra ayak sesleri uzaklaştı. Fısıltılar rüzgâra karıştı. Orman yeniden sessizliğini kazandı.

Nora derin bir nefes aldı. Ardından bana baktı.

“Gittiler,” dedi. “Ama bu… bir uyarıydı.”

O an anladım:
Burası güvenliydi, evet.
Ama dünya hâlâ bizi arıyordu.

Ve biz artık saklanmayı öğrenmek zorundaydık.

>>>>>>

Zaman fark edilmeden geçti.

Günler birbirine karıştı, geceler Ay ışığıyla ağırlaştı. Nora’nın evi artık yabancı değildi; tahta zeminin çıkardığı sesleri, pencerenin hangi saatlerde ışık aldığını, sessizliğin nerede yoğunlaştığını biliyordum.

Birlikte yaşamaya alışmıştık.

Sabahları fazla konuşmazdık. Akşamları ise sessizlik rahatsız etmezdi. Aynı odada bulunmak yeterliydi; bazen aynı masada oturur, bazen sadece varlığımızı hissederdik.
Yakınlaşmıştık.

Dokunmadan da anlaşılabilen bir yakınlık vardı artık. Omuz omuza oturmak olağan geliyordu. Bakışlar daha uzun sürüyor, suskunluklar anlam taşıyordu.
Ama dünya… durmuyordu.

Bitkilerim azalmaya başladığında fark ettim. Bazı karışımlar için gereken malzemeler yalnızca kasabada bulunurdu.

Ve Nora’nın cephanesi… o da sessizce tükeniyordu.
Bir sabah, gün ışığı pencereye vururken söyledim:

“Kasabaya gitmemiz gerekecek.”

Nora başını kaldırdı. Bakışları sertleşmedi ama ciddileşti.

“Biliyorum,” dedi. “Ben de aynı şeyi düşünüyordum.”

Sessizlik oldu.

Kasaba… ikimiz için de güvenli bir yer değildi. Onun geçmişi oradaydı. Benimse saklamam gereken bir gerçeğim.

“Orada… sıradan biri gibi davranabilirim,” dedim. “Büyümü bastırırım. Kimse fark etmez.”

Nora bana baktı. Uzun uzun.

“Kimse sana dokunmaz,” dedi sonunda. “Buna izin vermem.”

Bu bir tehdit değildi.
Bir söz gibiydi.

Hazırlanmaya başladık. Fazla eşya almadık. Gereksiz hiçbir şey. Sadece ihtiyaç olanlar… ve birbirimize duyduğumuz güven.

Kapıdan çıkmadan önce kısa bir an durduk.
Yan yana. Çok yakındık. El ele tutmadık ama… gerek de yoktu.

Kasabaya sabahın ilk saatlerinde girdik.
Güneş yeni yükseliyordu ama sokaklar beklediğimden daha hareketliydi. Tezgâhlar kuruluyor, insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Sesler üst üste biniyor, kasaba uykudan tam uyanmamış hâliyle bile kalabalık görünüyordu.

Nora birkaç adım önümde yürüyordu. Kalabalık arttıkça aramızdaki mesafe kapandı. Omuzlarımıza çarpan insanlar, bizi istemeden de olsa birbirimize yaklaştırdı.
Bir an… birinin sertçe bana çarpmasıyla dengesizce sendeledim.

Nora hemen durdu.
Kolumu tuttu. Sıkıydı ama aceleci değil.

“Buradayım,” dedi kısık bir sesle.

Kalabalığın içinde, o an yalnızca onu hissettim.
Elinin sıcaklığı hâlâ kolumdaydı. Çevremizde insanlar akıyor, sesler yükseliyor ama ben… sabitlenmiştim.
Göz göze geldik.

Çok kısa. Ama derin.
Sonra elini yavaşça çekti.
Hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti ama adımlarını benimle aynı ritme getirdi.

Kalbim hızlandı.

Büyümü bastırmak zorlaştı, ama bu kez sebebi korku değildi.

Tezgahlardan önünde durduğumda, bitkilerin kokusu zihnimi biraz olsun rahatlattı. Kurutulmuş yapraklar, kökler, cam şişelerde saklanan tozlar… Hepsi tanıdıktı.
Satıcıyla kısa cümleler kurdum, ihtiyacım olanları seçtim. Sesim sakindi, hareketlerim ölçülüydü.

Nora birkaç adım gerimde duruyordu. Konuşmuyor, ama oradaydı. Bunu bilmek… yeterliydi.
Bitkilere eğildiğim anda hissettim.
Bir bakış.

Başımı kaldırmadım. İlk başta kalabalıktan biri sandım. Ama his… geçmedi.

Uzaktan, tezgâhların arasından biri beni izliyordu.
Ne tehditkâr ne de aceleciydi.
Sadece dikkatli.
Detaylı.

Elimi kurutulmuş bir kökün üzerinde gezdirirken bakışın hâlâ üzerimde olduğunu fark ettim. Beni tanımıyordu, bunu hissedebiliyordum. Ama… ilgisini çekmiştim. Sebebini bilmiyordum.

Nora’nın duruşu değişti.
Hiçbir şey söylemedi ama omuzları hafifçe gerildi. Bakışını satıcının arkasından bana doğru değil, kalabalığın içine çevirdi.

Ödemeyi yaptım. Keseyi elime aldım.
O an Nora’ya baktım.
Bakışlarımız buluştu.
Kısa bir an.

Yaklaştı. Kalabalıkta doğal bir hareket gibi, ama bilinçli. Yanıma geçti.
Omuzu benimkine değdi.

Bakış hâlâ oradaydı. Ama bu kez… uzaklaştı.
Nefesimi fark etmeden tuttuğumu o an anladım.
Nora hafifçe başını bana doğru eğdi, sadece
duyabileceğim bir sesle konuştu:

“Gitmemiz iyi olur.”

Başımı salladım.

Kasaba yine gürültülüydü. İnsanlar, sesler, renkler…
Ama içimde bir şey uyanmıştı.

Biri beni fark etmişti.
Sebebini bilmiyordum.

Kasabadan çıkış yoluna yöneldiğimizde kalabalık biraz seyrelmişti, ama içimdeki huzursuzluk azalmamıştı.
Az önce hissettiğim bakış hâlâ zihnimin bir köşesinde duruyordu.

Adımlarımı hızlandırdım. Tam o anda Nora durdu.
Hiçbir şey söylemeden, kolumdan değil… doğrudan elimden tuttu.

Bu bir refleks değildi.
Kararsızlık da yoktu.
Bilinçliydi.

Avucu sıcak ve kararlıydı; parmakları benimkilerin arasına yerleşti. Ne sıkı ne gevşek.

Sadece “buradayım” diyen bir tutuş.

Başımı ona çevirdim. Bana bakmıyordu. Gözleri hâlâ yolun ilerisindeydi, kasabanın çıkışını kolluyordu.
Ama elimi bırakmadı.

“Kalabalıkta kaybolma,” dedi sessizce.

Sesindeki ton… korumacıydı. Tartışmaya kapalı.
Kalbim hızlandı.

Büyüm içimde hafifçe kıpırdandı ama bastırmadım. İlk kez… buna gerek duymadım.
Kasabanın taş yolu arkamızda kalırken, elimi hâlâ tutuyordu.

Kimse bize bakmıyordu.
Kimse fark etmiyordu.
Ama ben farkındaydım.

Bu sadece yön bulmak değildi.
Bu bir tercihti.

Nora beni saklamıyordu.
Beni seçiyordu.

Kasaba tamamen arkamızda kaldığında yol daraldı. Taşlar toprağa, gürültü sessizliğe karıştı.

Orman yeniden etrafımızı sardı.

Nora hâlâ elimi tutuyordu.
Artık yön göstermek için değil… bırakmak istemediği için.
Adımlarımız yavaşladı. Konuşmadık. Konuşmaya gerek yoktu.

Parmaklarının avucumdaki sıcaklığını hissediyordum; başta fark etmemek ister gibi davrandım ama sonra… vazgeçtim. Hissetmeye izin verdim.

Başparmağı, istemedenmiş gibi, elimi tutuşunu biraz değiştirdi.

Daha yakın.
Daha alışık.

Kalbim hızlandı ama panikle değil.
Bu sessizlikte, bu yürüyüşte… kendimi güvende hissediyordum.

Bir ara başımı hafifçe ona çevirdim. O da bana baktı.
Gözleri yumuşaktı. İlk kez bu kadar açık.
Hiçbir şey söylemedi, ama bakışı yeterliydi.

Elimi biraz daha sıktı.
Ben de karşılık verdim.

Bu bir söz değildi.
Bu bir yemin de değildi.
Sadece… yan yana yürümekti.
El ele.
Sessizce.

Ve o an fark ettim:
Yakınlık bazen büyük anlarda değil,
kimsenin görmediği bu küçük sessizliklerde başlıyordu.