3. bölüm · Ay ışığında ikimiz (GXG)
Bölüm 3- ilk karşılaşma
Ay ışığı hâlâ gökyüzünde asılıydı, ama artık keskin değildi; yavaş yavaş soluyordu. Ellerim titriyordu. Büyü damarlarımda dolaşırken, kalbim göğsümde hızla çarpıyor, nefesim düzensizleşiyordu. Fiziksel olarak yavaş yavaş tükeniyordum.
Her adım bir öncekinin ağırlığını taşıyor, her nefes bir öncekinin direncini tüketiyordu.
Savaş hâlâ sürüyordu ama artık ritmi değişmişti. Büyü ve çelik arasındaki çarpışmalar daha seyrek, daha sessizdi. Çığlıklar uzaklaşmış, kasaba sakinleşiyordu. Sanki dünya kendini toparlamaya başlamış, savaşın enerjisi çözülüyordu.
Tam o anda gölün yönünden ince bir sis yükselmeye başladı. Ay ışığıyla birleşince, çevreyi titrek bir gümüş pusla kapladı. Sessizlik daha yoğun bir hâl aldı; sesler boğuldu, savaşın yankısı neredeyse tamamen kayboldu. Sis, kasabanın yaralarını gizliyordu ama bana bir şey fısıldıyordu: her şey henüz bitmedi.
Yavaşça dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimi toprağa bastım, gözlerimi kapattım. Büyüm hâlâ içimdeydi, ama bedenim onu taşımakta zorlanıyordu. Bu savaş, beni ve gücümü sınamıştı. Her şeyi hissetmiş, her şeyi görmüştüm… ama hâlâ ay ışığı bir yandan yol gösteriyor, bir yandan da uyarıyordu.
Sis etrafımı tamamen sardığında, derin bir nefes aldım. Ay, gölün üzerinden bana bakıyordu. Savaşın çığlığı artık yoktu, ama sessizlik tehlikeli bir bekleyişle doluydu. Bu sessizlik, önümüzdeki seçimlerin habercisiydi.
Ayağa kalktım.
Her ne kadar yorgun ve tükenmiş olsam da, hissettiğim tek şey vardı: bir şey, hâlâ bekliyordu.
Göl kenarına vardığımda ay yeniden yükselmişti. Savaşın ardından gelen bu sessizlik, geceden bile ağırdı. Hava yanık toprak ve metal kokuyordu; büyüyle karışmış bir yıkım hissi her yere sinmişti. Ay ışığı, suyun üzerinde titreyerek ilerliyor, sanki yaşananları örtmeye çalışıyordu.
İlk başta onu bir gölge sandım.
Sonra göl kenarındaki taşların arasında bir hareket fark ettim. Nefesi düzensizdi. Ay ışığı bedenine vurduğunda, zırhının parçalanmış hâlini gördüm. Bir savaşçıydı. Bunu duruşundan, yaralarına rağmen hâlâ dik durmaya çalışmasından anladım.
Yanına yaklaştım.
Yaralıydı. Ağırdı. Ama hayattaydı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Büyüm refleks olarak içimde kıpırdandı; iyileştirme için değil, koruma içgüdüsüyle. Çünkü o an anladım onu böyle bırakamazdım. Kim olduğunu bilmiyordum. Hangi tarafta savaştığını da. Ama ay ışığı altında yatan bu yabancı, kehanetlerde gördüğüm belirsizlikle aynı ağırlığı taşıyordu.
Gözleri aniden aralandı.
Bakışları keskin olmalıydı; savaşçı bakışı dediğimiz türden. Ama şimdi yorgundu. Bana baktı. Korku yoktu gözlerinde. Sadece şaşkınlık… ve derin bir acı.
“Yaklaşma…” diye fısıldadı, sesi neredeyse rüzgâra karışıyordu.
“Yardım edeceğim,” dedim. Sesim sandığımdan daha sakindi.
O an ay ışığı gölün üzerinde parladı. Aynı ışık, onun yüzünü de aydınlattı. Ve içimde, daha önce hiç hissetmediğim bir şey kıpırdadı. Bu bir kehanet değildi. Bu bir uyarı da değildi.
Bu… bir karşılaşmaydı.
Savaşçıydı.
Ben büyücüydüm.
Ve ay, ikimizi de sessizce izliyordu.
Ay ışığı yüzüne vurduğunda, sert hatlarının altında gizlenen yorgunluğu fark ettim. Çenesi sıkılıydı, kaşları çatık… Sanki bilincini kaybetmemek için kendini zorla ayakta tutuyordu. Zırhı parçalanmıştı ama duruşu hâlâ güçlüydü. Yaralı olmasına rağmen, bir savaşçı olduğunu inkâr edemeyecek kadar netti.
Elimi uzatırken tereddüt ettim. Ona dokunmak, sınırlarını ihlal ediyormuşum gibi hissettirdi. Ama başka seçeneğim yoktu.
“Yerinden kalkmaya çalışma,” dedim yumuşak bir sesle. Kendi sesim bile bana yabancı geldi; sakin ama kararlıydı.
“Yaran ağır.”
Gözleri bana kaydı. Bakışı sertti ama gücü azalmıştı.
“Yardım istemedim,” dedi, sesi kısık ama net.
İçimde istemsiz bir gülümseme belirdi. “Biliyorum,” dedim.
“Ama yine de buradayım.”
Omzunu bana yasladığında bedenindeki ağırlığı hissettim. Güçlüydü… hâlâ. Ama artık dayanmak zorundaydı. Kollarımı dikkatlice beline doladım. Ben ondan daha narin olabilirdim, ama ay büyüsü bedenimi destekliyordu. Onu kaldırırken, kalbimin hızlandığını fark ettim.
Bu bir zorunluluktu.
Ama hissettirdikleri… beklenmedikti.
Nora kısa bir an için başını eğdi. Saçları yüzüne düştü. Sertliği o an yumuşadı. Nefesi boynumun yakınında hissettiğimde, içimden geçenleri bastırmak zorunda kaldım. Bu bir savaş sonrasıydı. Yanlış zamandı. Yanlış koşullardı.
Ama ay, yanlış zamanları umursamazdı.
“Adın ne?” diye sordum, onu gölden uzaklaştırırken.
Bir an sustu. Sonra, neredeyse fısıltıyla konuştu.
“Nora.”
İsim içimde yankılandı.
Kehanet gibi değil…
Ama kalıcı bir şey gibi.
Adımlarımı hızlandırdım. Onu güvenli bir yere götürmeliydim. Ama artık emindim: Bu karşılaşma, yalnızca bir kurtarma değildi.
Bu… başlangıçtı.
Nora’nın bilinci sandığımdan daha açıktı. Adımlarımı yavaşlatmama rağmen her hareketimi hissediyor gibiydi. Omzuma yaslanmıştı ama ağırlığını tamamen bırakmıyordu; sanki düşmemek için değil de kontrolü kaybetmemek için tutunuyordu.
“Dur,” dedi kısık ama kararlı bir sesle.
Bir an için durdum.
“Yürüyebilirim,” diye ekledi. Sesinde inat vardı. Yaralıydı, bitkindi… ama yine de güçlü durmaya çalışıyordu.
Başımı hafifçe eğdim. “Biliyorum,” dedim yumuşakça.
“Ama şu an buna gerek yok.”
Bakışları yüzümde gezindi. Beni tartıyordu. Tehdit mi, müttefik mi olduğuma karar vermeye çalışır gibiydi. Gözlerimi kaçırmadım. Ay ışığı ikimizin de üzerine düşüyordu; beni daha narin, onu daha keskin gösteriyordu.
Sonunda itiraz etmedi.
Eve vardığımızda onu yatağın kenarına dikkatlice oturttum. Ahşap duvarlar ay ışığını yumuşatıyor, içeriyi sessiz bir güven duygusuyla dolduruyordu. Sepeti açtım, daha önce topladığım bitkileri çıkardım. Nora gözlerini benden ayırmıyordu.
“Büyücü müsün?” diye sordu.
“Evet.”
“Benim tarafımdan değilsin.”
Bu bir soru değildi.
“Artık tarafların pek anlamı kalmadı,” dedim ve dizlerimin üzerine çöktüm.
Yaralarına ulaşabilmek için zırhının kalan parçalarını dikkatlice çözdüm. Ona dokunurken fazladan yavaş hareket ediyordum. Güçlü bir bedeni vardı; kasları belirgindi, duruşu sertti. Ama şu an savunmasızdı.
Elimi yarasına yaklaştırdığımda hafifçe gerildi.
“Canını yakmayacağım,” dedim hemen.
“Acıdan korkmam,” dedi.
Gözlerim kısa bir an onun yüzünde kaldı. “Biliyorum.”
Avuç içimden ay enerjisi yavaşça yayıldı. Keskin değil, sakin… iyileştirici. Nora’nın nefesi derinleşti. İlk başta direniyor gibiydi, sonra istemeden gevşedi. Omuzları biraz düştü.
“Bu… farklı,” dedi alçak sesle.
“Zorlamıyorum,” diye fısıldadım. “Sadece yol gösteriyorum.”
Gözleri bir an kapandı, sonra tekrar açıldı. Bakışları artık sert değildi. Merak vardı. Dikkat vardı. Belki de ilk kez biri ona güçle değil, özenle dokunuyordu.
“Elin titriyor,” dedi.
Şaşırdım. “Fark edilmemesi gerekiyordu.”
“Ben fark ederim,” dedi kısa bir gülümsemeyle. Çok belli değildi ama oradaydı. Maskülen yüz hatlarının arasında beklenmedik bir yumuşaklık gibiydi.
Büyüyü geri çekerken aramızda kısa bir sessizlik oldu. Ne o bakışını kaçırdı ne ben. Ay ışığı, ikimizin arasındaki mesafeyi daha da görünür kılıyordu.
Bu sadece bir iyileşme değildi.
Bu, iki farklı dünyanın birbirine temkinli bir dokunuşuydu.
Ve ikimiz de bunun farkındaydık.
Büyüyü geri çektiğimde odada bir sessizlik kaldı. Ay ışığı pencerenin kenarından içeri süzülüyor, Nora’nın yüzünde yumuşak gölgeler bırakıyordu. Yaraları hâlâ oradaydı ama artık kanamıyordu. Nefesi daha düzenliydi.
Bir süre konuşmadık.
Onu ilk kez gerçekten izlediğimi fark ettim. Savaş alanında gördüğüm o sert duruş burada yoktu. Omuzları hâlâ genişti, bedeni güçlüydü ama yüzünde farklı bir ifade vardı. Yorgunlukla karışmış bir dinginlik. Kendini bırakmasa da, bana karşı tetikte değildi artık.
“Bana neden yardım ettin?” diye sordu sonunda.
Ses tonu hâlâ kararlıydı ama içinde bir kırılma vardı. Emir verir gibi değil, merak eder gibiydi.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Ay beni oraya götürdü. Seni orada bırakamazdım.”
Kısa bir nefes aldı. Gözlerini tavana çevirdi. “Ay…” dedi, sanki kelimeyi tartıyormuş gibi.
“Bizim tarafta ay, yön göstermez. Sadece izler.”
Başımı hafifçe eğdim. “Bazen izlemek de bir seçimdir.”
Bakışları tekrar bana döndü. Bu kez gözlerinde savaş yoktu. Güç hâlâ vardı, ama sert değildi. O an fark ettim; maskülen duruşunun altında sessiz bir zarafet gizliydi. Gücünü göstermek zorunda olmayan türden bir güç.
Elimdeki bezi kenara bıraktım. Parmaklarım hâlâ hafifçe titriyordu. Nora bunu yine fark etti.
“Benden korkmuyor musun?” diye sordu.
Gülümsedim. “Hayır.”
“Beni tanımıyorsun.”
“Evet,” dedim. “Ama şu an tanımaya başladığımı hissediyorum.”
Bir anlığına yüzünde şaşkınlık belirdi. Sonra bakışlarını kaçırdı. Bu küçük hareket… beklemediğim kadar içime dokundu. Sanki o da bu yakınlığa hazır değildi.
Ay ışığı ikimizin arasına düştü. Ne bir kehanet konuştu, ne büyü harekete geçti. Sadece iki kadın, savaşın ardından aynı sessizliğin içinde nefes alıyordu.
O an şunu anladım:
Onu kurtarmam bir seçim değildi.
Ama yanında kalmak…
O benim seçimim olacaktı.
~~~
Günler savaşın ağırlığını yavaş yavaş üzerinden atıyordu, ama izleri silinmiyordu. Sis dağılmış, kasaba sessizliğe gömülmüştü. Evimde zaman farklı akıyordu. Dışarıda herkes yaralarını saklamaya çalışırken, burada hiçbir şey gizlenmiyordu.
Nora iyileşiyordu. Yavaş, inatçı ve sessiz bir iyileşme… Tıpkı kendisi gibi.
Bazı sabahlar onu pencerenin önünde ayakta buluyordum. Yaraları henüz tamamen kapanmamıştı ama yine de durmak istemiyordu. Omuzları geniş, duruşu netti. Gücünü göstermek için çabalamıyordu; varlığı yeterliydi. Ben bitkilerle, karışımlarla ilgilenirken o evi inceliyor, fazla soru sormadan gözlemliyordu.
Aramızda uzun sessizlikler vardı.
Ama rahatsız edici değillerdi.
Bazen ona bitkisel karışımları uzatıyordum. Teşekkür ederken sesi kısaydı ama bakışları yumuşaktı. Dokunduğumda geri çekilmiyor, ama alışmaya çalışır gibi donup kalıyordu. Ben de onu zorlamıyordum.
Bir akşam ateşin başında otururken konuştu ilk kez, sebepsizce.
“Büyü… seni yoruyor,” dedi.
Başımı kaldırıp ona baktım. “Fark ediliyor mu?”
“Evet,” dedi net bir şekilde. “Ama buna rağmen kullanıyorsun.”
Omuz silktim. “Bazı şeyler başka türlü korunmuyor.”
Bakışlarını ateşe çevirdi. “Bizde korunmak… beklemekle olmaz.”
Gülümsedim. “Biliyorum.”
O an ikimiz de sustuk. Ama sessizlik bu kez farklıydı. Sanki aynı düşüncenin iki ayrı ucundaydık. Ne aynı taraftaydık ne de karşı karşıya. Arada bir yerdeydik.
Geceleri uyumadan önce ay ışığı eve doluyordu. Ben masada karışımlarımı düzenlerken, Nora yatağında yarı uyanık duruyordu. Bazen bakışlarımız kesişiyordu. Ne konuşuyorduk ne de kaçıyorduk.
Sadece… kalıyorduk.
Ve zaman geçtikçe şunu fark ettim:
Onun varlığı artık evin bir parçası gibiydi.
Sessiz, güçlü, yer kaplamadan ama yokluğu hissedilecek türden.
Ay ise her gece biraz daha yaklaşıyor gibiydi.
Sanki sabrımızı ölçüyor, doğru anı bekliyordu.
