12. bölüm · Ay ışığında ikimiz (GXG)

Bölüm 12- Yakınlık

Sara ....

Bakışlarımız birbirinden kopmadı.
Zaman sanki yavaşladı. Oda, kitaplar, masa… hepsi bulanıklaştı.

Sadece o vardı.
Nora’nın eli hâlâ omzumdaydı.
Ama bu kez dokunuşu farklıydı.
Daha bilinçli. Daha gerçek.
Kıpırdamadım.

Çünkü o el çekilirse… bir şeyin eksileceğini hissettim.
Nora bunu fark etmiş gibi, elini geri çekmedi.
Aksine, parmakları hafifçe kaydı.
Omzumdan koluma doğru.
İçimden sıcak bir dalga geçti.
Nefesim sığlaştı.

“Nora…” dedim, ama devamı gelmedi.

Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
O bana baktı.

Gözleri her zamankinden daha sakindi. Ama içinde sakladığı bir şey vardı.
Söylenmeyen bir şey.
Bir adım yaklaştı.

Aramızdaki mesafe eridi.
Kalbimin sesini duyabileceğini sandım.
Kaçmadım.
Kaçmak istemedim.
Başımı hafifçe kaldırdım.

Hiçbirimiz dokunmadık.

Ama her şey… dokunmaya çok yakındı.
Gözlerimiz dudaklarımıza kaydı, sonra tekrar birbirine döndü.

Sanki ikimiz de aynı soruyu soruyorduk ama kimse sesli söylemiyordu.

Nora’nın nefesi yüzüme değdi.
Sıcak ve gerçek.
Elim istemsizce hareket etti.

Parmaklarım onun koluna dokundu.
Hafifçe.

Sanki emin olmak ister gibi. O an dünya sustu.

Ne savaş vardı, ne geçmiş, ne gelecek.
Sadece biz vardık.
Bir adım daha atsaydık… her şey değişecekti.
İkimiz de bunu biliyorduk.

Ama atmadık.
Sadece orada kaldık.
Nefes nefese, göz göze…

Ve o yarım kalan anın ağırlığı içimize işledi.
O an anladım:

Bazı duygular yaşanmaz.
Sadece… bir eşiğe kadar gelir.
Ve orada sonsuza kadar iz bırakır.

O anın içinde kaybolmuş gibiydik.
Nefeslerimiz birbirine karışmış, dünya küçülmüş, sadece ikimiz kalmıştık.

Ama sonra… Nora’nın bakışları değişti.
Çok küçük bir şeydi.
Ama gördüm.

Gözlerindeki sıcaklık geri çekildi.
Yerine bir gölge geldi.
Eski, tanıdık olmayan bir gölge.
Ve o an… geri çekildi.

Bir adım.
Sadece bir adım.
Ama aramızdaki her şeyi değiştirdi.
Elim hâlâ havadaydı.

Onun koluna değen parmaklarım boşlukta kaldı.
“Nora?” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Cevap vermedi.
Başını hafifçe yana çevirdi.
Bakışlarını benden kaçırdı.
Bu… Nora’ya ait olmayan bir hareketti.
Kalbimde küçük bir sızı oluştu.
Bir şey söylemek istedim ama kelimeler gelmedi.
Çünkü içimde garip bir his vardı.
Bu, benden kaçış değildi.
Bu… kendinden kaçıştı.

“Neyin var?” diye sordum bu kez.
Yumuşakça. Zorlamadan.
Sessizlik.

Uzun, ağır bir sessizlik.
Nora derin bir nefes aldı.
Omuzları gerildi.

Sanki görünmeyen bir yük taşıyordu.

“Ben…” dedi.

Sonra sustu.
Sesi ilk kez kararsızdı.
Bekledim.
Zorlamadım.
Çünkü hissettim.

Bu kelimeler kolay çıkmayacaktı.
Nora ellerini yumruk yaptı, sonra gevşetti.
Bir adım daha geri gitmedi.
Ama bana da yaklaşmadı.
Aramızda görünmeyen bir çizgi vardı artık.

“Bazen…” dedi sonunda, gözlerini hâlâ kaçırarak,

“insan bazı şeyleri unutmuş sanıyor.”

Kalbim yavaşladı.
Ama devam etmedi.

Sanki cümlenin geri kalanı boğazına takılmıştı.

“Nora…” dedim, bu kez daha yumuşak.

Bir adım attım ama durdum.
Onu korkutmak istemedim.
Başını hafifçe salladı.

“Şimdi değil,” dedi kısık bir sesle.

“Anlatırım… ama şimdi değil.”

O an içimde iki şey aynı anda oldu.
Biri kırıldı.

Diğeri onu daha çok anlamak istedi.
Çünkü gözlerinde ilk kez bir şey gördüm:
Güçsüzlük değil…
Yara.

Ve o an anladım.
Bu geri çekilme bir duvar değildi.
Bir kapıydı.
Henüz açılmamış.

°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°•°

Gece ilerledikçe evin içindeki sessizlik keskinleşmek yerine yumuşadı; günün ağırlığı hâlâ üzerimizdeydi ama artık tehdit gibi değil, daha çok yorucu bir günün ardından gelen o garip durgunluk gibiydi ve ben pencerenin önünde birkaç saniye durup dışarıdaki karanlığı izledikten sonra Nora’nın hâlâ masanın yanında oturduğunu fark ettim. Bu kez hâli gündüzkünden farklıydı; daha sakin ama daha düşünceli görünüyordu, sanki zihni savaşlar ya da kaçışlar arasında değil de başka bir yerde dolaşıyordu ve bu hâlini görmek içimde tuhaf bir merak uyandırdı.

Yanına gidip oturduğumda aramızda küçük bir boşluk bıraktım çünkü bu mesafe artık rahatsız edici değildi; neredeyse alışılmış bir dengeye dönüşmüştü ve bu dengeyi bozmak istemedim. Bir süre konuşmadık ama bu sessizlik boş değildi; kelimelerin gelmesini bekleyen, acele edilirse kırılacak bir an gibiydi.

“Bugün garipti,” dedim sonunda, düşünmeden, sadece içimden geldiği gibi.

Nora hafifçe başını çevirdi ve sakin bir sesle, “Hangi kısmı?” diye sordu.

“Hiçbir şey olmamış gibi davranabildiğimiz kısımlar,”
dedim dürüstçe, “sanki her şey normalmiş gibi.”

Bu kez dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı; belli belirsiz bir ifade geçti yüzünden. “İnsan alışıyor,” dedi.

“Buna alışmak istemiyorum,” diye karşılık verdim, kelimeler ağzımdan düşünmeden çıktı ama söyledikten sonra geri almak istemedim.

Cevap vermedi ama bu sessizlik uzaklaşan bir sessizlik değildi; düşündüğünü hissedebiliyordum. Bir süre sonra bana bakmadan konuştu.

“Normal hayatı özlüyor musun?”

Soru beklemediğim bir yerden gelmişti ve cevap vermeden önce gerçekten düşündüm.

“Sanırım,” dedim yavaşça, “ama eskisi gibi değil… daha çok küçük şeyleri.”

“Mesela?” diye sordu, bu kez sesi daha yumuşaktı.

Bir an durdum, sonra istemeden gülümsedim. “Sabahları bitki toplamak… kimsenin beni izleyip izlemediğini düşünmeden.”

Nora sessiz kaldı ama bu kez bakışlarını üzerimde hissettim.

“Sen?” diye sordum, aynı açıklığı ona da uzatmak ister gibi.

Cevabı hemen gelmedi; omuzlarını hafifçe silkti. “Ben küçük şeyleri hiç düşünmezdim.”

“Şimdi?” diye sordum, farkında olmadan daha alçak bir sesle.

Bu kez bana baktı. Uzun süre. Sonra kısa ama ağır bir cevap verdi. “Şimdi düşünüyorum.”

Kalbim hafifçe hızlandı ama nedenini tam anlayamadım. “Ne değişti?” diye sordum, bu kez daha dikkatli.

Bana birkaç saniye baktı, sonra bakışlarını kaçırdı. “Bilmiyorum,” dedi ama sesi boş değildi; bu bir kaçış değil, daha çok söylememeyi seçmekti.

O an onu zorlamak istemedim çünkü bazı cevapların kelimelerle değil, zamanla geldiğini hissediyordum.

“Bence,” dedim yavaşça, “normal hayat dediğimiz şey büyük şeyler değil zaten.”

Başını hafifçe yana eğdi. “Ne o zaman?”

Ona baktım, uzun uzun, acele etmeden. “Biriyle sessiz oturabilmek,” dedim sonunda, “ve bunun yetmesi.”

Bu cümleden sonra sessizlik geri döndü ama bu kez boş değildi. Nora bana baktı; uzun süre baktı ve bu bakışta ilk kez kaçış yoktu, savunma yoktu, sadece kalmayı seçmiş birinin dinginliği vardı. Hiçbir şey söylemedi ama o bakışın içinde kelimelerden daha gerçek bir şey vardı.
O an anladım ki bazı yakınlaşmalar büyük itiraflarla başlamaz; bazen sadece iki insanın aynı anda aynı yerde kalmayı seçmesi yeterlidir. Ve o gece biz geçmişi konuşmadık, geleceği de değil; sadece birbirimizin yanında kaldık ve garip bir şekilde, bu yeterli geldi.

Nora’nın başı hâlâ hafifçe omzuma yaslıyken, nefesimiz birbirine karışıyordu ve içimdeki sıcaklık öyle güçlüydü ki duramıyordum; ellerim belinde hafifçe gezindi, onun vücudunun bana daha çok yaslanmasına izin verdim ve bu yakınlık içimde hem güven hem de istemsiz bir arzu uyandırdı. Gözlerim onun gözlerine kaydı, bakışlarımız uzun uzun birbirine kilitlendi ve o anda fark ettim ki kelimeler artık gereksizdi; her hareketimiz, her nefesimiz birbirimize olan hislerimizi anlatıyordu.

İstemeden dudaklarımı onun dudaklarına yaklaştırdım, hafifçe öptüm ve o an Nora irkildi ama geri çekilmedi; aksine dudaklarını benim dudağıma bastırarak karşılık verdi, nefesimiz birbirine karıştı ve kalbim göğsümde delicesine çarpmaya başladı. Omzum onun omzuna tamamen yaslandı, ellerim belinde duruyor, onun elleri de ellerimi sıkıca kavrıyordu ve bu yakınlıkta, her şeyden bağımsız, sadece ikimiz vardık.

Dudaklarımız birkaç saniye boyunca temas etti, sonra yavaşça birbirimizden ayrıldık ama gözlerimiz birbirinden kopmadı. Hafifçe nefeslenirken başını yine omzuma yasladı, ben de başımı onun başına dayadım ve bir süre öylece kaldık; küçük bir temas, ama bütün günün, bütün savaşın, bütün yorgunluğun ve bütün duyguların yoğunluğu tek bir anın içine sığmış gibiydi.

O an anladım ki, bazen en güvenli ve en tutkulu yakınlaşmalar, sessiz ve nazik temaslarda gizlidir; kelimeler gerekmiyor, sadece birbirimize izin veriyoruz ve her hareket, her nefes, hislerin kendisi oluyor. O gece, evin içindeki gölgeler ve ay ışığı altında, ateşli ama kontrollü bir yakınlıkla birbirimize dokunmanın, nefesimizi paylaşmanın ve birbirimizi hissetmenin ne kadar güçlü olabileceğini öğrendik; sadece biz vardık ve dünya bir anlığına durmuş gibiydi.
.
.
.
.

Gözlerimi açtığımda odanın içi sabah ışığıyla dolmuştu; pencerenin ince aralığından süzülen soluk güneş ışıkları ahşap duvarların üzerinde yavaşça ilerliyor, gecenin sessizliğini geride bırakan yeni bir günün başladığını fısıldıyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan öylece yattım; nefesimin sakin ritmini dinledim ve yanımda hâlâ Nora’nın olduğunu hissettim.

Başımı hafifçe çevirdiğimde onun da uyanmış olduğunu fark ettim. Gözleri tamamen açık değildi ama bakışları benim üzerimdeydi; sanki ben uyanmadan önce de bir süredir beni izliyormuş gibiydi.

“Erken uyandın,” dedim sessizce.

Nora omuz silkti, dudaklarının köşesinde hafif bir gülümseme vardı.

“Alışkanlık,” diye mırıldandı.

Yavaşça yataktan doğruldum. Vücudum hâlâ gecenin sıcaklığını taşıyordu ama gün başlamıştı ve yapılacak şeyler vardı. Pencereye doğru yürüyüp dışarı baktım; kasabaya giden patika sabahın erken saatlerinde bile yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı.

“Bugün erken gitmemiz iyi olur,” dedim düşünceli bir sesle.

“Sabah saatlerinde insanlar daha çok geliyor.”

Nora da yataktan kalktı, omuzlarını gererek kısa bir esneme yaptı.

“Tezgâhı ilk açan olmayı seviyorsun,” dedi hafif bir alayla.

“İksirlerim sabah daha çok satıyor,” diye cevap verdim, arkamı dönüp ona bakarak.

Hazırlanmamız uzun sürmedi. Basit ama rahat kıyafetlerimizi giydik; ben küçük şişelerin ve bitki keselerinin bulunduğu sandığı açtım. Dün gece hazırladığım birkaç yeni karışımı dikkatlice kontrol ettim. Şişelerin içindeki sıvılar sabah ışığında hafifçe parlıyordu.
Nora sessizce izliyordu. Sonra gelip tezgâhta

kullanmamız için hazırladığım küçük kasayı eline aldı.

“Bugün daha fazla satacağız,” dedi sakin bir güvenle.

“Bunu nereden biliyorsun?” diye sordum.

“İnsanlar sayesinde” dedi omzunu silkeleyerek. “Dün bakıyordum. Merak ediyorlar.”

Küçük bir gülümseme kaçtı yüzümden.

Sepeti hazırladım; içinde küçük şişeler, kurutulmuş bitkiler, birkaç merhem kabı ve not defterim vardı. Nora da katlanabilir tezgâh tahtasını ve örtüyü aldı.

Evden çıktığımızda sabah serinliği yüzümüze çarptı. Patika boyunca birlikte yürümeye başladık. Toprak hâlâ gece nemini taşıyordu ve adımlarımızın sesi sessiz ormanın içinde yankılanıyordu.

Bir süre konuşmadan yürüdük. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; aksine, birlikte hareket etmenin verdiği garip bir uyum vardı.

Kasabanın ilk evleri görünmeye başladığında uzaktan insanların sesleri duyuluyordu. Birkaç dükkân yeni açılıyordu, fırından gelen sıcak ekmek kokusu havaya karışmıştı ve sabah pazarı yavaş yavaş canlanıyordu.
Her zamanki yerimize doğru yürüdük.

Nora tezgâh tahtasını yere yerleştirdi, ben de örtüyü serdim. Sonra şişeleri tek tek dizmeye başladım. Yeşil, mor ve altın tonlarındaki sıvılar sabah ışığında parlıyordu.
Bir süre sonra ilk insanlar yanımızdan geçmeye başladı. Bazıları yürürken merakla bakıyor, bazıları ise yavaşlayıp tezgâha yaklaşmadan önce şişeleri inceliyordu.
Nora her zamanki gibi tezgâhın yanında durdu; kollarını göğsünde bağlamıştı ama bakışları etrafı dikkatle tarıyordu.

Ben ise şişelerden birini elime alıp kapağını kontrol ederken hafifçe nefes verdim.

“Tamam,” dedim kendi kendime ama Nora da duyacak kadar yüksek bir sesle.

Yeni bir gün başlamıştı.

Ve biz yine kasabanın ortasında, küçük tezgâhımızın başında duruyorduk.