Ateşten Yalanlar kitap kapağı

4. bölüm / 6

Ateşten Yalanlar

4. BÖLÜM- İLK NEFES

Vaveyla Yazarı: Hilal Boğa

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4. BÖLÜM- İLK NEFES

Bu cehennemin yakıcı sıcağında kül olmaktan korkmuyor, aksine o ateşte yeniden doğmayı seçiyordum.

İLK NEFES

~

Önümde bir sürü dosya, atmam gereken bir sürü mail, halletmem gereken dağ gibi işler vardı.

İçemediğim kahve artık soğumuş, o keskin kokusu başımın ağrısına eşlik etmeye başlamıştı. Zihnim o kadar doluydu ki...

Her gün olduğu gibi.Ofisin camından dışarıya baktım; gri İstanbul. İnsanların telaşı her zamankinden daha fazlaydı sanki. Hayat o kadar hızlı akıyordu ki, ayak uydurmaktan başka çare yok gibiydi. Mutsuz, gri bir İstanbul sabahı…

Zihnimde iki hafta öncesi dönüp duruyordu. Düşünmeden edemiyordum; Deniz nasıldı? Vedalaştıktan sonra onu bir daha hiçbir yerde görememiştim; magazinin o sahte manşetlerinde bile.

İki hafta geçmişti. Ben o günden sonra kendimi tamamen işe vermiş, onu düşünmemek için zihnimi meşgul etmeye çalışmıştım. Ama mümkün değildi işte; Deniz’i unutmanın imkansız olduğunu çok iyi biliyordum.

“Birileri yine uyanamamış,” sesiyle irkildim. Karşımda elinde iki fincan kahveyle duruyordu, yüzünde hafif bir gülümseme vardı.

“Teşekkür ederim, Mert.” Elindeki diğer kahveye uzandım; o, masanın hemen karşısına oturdu.Mert, bu ofisin koordinatörlerindendi ve onunla çalışmak, bana hep keyifli gelmişti.

“Çok mu çalıştırıyoruz acaba seni?” dedi kahvesinden bir yudum alırken.

“Evet, çok.” Ekranı kapatıp dikkatimi Mert’e verdim. “Zam almayı hak edecek kadar hem de.”

Kahkahasını tüm ofise yayılacak kadar uzattı. “Önce sözünü tutmalısın o zaman, Tan Hanım.”

Söz… Uzun süredir ısrarla akşam yemeğine çıkmak isteyen Mert. Onun bana olan ilgisini görmemek imkansızdı; hatta sadece ben değil, bütün ofis farkındaydı.Kararsızdım. Mert çalışkan, yakışıklı, eğlenceli bir adamdı fakat sanki benim aradığım şey o değildi.

Benim aradığım, o gece hissettiğim arzu, o yoğun çarpıntıydı.Deniz’le o gece hissettiğim heyecan... İmkansız olduğunu biliyordum; imkansız ve yanlıştı.

Belki de artık o tek gecelik yangını aklımdan çıkarıp ben de önüme bakmalıydım. Zaten buna mecburdum; Deniz’in hayatına bir daha asla giremezdim. Saklamam gereken bir sırrım, korumam gereken bir hayatım vardı.

“Olur,” dedim, zihnimde dönüp duran o seslerden kaçmaya çalışarak.

“O zaman bu akşam. İtiraz istemiyorum.” Tamam demişçesine hafifçe gülümsedim.

“Kazandın”

Oh çekti bana bakarak.. “iki haftanın sonunda hayata döndün, sonunda”

Belki de bu yemek beni biraz olsun gerçeğe döndürürdü; sonuçta Mert haklıydı iki haftadır, hayatta sadece bedenen var gibi davranıyordum.

“Acaba Sen, şehrin en güzel kızını nereye götüreceğini düşündün mü bari?” dedim, ona adeta bir görev yükleyerek.

“O kız biraz gösterişli ve kibirli galiba ama hallederiz.”Yüzümü ekşitip önümdeki bilgisayara döndüm. Mert de göz kırparak, elindeki dosyalarla kendi masasına doğru uzaklaştı.

Bir an olsun önümdeki tablodan sıyrılıp, sosyal medyada Deniz’e dair bir iz, bir haber aramak için işime ara verdim. Bunu neden yapıyordum, niye aklımdan çıkaramıyordum bilmiyordum. Basit bir merak mıydı sadece?

“Nihan’ın katlini bulduğum gün, ilk sana geleceğim.” Söylediği söz, beynimde tekrar tekrar yankılanıyordu.

Hayat önüme iki güçlü argüman sunuyordu:Birincisi, Deniz’i düşünmemem gerektiği, çünkü onun eşinin ölümüyle aramda bir bağ vardı.

İkincisi, Deniz’i düşünmemem gerektiği, çünkü kalbinde hâlâ ölen eşi vardı.

Ama bu iki güçlü argümana rağmen, neden hâlâ bilgisayar ekranımda Deniz Demir ismi aratılmış duruyordu?.. Son haberlere baktım; hiçbir şey yoktu. Sosyal medyası zaten hiç olmamıştı.Ne bir iz, ne bir ses vardı.

Kendi işime harcadığım emekten çok, Deniz’i aramaya harcamıştım zamanımı ama saatlerce tek bir şey bile bulamamıştım. Arada kendi işime baksam da odak sürem o kadar düşmüştü ki, şu an ofis ortamında olmasam herhalde kendimi tokatlardım. Delirmeye yakın bir haldeydim.

İçtiğim kaçıncı kahveydi, bilmiyordum. Gözlerim ekrana bakmaktan artık acıyor, gün boyunca tüm mesaimi buna harcamıştım. İçimden bir yerlerde Deniz’le tekrar karşılaşmak istiyordu; o yangının içine kendimi atmak ve orada Deniz’le kül olmak...

Düşüncelerimden sıyrılıp akşamı düşünmeye çalıştım. Mesaimin bitmesine yakın her şeyi toplayıp, belki de nihayet olağan sırada hayata dönme umuduyla şehir kalabalığından sıyrılıp eve gitmek için bu İstanbul hayatında ayrı bir savaşa girer gibi girdim.

☀️

Eve vardığımda, üzerimdeki o ofis yorgunluğunu atmak ve Mert’le çıkacağımız akşam yemeği için hazırlanmak üzere aceleyle banyoya geçtim.

Aynanın karşısına geçip aynadaki yansımama baktığımda, iki haftadır uyumamanın ve içten içe tükenmenin izleri yüzümden okunuyordu. Derin bir nefes alıp o solgunluğu kapatmaya çalıştım.

Üzerime, o gece taksideki o puslu havayı, tenimde kalan o yabancı kokuyu gizlercesine bütünüyle iddialı bir şey giymek istedim. Dolaptan çıkardığım zümrüt yeşili elbiseyi üzerime geçirdim; elbise tenimi sararken, o derin rengin içinde gözlerim ve bakır saçlarımla kusursuz bir ahenk oluşturuyordu.

Saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülürken, aynadaki kadının yabancılığı bir kez daha çarptı yüzüme.Ne kadar saklanmaya çalışırsam çalışayım, ne kadar "normalleşmek" istesem de aklım hâlâ o gecedeydi.

Bu akşam Mert ile yemeğe çıkacak olsam da ruhum hâlâ o arabanın arka koltuğunda, Deniz’in o bakışlarının altındaydı. Gözlerimi kapatıp açtığımda bile zihnimdeki tek silüet yine oydu; ne Mert’in adı vardı orada, ne de bu sıradan hayatın vaat ettiği huzur.

Hazırlığım bittiğinde, kapının çınlayan ziliyle irkildim.Saat tam sözleştiğimiz vakitti. İçimde hafif bir rahatlama, "Nihayet her şey normal akışına dönüyor" diyen cılız bir sesle kapıya yöneldim.

Kilidi çevirip kapıyı aceleyle açtım."Bu kadar dakik olduğunu bilmiyordum .." diye mırıldanmaya başlarken, kelimeler boğazımda düğümlendi.Karşımda duran Mert değildi.Zaman o salisede durdu. Karanlık merdiven boşluğunun o loş ışığında, üzerindeki siyah ceketi, o tehlikeli ve tanıdık duruşuyla kapının eşiğinde duruyordu.Deniz, tam karşımdaydı.

Önce neden burada olduğunu sorgulamadan ona sarılmak istedim. Stres vücudumu ele geçirmeye başlamıştı, o yüzden olduğum yerde kalakalmış, hareket edemiyordum

Neden, nasıl gelmişti? Benden hesap sormak için mi buradaydı, yoksa nedeni başka mıydı?

“Nihan’ın katlini bulduğum gün sana geleceğim…” Cümlesi beynimde yankılandı. Deniz bulmuş muydu? Beni bulmuş olabilir miydi?

Karşımda sadece duruyor, hiçbir şey söylemiyordu. Yüzünden ne hissettiğini anlamıyordum.

“Başka birini mi bekliyordun?” diyerek süzdü beni. Her yerime, her detayıma dikkatle bakıyordu.

Ona sormam gereken çok şey varken, “Beni nasıl buldun?” diye sorabildim sadece.

“Beni beklemiyordun sanırım,” diyerek sorusunu tekrardan yöneltti.

“Deniz, burada ne işin var?” Ne ben ne de birbirimizin sorularına cevap vermiyorduk . sadece kendi sorularımızın cevaplarını arıyorduk.

Ses tonum yalandan biraz daha kızgın çıktı: “Neden buradasın?”

“Bilmiyorum Tan. Buraya gelmemek için çok direndim ama yine de burada olmak istedim.” Uzun bir şekilde ofladı. “Kendimi burada buldum işte.”

İçimde bir rahatlama, karşımda bana az da olsa mahçup olan yüze baktım. öfkenin yerini gülümseme aldı. Onu özlemenin verdiği hissiyatla, “Hoş geldin Deniz,” dedim, iyi ki geldin dermişçesine…

Kapının önünde konuştuğumuzu fark ederek onu salona davet ettim. Hiç diretmeden ağır adımlarıyla küçük ve biraz da dağınık odaya yürüdü.

Köşedeki yeşil koltuğa oturup, o basit, dandik köşe koltuğunda rahat edemeyerek devam etti: “İş yerinden öğrendim bu arada.” Gözlerini etrafta gezdirip ekledi: “O geceyi tamamlayabilmek için..”

Mutluydum ama ne diyeceğimi bilemiyordum. Bir yandan Mert vardı, birazdan muhtemelen mesaj atardı. Bugün Deniz’le mi, Mert’le mi bir akşam geçirecek

“Beklemiyordum,” diyebildim kısaca.

“Başka randevun olduğunu bilseydim gelmezdim.”

“Arkadaşımla… normal bir arkadaşımla,” açıklamaya yapmak ister gibi tekrarlamıştım arkadaş kelimesini.

“Burada olmamalı mıydım?”O an zaman yavaşladı. Üzerimdeki elbisenin kumaşı tenime ağır bir zırh gibi batarken, odadaki hava sanki onun varlığıyla daraldı. Bakır saçlarım omuzlarımdan dökülürken, Bir adam nasıl olur da tek bir bakışıyla beni ele geçirebilirdi?

“Hayır… seni gördüğüme sevindim, Deniz.”Bu kelimeler dudaklarımdan dökülürken içimdeki o kırık cam parçalarının yerine oturduğunu hissettim. Gözlerim istemsizce onun yüzündeki sert hatlarda, o cazibede gezindi; o an dış dünyadaki her şey silindi ve geriye sadece aramızdaki o mıknatıs gibi çekim kaldı.

“Bu akşam benimle misin, demek mi bu?”

Düşündüm… Mert miydi? Deniz miydi?Zihnimin bir köşesi beni uyarıyor, yaklaşmakta olan tehlikeyi çanlar çalarak haykırıyordu. Ama kalbim, o tehlikenin ta kendisini istiyordu. Mert’in vadettiği o huzurlu, sakin ve gri hayat ile Deniz’in sunduğu bu uçurum kenarı arasındaki denge bir anda tuz buz oldu.

Yanlış olduğunu biliyordum; bu adamın evime girmesinin, bu teklifi kabul etmemin dönüm noktası olacağını, hayatımın tüm dengesini altüst edeceğini çok iyi biliyordum.Ama vazgeçemiyordum.

“Evet,” Yanlış bir seçim olduğunu, bu gece birçok şeyin değişeceğini biliyordum. Uzun süre Sıradanlaşmış hayatımı bir kenara bırakıp, olmamam gereken yeri, ateşin ta kendisini seçtiğimi biliyordum.

Mert’le karşılaşmaktan korkuyordum ama bu korku Mert için değildi; bu büyülü sandığım gecenin o kırılgan atmosferi bozulacak diyeydi.

Titreyen parmaklarımla telefonumu elime aldım, Mert’e o yalanı yazdım: “Çok hastalandım, bu akşam çıkamayacağım.. özür dilerim.” Cevabını beklemeden onu sessize aldım. İçimdeki o suçluluk duygusunu derinlere itip telefonu çantaya attım.

Birlikte binadan çıkıp sokağın serin karanlığına adım attık. İstanbul’un o saatte üzerimize çöken sessizliği, zümrüt yeşili elbisemin eteklerini hafifçe savuruyordu. Adımlarımız ağır, zihnim ise fazlasıyla kalabalıktı. Arabaya bindiğimizde, içerdeki o yoğun sessizlik nefesimi kesmeye yetmişti.Ona sormak istediğim, o iki haftadır boğazımda düğümlenen o kadar çok şey vardı ki...

Gözlerimi ona çevirip, sesimdeki o kırıklığı saklayamayarak mırıldandım:“Ne istediğini, ne hissettiğini anlamıyorum, Deniz.”

Deniz ellerini direksiyondan çekmeden, derin ve yorgun bir nefes aldı. “Karmaşığım çünkü Tan.”

Sesim istemsizce titredi. Üstümdeki zümrüt yeşili elbisenin kumaşını parmaklarımın arasında sıktım; içimdeki o korku, bir sarmaşık gibi kalbimi sarmaya başlamıştı.

“O gün bana, hayatında hiç kimse olsun istemiyorum demiştin.”

Deniz yavaşça başını çevirip gözlerime baktı. baktı. O bakıştaki o korunaklı mesafe, yerini öyle masum ve çaresiz bir ifadeye bırakmıştı ki...

“Hâlâ öyle…” dedi sesindeki o kısık tınıyla. “Ama seni bir türlü aklımdan çıkaramıyorum.”O an içimdeki o güçlü kalma çabası, yerini aniden bastıran derin bir hüzne bıraktı.

Mert’e söylediğim yalanların ağırlığı, iki haftadır içten içe çektiğim o yakıcı özlem ve Deniz’in bana sunduğu bu tehlikeli yakınlık... Hepsi üst üste bindi, göğsümde taşınmaz bir yük haline geldi.

“Seni bir yere götüreceğim,” dedi ben içimdeki bu duygularla savaşmaya çalışırken. “Biraz olsun nefes alabileceğimiz bir yere.”

Deniz arabayı sürerken arada bana bakıyor, yüzünde istemsiz ama yumuşak bir gülümseme beliriyordu. Bu sessizliğe bürünen sokaklarda ilerliyorduk; far ışıkları asfaltın üzerindeki ince yağmur damlalarında parlıyor, dışarıdaki kalabalık ve gürültü yavaş yavaş geride kalıyordu.

Şehrin o kaotik temposu yerini sessiz, loş ve sadece ikimize aitmiş gibi hissettiren bir yola bırakmıştı.Beni, tüm İstanbul’un ayaklarımızın altında olduğu yüksek bir tepeye, şehre tepeden bakan sakin bir alana getirdi.

Çok ileriden çocuk seslerinin geldiği, uzaktaki insanların sanki başka bir dünyada mutlu mesut yaşayıp gittiği bir yerdi burası. Sanki cennetten bir köşe gibiydi; ama ikimiz de biliyorduk ki, biz bu masumluğa ait değildik..

Deniz arabayı durdurup, kapattığında, içerideki o derin sessizlik aramızdaki bağı daha da görünür kıldı.“

Sende…” dedi, bakışlarını bütün İstanbul’un ışıklarına çevirip sonra tekrar bana dikerek, “Sende bütün bu şehrin kargaşasını unutturan bir şey var, Tan. Hayatıma girişin öyle ani oldu ki...”

Kalbim göğüs kafesimi döverken, yutkunmakta zorlanarak gözlerinin içine baktım. “Deniz, sana bir şeyler hissetmekten korkuyorum.”

Aşk çünkü korkunç bir şeydi; insanı kendi topraklarından eden, zihnini ele geçiren, her an canını yakmaya hazır sessiz bir yangındı. Birine bu kadar teslim olmak, uçurumun kenarında rüzgara karşı durmaktan farksızdı.

Dudakları artık bana çok yakındı. Söylediğim hiçbir şeye cevap vermedi; sadece o yoğun bakışıyla nefesimi kesti. Ve o an, aramızdaki bütün o sırlar, korkular ve engeller eriyip gitti, dudaklarımız buluştu.Bu öyle aceleci bir öpüşme değil; iki yaralı ruhun birbirinde soluklanmaya çalıştığı, arzunun ve özlemin birbirine karıştığı derin bir çarpışmaydı.

Öpüşmenin ortasında, içimizdeki o bastırılmış gerginliğin ve duygu yoğunluğunun patlamasıyla birden duraksayıp gülüştük. Nefes nefese kalmıştık; aramızdaki bu imkansızlığın, bu deliliğin ta kendisiydi bizi güldüren.Ama bu gülüş çok uzun sürmedi; arzu bizi yeniden sardı ve daha derin, daha tutkulu bir şekilde tekrar öpüşmeye başladık.

“Hoş geldin, Tan,” dedi dudakları yavaşça dudaklarımdan ayrılıp boynuma kayarken. Sesi pürüzlü ve nefes nefeseydi. “Bu cehenneme hoş geldin.”

Dediğine tam anlamıyla anlam verememiştim ama o an, o tenin sıcaklığı ve hissettiğim o devasa tutku beni öyle bir içine almıştı ki, düşünmek imkansızlaşmıştı. Olacakları, yarını, sabah uyanacağım o gerçekleri hiç düşünmeden; denize, o ateşin kendisine daha çok ait olabilmek için ellerimi boynuna doladım ve ben de onu boynundan öpmeye başladım.

Parmaklarım saçlarının arasına karışırken,

bu cehennemin yakıcı sıcağında kül olmaktan korkmuyor, aksine o ateşte yeniden doğmayı seçiyordum.

Yarını unutturan o ilk nefes, cehennemin kapısını aralayan en tatlı yalandı; ve ben, o yalanın içinde kaybolmaya çoktan razıydım.

🌅

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

180okunma 21beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.